Tarihin verdiği büyük ders; “sığınmacı silahı”

“Baskı yöntemleri ile insanları sınır dışına göçe zorlamak, hedef alınan devleti, politik, askeri veya ekonomik alanda ödün vermeye mecbur etmek için bilinçli olarak uygulanmaktadır.

Kelly M. Greenhill[1]

İnsanların sığınmacı olma duruma düşürülmesi ve bu süreçte yaşadıkları trajediler, vicdanı olan tüm insanların yüreklerini burkageldi, gelecekte de burkmaya devam edecek! Aylan bebeğin kumsala vuran cansız bedeni belleklerden kolayca silinemeyecek derin izler bıraktı! Bu trajediler, çoğu kez, bazı ülkelerin kendi çıkarları için, diğer ülkelerin iç işlerine karışarak huzursuzluk, bunalım ve hatta iç savaş çıkardıklarında gözlemlenmektedir. Bu olayların tetiklediği, sığınmacı dalgalarının içine düştükleri/düşürüldükleri trajedinin yanında, yoğun olarak sığındıkları ülkeler için de birer sağlık, sosyal, demografik, kültürel, ekonomik ve güvenlik bakımından sorun yumağına dönüşmesinin, üzerinde durulması gereken önemli bir konu olduğu gözden kaçtı veya bilinçli olarak gözden kaçırıldı.

Ekonomik ve politik çıkarları için diğer ülkelerde toplumsal kargaşa yaratan ülkelerin, yol açtıkları sığınmacı dalgalarından, kendi ülkelerine sığınmacı kabulünde çok seçici ve çok katı davrandıkları da bu süreçler sırasında somut olarak görülegeldi. Çıkar için istikrarsızlık yaratılan bu durumlar, yukarıda Greenhill’in tanımladığı, sığınmacıların silah olarak kullanılmasını gösteren tipik örneklerdir. Yazımda bu konu üzerinde durmak istiyorum.

Yazıya içinde bulunduğumuz 21 inci yüzyılda, ülkeleri dışına sığınmacı veya ülkeleri içinde göçmen olmaya zorlanmış insan boyutu hakkında bir veri paylaşmak istiyorum.  ABD’deki Brown Üniversitesi’nin Watson Enstitüsü’nce yayınlanan ve dilimize “Savaşın Maliyeti” olarak çevrilebilecek makaleden bir alıntı yaparak başlamak istiyorum. “2001 yılından bu yana (2001-2019), ABD ordusu tarafından yapılan savaşlar sonucunda otuz sekiz milyon insan yerleşmiş oldukları yerlerden ayrıldılar. Bunlardan bir kısmı diğer ülkelere sığınmacı olarak, geri kalanı da kendi ülkeleri içinde göç etmek zorunda kaldı. Bu sayı, İkinci Dünya Savaşı dönemi hariç, 20’nci yüzyılda yapılan diğer savaşların herbirinde veya felaketlerde yerinden yurdundan olanlardan çok daha fazladır. ABD, yüzbinlerce sığınmacı kabul etmiş olmakla birlikte, sığınmacıların büyük çoğunluğu Büyük Ortadoğu bölgesi ülkelerinde misafir edilmiştir.[2]

38 milyon kişi, dünyadaki 140 ülkeden 102 sinin nüfuslarından büyük olup, Kanada’nın 1 Mayıs 2020 deki nüfusuna (38,013,015) eşittir. 

Anılan makelede yayınlanan haritada ve Tabloda hangi ülkenin ne kadar sığınmacı gönderdiği ve nüfusunun ne kadarının ülke içinde göç etmek zorunda kaldığına ilişkin veriler de yer almaktadır. 2019 yılından bu yana sığınmacı olanlar ile ülke içi göçe zorlananlara ek olarak son aylarda Afganistan’dan yola çıkanlar da gözönüne alındığında sayının 40 milyona yaklaştığı, belki de aştığı söylenebilir. İçinde bulunduğumuz yüzyılın ilk çeyreği bitmeden yaşanan sorunun boyutunu bu şekilde saptadıktan sonra şimdi konuyu incelemeye başlayabilirim. 

Anımsanacağı üzere, Ekim 2007 de Suriye Devlet Başkanı Bashar al Assad (bundan böyle dilimizdeki okunuşu ile Başar Esad olarak anılacaktır) eşi ile birlikte Türkiye’ye ilk resmî ziyaretini yapmıştı. Temmuz 2008 de Başbakan Erdoğan ve Başar Esad Paris’te yapılan Akdeniz için Birlik toplantısında bir araya gelip görüşmüşlerdi. Daha sonra Ağustos 2008 başında Esad yine eşi ile birlikte Bodrum’a gelip orada bulunan Başbakan Erdoğan ve eşi ile birlikte hem tatil hem de iş görüşmesi yapmışlardı[3]. Yine o tarihlerde basında yer alan bilgilere göre, 8-9 Mayıs 2010 tarihleri arasında yapılması kararlaştırılan çalışma ziyareti için Başar Esad yine eşi ile birlikte bu kez Cumhurbaşkanı Gül’ün daveti üzerine Türkiye’ye gelmişti[4].

Türkiye-Suriye sıcak ve yakın ilişkilerinin geliştiği 1999 yılından 2011 yılı kadar geçen sürede, bölge dışı güçlerin bölgeye yönelik çıkar hesaplarına dayanan projelerinin ipuçları da yavaştan ortaya çıkmaya başlamıştı.

ABD’nin önde gelen stratejik analistlerinden ve Orta Doğu uzmanlarından Seymour M. Hersh, 2004 yılında gazeteci Amy Goodman ile yaptığı söyleşide, İsrail’in Kuzey Irak’ta yerleşik Talabani ve Barzani aşiretleri ile uzun süreden beri ilişki içinde olduğunu belirtikten sonra şu hususu da açıklamıştır. İsrail’e geçmişte Musevi inancına sahip Kürtlerin de göç edip yerleştiklerini ve yöre ile bağlantılarının devam ettirdiklerini belirtmiştir. Hersh aynı söyleşiden yaklaşık sekiz ay kadar önce İsrail’in elit komandolarından bazılarının Kuzey Irak’taki peşmergelere, Irak’taki ayaklanmaları bastırmakta ABD’ye yardımcı olması amacıyla, komando eğitimi verdiğini de açıklamıştı[5]

ABD Silahlı Kuvvetler Dergisi’nin (Armed Forces Journal) Haziran 2006 sayısında, bir makale yayınlayan emekli Yarbay Ralph Peters’in bu makalesinde kullandığı haritada, Görsel 1, Suriye’nin Akdeniz kıyılarındaki toprakları “Büyük Lübnan” adı altında Lübnan hükümranlığında gösterilmesi ve Suriye’nin Akdeniz’den dışlanması da herhalde ilginç bir rastlantı oluşturmuştu.  Aynı haritada Türkiye, Irak, Suriye ve İran topraklarının üzerine bir Kürt Devleti de kondurulmuştu. Haritanın tamamına bakıldığında, Ortadoğu’nun sınırlarının, çıkarlar uğruna I. Dünya Savaşı sonrasında olduğu gibi yeniden çizilmek istendiği somut olarak görülmektedir.

Görsel 1

Bakü-Tiblis-Ceyhan (BTC) petrol boru hattının hizmete girmesi öncesinde, Türkiye ile İsrail arasında deniz altına döşenecek boru hatları ile su, elektrik, petrol ve doğal gaz taşınmasını öngören milyarlarca dolarlık bir proje üzerinde görüşmeler yapılmaktaydı. Projeye göre, BTC üzerinden gelen petrolün bir bölümünün İsrail üzerinden Güney ve Doğu Asya ülkelerine satılması söz konusu idi.  Bu gelişmelerin yer aldığı ortamda, İsrail 13 Temmuz 2006 günü Lübnan topraklarını bombaladı[6]. Bu bombalama ile Lübnan yönetimine, boru hattına sıcak bakması için bir gözdağı verilmek mi istendi, bilemiyorum. Bu projenin deniz altına döşenecek boru hatları ile gerçekleştirilmesi yanında karadan da döşenmesi bir seçenekti.

ABD Dışişleri Bakanı Condoleeza Rice, Senato Dışişleri Komitesi’nde Ocak 2007 ayında yaptığı açıklamalarda, Ortadoğu’yu “reformcular ve aşırılıkçılar” olarak ikiye ayırmış ve bu bağlamda İran, Suriye ve Hizbullah’ı aşırılıkçılar grubunda tanımlamış ve bunların bölgeyi istikrarsızlaştırmak istediklerini belirtmiştir[7]. Çarkların bu şekilde işlemeye başlaması Ortadoğu’nun ve İslam ülkelerinin tarihi boyunca büyük bedeller ödenmesine rağmen bir türlü kurtulamadığı “Sünni”-“Şiî” kamplaşma ve çekişmesini yeniden ısıtılmakta olduğunun habercisi mi idi?

Ocak 2009 ayında Davos’ta Başbakan’ın İsrail Cumhurbaşkanı’na “one minute” çıkışı yer almıştı. Aynı yılın sonlarına doğru yazılı ve görsel basında, Başbakan’ın, Büyük Ortadoğu Projesi eşbaşkanı olduğu da açıklanmıştı[8].

Bu gelişmeler yer alırken, Doğu Akdeniz’de, İsrail’e ait Tamar gaz sahası 8.3 trilyon kübik fit doğal gaz varlığı keşfedildiği Ocak 2009 ayında açıklandı. Yaklaşık bir buçuk yıl sonra da ABD’nin Jeolojik Araştırma İdaresi Mart 2010 ayında Levathian bölgesinde 1.7 milyar varil petrol ve 122 trilyon kübik fit doğal gaz bulunduğuna ilişkin tahminlerini açıklamıştı[9]. Doğu Akdeniz’de petrol ve doğal gaz kaynaklarının bulunması, o sulara kıyıdaş olan Türkiye ve Suriye için de fırsatlar sunacaktı.

Mayıs 2010 ayında da, Filistin’e insani yardım götüren Mavi Marmara gemisine İsrail komandoları müdahale etmişti.

Aynı dönemde, Basra Körfezi’nde İran ve Katar’ın hükümranlık alanlarında kalan Güney Pars doğal gaz havzasından İran ve Katar Suriye’ye kadar döşenecek boru hatları ile Avrupa’ya doğal gaz ihraç etme projelerini uygulama yarışına girmişlerdi. Pars doğal gaz sahasından Avrupa’ya gaz ihracına ilişkin harita Görsel 2 de yer almaktadır.

Suriye, kendi ekonomik çıkarı için her iki projeye de uygun görüş vermek yerine, inanç farklılığı temelli bir politik yaklaşım izleyerek, Türkiye’nin de desteklediği Katar doğal gazı yerine, İran gazına ait projeye uygun görüş vermişti. Suriye’nin bu kararı yeni bir olaylar zinciri başlatmıştı.

Türkiye o günlerde Esat’ı Suriye’den geçecek farklı ülkelerin doğal gaz ve petrolünü taşıyacak boru hatlarının Suriye ekonomisine önemli ekonomik katkıları olacağına ve ülkenin kendi enerji arz güvenliğini de yüksek düzeye taşıyabileceğini anlatabilirdi. Böyle bir girişimin olup olmadığını saptayamadığım için keşke olmuş olsaydı demekle yetineceğim.

Görsel 2

Bu gelişmeler yer aldıktan sonra, 2011 yılında Suriye’de dış güçlerce desteklendiği ileri sürülen iç savaş sahneye konulmaya başlandığı görüldü. 2011-2013 döneminde yazılı ve görsel basından da izlemiş olduğumuz üzere, Suriye’de silahlı bir muhalefet hareketi oluştu veya bölgede çıkarı olan ve bu çıkar doğrultusunda bölgeye yeni yapılanma getirmek isteyen, bölge dışı güçler tarafından bilinçli olarak oluşturulduğu da ileri sürülegeldi. Suriye, silahlı iç çatışma alanına dönüştürüldü ve çatışmanın sürdürülmesi için silah ve parasal kaynaklar bolca akıtıla geldi. Bu bağlamda, ABD muhaliflere destek için sınırlı sayıda asker gönderdiği gibi bol miktarda askeri malzeme de gönderdiği haberleri yer aldı.

Esasen Suriye’nin deniz kıyısında bir deniz üssü bulunan Rusya, sanırım Esad’ın talebi üzerine, bu ülkedeki askeri varlığını arttırdığı gibi, üssü berkiterek silah gücünü de yükselttiği bilgileri basında yer aldı. Ülkemizin de Özgür Suriye Ordusu ve diğer muhalif güçlere destek verme yanında, ilerleyen yıllarda İdlib bölgesine askeri birlik de gönderdiği bilgileri basında yer aldı. Bu arada bir Rus savaş uçağı da hava sahamızı ihlal etmesi nedeni ile uçaklarımız tarafından düşürüldüğü belirtildi. Bu süreçte, 20 Ekim 1921 tarihli Türk-Fransız Anlaşması’nın 9 ncu maddesi ile Türk toprağı olarak tanımlanan[10] “Sülayman Şah Türbesi” içindeki sandukanın bulunduğu yerden alınarak iki kez taşındığı haberleri basında yer almıştı. Silahlı çatışmaların yaygınlaşması ve yoğunluğunun artması sonucu Suriye sınırımıza giderek artan bir göçmen akımı da başladı/başlatıldı.  Türkiye’ye gelip dönenler hariç, Türkiye topraklarında kalmaya devam eden sığınmacıların sayısının Aralık 2012 tarihinde 123,747 i bulduğunu yazanlar olduğu gibi 147 bini aştığını belirten haberlere de internet ortamında rastlanmakta idi.

Türkiye, 2012 yılında, bazı siyasetçilerinin Şam’daki “Emevi Camii”nde Cuma namazı kılma söylemlerinin de etkisi ile içine düştüğü/düşürüldüğü Suriye serüveni sonucunda, halen boyutu beş milyona yaklaştığı ileri sürülen Suriyeli sığınmacı istilasına uğramış durumdadır. Suriye serüveninden, gerekli dersler çıkarılamamış olmalı ki, şimdi de yoğun bir Afgan sığınmacılarının kollar halinde ülkemize gelmekte/gönderilmekte olduğu bilgileri yazılı ve görsel basında yer almaktadır. Oysa siyasetçilerimiz, Suriye ile dostça ilişkileri sürdürmeye devam edip, dış güçler tarafından olaylar çıkarılmaya başlandığında Suriye’nin yanında durup, Suriye’yi bir ziyaret ettiklerinde Emevi Camiinde Cuma namazlarını kılabilirlerdi.

BBC Türkçe’nin haberine göre, Nisan 2018 ayında Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğinin Mart ayı sonuna kadar Türkiye’de kayıt yaptıran Afgan sığınmacı sayısı 169,919 kişidir[11]. Anadolu Ajansı’nın Temmuz ayı sonlarında verdiği bir haberinde, Türkiye’ye yasa dışı yollardan giren Afganlardan bazılarının, İran askerlerince dövüldükten sonra sınıra bırakıldıklarını bildirmiştir[12]. Geçtiğimiz aylarda, Türkiye’de 300,000 Afgan göçmen bulunduğu resmen açıklandı[13].    

Oysa ülkemizin tarihi, ilki 19 uncu yüzyılın özellikle ikinci yarısında olmak üzere bir seri ve çok büyük boyutlu sığınmacı bunalımı yaşamıştır. Bu sığınmacı bunalımlarından en önemli ikisini okurlara anımsatmak isterim. Bunlardan ilki 1860 lı yıllarda Rusların Kafkasya’da yerleşik Türk kökenlileri göçe zorlamasıdır. İkincisi ise, 1876 Bulgar isyanı ile başlayan ve 20 nci yüzyılın başlarında Balkan Savaşlarına değin uzanan dönemde yaşanmış olan ve çok ciddi ve çok ağır bedeller ödenmiş olan büyük sığınmacı dalgalarıdır. Eğer siyasetçilerimiz Suriye’ye ilişkin konular TBMM’de görüşülürken, onların araştırmacıları, Osmanlı coğrafyasında yaratılan bu bunalımların Osmanlı Devletine yüklediği ekonomik, sosyal ve demografik sorunlar konusunda partilerinin yetkililerini bilgilendirip uyarabilselerdi, Suriye serüveninin ülkemize sunacağı ciddi tuzaklar öngörülebilir ve böyle bir maceraya girişilmeyeceği ve Afgan sığınmacı akımını önlemek için gerekli önlemler de çok gecikmeden alınır mıydı sorusu  akla geliyor.  

Yeniden sığınmacı silahı kavramına dönmeden önce, tarihimizin sunduğu dersleri kısaca okurların bilgisine sunmak isterim. İzleyen metinlerde yer alan vurgular bana aittir.

Kafkas sığınmacıları bunalımı

17 Mart 1821 günü Mora yarımadasında başlatılan Yunan isyanı giderek yayılmış ve Yunanistan’ın bağımsızlığını, Osmanlı Devletine kabul ettirmek üzere, 1827 yılında Navarin’de Rus ve İngiliz donanmaları Osmanlı donanmasını yok etmiştir. Bu girişimi ile istediği sonucu alamayan Çarlık Rusyası, Osmanlı Devletine Yunanistan’ın bağımsızlığını yine silahla dayatmak için 1828 yılında, bir yandan Balkanlardan saldırıya geçip Edirne üstüne yürürken, diğer taraftan da Doğu cephesinde Kars, Ardahan ve Erzurum üzerine saldırıya geçmişti. Savaşın Osmanlı Devletinin yenilgisi ile sonuçlanması üzerine, 14 Eylül 1829 da Edirne’de Barış Antlaşması imzalandığında, bu haber Erzurum’daki Rus Ordusu Komutanlığına ulaşmasına değin geçen yaklaşık bir aylık süre sonrasına kadar, Bayburt ve dolaylarında çatışmalar devam etmiş ve bu gecikme birçok yaşama mal olmuştur[14]. Akla, Doğu Anadolu’da daha fazla toprak ele geçirmek amacıyla Erzurum cephesine, Barış Antlaşmasının imzalandığı bilgisinin bilinçli olarak mı geciktirildiği sorusu gelmektedir. Rus ordusunun Kuzeydoğu Anadolu’yu işgal ettiği 1828 ve 1829 yıllarında salgın hastalıkla da mücadele ettiği belirtilmektedir[15]. Rus ordusu Edirne Antlaşma ile belirlenen sınırlara çekilme hazırlıklarını yaparken, yöredeki Ermenilerden yaklaşık 90,000 kişi de onlarla birlikte gitmek istediği ve gittiği de belgelerde yer almaktadır[16].

14 Eylül 1829 imzalanan Edirne Antlaşması ile, sadece Yunanistan’ın bağımsızlığı tanınmamış, aynı zamanda Kafkasya’nın önemli bölümü de Rusyanın egemenliğine terk edilmişti.  Ancak hükümranlığı altına giren yeni toprakların sahilden uzak iç ve dağlık kısımlarında Rus egemenliğini kabul etmemiş olan Çerkezler, Abazalar, Çeçenler, Dağıstanlılar direnmeyi sürdürmüşledir. Ruslar, direncini kıramadıkları bu toplumları yıldırarak göçe zorlamak ve bu verimli coğrafyaya kendi köylülerini yerleştirme politikasını zaman içinde uygulamaya koyuldular. Bu durum, Rusların direnenlere karşı sürdürdüğü harekâtlarla o toplumları varlıklarını sürdürebilmek için arayışlara zorlamıştır. Bu bağlamda,  1836 yılından başlayarak, Şeyh Şamil liderliği altında, Çeçenler ve Dağıstanlılar mücadeleyi yürütecek yapılanmalarını kurdular. Kafkasya’da Türk boylarının varlıklarını sürdürme direnişi ancak Mayıs 1864 ayına kadar sürdürülebildi. Bu tarihten başlayarak Ruslar, geçmişte Kırım’dauyguladıklarından çokdaha vahşi bir zorunlu göç uygulamasına giriştiler[17].  Rusların bu uygulaması konusunda tarihçi McCarthy, İngiliz arşiv belgelerine dayanarak, şu saptamayı yapmıştır; “Ruslar Çerkezlerin yurtlarında barınmasını imkânsız kılan bir baskı ve aşağılama politikası güttüler. Köyler yağmalandıktan sonra yok edildi. Hayvan sürüleri dahil yaşamlarını sürdürebilmeleri için gerekli olan her şey ellerinden alındı. Daha sonra Kafkaslarda ve Balkanlarda da defalarca tekrarlanacak olan Rus yöntemi, klasik bir zorunlu göç sistemiydi; evleri ve tarlaları harap edip sahiplerini yıldırarak, onlara açlık veya kaçmaktan başka seçenek bırakmamaktı.[18]Bu şekilde boşaltılan yerlere Slavik Rusya’dan gelenlerle, serfliğin kaldırılmasından sonra kölelikten kurtulan Rus köylüleri yerleştirilmeye başlanmıştır. Çar I. Alexander döneminde 1804 ve 1842 yıllarında, aralarında 80,000 Almanın da olduğu birçok göçmen Karadeniz bölgesinde Kırım ile Kafkasya bölgesine yerleştirildiği de ileri sürülmektedir[19]

Burada, ileride sunacağım bir bilgi için küçük bir parantez açmak isterim. Büyük Katerina olarak anılan Alman kökenli Çariçe II. Katrina, 1763 yılında çıkardığı kararname ile yabancıların Rusya’ya gelip istedikleri yere yerleşebilmelerine izin verdi[20]. 1897 yılında Rusya’da yaşayan yabancı kökenliler içinde, Alman kökenli nüfusun boyutu 1.8 milyona ulaşmıştı[21]

Zorunlu göçe zorlanan Abazaların durumunu da McCarthy, İngiliz Konsolos raporlarına dayanarak şu şekilde ifade etmiştir. Ruslar, Osmanlı Devletinin sahil kentlerini, açlık ve yoksulluktan kıvranan Müslüman göçmenlerle doldurarak, Yönetimi çaresiz kılarak onurunu zedelemek arzusunda idiler[22].

Rusların Kafkasya’da uyguladıkları zorunlu göç politikası sonucu, 1860 lı yıllarda yaklaşık 1.2 milyon kişinin göç ettiği, bunlardan yaklaşık 800,000 nin Osmanlı toprakların ulaştığı belirtilmektedir[23]. Göçe zorlanan 1.2 milyonun bir bölümü gemileri battığı için, bir bölümü gemilerde veya hasta olarak çıktıkları limanlarda yaşamlarını yitirmişlerdir. Ayrıca, Osmanlı limanlarına ulaşanlardan hastalıklı olanlar kısa sürede öldüğü gibi, gönderildikleri kentlerde de hastalığın yayılmasına neden oldukları için o kentlerde yerleşik olanlardan da ölenler olmuştur. Kafkas sığınmacıların yerleştirildikleri yörelerde hastalık bulaşma nedeni ile ölenlere ilişkin rakamsal veri içeren bir kaynağa erişemediğim için bu konuda rakam veremiyorum. Bu konularda daha fazla ve ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler başta McCarthy’nin kitabı olmak üzere konu ile ilgili diğer kitap ve makalelere göz atmaları gerekecektir. Bu arada belgeler eşliğinde zengin bilgiler içeren iki ciltlik bir yayını da okurların dikkatine sunmak isterim: T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığının 2012 yılında yayınladığı, yayını no 121 ve 122 “Osmanlı Belgelerinde Kafkas Göçleri 1 ve 2”.

OECD’nin bir yayınında Osmanlı Devletinin 1820 de nüfusunun 10,074,000 dolayında olduğu ve 1913 te ise 15 milyon olduğu belirtilmektedir[24]. Verileri bir zaman aralığında derlenmiş olduğu için tartışmalı olan 1893 Osmanlı nüfus sayımı sonuçlarına göre, yüzde 80 i Müslüman olmak üzere nüfus 20.5 milyon boyutundadır. Günümüz için dahi çok büyük boyutlu bir sorun olarak görülecek, 800,000 dolayında sığınmacının, o günler için sıra dışı kabul edilecek boyutu, göçe zorlanış biçimi, yolculuk koşulları ve beraberinde yol açtığı salgın hastalıklar konusunda, Osmanlı Devletinin, ne Rusya’ya ne de Avrupa ülkelerine tepki gösterdiğine ilişkin bir bilgiye ben kısıtlı araştırmam çerçevesinde ulaşamadım. Aslında tarihçilerimizin bu konuları belgeler eşliğinde ayrıntısı ile araştırıp yayınlamaları çok büyük önem taşımaktadır.  

Balkanlardaki Bağımsızlık Savaşlarının yol açtığı sığınmacı sorunu

1821 Mora İsyanının Yunan yarımadasının güneyine yayılması sonucu, yoğun kıyıma uğrayan Müslüman nüfusun dışında kıyımdan kurtulabilenler de yerleşim yerlerini terk etmek zorunda kalmışlardır. Bunlar da çok büyük ölçüde, Balkanlardaki diğer Osmanlı topraklarına göç etmişlerdir. Daha sonraları başta Sırp isyanları ve bağımsızlık savaşları da kıyımdan kurtulabilenleri geniş ölçüde yine Balkanlarda Osmanlı egemenliği altında kalan topraklara çekilmeye zorlamıştır. Dolayısı ile bu isyanlar ve savaşlardan kaçanların giderek daralan Osmanlı egemenliğindeki Balkanlarda yerleşmesi, bir yandan göçenleri huzursuz ederken, diğer yandan da yerleşilen alanlardaki toplumlarda sıkıntıların artmasına yol açmıştır. Bulgar isyanları sonucu çıkan 1877-1878 Osmanlı Rus savaşı sonrası, kıyımdan kurtulanların bir bölümü Anadolu’ya geçerken, diğer bölümü de yine Balkanlarda yerleştirilmeye çalışılmıştır. 1877-1878 savaşı sırasında 200-300,000 arasında Müslüman nüfusun öldürüldüğü ve içlerinde Kafkasya’dan göçenlerden Balkanlara yerleşmiş olanlar da dahil olmak üzere bir milyon dolayındaki insanın da göçe zorlandığı belirtilmektedir[25]. Yine bu savaş sonrasında Bosna’nın Avusturya-Macaristan İmparatorluğuna bırakılması sonucu 130,000 müslümanın göç etmek zorunda kaldığı da aynı kaynakta yer almaktadır.

Yine, Pekesen, son notta yer alan makalesinde Birinci Balkan Savaşı sürecinde daha önce diğer yerlerden göç etmek zorunda kalmış olan yaklaşık 400,000 müslümanın yeniden sığınmacı durumuna düştüğünü ifade etmektedir. Aynı yazar, İkinci Balkan Savaşı sonucu sadece Selanik kentine gelen sığınmacı sayısının 135,000 dolayında olduğunu, bir milyondan fazla sığınmacının da öldürüldüğü veya açlık ve bulaşıcı hastalıklardan öldüğünü kaydetmiştir.

Balkan Savaşlarına ilişkin bilgileri, iki ayrı kaynaktan tamamlamak istiyorum.

Prof. Dr. Hikmet Özdemir, “Salgın Hastalıklardan Ölümler 1914-1918” isimli kitabında, Balkan Savaşı sırasında, orduda ve sığınmacılarda görülen salgın hastalık konusunda şu bilgileri vermektedir. “Balkan Savaşı’nda 21 Ekim 1912’den itibaren Osmanlı Ordusu felaketli bir geri çekilme süreci içine girmiştir. Çok kötü havalarda ve iklimde cereyan eden bu geri çekilme sürecinde de kolera salgını baş göstermiştir. … İstanbul’a sevk edilen koleralı askerlerin bütün şehre hastalığı yayması tehlikesi ile karşı karşıya kalınmıştır. Bunun üzerine Sahra Sıhhiye Müfettişliği, hastaların Yeşilköy’de indirilmesi ve orada tedavi edilmesini emretmişti. … Balkan Savaşı’nda Askerî Tıbbiye Okulu son sınıf öğrencileri de yüzbaşı olarak görevlendirilmişlerdir. … Hanlar, konaklar hastahane haline getirilmiş ve bu şekilde 90 hastahanede mültecilerin tedavisi ve bakımı yapılmıştır. Osmanlı Ordusu Sıhhiye Dairesi’nin kararı ile koleralı askerler Ayasofya Camiine 3,600, Sultan Ahmet Camiine 1,200, Nuruosmaniye Camiide 450, Mahmutpaşa Camiide 1,250 olmak üzere yerleştirilmiştir.[26]” Aynı kitapta Dr. Yüzbaşı Abdülkadir (Noyan’ın)şu anısına da yer verilmiştir. “Trenler geliyor, gramofon-plak fabrikası ile istasyon arasında duruyordu. Hastaları orada indiriliyor, ölüleri tren hattından tarlaya uzanan mail (eğik) satıhtan yuvarlanmaya bırakıyor, geçip gidiyordu. … Kıyamet gününe benzeyen ilk zamanlarda hastalara gıda olarak yalnız çorba dağıtılıyor, ilaç olarak da lavdanomlu asit laktik limonatası (içinde afyon bulunan limononata ilaç olarak H.U.) veriliyordu. Çatalca hattından nakledilen hastaların bir kısmı ölmüş olarak geliyordu. Ölüleri ayrı ayrı gömmeye imkân yoktu. Kolera şehitleri deniz sahiline yakın ve plak fabrikasının güneyindeki boş tarlalara kazdırılan derin hendeklere elbiseleriyle defnediliyordu. … Yeşilköy’e gelen koleralı hasta sayısı 20 bindir. Ordu’nun bu salgındaki toplam koleralı hasta sayısı 30 binden fazla olup, bu miktarın üçte biri ölmüştür. … Nazım Paşa, Çatalca’ya konuşlandırdığı Türk birliklerini Trabzon, Erzurum ve İzmir tümenleri ile takviye etmişti ki, bunların arasında ‘Zuafa-yı Askeriye’ (zayıf askerler) diye tanımlanan teşhisli koleralılar da bulunmaktadır.[27]”   Kitapta, bu savaşa katılan Alman Binbaşı Hochwaechter’in gözlemlerine de yer verilmiştir. Kolera ve koleralı hastalara ilişkin ek ayrıntıları bu gözlemler içinde bolca bulmak mümkündür.

Tarihçi Enver Ziya Karal’ın, Birinci Balkan Savaşına ilişkin değerlendirmeleri arasında yer alan bir bilgiyi de okurlara aktarmak isterim. “18 Kasım’da savaş hali devam ediyordu. Fakat İstanbul yine de işgal edilmemişti. İstanbul önlerine savaş gemisi yollamış olan yedi düvel Almanya, Fransa, İngiltere, Rusya, İtalya, Amerika ve Avusturya, Bulgarların İstanbul’a girmesi durumunda tebalarını ve çıkarlarını korumak için aralarında anlaşarak karaya toplamı 2,250 ye ulaşan bir kuvvet çıkardılar. Ayrıca İspanya, Romanya, Hollanda, İsveç ve Norveç’in de kendi güçlerine göre kuvvet çıkardığı söylenmekte idi. Gerçi bu çıkarmalar yapılırken işgal kelimesi kullanılmış değildi. Fakat savaş gemileri denizde bulunan, askeri kuvvetleri de top tüfekleriyle karaya çıkmış olan bu devletlerin yapmış olduğu işi anlatmak için sözlüklerde işgalden başka bir kelime aramaya pek de lüzum yoktu. … 18 Kasım akşamı Bulgar saldırısı, Çatalca önünde kırılmış, Bulgarların İstanbul’a girme ümidi erimiş bulunuyordu. … Bulgar ordusunun hareket hattından çok uzaklaşması, yorgun düşmesi, kolera hastalığına bulaşıp moral düşkünlüğüne tutulması gibi nedenlerden ileri gelmişti.[28]” Karal’ın Balkan Savaşlarına ayırdığı sayfalarda Osmanlı Devleti’nin Balkan Savaşlarına nasıl bir zafiyet içinde yakalandığını da bütün açıklığı ile aydınlatmaktadır.

Balkan Savaşlarında, Müslüman halka kırım yapılması ve yoğun olarak göçe zorlanmaları nedeniyle Osmanlı Devleti, bu konularda araştırma yapılması için Avrupa Devletleri nezdinde girişimde bulunarak, bir uluslararası araştırma komisyonu kurulmasını talep etmişse de olumlu yanıt alamamıştır[29]. Bunun üzerine İstanbul’da yayınlanan “İfham” gazetesi bürosunda, “Balkan Müttefiklerinin Mezalimi Neşr-i Vesaik Cemiyeti” kurulmuştur. Cemiyetin ismi Fransızca “Le Comité de Publication des Atrocités des Coalisés Balkanique” olarak belirlenmiştir. Komite 1913 yılında topladığı belgeleri 45-50 sayfalık üç kitapçık halinde yayınlamıştır[30]. Fransızca dilinde yayınlanmış üç kitapçık, benim saptayabildiğim kadarı ile Osmanlı toplumunun Avrupa kamuoyunu bilgilendirmeye ve onları vicdanlarını sorgulamaya zorlayan ilk yayındır. Bu yayınlar, yıllarca barbar olarak yaftalanan Türklerin maruz kaldığı barbarlıklara ilk yayınlı tepki olmuştur. Son notlarda, Bilal Şimşir’in kaynak olarak gösterilen kitabının sonunda çeşitli yayın organlarında yayınlanmış ve Balkan göçmenlerinin durumunu gösteren fotoğraflar da yer almaktadır. Ayrıca arama motorlarında, “Balkan Savaşları Mülteci fotoğrafları” yazarak arama yapıldığında, o göçe yönelik yürek burkan birçok fotoğraf da bulunabilecektir.

Şimdi sunacağım bilgiler de, yine, Prof. Dr. Hikmet Özdemir’in yukarıda alıntı yaptığım ve son notta yer alan kitabından alınmıştır[31]. Okurlara yardımcı olmak üzere, her bilginin yanına kitabın kaçıncı sayfasından alındığını parantez içinde belirtiyorum.

1877-78 Osmanlı Rus Savaşı’nda, 1912-13 Balkan Savaşlarında ve Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Ordusu’nun büyük bölümünde açlık baş göstermiş ve ayrıca kolera, tifo ve dizanteriden ölen askerlerin sayısı çatışmalarda yaralanarak ölenlerden çok daha fazladır(sayfa 11).

Eric Jan Zürcher, Birinci Dünya Savaşı boyunca Osmanlı Ordusu’nda hastalıklardan ölümlerin yüzde 50 dolayında olduğunu aynı oranın Alman Ordusu’nda yüzde 10 da kaldığını belirtmiştir (121).

3. Ordu Kurmay Başkanı Alman Binbaşı Guze 25 Mayıs 1913 tarihini taşıyan raporunda verdiği bilgilerden bazıları şöyledir (sayfa 169): Talimgâhlardan gönderilen erlerden pek az kısmı birliklerine ulaşabiliyor. Hastalık, beslenme ve barınma koşullarının kötülüğü, firarlar gelenlerin mevcudunu azaltıyor. Erzurum’daki ordugâhta toplanan askerin üçte biri hastadır. Öte yandan diğer üçte bir de orduya gelirken yolda firar etmektedir. 3. Ordu’nun er mevcudu halen 160,000 civarındadır. Bunun ancak bir kısmı elbiseli olup kalanı başıbozuk kıyafetindedir.

Binbaşı Gusse (Guze) raporunda şunlara da değinmiştir. Sari hastalıklardan tifüs, lekeli humma, dizanteri, hummayı raci hastalıkları orduda, menzilde, memleketin birçok şehrinde ve özellikle de Erzurum’da şiddetle etkindi. Bu hastalıkların menzildeki büyük nakliyattan mı ortaya çıktığı yoksa huduttaki çete savaşları sırasında mı alındığı bilinmiyordu. … Hastahanelerin adedi ve büyüklüğü yetersizdi, hastaneler çok kirliydi. Çamaşır ve yatak noksanı söz konusuydu. … Hastaların geriye gönderilmesinde büyük zorluklar vardı. Bu iş için (Erzurum’a ulaşan) demiryolu veya motorlu taşıtlar yoktu. Hastaların sağlığına uygun olmayan at arabası, kağnı, mekkâre (yük hayvanı) gibi araçlarla hastalar gönderilmekteydi. Bunlar da yeterli olmadığı için yürümemeleri gereken hastalar bile yayan gidiyorlardı … (sayfa 173).

Justin McCarthy, son notlarda yer alan eserinde, Osmanlı Devletinin 1821 ile 1922 arasında, 5 milyondan fazla Müslümanın topraklarından sürülüp atıldıklarını, 5.5 milyondan fazla Müslümanın da, savaşlarda öldürülerek, diğerleri de sığıntı konumunda iken açlıktan ve bulaşıcı hastalıklardan öldüklerini de kaydetmiştir.

Gerek Kafkasya ve gerek Balkanlardan gelen göçmenleri ve sığınmacıları Osmanlı Devleti’nin kabul etmekten başka seçeneği yoktu. Zira Kafkaslardan gelenler Türk kökenliler, Anadolu halkının akraba toplulukları idi. Balkanlardan gelenler ise, Osmanlı Devleti’nin genişleme döneminde fethedilen tıopraklara yerleştirilen Anadolu halkının ve İslâm’a geçen yerel halkın ardılları idiler.

Osmanlı Devleti döneminde Filistine Musevi Göçü

Tarihimizde yer alan ve siyasetçilerin ve bürokratların bilmesi gereken diğer önemli bir göç olayı da Musevilerin Avrupa’dan, 1880-1914 döneminde Osmanlı Devleti egemenliği altındaki Filistin’e göç etmesi, toprak satın alması ve yerleşim yerleri kurma sürecidir. Bu konuda, bilgi edinmek isteyenlere Ömer Tellioğlu’nun 2019 yılında basılan “Filistin’e Musevi Göçü ve Siyonizm (1880-1914)” isimli kitabını önermek isterim. Bu kitap incelendiğinde, Filistin’in bir bölümünün aşama aşama Musevi yurdu haline dönüştürülmesi sürecinde Musevi kuruluşları ile Avrupa ülkelerince uygulanan startejiler karşısında, Osmanlı Devleti merkezi yönetimi ile yerel yönetimlerin yaptığı hatalar konusunda belgeler eşliğinde zengin bilgiye erişilebilecektir. Aynı konuda yazılmış iki makaleyi de okurların bilgisine sunmak isterim; “Yahudilerin Filistin’e Göçü Üzerine Bazı Düşünceler” Taner Aslan ve dilimize “İsrail Tarih Kitaplarında yer alan şekli ile Osmanlılar, Siyonistler ve Filistinli Museviler arasındaki İlişkiler” Selim Tezcan[32]

Sığınmacı veya göçmen kabul eden ülkelere çevrilen silahlar

Sığınmacı veya göçmen kabul eden ülkelerin bu konuklarının kendilerine dönen silah haline gelmeleri veya getirilmeleri de tarihimizde yer alan derslerden bazılarıdır.

Rusya’da Çarlığın yıkılması sonucu, Rus ordusunun geri çekilmeye başlaması nedeni ile, 1917 sonbaharından başlayarak, Vehip Paşa komutasındaki 3. Osmanlı Ordusu kaybedilen toprakları geri almak üzere harekete geçmişti. Mayıs 1918 de Osmanlı Ordusu Batum ve Kars’ı geri aldıktan sonra ilerlemeye devam etmiştir. Bu sırada Alman orduları da Ukrayna’nın güneyini ilşgal ederek Nisan 1918 de Ukrayna’nın doğusundaki Kharkov’a ulaştıktan sonra Bakü petrollerini ele geçirmek üzere ilerlemeye devam etmiştir. Bakü’nün Osmanlı Ordusu tarafından, kendilerinden önce ele geçireceğinden endişe eden Almanlar, daha önce Filistin Cephesinde Osmanlı Ordusunda görev yapmış olan General Kress von Kressenstein’i Tiflis/Gürcistan’a gitmesini sağlamıştır. Kırım’dan Poti limanına gönderilen iki tabur Alman askerine ek olarak, Ukrayna’da bulunan 217 nci piyade Tümeni’nin Gürcistan’a gönderilmesi de istenmişti. Ayrıca, Almanlar, Suriye cephesindeki Alman birliklerini geri çağımıştı. Kressenstein, 24 Haziran 1918 de Gürcistan’ın başkenti Tiflis’e ulaşmış ve Gürcüleri Osmanlı Devletine karşı savaşmaya hazırlamaya başlamıştır[33]. Aynı dönemde Mezopotamya’yı işgal eden İngiliz ordusunda ayrılan bir birlik de İran üzerinden Bakü’ye doğru gelmekteydi. Bu bağlamda, Kressenstein, daha önce de değindiğim üzere geçmişte bu bölgeki köylerde yerleştirilmiş Alman köylüler ile savaşta Ruslara esir düşüp bu bölgeye yerleştirilen Alman esirlerden de yararlanmıştır. Kressenstein’in Kafkasya’ya gönderilmesinin nedenleri şöyle açıklanmaktadır; “Yeni kurulmuş olan Gürcistan’da istikrarı sağlamak, Kafkasya’nın ekonomik kaynaklarının Almanya’nın yararlanmasını sağlama ve Osmanlı Ordusunun Bakü’yü ele geçirmesini engellemek.[34]

Vehip Paşa Komutasındaki Osmanlı 3. Ordusu ile Kressenstein’in kurduğu askeri birliklerin çatışma noktasına gelmesi ve hatta bazı silah kullanımları olmasından kaynaklanan bunalımı çözmek için Enver Paşa ve Alman General von Seeckt 5 Haziran 1918 de Batum’a hareket etmişlerdir. Ancak onlar Batum’a ulaşamadan Vehip Paşa Kressenstein’in birliklerini yenerek dağıtmış ve Bakü’ye doğru ilerlemeye başlamıştır. Bunun üzerine Alman Genel Karargâhı, bütün Alman birlik ve komutanlarının Osmanlı Ordusundaki görevlerinden çekileceğini bildirmiştir. Bu tehdit üzerine, Vehip Paşa İstanbul’a geri çağrılmış, Dokuzuncu Ordu adı verilen bir yeni yapılanmaya gidilmiş ve komutanlığına Yakup Şevki Paşa atanmıştır[35].  Osmanlı Ordusu 16 Eylül 1918 günü Bakü’ye girmiştir[36]. Ancak, 30 Ekim 1918 günü imzalanan Mondros Silah Bırakışması koşullarına göre, Kafkasya’daki Osmanlı Ordusu 4 Aralık günü Arpa-çay üzerindeki 1877 çizgisine geri çekilmek zorunda kaldı[37]. Bakü harekâtı üzerinde ayrıntılı bilgi edinmek isteyen okurlara bir önceki sonnottaki kaynağı öneririm.

Bu başlık altında sunacağım diğer örnek ise, yine Birinci Dünya Savaşı sırasında yaşanmıştır.

19 uncu Yüzyılda Filistin’e, Rusya’dan ve diğer ülkelerden göçen ve yerleşen Musevilerin büyük çoğunluğu Dünya Savaşı sırasında, Osmanlı Devletinin yanında yer alırken, bir bölümü de İngiltere’nin zaferi kazandığı takdirde Filistin’de kendilerine ulusal ev kurma desteği vereceği anlayışı ile anılan ülkeye destek verme seçimini yapmıştır[38]. Çoğunluğu Rus uyruğu olan İngiltere yanlısı bu Musevilerin İskenderiye’ye giderek “Musevi Taburları”nı oluşturdukları belirtilmektedir[39]

Yukarıda sunduğum bilgiler, sığınmacıların Osmanlı Devletine karşı nasıl bir silah olarak kullanıldığının somut örnekleridir. Osmanlı tarihinde yer alan sığınmacı sorunlarının yarattığı sorunları inceleyen eserlerin çok az olması, bu konuda toplumsal bilinçlenmeyi geciktirmektedir. Sığınmacı silahı kavramı aslında Batı yazının da birçok eserin isminde ve içeriğinde yer ala gelmektedir.

Bu bölümü bitirmeden önce 1 Mart 1848 günü Avam Kamarasında 1829 yılında Osmanlı Devleti ile Rusya arasında imzalanan Edirne Antlaşmasına yönelik olarak İngiltere’nin izlediği politikaya yönelik eleştirilere yanıt veren, Dışişleri Bakanı Lord Palmerston’un açıklamalarından küçük bir alıntı yapmak isterim.

“… şu veya bu ülkeyi İngiltere’nin ezeli dostu veya ebedi düşmanı olarak damgalamanın dar görüşlü bir politika olduğunu belirtmek isterim. Bizim, ezeli dostlarımız olmadığı gibi, ebedi düşmanlarımız da yoktur. Bizim çıkarlarımız, ezeli ve ebedidir ve o çıkarlarımızı izlemek bizim görevimizdir. … her İngiliz Bakanı’nın politika kılavuzu, İngiltere’nin çıkarları olmalıdır.[40]

Batı yazınında sığınmacı silahı kavramı

Mart 2008 ayında yayınlanan bir makale şu cümlelerle başlıyordu. “Son yıllarda, dünya silahlarına katılan, yeni ve farklı bir silah –silah olarak sığınmacı- yaygın olarak tartışılmaktadır. Ancak bu silah ne kadar yeni ve farklıdır? Bu silah yalnızca savaş zamanında mı kullanılabilir? Uygulamaları ne denli başarılı olabildi? Bu makale, yukarıdaki sorulara, istatistik verileri ve uygulama sonuçlarını birlikte kullanarak, nüfus hareketlerinin yanıltıcı bir şekilde kullanılarak siyasi ve askeri amaçlarla nasıl silah olarak kullanıldığı sorularına yanıt vermeye çalışacaktır.[41]  Greenhill, 2010 yılında, aynı konuyu yeni bir açıdan ele alan makalesini Donanma Yüksek Lisans Okulu Kurumsal Arşivi Calhoun dergisinde, “Weapons of Mass Migration: Forced Displacement as an Instrument of Coercion” başlığı ile yayınlamıştır[42]. Bu başlığı dilimize Göçmen Yığınları Silahı: Baskı Politikalarının bir Aracı olarak Zorla Yer Değiştirtme olarak çevrilebilir. 

Greenhill’in 45 sayfalık bu makalesinde işlediği bazı kavramlar ve örneklerden bazılarını okurların bilgisine sunmak isterim. Sunacağım bu örneklerin makalenin kaçıncı sayfasında yer aldığını da () içindeki rakamla belirteceğim.

Baskı politikası, genel olarak tehdit, gözdağı vermek ve askeri güç gibi yöntemlerle siyasi davranışları değiştirilmesi olarak tanımlanmaktadır (116). Baskı yöntemleri ile insanları sınır dışına göçe zorlamak, hedef alınan devleti, politik, askeri veya ekonomik alanda taviz vermeye mecbur etmek amacı ile bilinçli olarak uygulanmaktadır (116).  1951 yılında Birleşmiş Milletlerin Sığınmacı Sözleşmesini kabulünden 2000 li yılların başına kadar en az elli altı girişimle, kırktan fazla insan grubu baskı yöntemi ile topraklarını terke zorlanmışlardır (117). Aynı makalede, Birinci Körfez Savaşı öncesinde, Suudi Arabistan’ın ülkesinde bulunan 650 bin Yemenli işçiyi sınır dışı ederek, bu ülkenin Saddam yanlısı politikalarını gözden geçirmeye zorladığı da belirtilmektedir (124). 

Gerek bu tanımlamalardan ve gerek kendi tarihimizden verdiğim örnekler sığınmacının silah olarak kullanılmasının çok eski bir tarihi olduğunu ortaya koymaktadır. Kaldı ki, bu silah ülkemize karşı, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından çok önce de Bulgaristan’ın Türk asıllı vatandaşlarını Türkiye’ye birkaç kez göçe zorlaması ile de yaşanmıştı.

Bu makalelerinin yayınlanmasından birkaç yıl sonra Greenhill, konuyu çok daha kapsamlı şekilde işleyen kitabı, 2010 yılında Cornell Üniversitesince “Weapons of Mass Migration, Forced Displacement, Coercion and Foreign Policy” başlığı ile basılmıştır. Kitabın başlığı dilimize Göçmen Yığınları Silahı, Zorla Yer Değiştirtme, Baskı Politikaları ve Dış Politika olarak çevrilebilir. 

2010 yılında, Binbaşı Michael A. Gorreck, Sığınmacılar ve Zorla Yer Değiştirenler: Askeri Plancılar için Problemler başlıklı bir makale yayınlamıştır. Makalede, askeri planlamacıların ülkelerinin sığınmacı sorunu ile karşılaşması durumunda yapmaları gereken hazırlıklar ele alınmıştır[43].

Bu makaleler ve kitaplar dışında da 2010 yılından sonra, sığınmacıların silah olarak kullanılmasını tartışan birçok makale diğer dillerde de yayınlanmıştır. İnternet arama motorlarında farklı dillerde yapılacak araştırmalarda çok sayıda makaleler ile karşılaşılacağını tahmin ediyorum. Benim bu yazıyı hazırlarken okuduğum bazı makalelerin başlıklarını ve yazarlarını, okurlardan da incelemek isteyenler olabilir diye aşağıda belirtiyorum.

  • Irak ve diğer ülkelerde, Savaş Silahı olarak Göçe Zorlama

Forced Migration as a Weapon of War in Iraq and Beyond

Adam Lichtenheld

July 1, 2014 UN Dispatch

  • “Sığınmacı Bunalımı: AB 2011 de yok ettiği Libya Donanmasını arıyor”

Refugee Crisis: EU Cites Missing Libyan Navy It Destroyed in 2011

By Tony Cartalucci

Global Research, March 01, 2016

New Eastern Outlook 29 February 2016

Cartalucci’nin makalesinden kısa bir alıntı yapmak isterim. 2011 yılında NATO Libya topraklarını bombalamaya başlamadan önce, jeopolitik uzmanları, Libya donanmasının ve istikrar unsuru olan Libya Hükümetinin yok edilmesinin insanlık ve güvenlik sorunları yanında, sığınmacı bunalımına yol açacağı konusunda ciddi uyarılarda bulunmuşlardı. Afrika ülkelerini, toprakları Batı’nın açık ve gizli müdahalelerine, istismarına ve tahribatına konu olan bir şişeye benzetirsek, Libya bu şişenin tıpası konumunda bulunuyordu. Bu ülke, Afrika ülkelerinde yer alan çatışmaların tansiyonu yükseltmesini ve buna yol açan Avrupa’nın üstüne patlamasını önlüyordu. Göçmen bunalımı diye en çok ses çıkaran ülkelerden sadece Fransa, halen, Merkezi Afrika Cumhuriyeti’nde 2,000, Çad’da 950, Fildişi Sahilinde 450, Çibuti’de 2,470, Gabon’da 1,000, Mali’de 2,000 ve Senegal’de 430 asker bulunduruyor.

  • Nato Komutanı: Rusya Suriyeli sığınmacıları Batı’ya karşı silah olarak kullanıyor.

DW Date 02.03.2016 (ve http://www.france24.com aynı tarih)

NEWS

NATO Commander: Russia uses Syrian refugees as ‘weapon’ against West

Breedlove, Senato Silahlı Kuvvetler Komitesine, Rusya ve Esad rejimi, Avrupa’nın kararlı tutumunu kırmak ve Avrupa’nın bünyesini bunaltmak için göçmen konusunu kasıtlı olarak silah haline getirdiğini söylemiştir.

  • Rusya, jeopolitik hedeflerine ulaşmak için “sığınmacıları silaha mı çeviriyor?”

Is Russia ‘Weaponizing Refugees’ To Advance Its Geopolitical Goals?

RadioFreeEurope February 19, 2016 16:25 GMT

  • By Ron Synovitz
  • Alman İstihbarat Örgütü, ISIS’in sığınmacı görüntüsü altında savaşçılarını göndermektedir.

WORLD NEWS

FEBRUARY 5, 2016 11:57 AM UPDATED 5 YEARS AGO

German spy agency says ISIS sending fighters disguised as refugees

By Reuters Staff

  • Uğur Dündar

Türkiye mülteci toplama kampına dönüşecek!..

Sözcü Mart 26, 2016

Emekli Büyükelçi Şükrü Elekdağ ile söyleşi

  • Merkel, 100,000 göçmeni sınır dışı edeceğini söylüyor

Merkel Says She Will Deport 100,000 Migrants

By Rick Moran November 27, 2016 PJ Media

  • Avrupa’nın göçmen bunalımını temelinde Libya’nın bombalanması yatmaktadır

Bombing Libya: The Origins of Europe’s Immigration Crisis

By William Blum

Global Research, September 30, 2018

CounterPunch 25 September 2018

  • Sığınmacı bunalımı: Yapay olarak çıkarılan göçmenler, ABD İmparatorlunun “Büyük Satranç Tahtası”ının piyonlarıdır

Refugee Crisis: Manufactured Migrants Are Tools in U.S. Empire’s ‘Grand Chessboard’

Book review of J. Michael Springmann’s “Goodbye Europe? Hello, Chaos?: Merkel’s Migrant Bomb”

By Barrie Zwicker

Global Research, June 24, 2018

Truth and Shadows 19 June 2017

  • Göç: Batının Savaşları ve İmparatorluk sömürüleri milyonları kökenlerinden ayırdı 

Immigration: Western Wars and Imperial Exploitation Uproot Millions

By Prof. James Petras

Global Research, June 27, 2018

  • ABD-NATO öncülüğündeki Savaşlar Küresel göçmen bunalımını yarattı. Çözümler?

US-NATO Led Wars Have Created a Global Migrant Crisis. Solutions?

Migrant Bombs Keep Exploding (Because People Can’t See the Forest for the Trees)

By J. Michael Springmann

Global Research, June 26, 2018

  • Suriyeliler olgusu daha başlangıç!

Arslan Bulut

Yenicağ gazetesi.com.tr  1 Ağustos 2019 Perşembe

Sığınmacıların silah olarak kullanılmasını işleyen bu makalelerin yanında, sığınmacıların, gittikleri ülkelerin dengesini (istikrarını) bozmaya yönelik olarak da kullanıldıklarını değerlendiren birçok makale de yayınlanmıştır. Bunlardan birkaç örneği de okurların bilgisine sunmak isterim.

  • BM, Irak’tan büyük ölçekli sığınmacı çıkışının denge bozucu riskine işaret ediyor.

UN Cites Destabilizing Risk of Mass Iraqi Refugee Exodus

VOA June 17, 2014 01:22 PM

  • Türkiye’deki Suriyeli sığınmacılar: “konukluktan” “düşmanlığa” mı?

Syrian refugees in Turkey: from “guests” to “enemies”?

Published online by Cambridge University Press:  03 August 2016

Burcu Toğral Koca

İngilizce dilinde, sığınmacı silahı ve göçmenlerin yol açtığı istikrarsızlık konusunu işleyen daha onlarca makale mevcuttur. Aramayı Fransızca, Almanca, İtalyanca, Rusça ve diğer dillerde yaptığınızda da yüzlerle makeleye erişileceğini tahmin ediyorum.

1999 dan 2011 yılına kadar ülkemizin iyi ilişkiler içinde bulunduğu Suriye’nin Katar doğal gazını Doğu Akdeniz’e taşımaya onay vermek yerine, İran doğal gazını taşımayı seçmesi üzerine, enerji pazarları ve ulaşım hatları konusunda mutlak söz sahibi olmak isteyen ülkeler, Büyük Ortadoğu Projesi’nin Suriye ayağını uygulamaya koymuşlardır. Bunun sonucu olarak, kısa sürede, Suriye’den büyük boyutlu sığınmacı kitleleri ülkemiz sınırlarını aşmaya başlamıştır. Halen ülkemize sığınan Suriyeli sayısının 5 milyonu aştığı da ileri sürülmektedir.

Üniversitelerimiz veya siyasi partilerin uzman kadroları yukarıdaki yayınları izleyip, ülkemiz için çıkarım yapan makaleler yazabilmiş olsa idi, sanırım TBMM’de temsil edilen siyasi partiler, sığınmacı sorunu başladığı sıralarda, izlenmekte olan Suriye’ye yönelik politika üzerinde gerekli tartışmaları sığınmacıların silah olabileceği risk değerlendirmesini de yaparak Türkiye’nin Suriyeli istilasına uğramasının önüne geçebilirlerdi diye düşünüyorum.

Suriye, sığınmacıları Türkiye’ye karşı silah olarak mı kullandı?

Bu soruya somut bir yanıt verebilmek için belgelere dayanan daha ayrıntılı bir araştırma yapılması gerekmektedir. Ben bu yazıda geçmişte yazılı basında yer alan ve okuyabildiğim bilgiler ışığında genel bir yanıt aramaya çalışacağım.

Başar Esad, ülkesinde başlayan/başlatılan muhalefetin silah kullanmasına silahla karşılık vermiştir. Bunu yaparken de, kendisine karşı muhalifleri çeşitli yöntemlerle destekleyen ülkelere karşı da ilginç stratejiler uygulamıştır. Bilindiği üzere, Türkiye’nin ve Türkiye üzerinden çeşitli ülkelerin muhaliflere silah ve malzeme yardımı yaptıkları iddiaları karşısında, Suriye yönetimi, kuzey Suriye’de Kürtlerin yerleşik olduğu bölgelerinden askerini çekmiş ve böylece bölgenin denetimini ve savunmasını bir anlamda Suriyeli Kürtlerin silahlı grubu PYD’ye terk etmiştir. Bu terk etme iki taraf arasında bir özel anlaşma sonucu mudur değil midir, bilebilmek şimdilik olası değil. PYD’nin Suriye’de bir alanı savunan ve kontrol eder konuma yükselmesi ve PKK ile işbirliği yapma olasılığı Türkiye’nin Güney sınırının, güneyinde kalan bölgenin tümüyle Kuzey Irak Yerel Yönetimi, PKK ve PYD nin denetimine geçmesi anlamını taşıyacaktı. Bu olayın gerçekleştiği Nisan 2013 ayında yayınlanan bir habere göre, Türkiye ile temas aradığı ileri sürülen PYD’ye ilişkin olarak dönemin Dışişleri Bakanı’nın “Bizimle temasa geçmek isteyen herkes için geçerli üç şartımız var” dediği ve PYD için bu üç şartın “1- Rejim yanında yer almayacak, 2- Suriye halkının seçimle iş başına getireceği parlamento oluşana kadar emrivaki yapmayacak (yani fiili durum oluşturup bir bölgeyi kendisinin ilan etmeyecek), 3- Türkiye’de teröre destek vermeyecek” şeklinde olduğu belirtilmişti[44]. Bu noktada Öcalan’ın basına sızan İmralı tutanaklarında yer aldığı ileri sürülen ifadesini de anımsamak gerekecektir; “Suriye’de Kürtler iki tarafla da görüşsünler, kim haklarını verirse onunla çalışsınlar. Suriye Demokratik Kurtuluş Cephesi olsun. Kürt, Arap, Türk, Türkmen hepsi, Suudi Selefiler çok tehlikeli, Esad ise küçük burjuva diktatörlüğüdür. Kürtler (Suriye’deki Kürtleri kastederek) Barzani’nin emrine girmez. Onun çizgisi farklı, Kürtler mutlaka bir öz savunma gücü oluşturmalı.[45]” Anımsanacağı üzere, ilerleyen zaman içerisinde ABD, PYD’ye destek verdikten başka, Suriyeden askerlerini çekerken de çok ciddi boyutta savaş araç ve gerecini bu terör örgütüne bırakmıştır. Rusya’nın da PYD ile temas içinde olduğu ve kendi yanına çekmeye çalıştığı da ileri sürülmektedir[46].

Esad yönetimi Kuzey Suriye’dekine benzer bir şekilde belki isteyerek, belki de başkenti koruyabilmek için Golan tepelerindeki askerlerini de geçici olarak çektiği ileri sürülmüştü. Esad bu hamlesi ile Golan tepelerinin muhalif güçlere ve onları destekleyen İslami grupların ve özellikle de el-Kaide militanlarının denetimine geçmesine göz yumması, İsrail için belki de Suriye’den daha büyük risk yaratmış olabilir.

2016 yılında yapılan bir çalışmaya göre, 3,362 Suriyeli hanehalkı reisini kapsayan bu çalışma sonucuna göre, ülkemize gelen sığınmacıların Suriye’de terk ettikleri yerler konusunda yayınlanan bilgilere bakıldığında, yüzde 58.6 nın Halep, yüzde 8 inin İdlip, yüzde 5.8 inin Lazkiye, yüzde 5.6 sının Rakka ve yüzde 1.4 ünün de Haseke’den geldiği anlaşılmaktadır[47]. Sayılan bu Suriye illeri Türkiye sınırına komşudur. Bu verilere göre Suriye’den gelen sığınmacıların toplamda yüzde 79.4 ü Türkiye’nin sınırına komşu 5 ilden geldiği tahmin edilebilir.  PYD’nin Suriye’nin kuzeyinde daha fazla alanı denetimi altına almak üzere İşid ve diğer güçlere karşı yürüttüğü savaş sırasında o bölgede yaşayan Suriyelileri Türkiye’ye sığınmaları da tetiklenmiş olduğu sonucuna da varılabilir. Böylece, sınırımıza komşu beş Suriye ilinin nüfus yapısının PYD ve destekçileri lehine çevrilebileceği bir ortam da yaratıldığı akla gelmektedir. 

Yukarıda verilen bilgiler ve veriler ışığında, Esad’ın kuzey Suriye’nin savunmasını PYD’ye bırakmasının Türkiye’ye, izlediği Suriye politikası nedeni ile, bir maliyet yükleme hamlesi olduğu düşünülebilir.

Bu bilgilerden de görüldüğü üzere Başar Esad’ın üzerinde karşı güçlerin baskısı arttıkça kontrolü altındaki topraklarda direnebilmek için askeri güçlerini çekerken bir tür satranç oynadığı ve askerini her çektiği yerde muhaliflerini destekleyenler için kendisinden daha az sorunlu bir ortam bırakmamaya özen gösterdiği sonucuna da ulaşabilir.

Suriye İç Savaşının Türkiye’ye Çıkardığı Sorunlar

Suriye’den ülkemize kaçmaya zorlanan sığınmacıların sürekli artması da beraberinde ülkemiz ve toplumumuz için birçok sosyal, ekonomik ve politik maliyet yarattığı ve bu sorunlarının boyutunun yıldan yıla büyümesine de yol açtığı gözlemleyegeldik.

Ülkemizin bu gelişmeler nedeniyle ödemekte olduğu ilk insan maliyeti ise, Suriye sınırımızın ötesine operasyon için veya İdlip’te karakollara konuşlanmak üzere sevk edilen askeri birliklerimizin verdiği şehitler olmuştur. İnternet ortamında yaptığım araştırmada resmi makamlarca açıklanan toplam şehit sayısına ulaşamadım. Ancak bir makalede, resmi makamların zaman zaman yaptıkları açıklamalardan toplanan verilerin Şubat 2020 itibariyle 190 şehit rakamına ulaştığına erişebildim[48]. Suriye’deki çatışmalarda yaralanan, varsa organ kaybına uğrayan ve tedavi gören asker sayısı konusunda bir bilgiye ulaşamadım. Son aylarda yazılı ve görsel basına yansıyan haberlerde, yeni şehitlerin verildiği ve yaralı askerler olduğu bilgisi yer almıştı, bu arada yaralılardan da şehit olanlar olduğu bilgisine yer verildi[49].

Ülkemizin Suriye politikası ve sığınmacılar nedeniyle üstlenmek durumunda kaldığı diğer önemli bir maliyet ise, Güneydoğu illerimizde bazı hastalıkların yeniden artmakta oluşudur. Bu konuda, son notta yeralan Sağlık Bakanlığının da katıldığı araştırma ile Türk Tabibler Birliğinin 2016 yılında yayınladığı “Savaş, Göç ve Sağlık” başlıklı kitaplarda ayrıntılı bilgi verilmiştir. Her iki çalışmada 2016 yılında yayınlanmışır. Türk Tabibler Birliği’nin yukarıda adı verilen çalışmasının “Suriye, Türkiye ve Irak’ta Savaşın Bölgedeki Bulaşıcı Hastalıklara Etkileri” başlıklı bölümünün başlangıcında şu ifadeye yer verilmiştir. “Bu başlık altında uluslararası düzlemde yürütülen eradikasyon, eliminasyon programları ve Uluslararası Sağlık Tüzüğü gereğince atfedilen önem nedeniyle görünürlükleri fazla olan kızamık, poliomiyelit ve kolera üzerinde durulacaktır. Savaşın yarattığı yıkımın sonucu morbidite (hastalıklı) ve mortalitesi artan akut solunum yolu enfeksiyonları (ASYE), ishal, tüberküloz gibi bulaşıcı hastalıkların aynı bağlamda izlenmiyor oluşu ve veri yokluğu nedeniyle üzerinde durulamayacaktır.[50]” Bu ifadeden yanlış anlamadı isem, enfeksiyon, ishal, tüberküloz ve solunum yolu gibi hastalıklar konusunda yeterli veri sağlanamadığı için bu hastalıklar konusunda bir değerlendirme yapılamamıştır. Anılan raporda yer alan bazı verileri okurların bilgisine sunmak isterim. Her hastalığa ilişkin bilginin sonunda parantez içinde yer alan rakam raporun kaçıncı sayfasından alındığını gösterecektir.

Türk Tabibler Birliği raporunda tüberküloz için veriler yer almadığı için bu konuda Türkiye İstatistk Kurumu’nun (TÜİK) 2013, 2015, 2016 ve 2018 Yıllıklarının Sağlık bölümünden derlenen verilerini Tablo 1 de okurlarla paylaşmak istiyorum.

TÜİK’in verilerine göre hazırlanan Tablo 1 den de görüldüğü üzere, yerli tüberküloz sayıları 2011-2017 döneminde 4,104 kişi boyutunda gerilemişken, yabancıların tüberküloz sayıları 877 kişilik artış göstermiştir. Tablo 1 deki verilerin iller itibarıyla dağılımına ulaşabilseydim, Irak ve Suriye sınırındaki illerde yerli ve yabancı vaka sayılarındaki gelişmeler daha anlamlı değerlendirme olanağına sahip olabilirdim.   

Poliomyelit, Suriye’de 2014 yılında iki olgu olarak görülmüştür (47).

TTB raporunda, Türkiye, Suriye ve Irak’ta kızamık aşılama oranları ile savaş bölgesindeki kızamık olgu sayısındaki gelişmelerin 2003-2014 dönemini içeren bir Tablo yayınlanmıştır (48). Tabloda aşılama oranlarının yüzde 90 nın çok üzerinde olduğu 2007-2010 döneminde kızamık olgu sayıları tek haneli düzeye indiği görülürken, 2011 yılından başlayarak, Suriye ve Irak’ta savaş ortamı nedeni ile aşılama oranlarında önemli düşüş görülmesi ile birlikte üç ülkede de kızamık olgu sayılarında ciddi artış görülmüştür. Türkiye’de aşılama oranları yüzde 94-98 bandında olmasına rağmen olgu sayısında Tablo 2 den de görüleceği üzere çok büyük artış görülmüştür. Bu da komşu ülkelerde savaş ortamı sürerken düşen aşılama oranları salgına yol açtığı için, bu ülkelerden Türkiye’ye sığınmanın hızla yükselmiş olmasının Türkiye’de aşı oranları yüksek olmasına rağmen olgu sayısının hızla artmasına yol açtığını düşünebiliriz.

2014 sonrası için TÜİK’in 2018 Yıllığındaki 2015-2017 dönemi kızamık verilerine bakıldığında, yerli ve yabancı olgu sayısında önemli düşüşler görülmektedir[51]. 2015 yılında 235 e inen yerli vaka sayısı 2017 de 48 e düşmüştür. Yabancıların vaka sayısı 2015 de 107 iken, 2017 de 36 ya gerilemiştir. Suriye ve Irak’a ait verilere ulaşamadığımdan Tablo 2, bu ülkelere ait 2015-2017 yılları verilerini de içerecek şekilde düzenlenememiştir.

Covid-19 salgının yaşandığı son yıllarda,  Sağlık Bakanlığı ile Türk Tabibler Birliğinin gerek kızamık ve diğer hastalıklar ile bu yeni salgının sınır aşan boyutunu da inceleyerek verilerini güncelleyip yayınlanmasında büyük yarar olacağını düşünüyorum.

Suriye’den büyük boyutlu sığınmacı akışı ile gelen bekâr ve dul kadınlardan bazılarının kuma olarak eve getirilmesinden endişe edildiği de basına yansıyan haberler arasındadır[52].  TBMM Göç ve Uyum Alt Komisyonu’nun görüşmeleri sırasında, Urfa’da eşlerinin elinden alınma bunalımı yaşayan kadınlar olduğundan da bahsedildiği belirtilmektedir[53]. Kuma sorunu 2016 yılında yayınlanan Türk Tabibler Birliği raporunda da ele alınmıştı. “Suriyeli küçük kızların imam nikâhıyla kuma yapılmasının yaygınlaştığı, yaş sınırı 11-12’ye kadar düştüğü belirtilmiştir.[54]” Söz konusu raporun bu sorunlara çözüm üretecekler tarafından dikkatle okunması gerekmektedir. Bu durum, ülkemizde çocuk gelinler sorununa yeni bir boyut eklemektedir. Bu konuda çok trajik bir olayın yer aldığı da son aylarda basına yansımıştır. Haberde, Filistin kökenli Suriye uyruklu bir sığınmacının 13 yaşındaki kızını zorla evlendirmek istediği, ancak çocuk bu karara karşı çıkınca, üzerine tiner dökerek yaktıktan sonra küçük kızı ile birlikte evden kaçtığı, yakılan kızın öldüğü, babanın yakalandığı belirtilmektedir[55].  Türk Tabibler Birliği veya Sağlık Bakanlığının raporlarının son dönem verilerini de içerecek şekilde yeniden hazırlanıp yayınlanması, ülkemizde sığınmacı sorunlarının güncel boyutunun daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacağını düşünüyorum.

Türk Tabibler Birliğinin raporunda, sığınmacıların yoğun olarak bulunduğu illerde çocuk işçi sayılarında artışlar yer aldığına da işaret edilmektedir[56].  Suriyeli çocuk işçilerinin yanında yetişkin Suriyelilerin de çeşitli özel şirketlerde giderek artan sayıda istihdam edildiği haberlere yansımaktadır. Aynı raporda, çocuk işçilerinin düşük ücret nedeni ile özellikle Suriyeli sığınmacıların yoğun olduğu illerde arttığına ve hak ihlalleri yaşandığına da dikkat çekilmektedir[57].   

Çocuk işçi istihdamının yaygınlaşması yanında, yetişkin Suriyeli sığınmacıların kaçak işçi olarak çalıştırılması da ülkemizde önemli bir sorun kaynağı olmaktadır. 2017 yılına ait bir haberde, ABD Başkonsolosluğu’nda 4 Ekim 2017 günü yapılan “Suriye’li girişimcilerin Türkiye Ekonomisine katkıları” başlıklı toplantıda, ülkemizde çalışan 500 bin Suriyeli’den sadece yüzde 26’sının çalışma izninin bulunduğunun ifade edildiği bilgisi yer almıştır[58].  ILO Türkiye Ofisi’nin Şubat 2020 de yayınladığı rapora göre, ülkemizde 15 yaş üzeri Suriyeli çalışan sayısının 813,781 kişi olduğu ileri sürülmektedir[59]. ILO’nun 60 sayfalık bu raporunda hangi sektörde kaç Suriyeli’nin çalıştığına ilişkin bilgilere de yer verilmiştir.

Türkiye İstatistik Kurumu yayınları içerisinde Suriyeli sığınmacılardan işçi olarak çalışanlar konusunda bir bilgiye ulaşamadım. TÜİK’in ülkemizde bulunan sığınmacıların istihdam durumu konusunda veri yayınlaması, bu konuda araştırma yapanlara önemli bir yardım sağlayacağı gibi işsizlik sorununun çözümü için politika üreten bürokrat ve siyasetçilere de değerli bilgiler sunacaktır.

Basında yer alan bilgilere göre, AKP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Özhaseki, mültecilerin, bazı şehirlerde sanayi sektörünü ayakta tuttuğunu söylemiştir[60]. Aynı yetkilinin daha sonra, “burası göçmen kampı değil” şeklinde bir açıklama daha yaptığı da basında yer almıştır[61].

Yukarıda TÜİK dışı kaynaklardan sunduğum bilgilerin genel hatları ile gerçeği yansıttığı varsayımı ile bir değerlendirme yaparsak, ülkemizde özellikle eğitimli işsiz sayısının artmakta olduğu bir ortamda, 800,000 nin üzerinde Suriyeli’nin geniş ölçüde kayıt dışı olarak birçok sektörde çalışıyor olması, Esad’ın sığınmacı silahı yoluyla Türkiye’nin istihdam politikalarına da bir sorun yumağı bıraktığını düşünebiliriz.     

Suriyeli sığınmacıların kayıt içi veya dışı istihdamları ileri sürüldüğü gibi 800,000 ve üzerinde olduğu kabul edilirse, bunların da katkısı ile oluşan milli gelirin, kişi başına düşen milli gelir rakamlarının hesaplanmasında sığınmacıların da göz önüne alınması gerekir.

TTB raporuna göre, Suriye’den sığınmacılar ülkemize gelmeye başladığı 2011 yılından başlayarak 2016 yılı başına kadar, sığınmacı kadınların Türkiye’de doğurdukları çocuk sayısının 200,000 dolayındadır[62]. Son günlerde basına yansıyan bilgilere göre, “Türkiye Sosyal, Ekonomik, Siyasal Araştırmalar Vakfı”  Başkanı Celal Korkut Yıldırım’ın, “Resmi verilere göre Türkiye’de 3.6 milyon Suriyeli var. Bunların Türkiye’de doğan çocuklarının sayısının 600 bin olduğu belirtiliyor.” açıklamasına yer verilmiştir[63]. Bu bilgi doğru ise, beş yıl içerisinde Türkiye’de doğan çocuk sayısının 200 den 600 bine çıkması çok ciddi bir artışı oluşturmuştur.

UNDP’nin İnsani Gelişme Raporu 2013 te Türkiye, Suriye ve Afganistan’ın 2000/2005 ve 2010/2015 nüfus artış oran ve beklentilerine ilişkin veriler Tablo 3 de yer almaktadır.

Tablo 3

Tablo 3 ün incelenmesinden de görüleceği üzere, 2000/2005 döneminde Türkiye’de nüfus artış oranı yüzde 1.4 düzeyinde iken 2010/2015 dönemi için yüzde 1.1 e ineceği beklentisi yer almaktadır. TÜİK’in 2013 ve 2015 nüfus artış oranları ile yüzde 1.2-1.37 aralığında değişim göstermektedir. Bu gerçekleşme verileri de göz önüne alındığında Suriyeliler ile Afganların Tablo 3 de yer alan nüfus artış beklentileri ülkemizin çok üzerindedir. Kaldı ki, bu sığınmacılara ülkemizde sağlanan sağlık olanaklarının geldikleri ülkelerin çok üzerinde olduğu da göz önüne alındığında doğurganlık oranlarının daha yüksek düzeyde gerçekleştiği akla gelmektedir. Bu ülkelerin 2010/2015 nüfus artış gerçekleşmelerinin UNDP tahmininin üzerinde gerçekleşmesi de beklenebilir. Bu durumda, Türkiye’nin büyük ölçekli Suriyeli ve Afgan sığınmacı kabul etmesi ve ülkemizde yerleşme olanağı tanıması, nüfus artış verileri ile birlikte değerlendirildiğinde, ülkemizde yakın gelecekte ciddi bir demografik sorun yaratması söz konusu olabilecektir.

T.C. İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğünün 2017 yılında yayınladığı “2016 Türkiye Göç Raporu, 2016 yılı sonu itibariyle geçici koruma altına alınan Suriyelilerin illere göre dağıtım verileri yer almaktadır. Bu verilerin yer aldığı Tablo 19 dan bazılarını aşağıdaki Tablo 4 e alıntılıyorum.

Tablo 4

Anılan Raporun Tablo 19 u 2016 sonu itibariyle kayıt edilen Geçici Koruma Altına alınan Suriyeli sayısını 2,834,441 olarak vermektedir. Tablo 4 de yer alan sekiz İl’e yerleştirilen geçici koruma altındaki Suriyeli sayısı 2 milyonun üzerindedir. Tablo 3 de yer alan beş sınır iline (Gazi Antep, Hatay, Kilis, Mardin ve Şanlı Urfa’ya) yerleştirilen geçici koruma altındaki Suriyeli sayısı ise 1,318,561 kişidir. Bu illerden Kilis, Hatay, Şanlı Urfa ve Gazi Antep’te yerel nüfusa göre Suriyeli oranları yüksek düzeydedir. Tablo 3 deki verilerin 2020/2021 deki düzeylerine ilişkin veriler yayınlanmadığı için zaman içinde bu sayıların ne yönde geliştiğini bilemiyorum. Aradan geçen zaman içerisinde, Tablo 3 de yer alan oransal düzeylerde ciddi bir düzelme olduğunu ummak istiyorum.

Bu noktada göz önünde tutulması gereken diğer bir husus ise Araplarda milliyetçilik duygu ve bilinçlerinin güçlü olması yanında Türk düşmanlığının da yüksek olduğudur. Arap milliyetçiliği bilincinin yüksekliği konusunda bilgi edinmek isteyenler, internette “Arap Milliyetçiliği” sözcükleri ile arama yaptıklarında, birçok makale ve kitaba da erişebileceklerdir.

Bu konuda Suriye ders kitaplarında Arap milliyetçiliği ve Türk düşmanlığı konusunda bir kaynak belirtip, bu kaynakta yer alan bilgilerden bazını özetle aktarmak istiyorum. İlgili makale, editörlüğünü Ahmet Şimşek’in yaptığı “Dünyada Türk İmajı, Tarih Ders Kitaplarındaki Durum[64]” isimli kitapta yer alan ve Yenal Göksun tarafından yazılan “Suriye Lise Tarih Ders Kitaplarında Türk İmajı[65]”dır.

Şam’da 1947 yılında kurulan Ba’as Partisinin Tüzüğünde, Arap Vatanı tanımlaması yapılmıştır. “Arap vatanı, Arap ulusunuın yaşadığı, Toros Dağları’ndan, Basra Körfezi, Arap Denizi (Umman Denizi), Etiyopya Dağları, Büyük Sahra Çölü, Atlantik Okyanusu ve Akdenize kadar uzanan toprakları kapsamaktadır.[66]” Aynı kaynakta, Suriye coğrafya ders kitaplarında Arap Vatanı’nın sınırları içinde ülkemizin Diyarbakır, Maraş, Urfa, Gazi Antep, Mardin ve Nusaybin illeri yanında Şırnak ilimizin Cizre bölgesinin de gösterildiği belirtilmektedir[67]. Hatay’a ise Suriye sınırı içinde yer verildiğine de işaret edilmektedir. Aynı kaynakta, Osmanlı Devleti’nin Suriye’de işgalci olarak tanımlandığı da ifade edilmektedir. Kısaca, Suriye lise ders kitaplarında Türk karşıtı ifadelerin yanında, Türkiye Cumhuriyeti’nin topraklarının bir bölümü Arap Vatanı olarak gösterilerek beyin yıkama yapılmaktadır. Ülkemize sığınanların, böyle bir eğitim almış oldukları da unutulmamalıdır.

Bu husus da göz önüne alındığında Suriyeli sığınmacıların ülkemizde uzun süre kalması ve vatandaşlık almalarının ülkemizede ortaya çıkarabileceği sorunlar üzerinde de dikkatle durulması gerekmektedir. Bu arada basında yer alan bilgilere göre, Ekim 2021 ayında o tarihe kadar vatandaşlık verilen Suriyeli sayısının 220 bin dolayında olduğu belirtilmektedir[68]. Afganistan ders kitaplarında Türk imajı konusunda bir incelemeye erişemediğim için bu konuda bilgi sunamıyorum.

Çok yüksek sayılara ulaşmış bulunan Suriyeli sığınmacıların ülkemizde yol açtığı diğer önemli bir sıkıntı ise eğitim kurumlarında ortaya çıkmaktadır. 

Millî Eğitim Bakanlığı’nın Ocak 2020 de yayınladığı rapora[69] göre eğitim çağındaki Suriyeli çocuklara verilen eğitim konusundaki rakamlar Tablo 5 ve 6 da yer almaktadır.

Tablo 5 in incelenmesinden de görüleceği üzere, Suriyeli sığınmacı eğitim çağındaki çocuk sayısındaki artış ve sığınmacı kadınların Türkiye’de dünyaya getirdikleri çocukların eğitim çağına girmeye başlamasına bağlı olarak, 2014-15 öğrenim yılında 756,000 öğrenci olabilecek çocuk varken bunların ancak 230,000 i veya diğer bir deyişle yüzde 30 u okula devam edebilme olanağını bulabilmiştir. 2019-20 öğrenim yılında gelindiğinde, okul çağındaki Suriyeli sığınmacı çocuk sayısı 1,082,172 ye ulaşmışken, bunların yüzde 63.3 ü, diğer bir deyişle 684,919 u okula devam edebilme olanağını bulmuştur.

Çağ nüfusu (1,082,172-756,000=) 326,172 kişi artarken eğitime erişebilen Suriyeli sığınmacı öğrenci sayısı (684,919-230,000=) 454,919 kişi artmıştır. Böylece, eğitim olanağına kavuşan öğrecilerin çağ nüfusu içindeki oranı bir kattan fazla artarak yüzde 63.3 oranına yükselmiştir.

Bu sayısal ve oransal gelişmelerin öğrenim aşamaları ile kız ve erkek öğrenci bakımından gösterdiği gelişmeler ise Tablo 6 da yer almaktadır.

Tablo 6 nın incelenmesinden de görüleceği üzere, 2019-2020 öğrenim yılında okul öncesi düzeyinde öğrenim görebilen öğrenci sayısı 34,718 boyutu ile çağ nüfusunun yüzde 30.77 sine ulaşabilmiştir. İlkokul aşamasında, bu oran yüzde 88.80 gibi yüksek bir düzeye çıkabilmişken, ortaokul aşamasında yüzde 70.13 ve lise düzeyinde ise yüzde 32.55 e inmiştir.

Millî Eğitim Bakanlığı’nın söz konusu yayınında yükseköğrenim düzeyine ait verilere de yer verilmiştir. Buna göre, 2014-15 öğrenim yılında ülkemiz üniversitelerinde lisans düzeyinde öğrenim gören Suriyeli öğrenci sayısı 4,597 iken, 2018-19 ders yılında bu sayı 20,315 e yükselmiştir. Anılan yılda, bu sayıya, ön lisans, yüksek lisans ve doktora öğrenimi gören öğrenciler de eklendiğinde 27,034 e ulaşılmaktadır. Bakanlığın aynı yayınında yer alan bilgilere göre, Halk Eğitim Merkezlerinde 2014-2019 arasında açılan, Türkçe kurslarına yüzde 58.4 ü kadın olmak üzere 302,096, genel kurslara yüzde 60 ı kadın olmak üzere, 505,922, çeşitli meslek kurslarına yüzde 72 si kadın olmak üzere 93,553 Suriyeli sığınmacının katıldığı belirtilmektedir.

Yılmaz Özdil “Şimdi okullu olduk sınıfları doldurduk”[70] başlıklı yazısında, Yeniçağ Gazetesi’nin Hatay Reyhanlı Temsilcisi Halit İri’nin İlçe Milli Eğitim Müdürüne verdiği dilekçeye aldığı yanıtları yayınladı. Buna göre, Hatay’ın Reyhanlı İlçesindeki ilk ve ortaokulların bazılarında Suriyeli öğrenci sayılarının Türk öğrenci sayılarının çok üzerinde oldukları görülüyor. Bu durum, ilköğretim çağındaki ülkemiz çocuklarının Suriyeli çocukların kültürel ve dil etkisi etkisi altında kalmasına neden olabilir. Reyhanlı ilçesinde gözlemlenen bu durumun ortaya çıkardığı sorunların süratle giderilmesi için sınıflardaki öğrenci dengesizliğinin acilen düzeltilmesi için Millî Eğitim Bakanlığının gereken önlemleri gecikmeden alması uygun olacaktır. Benzeri sorunlar Suriyeli veya diğer sığınmacıların yoğun olarak bulunduğu diğer iller ve ilçelerde de mevcut ise, buralarda da sınıflardaki öğrenci kompozisyon dengesizliğinin süratle düzeltimesi gerekecektir. Bu konudaki uygulama gecikmelerinin eğitim kalitesinde ve öğrencilerin psikolojik durumunda olumsuz gelişmelere yol açması ve aileler için endişe kaynağı olacağını düşünüyorum.  

Buraya kadar sunduğum bilgilerden de görüldüğü üzere, Suriyeli sığınmacılar, ülkemiz için çok boyutlu bir sorun yumağı haline gelmiştir. Bu durumda, ülkemizin Suriye’de iç barışın, üniter devlet toprak bütünlüğü ile birlikte süratle oluşturulması için önderlik etmesi gerekmektedir. Bu amaçla yapılacak çalışmalarda, Suriyeli sığınmacı ve göçmenlerin ülkelerine geri dönüp ülkelerinde yaşamlarını yeniden kurabilmeleri için Birleşmiş Milletlerin Suriye’nin yeniden inşası ve sığınmacı ve göçmenlerin eve dönüşü için bir Fon oluşturması da gündeme getirilmesinin uygun olacağını düşünüyorum.

Yazımı Atatürk’ün 24 Nisan 1920 günü Suriye ve Irak ile ilgili açıklamalarından kısa bir alıntı ile bitirmek istiyorum. Büyük Millet Meclisi’nin açılışını izleyen 24 Nisan 1920 günü yapılan gizli oturumda, Mustafa Kemal Paşa, ülkenin içinde bulunduğu genel durum ve Meclis’in açılmasına değin yapılan temaslar hakkında açıklamalarda bulunmuştur. “Her halde Suriyeliler her hangi bir yabancı devletle ilişkinin kendileri için esaret sonucu vereceğine inandılar. Bundan dolayı bize yöneldiler. Bizim karşılık verişimiz şöyle oldu. Dedik ki, artık milli sınırlarımız içinde bulunan insan varlığını ve kamu varlığını sınırlarımız dışında israf etmek istemeyiz. Fakat birliktelik, kuvvet oluşturacağından bütün İslam âleminin manen olduğu gibi maddeten de müttefik ve birleşmiş olmasını şüphe yok ki büyük memnuniyetle karşılarız ve bunun içindir ki bizim kendi sınırlarımız içinde bağımsız olduğumuz gibi, Suriyeliler de kendi sınırları içinde ve milli hâkimiyet esasına dayalı olarak bağımsız olabilirler. … Irak’a gelince; Irak’ta İngilizlerin uygulamaları Müslüman halkı rahatsız etmiş oldu. Biz kendileri ile temas aramadan önce onlar (Iraklılar) bizimle ilişki kurdu ve mutlaka eskisi gibi bir Osmanlı ülkesinin parçası olmayı kabul ettiler. Fakat biz onlara da Suriyelilere söylediğimiz görüşümüzü ifade etmekten başka bir şey yapmadık. Söylediğimiz şey, kendi ülkenizde kendi gücünüzle kendi varlığınızla bağımsız bir devlet olunuz. … [71]

Atatürk’ü bir kez daha sonsuz saygı ve teşekkürlerle anıyorum.

Hikmet Uluğbay


[1] Greenhill, Kelly M., “Weapons of Mass Migration: Forced Displacement as an Instrument of Coercion”, Strategic Insights, v. 9, issue 1 (Spring-Summer 2010), Calhoun.

[2] Vine David, Cala Coffman, Katalina Khoury, Madison Lovasz, Helen Bush, Rachael Leduc and Jannifer Walkup, “Cost of War, Millions displaced by US post 9/11 Wars”, Watson Institute, August 19, 2021.

[3] Anter Yaşar, “Erdoğan’dan Esad’a sıcak karşılama”, Milliyet 5 Ağustos 2008 .

[4] “Faik Kaptan, Murat Deliklitaş (DHA) “Suriye Cumhurbaşkanı Esad Türkiye’de”, 8 Mayıs 2010.

[5] “Seymour Hersh: Israeli Agents Operating in Iraq, Iran and Syria”, Democracy Now June 22, 2004.

[6] Chossudovsky Michel, “The War on Lebanon and the Battle for Oil”, Global Research July 26, 2006.

[7] Hersh, “The Redirection- Is the Administration’s new policy benefitting our enemies in tyhe war on terrorism?” The New Yorker March 5, 2007.

[8] “Erdoğan’dan “BOP eşbaşkanı” eleştirilerine yanıt”, HaberTürk online 13.01.2009 – 19:15Güncelleme: 13.01.2009 – 19:15.

[9] Levinson Charles ve Guy Chazan, “Big Gas Find Sparks a Frenzy İn Israel” Wall Street Journal December 30, 2010.

[10] Soysal İsmail, “Türkiye’nin Siyasal Andlaşmaları” türk Tarih Kurumu Yayınları, 1989 Cilt 1, sayfa51.

[11] Kasapoğlu Çağıl, “İran üzerinden Türkiye’ye geçen Afgan göçmenlerin sayısı neden arttı?” BBC Türkçe, 6 Nisan 2018.

[12] Varol Mesut, Necmettin Karaca, Şener Toktaş, “Türkiye’ye yasa dışı yollardan giren Afganlar: İran askerleri bizi döverek Türkiye sınırına bıraktı”, A.A. 28.7.2021.

[13] “Erdoğan, Türkiye’deki Afgan göçmenlerin sayısını açıkladı”, cumhuriyet.com.tr, 20 Ağustos 2021 Cuma, 14:25.

[14] Baddeley, John F., “The Russian Conquest of the Caucasus”, Londra 1908 sayfa 221.

[15] Y.a.g.e. sayfa 227.

[16] Y.a.g.e. sayfa 223.

[17] McCarthy Justin, “Ölüm ve Sürgün”, Türk Tarih Kurumu, çeviren Fatma Sarıkaya, 3. Baskı 2018   sayfa 37.

[18] Y.a.g.e. sayfa 37.

[19] “The geographical origin of the German-speaking immigrants”, https://sites.ualberta.ca ›

[20] Catherine the Great and the ‘Russian-Germans’ DW

[21] The geographical origin of the German-speaking immigrants.

[22] McCarthy, y.a.g.e. sayfa 39.

[23] Y.a.g.e. sayfa 40.

[24] Angus Maddison, OECD, Development Center Studies, The World Economy 2006, sayfa 535.

[25] Pekesen Berna, “Expulsion and Emigration of the Muslims from the Balkans”, PublishedErschienen: 2012-03-07.

[26] Özdemir Hikmet, “Salgın Hastalıklardan Ölümler 1914-1918”, Türk Tarih Kurumu 2010, sayfa 62-63.

[27] Y.a.g.e. sayfa 64-65.

[28] Karal, y.a.g.e. Cilt V sayfa 326.

[29] Şimşir Bilal, “Balkan Savaşlarında Rumeli Türkleri, Kırımlar, Kıyımlar, Göçler 1821-1913” Bilgi Yayınevi 2017  sayfa 150.

[30] Y.a.g.e., sayfa 150.

[31] Özdemir Hikmet Prof. Dr., “Salgın Hastalıklardan Ölümler 1914-18”, Türk Tarih Kurumu 2010, ilk baskı 2005.

[32] Aslan Taner, “Yahudilerin Filistin’e Göçü Üzerine Bazı Düşünceler”, Erdem 2011 sayı 59 ve Selim Tezcan, “The Relations Between The Ottomans, Zionists and Palestinian Jews as Reflected in Israeli History Textbooks”.

[33] Allen W.E.D. ve Muratoff Paul, “Kafkas harekatı, 1828-1921 Türk Kafkas Sınırındaki Harplerin Tarihi”, Genel Kurmay Basımevi, Ankara 1966, sayfa 426-461. Fachportal zur Geschichte und Kultur der Deutschen in Kaukasien 1915 – 1920.

[34] Kreß von Kressenstein, Friedrich Freiherr, by Oliver Stein, 1914-1918 Online Last updated 13 September 2017. Fromkin David, “A Peace to End All Peace”, Avon Books, 1990, sayfa 354.

[35] Allen W.E.D. ve Paul Muratoff, “1828-1921 Turk Kafkas Sınırındaki Harplaerin Tarihi”, Gnkur. Basımevi Ankara 1966, sayfa 443-444.

[36] Y.a.g.e., sayfa 459.

[37] Y.a.g.e., sayfa 461.

[38] Tezcan Selim, “The Relations Between The Ottomans, Zionists and Palestinian Jews as Reflected in Israeli History Textbooks”, sayfa 1148-1149.

[39] Y.a.g.m. sayfa 1149.

[40] Hansard Millbank, “Treaty of Adrianople—Charges Against Viscount Palmerston”, HC Deb 01 March 1848 vol 97 cc 66-123 66.

[41] Greenhill Kelly M. “Strategic Engineered Migration as a Weapon of War”, Journal Article, Civil Wars, Vol. 10, issue 1, pages 6-21, March 2008.

[42] Greenhill Kelly M. “Weapons of Mass Migration: Forced Displacement as an Instrument of Coercion”, Strategic Insights, v. 9, issue 1 (Spring-Summer 2010), Calhoun.

[43] Gorreck Michael A., “Refugees and Forced Displacement: Challenges fort he Military Planner”,  School of Advanced Military Studies, AY 2010.

[44] “Türkiye’den PKK’nın kolu PYD’ye 3 şart”, İhlas Haber online 10. 4. 2013 saat 09.54 http://www.ihlassondakika.com//haber/Turkiyeden-PKKnin-kolu-PYDye-3-sart_547230.html.

[45] “İşte İmralı’daki görüşmenin tutanakları: Başarısızlıkta ben yokum!” Milliyet Gazetesi Online 28 Şubat 2013.

[46] İncekaya Gülsüm,  “Uzmanlara göre Rusya, YPG’yi yanına çekmek istiyor”, 01.09.2020 Anadolu Ajansı.

[47] “Türkiye’deki Suriyeli Mültecilerin Sağlık Durumu Araştırması, Türkiye’de Yaşayan Suriyeli Mültecilerde Bulaşıcı Olmayan Hastalık Risk Faktörleri Sıklığı”, AFAD, T.C. Sağlık Bakanlığı, World Health Organization  Ekim 2016, Tablo 17.

[48] Ataman Galip, “Suriye’de şehit sayısı 190 oldu!”, Bizim Yaka Kocaeli 28 Şub 2020 – 18:09.

[49] “MSB duyurdu: Saldırıda bir asker daha şehit oldu”, Sözcü Gazetesi, 12 Eylül 2021 Güncellenme: 12:00 – 12 Eylül 2021.

[50]Eskiocak Muzaffer, Bahar Marangoz, Nilay Etiler  “Savaş, Göç ve Sağlık”, Türk Tabibler Birliği, Şubat 2016 sayfa 46.

[51] TÜİK 2018 Yıllığı Tablo 4.3 Enfeksiyon hastalıklarının vaka sayısı, 2015-2017,  sayfa 23.

[52] Kadınların “Suriyeli kuma” öfkesi, Odatv 25.11.2020 14:48. 

[53] Y.a.g. haber.

[54] Türkay Mehtap, “Çocukların  Sorunları”, “Savaş, Göç ve Sağlık”, Türk Tabibler Birliği, Şubat 2016 sayfa 72.

[55] “Şanlıurfa’da üzerine tiner dökülerek yakılan Filistinli kızın babası tutuklandı”, DHA, Odatv 04 Eylül 2021 Cumartesi, 09:20.

[56] Türkay Mehtap, sayfa 72.

[57] Y.a.g.e. sayfa 72.

[58] “Suriyeli İş İnsanlarının Türkiye Ekonomisine Katkıları Konulu Toplantı, 4 Ekim 2017, İstanbul”, DEİK.

[59] “Türk İşgücü Piyasasında Suriyeli Mülteciler Luis Pinedo Caro” ILO Türkiye Ofisi 9 Şubat 2020, sayfa 13, Tablo 2: Ekonomik faaliyete göre Suriyeli mülteci sayısı .

[60] Evci Müslüm, “AKP’li Özhaseki’den ‘göçmen’ çıkışı: Sanayiyi onlar ayakta tutuyor”, Sözcü Gazetesi online 27 Temmuz 2021.

[61] “AKP’li Özhaseki’den bir ay arayla 2 farklı göçmen açıklaması! Geri adım attı”, Sözcü Sözcü Yayınlanma: 22:10 – 26 Ağustos 2021.

[62] Dedeoğlu Necati,  “Önsöz” sayfa 12, TTB raporu.

[63] “Suriyeliler’in çoğu Türkiye’de kalıcı”, Sözcü Gazetesi 28 Kasım 2021, sayfa 11.

[64] Şimşek Ahmet Ed., “Dünyada Türk İmajı, Tarih Ders Kitaplarındaki Durum”, PEGEM AKADEMİ, Ekim 2018.

[65] Y.a.g.e., Yenal Göksun, “Suriye Lise Tarih Ders Kitaplarında Türk İmajı”, sayfa 491-503.

[66] Y.a.g.e., sayfa 498.

[67] Y.a.g.e., sayfa 503.

[68] Öztürk Saygı, “Gizliyorlar ama işte vatandaş yapılan Suriyeliler”, Sözcü Gazetesi 24 Ekim 2021 sayfa 14.

[69] “Hayat Boyu Öğrenme”, T.C. Millî Eğitim Bakanlığı Hayat Boyu Öğrenme Genel Müdürülüğü, Göç ve Acil Durum Eğitim Daire Başkanlığı Ocak 2020.

[70] Özdil Yılmaz “Şimdi okullu olduk sınıfları doldurduk” Sözcü Gazetesi 6 Kasım 2021.

[71] TBMM Gizli Celse Zabıtları Cilt I, sayfa 3, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 1985 Genel yayın No 267, Tarih Dizisi 18.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s