Hükümet Sistemlerinin ve Kamuda Verimlilik Anlayışının Oluşum Süreci

 

Aşağıda okuyacağınız metin, Türkiye Kalite Derneği’nin 18 Nisan 2019 günü düzenlediği Sempozyum’da yapmış olduğum konuşmadır.

 

Türkiye Kalite Derneği’nin değerli üyeleri ve konukları,

Türkiye Kalite Derneği yönetimini, başta Ankara Şube başkanları sayın Nazmi Karyağdı olmak üzere, “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, Kamu Yönetiminde Kalite ve Dijitalleşme” konusunda bir sempozyum düzenledikleri için kutluyorum. Ayrıca, Kal-Der yönetimine düzenledikleri bu sempozyumda, bana görüşlerimi açıklama onur ve ayrıcalığını verdikleri için de teşekkürlerimi sunarım.

Sempozyum bu kapsamlı konuyu güncel boyutu ile ele alacak ve tartışacaktır. Ben sizlerle birlikte, insanlık tarihi boyunca kamu yönetim şekilleri ile kalite arayış sürecine ilişkin olarak kısa bir gezinti yapmak istiyorum.

Düşüncelerimi açıklamaya, toplumumuzda kamu hizmetlerinin sunumunda ve/veya kalitesinde önemli bir aksama olduğunda, çözüm için ortaya atılan ilk önerilerden birini anımsatarak başlamak istiyorum. “Bakanlık kurulsun!”

Bu tepkimiz, kurumların değil orada çalışanların sahip oldukları etik değerlerin ve niteliklerinin hizmetin kalitesini belirlediğini göz ardı edip, kurulacak yeni kurumun sorunu/sorunları mucizevi bir biçimde çözeceği gibi yanlış bir algının ürünüdür.

Değerli KalDer’liler, rahip krallar, krallıklar, monarşiler, diktatörlükler, başkanlık sistemleri, cumhuriyetler, parlamenter demokrasiler, toplumların, öz yönetimleri için tarihin zaman boyutunda ortaya çıkardıkları veya ona dayatılan ve uygulanan yönetim şekillerinin geçirdiği evrimin basamaklarıdır. İnsanlık tarihi boyunca, toplumlar, bu seçenek yelpazesinde yer alan yönetimlerin hemen her birini aynı sıra ile ancak farklı zaman dilimlerinde yaşayarak ve zaman zaman yüksek bedeller ödeyerek, 20 inci yüzyılda demokratik parlamenter yönetim aşamasına ulaşmışlardır. Ancak insanlığın bu zengin ve sancılı deneyimine rağmen birçok toplumun halen dahi bu yelpazenin ilk basamakları arasında kısır döngü yaşamayı sürdürmekte olduklarını da gözlemliyoruz.

İnsanlık, söz konusu yelpazeyi zaman içinde yaşarken bir yandan da, adalet anlayışlarını, üretim yapılarını, eğitimlerini, kültürel birikimlerini de adım adım geliştirmişlerdir. Bunun doğal sonucu olarak da kamu yönetiminden bekledikleri hizmetlere yönelik kalite düzeyi de sürekli yükselmiştir. Bu bağlamda bireysel ve toplumsal sorunların adaletli çözülmesi gerektiği sonucuna ulaşarak lâik hukuk yapısını, insanların toplumdaki statülerinin ve haklarının, bir hiyerarşik yapıda belirlenmesi yerine, kanun önünde eşitlik ilkesini kabul etmişlerdir. Aynı çerçevede, farklı düşünceleri baskılamak veya dışlamak yerine düşünceyi özgürce ifadenin topluma zarar değil fayda sağladığı anlayışına ulaşmışlardır. Bütün bu kazanımları garanti altına alabilmek için de, yasama, yargı ve yönetimin tek elde toplanmaması gerektiğini, diğer bir deyişle kuvvetler ayrılığı ilkesini temel güvence olarak yasal sistemlerinin “zıvana taşı” olarak kabul etmişlerdir. Aynı anlayışla yasama, yargı ve yönetimin lâik bir yapılanma içinde olması gerektiği ve toplumun yöneticilerini önceden kurala bağlanmış aralıklarla gizli oy açık tasnif kuralları içinde seçimle belirlenme ilkesini anayasal yapının diğer temel taşlarından biri olarak kabul etmişlerdir.

İnsanlığın bu zaman tüneli içinde, her bir yönetim şekli ile ulaşabildikleri kamu yönetiminin kaliteli, verimli ve adaletli olup olmadıklarını da bize bildiren o dönemi yaşayan tanıklar olmuştur. Bu tanıkların zaman kapsülüne bıraktıkları bilgilerden bazılarını sizlerle paylaşmak istiyorum.

M.Ö. 2,100 dolaylarında Babil Kralı olan Hammurabi çıkardığı yasaların başlangıcında şu ifadeye yer vermiştir: “… Tanrı korkusu olan ben Hammurabi’yi, memlekette adaleti sağlamam için, yakınma ve kötüyü yok etmem için, kuvvetlinin zayıfı yok etmemesi için, güneş gibi insanların üzerinde yükselmem için, memleketi aydınlatmam için … Anum ve Enlil adımı andılar[1]” Hammurabi, yasanın başlangıç bölümüne koyduğu bu ifade ile, kendisinin tanrılar tarafından seçilmiş bir yönetici olduğunu vurgular. İnsanlık tarihi son zamanlara değin, zaman zaman, bu algı içinde olan Fransa’da Napolyon, Rusya’da Stalin, Almanya’da Hitler, İtalya’da Mussolini, Japonya’da Hidoku Tojo ve İspanya’da Franco gibi yöneticilere de tanık olmuştur. Bu kişiler ülkelerine, toplumlarının yanında diğer toplumlara da sıra dışı bedeller ödetmişlerdir.

Sizlerin dikkatine Hammurabi kanunlarından bir madde sunmak istiyorum.

Eğer bir yargıç, bir davada hükmetmiş, karar kesip bir belge düzenlemişse ve sonra kararını değiştirirse, … ve bu yeni karardan şikayet varsa, (yargıç) on iki katını ödeyecektir. Meclisteki yargıçlık kürsüsü kaldırılacak ve mahkemede yargıçların arasına oturtulmayacaktır.[2]

Günümüzden 4,100 yıl önce uygulamaya konulan bir yasada yargıcın tarafsızlığını düzenleyen bu madde, o dönemdeki kamu hizmetinin kalite güvencesi konusunda bir fikir vermektedir.

Hitit Devleti’ne (M.Ö. 1,650-1,500 ve M.Ö. 1,500-1180) ait yasalardan da yine yargıya ilişkin bir maddeyi sizlerle paylaşmak isterim. “Eğer bir kişi Kral’ın verdiği emre karşı gelirse, evi yıkılıp harabeye döndürülecektir, eğer bir kişi yargıcın verdiği karara karşı gelirse, başı kesilecektir.[3]” Bu düzenleme adil kararları güven altına aldı mı bilmiyoruz!

Günümüzden 3,500 yıl önce uygulamaya konulan yasada kral buyruğuna veya yargıç kararına karşı çıkışın yaptırımlar çok sert ve katı olsa da arasındaki farklılık dikkat çekicidir. Ancak, insanlık, “suç kanıtlanıncaya değin masumiyet esastır” ilkesine ulaşabilmek için binlerce yıl bekleyecek ve bu sürede de çok ağır bedeller ödeyecektir.

Atina kent devletini M.Ö. 620 dolayında yöneten Draco, ülkesinde ilk yazılı yasayı koyan kişidir. Ancak onun adının günümüzde dahi anılmasına neden olan, iyi bir yönetici ve yasa koyucu olması değil, koyduğu yasa ile en küçük suça dahi idam cezası vermesi nedeni iledir[4]. Ondan bir süre sonra Atina yöneticisi olan Solon (M.Ö. 640-560) Draco’nun sert cezalarını kaldıran yasalar koymuştur. Solon’un koyduğu yasada yer alan bir maddeyi de sizlerin dikkatine sunmak isterim. “Kendilerini rehin göstererek alınan bütün borçlar affedilmiştir. Kimse kendini veya bir başkasını rehin göstererek borç alamaz.[5]

Confucius (M.Ö. 551-479) yöneticileri ve hükümetleri eleştireceklere şu öneride bulunuyor; “Eleştirisini dile getirenler sert bir dil kullanmamalı ki, kendisini dinleyen uyarı mesajını algılayabilsin.[6]

Roma’da M.Ö. 449 yılında yürürlüğe konulan “On İki Tablet Yasası”nın “Kamu Hukuku” Başlıklı bölümünde yer alan iki madde şöyledir: “1- Kişilere ayrıcalık tanıyan yasalar teklif edilemez. 3- Yasal olarak ataması yapılmış bir yargıç veya bir hakem, bir karar açıklamak için para almaktan hüküm giyerse idam edilecektir.[7]

Antik Yunan felsefesinin önde gelen isimlerinden Aristoteles (M.Ö. 384-322) kamu yönetiminde kaliteyi sağlayacak ilkeleri günümüzden yaklaşık 2,350 yıl önce tek tek saymıştır. “… kamu kaynaklarının kullanımı konusunda öneride bulunacak kişiler, Devletin kaynaklarının boyutu ve nitelikleri hakkında bilgili olmalı ki, eğer unutulan bir şey varsa eklenebilmeli, yetersiz olan varsa arttırılabilmelidir. Ayrıca öneride bulunanlar, Devletin tüm harcamaları konusunda bilgi sahibi olmalı ki, eğer gereksiz harcamalara yer verilmişse, bunlar çıkarılabilmeli veya miktarları azaltılabilmelidir. İnsanlar ve toplumların zenginleşebilmesi sadece sahip olduklarına ilave yaparak değil, aynı zamanda harcamalarını kısarak da sağlanabilir.[8]

Bu noktada 27 Mayıs 1217 tarihinde İngiltere’de Papa, Kral ve Baronları arasında imzalanan Magna Carta da kamu hukukunun sağlıklı ve güvenilir bir temelde oluşmasında çok önemli bir aşamayı oluşturmuştur. Bu belgeden iki maddeyi de sizlerle paylaşmak isterim.

“Madde 38. Bundan böyle hiçbir hâkim her hangi bir kimseyi, ilgili olayda doğru ve güvenilir deliller ortaya koymadan dava edemez.”

“Madde 39. Özgür hiç kimse kendi benzerleri tarafından ülke kanunlarına göre yasal bir şekilde muhakeme edilip hüküm giymeden tutuklanmayacak veya hapsedilmeyecek veya mal ve mülkünden yoksun bırakılmayacak veya kanun dışı ilan edilmeyecek veya sürgün edilmeyecek veya hangi şekilde olursa olsun zarara uğratılmayacaktır.[9]

Kendi tarihimizden de bazı örnekler vermek isterim. Kamu görevlilerinin sahip olması gereken nitelikler konusunda 1700 lü yıllarda uzun süre defterdarlık yapmış olan Defterdar Sarı Mehmet Paşa, “Devlet Adamlarına Öğütler” başlıklı kitabında şu gözlemde bulunmaktadır. “… Geçmiş bütün devletlerde vatana ve millete ziyanların, batmanın, karışıklık ve bozuklukların, ‘Emaneti ehline veriniz’ sözü ile iş görmekte ihmal yüzünden meydana geldiği herkesçe kabul edilmiştir. İş erleri ve iş bilir mutedil kimseler beyzâde değildir diye bir köşeye atılarak unutulmayıp o gibilere uygun devlet makamlarının verilmesinde fayda çoktur.[10]” Sarı Mehmet Paşa, Ocak 1717 ayında, “dikkatsizlik, ihmal, din ve devlete hakaret, Tamşuvar kalesinin düşman eline geçmesine sebep olmakla ve padişah hakkında kötü söz söyleme” suçlaması ile idam edilmiştir[11].

Defterdar Sarı Mehmet Paşa’nın devlet adamlarına öğütlerinde yaklaşık 170 yıl sonra Mustafa Fazıl Paşa, 7 Mart 1867 günü, Sultan Abdülaziz’e bir mektup yazarak devletin batmaktan kurtulabilmesi için önerilerini sıralar, içeriği çok zengin olan bu mektuptan da kısa bir alıntı yapmak isterim. “Şevketlü padişahım; şimdiki idare tarzını değiştirmek suretiyle devleti kurtarınız. Daha özgür kanunlar ve düzenler ile saltanatınızı süsleyerek, onu bulunduğu kötü durumdan selamete çıkarınız. Lakin öyle özgür kanunlar ve düzenler olsun ki, gerçek yaygın ve güvenli bir nitelik taşısın. … Özgür düzen denilen şey, ne sizin ne de halkın zararına olur, ancak kendi başlarına buyruk olanların bu davranışlarını sınırlar.[12]” Koçi Bey Risalelerinden başlayarak, gerek Defterdar Sarı Mehmet Paşa’nın kitabı ve Mustafa Fazıl Paşa’nın bu mektubu ve gerek Âli Paşa ve Fuad Paşa’nın vasiyetnameleri Padişahlara çok değerli uyarılar ve öneriler sunmuştur. Ne yazık ki yararlanan pek olmamıştır.

Bu arada anımsatmak isterim ki, tarihte ilk kurduğumuz devletten Cumhuriyetin kurulmasına değin geçmişte kurulan on altı devletin tümü tek adamlarca yönetilmiştir. Tarihimizde, halkın kendi kendini yönetmede söz sahibi olması gerektiğini açıkça söyleyen ve uygulayan ilk devlet adamımız Atatürk olmuştur. 20 Temmuz 1919 günü Atatürk, Mazhar Müfit Kansu’ya “Açıkça söyleyeyim, şekli Hükümet zamanı gelince, Cumhuriyet olacaktır” cümlesi ile bildirmiştir[13]. Atatürk, bu yöndeki görüşlerini daha kapsamlı olarak 7-8 Ağustos 1919 gecesi Erzurum Kongresi bitiminde yine Kansu’ya şu şekilde açıklamıştır; “Zaferden sonra şekli Hükümet Cumhuriyet olacaktır, padişah ve hanedan hakkında zamanı gelince icap eden muamele yapılacaktır, tesettür ve fes kalkacaktır, Latin harfleri kabul edilecektir.[14]” Atatürk, Cumhuriyet dönemi için aklındaki diğer düşünceleri de saymak isterse de, Kansu, “Paşam kâfi … kâfi … Cumhuriyetin ilânına muvaffak olalım da üst tarafı yeter!” diyerek konuşmayı sonlandırır[15].

İnsanlık, yazılı tarihin başlangıcından günümüze değin süren bu nitelikli kamu yönetimi arayışına, 10 Aralık 1948 tarihinde Birleşmiş Milletler üyesi ülkelerce kabul edilen “İnsan Hakları Bildirgesi” ile günümüzdeki aşamasına ulaşmıştır.

Yukarıda yer verdiğim alıntılardan da açıkça görüldüğü üzere, insanlar ve toplumlar bir arada yaşayıp bir yönetim kurdukları ilk günden beri, yönetimlerden adalet, özgürlük, yargıç güvencesi, mal ve can güvenliği ile dürüst bir yönetim bekleye gelmişlerdir.

Ancak bu çağdaş normlar kabul edilmiş olmasına rağmen başlangıçta da belirttiğim üzere, hâlâ bazı ülkelerde kamu yönetimi kalitesinin çağın çok gerisinde kaldığı görülmektedir. Ayrıca, İnsan Hakları Bildirgesini imzalayan bazı devletlerin uygulamalarında belgedeki ilkelere tam uymadıkları da gözlemlenmektedir.

Tarihin zaman tünelinde yaşanan süreç sonucunda gelişmiş ve olgunluğa ulaşmış toplumlar kendileri için en uygun kamu yönetim modeli olarak; kuvvetler ayrılığı temeline dayanan parlamenter demokratik, lâik, sosyal hukuk devleti yapılanmasını seçmişlerdir.

Yukarıda sunduğum bilgiler, insanlığın son aşamada ulaştığı kamu yönetimi yelpazesindeki hükümet modellerinden hangisi uygulanırsa uygulansın, kamu yönetimince sunulan hizmetlerin kalite ve verimliliğini sağlayan iki temel unsur olduğunu ortaya koymaktadır. Konulan yasa hükümlerinin adaletli, evrensel nitelik ve karakterde olması ve onları uygulayacak kamu kadrolarının etik değerleri ve bilgi birikimleri yüksek bireylerden oluşması gereği. Zira kamu yönetiminin alacağı her karar toplumu ve bireyleri olumlu ve olumsuz yönden etkiler ve onlara mali külfetler yükler.

Bu durumu en güzel şekilde ifade eden İngiltere’nin Maliye ve Hazine (Chancellor of the Exchequer) Bakanı Lloyd George olmuştur. Haziran 1908 de emeklilik yasasının Avam Kamarasında görüşülmesi sırasında şu açıklamada bulunmuştur. “Gelecek yıl birilerinin kümesini soymak zorundayım. Hangisinden en çok yumurtayı kolayca ve en az cezalandırılarak alabilme arayışı içindeyim.[16]” Lloyd George 1909 yılında sunduğu vergi yasasında sadece yüksek gelir düzeylerindeki gelir dilimlerinin vergi oranlarında küçük artışlar önermiş ve öneri Meclis tarafından onaylanmıştır.

Lloyd George’un bu açıklaması, kamu yöneticilerinin kararlarını alırken nasıl çok bilinmeyenli denklem çözdüklerini veya birleşik kaplar kuramına göre davrandıklarına ilişkin güzel bir örnektir. Zira sosyal güvenlik sisteminin gereksinim duyduğu kaynaklar toplum tarafından bir şekilde karşılanacaktır. O nedenle, toplumdan hangi yöntemle alınırsa (vergi ama doğrudan vergi mi yoksa dolaylı vergi mi, resim, harç veya borç), kimden alınırsa, ne kadar alınırsa ve sosyal güvenlik sistemi emeklilerine ne kadar ödenirse, izleyen seçimlerde, bu kararı alan hükümet sandıkta ne boyutta olumlu veya olumsuz tepki alacaktır? Bu soruların yanıtını da Lloyd George açıkça belirtmiştir; “en az cezalandırılacak şekilde!”

Bu noktada sizlerle bir bilgiyi daha paylaşmak isterim, gerek I. Dünya Savaşı ve gerek II. Dünya Savaşı sırasında İngiltere koalisyon hükümetleri tarafından yönetilmiş ve zaferler kazanılmıştır.

Hükümetlerce ekonomik politika, sosyal politikalar, eğitim politikaları, dış politika ve diğerlerine ilişkin kararlar uygulamaya konulduğunda toplumun farklı kesimlerinde yarattıkları farklı tepkiler zaman içindeki birikimleri ile seçim sonuçlarına şu veya bu ölçüde yansıyacaktır. O nedenle de kararlar alma sürecinde çok bilinmeyenli denklemler çözülürken hata katsayısını düşürmek veya politik faturayı küçültmek için konularında iyi yetişmiş uzman kişilerin düşüncelerini özgürce ifade etmelerini özendirilmeli ve karar önerilerini eleştirenlerin görüşlerine de saygı duymak gerekir.

Gerek kamudaki ve gerek özel sektördeki yöneticiler şunu kesinlikle bilmek durumundadır; kendi görüş ve önerilerine tartışmadan, seçenek öneri getirmeden kabul eden çalışanları, kararın tüm riski ile yöneticileri baş başa bırakmaktadırlar. Buna karşın yöneticinin önerisini tartışmaya açan görevliler, kendi işini riske atmayı göze alarak, yöneticinin üstleneceği politik, ekonomik ve sair riski küçültebilmesi için ona fırsat sunmaktadır. Başarılı olmak isteyen yöneticilerin yanlarında bulunduracakları kadroların mutlaka bilgili, etik değerleri yüksek kimselerden olması yanında, yeri geldiğinde kendilerine “hayır” diyebilen insanları da içermesi gerekmektedir.

Farklı düşünmenin yararları konusunda Namık Kemal’in güzel bir saptamasını da sizlerle paylaşmak isterim. Namık Kemal (1840-1888), Hürriyet Kasidesi’nin bir beyitinde görüş ayrılıklarının ülkeye yararı konusunda şu gözlemde bulunur, “Durur ahkâmı nusret ittihadı kalbi millette/ Çıkar âsârı rahmet ihtilafı reyi ümmetten.” Osmanlıca bu metnin günümüz Türkçesi ile anlamı şöyledir; “Başarma gücü, milletin gönül birliğindedir/Nitelikli ve yararlı ürünler toplumdaki farklı görüşlerin çatışmasından ortaya çıkar.”

Bildiğiniz üzere, ABD başkanlık modeli ile yönetilmektedir. Ancak bu model de “checks and balances” olarak isimlendirdikleri ve dilimize “denetimler ve dengeler” olarak çevirebileceğimiz, kuvvetler ayrılığı esasına dayanan bir yönetim modelidir. Bu ilke, devletin yasama, hükümet ve yargı birimlerinin birbirinden ayrı olarak çalışırken diğerleri üzerine hakimiyet kurmasını önleyecek şekilde devlet gücünün paylaşılmasını öngörmektedir.

Bu ilkenin bir uygulamasını Washington Büyükelçiliğinde Ekonomi ve Ticaret Baş Müşaviri olarak görev yaptığım dönemde Başkan Reagan’ın 1986 yılında, Anayasa Mahkemesi görevini de yapan Yüksek Mahkeme üyeliğine atamak istediği hâkime ilişkin olarak Senato’nun ilgili Komisyonu’nda izlenen süreci de haberlerde izleyerek öğrenme fırsatım oldu. Başkan’ın ilk gösterdiği adaya ilişkin uzun görüşmelerden sonra adayın kendisi geri çekildi, ikinci aday da Komisyonca uygun bulunmadı ve ancak gösterilen üçüncü aday Komisyonca uygun bulundu[17]. Bu süreç aylarca sürdü. Zaman zaman Senato Komisyonunu Başkanların atamak istedikleri yüksek düzey bürokratlara da onay vermediği görülmüştür. Diğer bir örneği ise, Başkan Trump’ın Meksika sınırında göçmen akışını durdurmak için duvar örmek üzere kaynak ayırmasına engel olmak için yasa organının sergilediği yaklaşım sonucu yaşanan kriz sürecinde ulaşılan uzlaşıyı hep birlikte basından izledik.

Fransa’da uygulanan Başkanlık hükümet sistemi çerçevesinde de kuvvetler ayırımı ilkesi titizlikle gözetilmektedir.

Gerek kendi otuz yıllık bürokratik ve yedi yılı aşkın politik kariyerlerim sırasında yaşayıp tanık olduklarımdan öğrendiklerim, gerek ülkemizde Cumhurbaşkanlığı hükümet yapılanmasına ilişkin Anayasa değişikliği süreci sırasında yaşanan tartışmalar ve topluma sunulan görüş ve bilgiler ve ayrıca kamu yönetimi konusunda yaptığım okumalardan edindiğim bilgiler yanında dünyada ve ülkemde gözlemlediğim uygulamalar sonucu oluşan görüşüm: ülkemiz için en uygun ve en verimli hükümet yapılanmasının, TBMM üyeleri arasından seçilen bir başbakanın kurduğu hükümetin, Meclis’ten güvenoyu alarak göreve başlaması, Meclis’e karşı sorumlu olması ve Meclis tarafından denetlenmesi şeklinde ülkemizde yıllarca başarı ile uygulanmış olan hükümet modeli olduğudur.

Bu model, küçük bazı değişimlere uğramasına rağmen, Kurtuluş Savaşı başından başlayarak 16 Nisan 2017 günü yapılan referanduma kadar uygulandığı süre zarfında, ülkemiz, birkaç kez demokrasinin kesintiye uğraması gibi sıkıntılı süreçler yaşamış olmasına rağmen, demokrasi kültürümüzün oluşmasına ve gelişmesine büyük katkı yapmıştır. Ayrıca, o Hükümet modeli, Kıbrıs konusu gibi son derece önemli dış politika konularının koalisyon hükümetleri ile başarıyla yönetilmiş olması, tüm komşu devletlerle karşılıklı toprak bütünlüğüne saygı ilkesi çerçevesinde iyi komşuluk ilişkileri sürdürülmesi ve ekonomimizi dünyanın en büyük 17 inci ekonomisi konumuna kadar yükseltmesi nedeni ile çok büyük işleri başarmıştır.

16 Nisan 2017 gününden beri iki yılı aşan süredir uygulanmakta olan Cumhurbaşkanlığı Hükümet modelinin, referandum ile değiştirilen hükümet modelinden daha verimli ve başarılı olabileceğine ilişkin kanıtları henüz ortaya koyamadığını düşünüyorum.

Şimdi de kısaca kamu hizmetlerinin sunulmasında “dijitalleşme” konusunda düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.

Dijital teknolojinin bireylerin ve kurumların yaygın kullanımına açılması, küresel boyutta bilgi ve belgelere ulaşılması bakımından büyük ve önemli bir devrim olarak kabul edilebilir. Zira bu teknoloji, devletlerin kamuya açılmış arşivlerine, dijital yapıda yayınlanmış gazetelere, dergilere, kitaplara ve araştırma belgelerine süratle ulaşılıp incelenebilmesine olanak verdiği için, öncelikle akademik dünyanın araştırma çalışmalarına büyük katkı sağlayarak tüm ülkelere bilgi çağına geçebilme olanağını sunmuştur. Aynı şekilde ekonomik etkinliklere de hız ve derinlik kazandırdığı gibi, yeni pazarlara erişmede ve rekabet koşullarında da yeni olanaklar sunmuştur.

Diğer taraftan, kamunun topluma sunduğu hizmetlerin giderek yaygınlaşarak dijitalleşmesi de bireylere hem kolaylık hem de zaman kazandırmanın yanında kamu kurumları ile gerçek ve tüzel kişiler arasındaki iletişimin kolaylaşmasına, artmasına ve hizmet verimliliği ile kalitesinin de yükselmesini sağlamaktadır.

Ancak her yeni teknoloji gibi dijital teknolojinin de insanlığa sunduğu olanak iki tarafı da keskin bıçak gibidir. Bir tarafı yukarıda da değindiğim gibi kolaylık, zaman kazanma, hizmete ve bilgiye erişim kolaylığı gibi birçok olanak sunmakta iken, diğer keskin tarafı ile bireyleri ve toplumları tedirgin edebilecek uygulamalara açık bulunmasıdır. O nedenle de kullanımda sağlıklı bir fayda maliyet analizi yapılmalıdır.

11 Eylül 2001 de ABD yönelik büyük terör saldırısı sonrası ABD de ve diğer ülkelerde çıkarılan terörle mücadele yasaları ile teröristlere yönelik haber alma etkinlikleri de yoğunluk kazanmıştır. Bu bağlamda dijital teknoloji kullanımının da çok arttığı ileri sürülmektedir.

Batı basınında, haber alma örgütlerinin söz konusu yasaların verdiği yetki ile teröristleri ve ülkesindeki kişilerin olduğu kadar diğer ülkelerdeki insanların da dijital kullanımlarını, sosyal medya hesapları da dahil olmak üzere denetlediği ve izlediğine ilişkin haberlerin yer aldığı ve bu haberlerin veriliş sıklıklarının da arttığı gözlemlenmektedir. Bunun yanında aynı haber alma örgütlerinin yabancı ülkelerdeki devlet adamları ile siyasetçiler hakkındaki dijital bilgileri ve haberleşmeleri de izlediğine ilişkin bilgiler de anılan yabancı basın organlarında yer almaktadır. Bu konuda haberlerde yer verilen somut örnek Almanya Başbakanı Angela Merkel’in dijital ortamdaki bilgilerinin izlenmesidir[18].

Haber alma örgütlerinin ulusal çıkarları için diğer devletler hakkında bilgi derlemeleri neredeyse insanlık tarihi kadar eskidir ve doğaldır. Bu konuda yazılmış sayısız eser de mevcuttur. Bu konuda ülkemiz tarihinden bir örnek vermek isterim. Lozan barış görüşmeleri sırasında İngiltere’nin, İsmet İnönü’nün Ankara ile haberleşmesindeki kriptoları çözdüğü ve Lord Curzon’un görüşmeleri bu bilgilere de sahip olarak sürdürdüğü Büyükelçi ve tarihçi yazar Bilal Şimşir’in Lozan Müzakerelerine ilişkin kitabında yer almıştır[19].

Dijital teknolojiyi bulan ve geliştiren ülkeler, haber alma etkinlikleri için çok daha elverişli bir ortama kavuşmuşlardır. Dijital ortamdaki haberleşmeler ve bu ortamdan çok düşük ücretler karşılığı kiralanan depolama alanları, web sitelerindeki veriler bu teknolojiyi kuran ülkelerin çok büyük kapasiteli dev bilgisayar merkezlerinde depolanmaktadır. Dolayısı ile bu sistemi kendileri kuramayan ülkelerin bilgileri, bu ortama sahip ülkelerin sanal depolarında toplanmak ve onların erişimine açık bulunmaktadır. Bunun yanında, bu teknolojiyi kullanıma açan ülkelerin önde gelenleri dijital ortamdaki günlük etkinlikleri de belirli aralıklarda dev kapasiteli robotlarla denetlediklerine ilişkin bilgiler de çeşitli kitaplarda yer almaktadır[20].

Bu bilgiler ışığında kamu hizmetlerinin ve kamusal bilgilerin yanında kamuca tutulan (örneğin sağlık verileri v.b.) kişisel bilgilerin de dijitalleştirilme kapsamı belirlenirken, ulusal çıkarları da göz önünde bulundurarak, neleri ve hangi boyutta dijital ortama aktarmak gerektiği konusunda titizlikle karar vermenin doğru bir yaklaşım olacağını belirtmek isterim.

Sempozyum çalışmalarında başarılar diliyor, saygı sunuyorum.

Hikmet Uluğbay

[1] Tosun Mebrure Prof. Dr. Ve Doç. Dr. Kadriye Yalvaç, “Sumer, Babil, Assur Kanunları ve Ammi-Şaduqa Fermanı” Türk tarih Kurumu Basımevi 2002, sayfa 181.

[2] Y.a.g.k. sayfa 185-186.

[3] “Law Collection from Mesopotamia and Asia Minor”, The Hittite Laws, sayfa 234, madde 173 a.

[4] Laws of Ancient Greece-Early Laws, Canadian Law.

[5] 530 BC-Solon’s Laws (Greece), Duhaime. Org.

[6] Confucius, The Analects, sayfa 42.

[7] Coleman P.R., “The Twelve Tablet”, Princeton University Department of Classics.

[8] Freese John Henry, “Aristotle, The Art of Rhetoric” G.P. Putnam’s Sons, 1926, sayfa 41-43. Ayrıca, Çeviren Mehmet H. Doğan, “Aristoteles Retorik” YKY 5. Baskı 2001 sayfa 46-47.

[9] Uracın A. Metin Avukat, İstanbul Barosu Dış İlişkiler Merkezi Başkanı “Büyük Özgürlükler Sözleşmesi”.

[10] Defterdar Sarı Mehmet Paşa, “Devlet Adamlarına Öğütler”, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 710, 1987 sayfa 54.

[11] Y.a.g.e., sayfa xvı.

[12] “Mustafa Fazıl Paşa’nın Sultan Abdülaziz’e Mektubu”, İktisat, İşletme ve Finans Dergisi Ekim 1996, sayfa 23.

[13] Kansu Mazhar Kansu, “Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Birlikte” Cilt 1, Türk Tarih Kurumu Yayınları XVI. Dizi, sayı 6², 1988 sayfa 74.

[14] Kansu, sayfa 131.

[15] Kansu, aynı sayfa.

[16] Webber Carolyn and Aaron Wildavsky, “A History of Taxation and Expenditure in the Western World”, Simon and Schuster New York 1986, sayfa 351.

[17] Dorf Michael C., “Reagan and the courts: A sober assessment”, Special to CNN.com June 9, 2004.

[18] Poitras Laura, Marcel Rosenbach and Holger Stark, “’A’ for Angela: GCHQ and NSA Targeted Private German Companies and Merkel”, March 29, 2014 – 02:55 PM Der Spiegel.

[19] Şimşir N. Bilal, “Lozan Telgrafları Cilt 1 (1922-1923)” Türk Tarih Kurumu Yayınları XVI. Dizi-Sa:57 1990, sayfa 270 Dipnot.

[20] Todd Paul & Jonathan Bloch, “Global Intelligence” Zed Books 2003 ve John Pilger “The New Rulers of the World” Verso 2003.

 

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s