Zorunlu Osmanlıca Dersi Üzerine Düşünceler

Antalya’da toplanan 19 uncu Millî Eğitim Şûrası’nda, gündeme getirilen “Osmanlıca dersinin” lise düzeyinde zorunlu ders olması”, “Din Kültürü ve Ahlak Dersinin İlkokul Birinci Sınıftan başlaması” ve “Karma Eğitime son verilmesi” konularını üç ayrı yazı ile değerlendirmek istiyorum. Bu yazıda, daha önce lise düzeyinde seçmeli ders olarak okutulan “Osmanlıca” dersinin zorunlu olması önerisi üzerinde duracağım. Hemen belirtmeliyim bu “zorunlu olma” önerisi, sanırım gelen tepkiler üzerine tavsiye kararı haline getirilmekten vaz geçildi ve seçmeli ders olarak kalması kabul edildi[1]. Bazı okurların aklına, Osmanlıca konusunda zorunlu ders olma tavsiye kararı alınmadığına göre sorun bitmiştir, konuyu irdelemekte ne yarar olabilir sorusu gelebilir. Konuyu işlemekte yarar görüyorum, çünkü bu dersi zorunlu hale getirme arzusu her an yeniden ısıtılıp gündeme gelebilir, kaldı ki, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, 8 Aralık 2014 günü toplanan 3. Din Şurası’nın açılış konuşmasında konuyu yeniden gündeme getirdiği ve “Osmanlıcanın öğrenilmesini, öğretilmesini istemeyenler var. Bu çok büyük bir tehlike. İsteseler de istemeseler de bu ülkede Osmanlıca da öğrenilecek ve öğretilecek” dediği basında yer almıştır[2]. Cumhurbaşkanı’nın bu açıklaması, Millî Eğitim Bakanlığı’nca düzenlenen 19 uncu Millî Eğitim Şurası Osmanlıca dersi için zorunluluk önerisi getirilmemesine rağmen uygulamaya konulması olasılığını da güçlü konuma taşımıştır.

Konu üzerinde değerlendirmelerime “Osmanlıca” nedir, nasıl bir dil yapısıdır ona ilişkin bilgiler sunarak başlamak istiyorum. Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlükte “Osmanlıca” için şu tanımlama yer almaktadır; “bakınız Osmanlı Türkçesi”[3]. Aynı sayfada yer alan “Osmanlı Türkçesi” için verilen tanımlama ise şöyledir; “XIII-XX. Yüzyıllar arasında Anadolu’da ve Osmanlı Devleti’nin yayıldığı bütün ülkelerde kullanılmış olan, Arapça ve Farsçanın ağır baskısı altında kalan Türk diline verilen ad.” Türkçe Sözlükte yer alan tanımlama, Osmanlıcanın, Arapça, Farsça ve Türkçe’nin karışından oluşan bir melez dil olduğunu ve bu dilde Arapça ve Farsçanın ağır baskısının bulunduğunu belirtmektedir. Sanırım, konuyu etkin ve sağlıklı bir biçimde işleyebilmek için Osmanlıca konusunda biraz daha ayrıntılı bilgi edinmek uygun olacaktır. Bu nedenle, Meydan Larousse Büyük Lûgat ve Ansiklopedisinde yer alan tanımlamayı da sizlere sunmak isterim. “Batı Türkçesinin (Türkiye Türkçesi) Osmanlı Devleti süresince konuşulan bölümüne Osmanlıca denir. Osmanlı Türklerinin konuştuğu Osmanlıca, Oğuz Türklerinin batı koludur. Bu Türk lehçesine daha çok ‘Türkî’, ‘Türkçe’, ‘Lisan-ı Türkî’ dendi. Son zamanlarda ‘Lisan-ı Osmanî’ adı verilen bu dile Osmanlı aydınları ‘Osmanî’ de derlerdi. Osmanlıca terimi, Osmanlı İmparatorluğu zamanında Arapça, Farsça ve Türkçe karışımı yazı dili anlamına da kullanılır. Osmanlıca kendi gelişimi içinde üç döneme ayrılır: 1. Eski Osmanlıca. Selçuklu devri Türkçesini de içine alan ve 15 inci yüzyılın sonuna kadar süren dönem. Bu dönem için daha çok ‘Eski Anadolu Türkçesi’ deyimi kullanılır; 2. Klasik Osmanlıca, 16 ncı yüzyılın başından 19 uncu yüzyılın ortasına kadarki dönem; 3. Yeni Osmanlıca, 19 uncu yüzyılın ortasından 20 nci yüzyılın başına kadar gelen dönem.” M/L Büyük Lûgat daha sonra üç döneme ait Osmanlıca yazını için örnek olabilecek yazarlar ve eserlerinden seçme bir liste vermektedir. Ben de bunlardan bir kaçını sizlerle paylaşmak isterim. Eski Osmanlıca için; Sultan Veled, Yunus Emre, Kul Mes’ud (Kelile ile Dimne tercümesi), Süleyman Çelebi (Mevlit), Şeyhî (Divan, Harnâme, Hüsrev ve Şirin), Klasik Osmanlıca için; Baki, Fuzulî, Nedim, Evliya Çelebi ve Yeni Osmanlıca için; Şinasi, Namık Kemal ve Ziya Paşa sayılan örnekler arasındadır. Yeniden M/L Büyük Lûgata dönersek, “İlk dönemde daha çok Türkçe kelimelerin yer aldığı Osmanlıca, ikinci ve üçüncü döneminde üçüzlü bir dil yapısına büründü. Öyle ki, Osmanlı yazı dili yalnız Arapça ve Farsça kelimeleri almakla kalmadı, yabancı dil bilgisi kurallarını da benimsedi. Zamanla, dilde geçen Türkçe kelime ve kavramların oranı azaldı. Eski Osmanlıca döneminin özellikle başlangıcında Arapça ve Farsça kelimelerin sayısı azdı. 15 inci yüzyıldan sonra ise, Arapça ve Farsça kelime ve tamlamaların sayısı arttı. Bunda Türkçenin yapısına uymayan aruz vezninin büyük etkisi vardır. Klasik Osmanlıca döneminde yazı dilinde, Türkçe artık sadeliğini ve duruluğunu kaybeder. Bu dönemde yazı dili konuşma dilinden uzaklaşır, anlaşılması güç bir zümre dili niteliğini alır. Konuşma dili ve sade Türkçe ancak halk şairlerinin ve halk hikâyelerinin eserlerinde yaşar. Arap ve Fars dillerinin etkisi altında gelişen Osmanlıcanın yanında duru bir dil niteliğini taşıyan Halk Türkçesi yer alır. Böylece aynı toplumda iki ayrı dil görülür. Tanzimat’tan sonra ‘Yeni Osmanlıca’ döneminde ise, yazı diline Arapça ve Farsçadan yeni kelime ve kurallar girmiş, Batı’dan alınan kavram, deyim ve terimler Arapça, Farsça tamlama ve birleşimlerle anlatılmıştır. Osmanlıca metinlerin yazıldığı yazı, Arap yazısıdır. Yalnız Arap alfabesinde bulunmayan p, ç ve j harfleri Fars yazısından alınmıştır. Osmanlıcada pek çok Arapça kelime vardır. Bunların çoğu isim ve sıfatlardır. … Osmanlıcada kullanılan Arapça isimler ve isim niteliğindeki kelimeler on iki türlüdür. (M/L Büyük Lûgat ve Ansiklopedisi daha sonra bu on iki türü açıklamaktadır) … Osmanlı yazı dilinde Türkçeden çok Farsça kurallara göre yapılan isim ve sıfat tamlamaları kullanılır.[4]Yukarıdaki alıntıdaki vurgulamalar alınan metnin değil, benim vurgulamalarımdır. Osmanlıca konusunda buraya kadar alıntıladığımdan daha geniş bilgi edinmek isteyenler M/L Büyük Lûgat ve Ansiklopedisi’nin Osmanlıca maddesine bakabilirler. Bu Ansiklopedi 1969 yılında fasikül olarak satışa sunulduğu için (aradan geçen sürede atılmadı, başkasına verilmedi ve kağıt toplayıcılara satılmadı ise) halen birçok ailenin kitaplığında bu eserin bulunduğunu düşünüyorum.

Ansiklopedi’nin açıklamasında yer alan hususları özetle şöyle anlayabiliriz; 1. Osmanlıca, Arapça, Farsça ve Türkçenin karışımından olan bir dil melezidir. 2. Bu dil melezinin başladığı dönemde Türkçe’nin ağırlığı daha fazla iken, ilerleyen yüzyıllarda Türkçe ağırlığını önemli ölçüde yitirmiş ve Arapça ile Farsçanın ağırlığı önemli boyut kazanmıştır. Bu yöndeki gelişmeler arttıkça dil melezi giderek sıradan halkın anlamadığı bir yapıya dönüşmüştür. 3. Batıda Rönesans ve sanayi devrimi ile ortaya çıkan yeni kavram ve deyimler için Osmanlı dilcileri ve yönetimi yeni Türkçe sözcük üretimi yerine Arapça ve Farsça sözcüklerden oluşan tamlamalar bulma yoluna gitmişlerdir. 4. Bu dil melezinin yazıya dökülmesinde Arap harfleri kullanılmışsa da bu harflerin yetersiz kalması sonucu Farsçadan bazı harfler alınmıştır. 5. Osmanlıca yazı dili kurallarında ağırlık Farsçadadır. 5. Osmanlı aydınları Arapça ve Farsça harflerden oluşan yapının okunmasında ortaya çıkan güçlükleri gidermek için başta sesli harfler olmak üzere bazı harfleri ekleme yoluna da gitmişlerdir. 6. Kamu yönetimi ile edebiyatçılar Osmanlıcayı kullanırken, halk kendi öz dili Türkçeyi kullanmış ve İmparatorluğun diğer uyrukları da kendi ana dillerini ve alfabelerini kullanmıştır. Ayrıca eğitim dili olarak Arapça ve alfabesi uygulandığı için, halk yaşattığı şiir ve öykülerini anadili ile söylemiş yazabilenler de kendi alfabesi ile değil Arap abc si ile yazmak zorunda bırakılmıştır.

Eski Osmanlıca Dönemi

Arapçanın Türkçe üzerinde etkisi, Türklerin Müslümanlaştırılması süreci ile başlamış olmakla birlikte, zaman ilerledikçe özellikle yazılı Türkçede Arapça ağırlığı giderek artmıştır. Buna paralel olarak Farsçanın da kültürel ve sanatsal yönden Türkçe üzerinde giderek artan etkisi olmuştur. Bu süreçlerin başlangıcında Türk toplumlarındaki bilge düşünürler öz dillerini koruma için büyük bir özen, çaba ve direniş göstermişlerdir. Bunun en önemli kanıtlarından birisi de Yusuf Has Hâcib (1017-1077) tarafından yazılan “Kutadgu Bilig” (Kutluluk Bilgisi) olmuştur. İslâmî yazında Arapçanın, şiirde ve sanatta Farsçanın kesin hükümran olduğu dönemde yaşayan yazar, içeriği devletin nitelikleri ve devlet yönetme kuram ve kuralları olan kitabını gününün Türkçesi ile yazmayı seçmiştir. İleride vereceğim Osmanlıca örneklerle karşılaştırılabilmesi için bu aşamada kitabın özgün diliyle aşağıya bir bölüm alıyorum.

Yanılmaz kişi kim ayu ber mana

Yanılmış tümen min ayayın sana

Biliglig idi az biligsiz üküş

Ukuşsuz üküş bil ukuşluğ küsüş

Biligsiz biligligke boldı yağı

Biligsiz biligligke kıldı çoğı

Kişide kişi adrukı bar telim

Bu adruk biligdin ayur bu tilim

Biligligke sözledim uş bu sözüm

Biligsiz tilini bilümez özüm

Biligsiz bile hiç sözüm yok menin

Ay bilge özüm uş tapuğçı senin

Sözüm sözlemişke sana eymenü

Özüm ‘üdri koldı sana uş munu[5]

1000 li yılların Türkçesi olmasına rağmen, dikkatli bir okuyuşla birçok satırı çoğu okur anlayabilir. Ancak genç kuşakların sözlük içinde kaybolmamaları için, bu dizelerin günümüz Türkçesine Fikri Silahdaroğlu’nun, söz çeviri ağırlıklı olarak anlam çevirisi yaptığı T.C. Kültür Bakanlığı yayınları arasında yer alan “Günümüz Türkçesi ile Kutadgu Bilig Uyarlaması” metninden aşağıya alıyorum.

Bir yanılmaz kişi göster sen bana

Binlerce yanılmış sayayım sana

Bilgili kişi az, bilgisizler çok

Anlayışsız çoktur, anlayışlı yok

Bilgisiz, bilene düşmandır her an

Bilgisiz, bilgine çatar her zaman

İnsandan insana fark var bilirim

Bu fark bilgidendir, onu söylerim

Bilene söylerim ben sözümü

Bilgisizin zaten bilmem dilini

Bilgisize benim yok hiçbir sözüm

Ey bilgin, kölenim, senindir özüm

Çekinerek dedim sözümü sana

Bu yüzden ilettim özrümü sana[6]

Kutadgu Bilig, günümüz için dahi güncelliğini koruyan çok bilge deyiş ve düşüncelerle dolu olduğu için her evin kitaplığında bulunması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum.

Bu, konuya giriş bilgilerinden sonra, değerlendirmelerime geçmeden önce, sizlere her üç Osmanlıca dönemine ilişkin bugünkü abc ile yazılmış özgün bazı metinleri örnek olarak sunmak istiyorum. İlk örneği, “Eski Osmanlıca” dönemi halk ozanı Yunus Emre’nin (1238-1320) Divan’ından vermek istiyorum.

Neyî severisen îmânın oldur

Nice sevmeyesin sultânın oldur

Sevündür bil seni senden ileden

Ne severîsen ol yanâya yîden

Ki sevdüğünden öte menzilün yok

Asil ma’ni budur söz keleci çok

Bu yolda da’vî sığmaz ma’nî gerek

Neyî kim severîsen ânı gerek

Bucuk gün turmayan aklın katında

Ne lâyık ola şâhun hazretinde[7]

Yukarıdaki dizelerde yedi Arapça (iman, sultan, menzil, mani-mana, davi-dava, akıl ve hazret) ve bir Farsça (şah) sözcük olmasına karşın sözlük kullanmaksızın da anlaşılabilmektedir. Zira anılan Arapça ve Farsça sözlüklerin hemen tamamı günümüz Türkçesi’nde de yerlerini korumaktadır. Ancak bu sözcüklerin bazıları için toplumumuz öz Türkçe sözler (iman-inanç, menzil-konak, mana-anlam, akıl-us) üretmiş olmasına ve yeni sözcükler de yaygın kullanılmasına rağmen diğerleri de gerek konuşma ve gerek yazın dilinde eş anlamlı sözcükler olarak varlıklarını sürdürmektedirler. Ayrıca, Arapça ve Osmanlıca duygudaşları da Osmanlıcaya girmiş Arapça sözcükleri günümüzde de özenle kullanmayı sürdürmek istemektedirler.

Selçuklu Devleti’nin çöktüğü ve Osmanlı Beyliğinin kurulduğu yıllarda yaşayan Yunus Emre’nin yukarıdaki dizelerini sözlüğe bakmaksızın bugünkü abc ile yazılı metnini kolayca anlaşılmasının nedeni büyük ozanın halkın o gün kullandığı sözcüklere öncelik vermiş olmasıdır. Ben yine de genç kuşakları birkaç sözcüğü arama yükünden kurtarmak amacıyla günümüz sözcüklerine anlam çevirisi yapmaya çalışacağım. Bu girişimimde, yanlışlarım olursa önce Yunus Emre’den sonra da tüm okurlardan özür dilerim ve düzeltilmekten mutlu olurum. Güncel dile çevirirken şiirsel yapıdan uzaklaşacağım boyut için de özür dilerim.

Neyi seversen imanın (inancın) odur

Ne kadar sevmesen de sultanın odur

Bil ki, seni senden (kendi benliğinden) alıp götüren gerçekten seni sevendir

Neyi seversen o yana (yöne-tarafa) gidersin

Bil ki, sevdiğinden başka ulaşacak yerin yok

Anlam dolu çok söz olsa da, asıl anlamı (manası) budur

Bu yolda davaya değil, anlamaya (manaya) gereksinimin var

Neyi, kimi seversen ona gereksinimin var

Yarım gün bile yerinde durmayan akıl (us) düzeyinde

Şahın (Pirin) huzuruna layık olan nedir

Aradan geçen yedi yüzyıla rağmen, Yunus Emre’nin özgün dili bugün bile anlaşılabilmektedir. Bunu da ana diline sahip çıkan ve onu koruyan büyük ozana borçluyuz. Eski Osmanlıca dönemine ilişkin diğer örneği, asıl adı Alî olan ancak Âşık Paşa (1272-1333) olarak tanınan şairden vermek istiyorum. Çünkü zamanının en iyi eğitimini almış olan ve bu bağlamda Arapça, Farsça, İbranice ve Ermenice dillerini de öğrenmiş bulunan Âşık Paşa, çağdaşı şair Gülşehrî (14 üncü yüzyıl) gibi Türkçe yazmaya ve söylemeye büyük önem vermiştir[8]. Çağında Arapça ve Farsçanın yazın diline egemen olmasının Türkçe’nin göz ardı edilmesine razı gelmemiş ve karşı çıkışını “Garibnâme” isimli eserini Türkçe yazarak sergilemiştir. Türkçenin göz ardı edilişine ve yabancı sözcüklerle işgal edilmesine Türklerin bile karşı çıkmamasına karşı tepkisine Garibnâme’deki şu dizeler iyi bir örnektir;

Kamu dilde var idi zabt ü usul

Bunlara düşmüş idi cümle ukul

Türk diline kimsene bakmaz idi

Türklere hergiz gönül akmaz idi

Türk dahi bilmez idi bu dilleri

İnce yolu ol ulu menzilleri[9]

Âşık Paşa’nın bu dizelerini de sözlüğe bakmaksızın kolayca anlamak mümkündür. Bu dizelerde günümüz Türkçesinde yaygın kullanımı olmayan sözcükler sırasıyla; kamu, zabt, usul, ukul ve menzildir. Genç kuşakları sözlük kullanma zorunda bırakmamak için bu dizeleri, şiirsel yapısından biraz uzaklaşarak, şöyle çevirebilirim.

Yönetenlerin dilinde kural ve yöntem vardı

Bütün akıl (düşünce) bunlar üzerinde idi

Türk diline kimseler bakmazdı (önem vermezdi)

Türklere herkesin gönlü (sıcak) bakmazdı

Türk dahi bu dilleri bilmezdi

O büyük hedefe varmanın ince yolu buydu

Umarım anlam çevirimde önemli bir yanlış yapmamış olayım. Görüldüğü üzere, Âşık Paşa bu dizeleri ile yönetenler ile halkın arasındaki dil ve iletişim uçurumuna işaret etmekte ve yönetenlerin halkı pek de umursamamasının hüznünü dile getirmektedir. Âşık Paşa, yazdığı dizelerle toplumun hemen tüm sorunlarına ilişkin düşünce ve görüşlerini net bir biçimde ve dilini ısırmadan açıklamış ve öğütler vermiştir. Üzerinde durduğu konulardan birisi de “akıl ve cehalet” ilişkisidir. Aşağıdaki bu konudaki dizeleri, o dönemde dahi cahillerin toplumsal yaşamda ne denli önemli yer tuttuğu belirtilmekte ve cahillerin ciddiye alınıp cevap verilmesinin akıllıca bir iş olmadığını belirtmektedir. Âşık Paşa’nın cahillerin ciddiye alınmamasını belirten görüşlerine hiç katılmıyorum. Zira tarih, ciddiye alınmayan ve eğitilmeyen cahillerin toplumlarına çok yüksek bedeller ödettiklerinin birçok örneği ile doludur. Ancak cahillerin, ciddiye alınmadıkları zaman çılgına döndükleri de bilinen bir şeydir. Belki de Paşa konuyu bu boyutuyla düşündü kim bilir? Paşa’nın bu konudaki dizeleri şöyledir;

Çün câhilsüz dünyada yir yok-durur

Bil ki, âlimden bu câhil çok-durur

Câhile hâmûş u üskütdür cevâb

Halka ol hem yüz suyıdur hem sevâb

Dilüni dut girme degme sözlere

Yarın olmaya, itâb dilsüzlere

İlla câhilden sakıngıl sözüni

Söyleyüb hor eyleme kendüzüni

Söz gönülde gevhere benzer iy yâr

Câhile söyleb anı eyleme hor

İssine söyle sözi söyler-isen

Üsküt eyle câhili gerer-isen[10]

Bu dizeler de sözlük kullanılmaksızın anlaşılacak durumdadır. Yukarıdaki dizelerde geçen, “iy yâr” ve “issine” sözcüklerinin anlamını bendeki sözlüklerde bulamadım, o nedenle aşağıdaki çeviri de “iy yâr”ı “ey sevilen kişi” olarak yazmanın uygun düşeceğini düşündüm. “İssine” sözcüğünü de düşünce akışına göre “iyisine” diye çevirmenin daha anlamlı olacağı sonucuna vardım. Bu iki sözcük için eski yazıdan günümüz yazısına çeviride bir noksanlık veya hata mı var bilemiyorum. Âşık Paşa’nın bu dizlerini yine genç kuşaklar için günümüz Türkçesi ile aktarmak isterim, yine şiirsellikten kaybolacak boyut için peşin özür dileyerek.

Dünyada cahili olmayan ülke ve toplum yoktur

Bilesin ki, bu cahiller sayıca, bilginlerden (âlimlerden) pek çoktur

Cahile verilecek cevap sessiz kalmak ve susmaktır

Bu halka hem saygı hem de iyilik olacaktır

Dilini tut, rastgele girme söze

Dilsizlere (bilgisizlere) söz söylemenin yararı olmuyor

Cahillerden mutlaka sözlerini sakın

(Onlara) söz söyleyip de özüne saygını yitirme

Söz gönüldeki elmasa benzer ey sevilen kişi

Onu cahile söyleyip değerden düşürme

Sözü söyleyeceksen iyisine söyle

Cahili görürsen sessiz kal

Bu döneme ilişkin olarak kendi kitaplığımda, resmi yazıların yer aldığı belge bulamadığım için o dönemin devletçe kullanılan diline ilişkin olarak örnek veremiyorum.

Klasik Osmanlıca Dönemi

Şimdi de Klasik dönemde halkın kullandığı dilden ve Saray’a yakın yazarların Osmanlıcasından örnekler vereceğim. Sanırım, halkın dilinde korunan arı duru yapısı yanında, Osmanlıcadaki Türkçe sözcüklerin kayboluş boyutu sizlerin de dikkatini çekecektir.

İlk örnek olarak Antep Kadısının 1000 (1591/1592) yılında Padişah III. Murat (1574-1595) yönetimine gönderdiği dilekçeyi vermek istiyorum.

“Merhametlû, Saadetlû Sultanım hazretlerinin mübarek Hak-i pay-ı Şeriflerine arz-ı bendegi bi vücuh budur ki: Bu daileri iki senedir Ayıntab Kazasından ma’zûl olalı, iki seneden ziyade Adana Kadısı Hüseyin Efendi Kadıdır. Müddeti tamam olmuşdur. Sultanım Hazretleri Adana Kadısını bu dailerine sadaka ve inayet buyrulursa Sultanım hazretlerine şeker baha beş yüz guruşcuk hediye verile (…) arz olunduğundan maada bu daileri ikzası muradımdır. Baki emrüferman Sultanım Hazretlerinindir. Es’afil İbad Ahmet El-Kadı-i bi Ayıntab.[11]

Dilekçenin günümüz Türkçesindeki karşılığını şöyle çevirdim; “Merhametli (acıyan-koruyan), rütbesi yüksek Sultanım hazretlerinin kutlu, temiz ayağınızın bastığı toprağa köleniz kulunuzun yüz sürerek sunmak isterim ki: Bu duacınızın Ayıntab Kazası’ndan azledilmesinden bu yana iki sene geçti, Adana Kadısı Hüseyin Efendinin o kadılığa gelişi de iki yılı aşmıştır. Sultanım Hazretleri Adana Kadısı (görevini) bu kullarına sadaka ve lütfederse Sultanım hazretlerine şeker gibi değerli beş yüz kuruşçuk hediye vereceği (…) sunulduğundan başka, bu kullarının azarlanması arzumdur. Buyrultu Sultanım Hazretlerinindir. Kovulmuş sefil kulunuz Ayıntab Kadısı Ahmet.” Bu başvurusunda, geçmişte görevinden alınmış Antep Kadısı (yargıcı), Adana Kadısının görevinden alınarak bu görevin kendisine verilmesi için İstanbul’daki Padişah’a beş yüz kuruşçuk rüşvet teklif etmekte ve ayrıca, kaynakta alıntı yapılmayıp (…) olarak geçilen kısımda yazdıkları sonucunda da mevcut Adana Kadısının azarlanmasını da istemektedir. Osmanlı devletinde rüşvet son derece yaygın bir uygulama idi ve zaman zaman Padişahlar ve Sadrazamlar rüşvetle mücadele için emirler verse de rüşvetin önünü hiçbir zaman alamadılar. Rüşvet alma o denli yaygınlaşmıştı ki, Tanzimat Fermanı sürecinde ilginç bir uygulama bile yapıldı, 11 Aralık 1849 günü Sultan Abdülmecit’in Bab-ı Âli’deki bir toplantıda rüşvetle mücadele edeceğine ilişkin olarak yemin etti[12]. Padişah’ın böyle bir yemin etmesinin nedeni, “Meclis-i Vâlâ”nın Rüşvetle Mücadele tasarısı hazırlayarak, devletin en yüksek makamından en düşük görevlisine kadar her kamu görevlisinin Kur’an’a el basarak rüşvet almamak için yemin edecek olmasıdır. Bu yeminlerden sonra da rüşvet sorunu Osmanlı Devleti’nin önde gelen derdi olmaya devam etmesi dikkat çekicidir.

Halk diline ilişkin örneğini halk ozanı Âşık Ömer’den (1620-1651 yılları arasında doğduğu ve 1707 de öldüğü tahmin edilmektedir[13]) vermek istiyorum.

Gel ey dilber kan eyleme

Seni kandan sakınırım

Doğan aydan, esen yelden

Seni gülden sakınırım

Habibim hışm ile bakma

Ben kulun odlara yakma

Yanağına güller takma

Seni gülden sakınırım

Halden bilür haldaşım var

Yoldan bilür yoldaşım var

Bir küçücük kardaşım var

Seni ondan sakınırım

Der ki Ömer ben bir kurdum

Tazelendi eski derdim

Sen bir kuzu ben bir kurdum

Seni benden sakınırım[14]

Âşık Ömer’in bu dizelerinde dilber, gül, hışım (Farsça) ve habib (sevgili), hal Arapça olmak üzere beş Türkçe dışı sözcük olmakla birlikte kolayca anlaşılmaktadır. Bu dizelerde geçen “haldaş” (halimden anlayan) sözcüğü halkın bazı yabancı sözcükleri nasıl Türkçeleştirdiğine de çok güzel bir örnektir. Haldaş, hâl (oluş, bulunuş, keyfiyet, durum anlamında) Arapça sözcükten kardeş (kardaş) sözcüğüne benzeyen bir sözcük üretilmiştir. Bilür sözcüğü de bilirden başka bir şey değildir. Devletin ve Enderun ve Medrese eğitimlilerin dili yabancı sözcük işgaline uğrarken halkın arı duru diline sahip çıkışına güzel bir örnektir, gençler için bile çevirmeye gerek yoktur. Âşık Ömer, bazı şiirlerinde daha ağdalı dil de kullanmıştır, ancak onlarda dahi halkı tedirgin etmeyecek düzeyi korumaya özen göstermiştir. Bu döneme ilişkin olarak sizlere örnek sunmak istediğim bir diğer halk ozanı Karacaoğlan (1606-1679) olacak.

Elâ gözlerini sevdiğim dilber

Kokuya benzettim güller içinde

İnceciktir belin, hilâldir kaşın

Selvi’ye benzettim dallar içinde

Benim yârim gelişinden bellidir

Ak elleri deste deste güllüdür

Güzel seven yiğitler de bellidir

Melil, mahzun gezer iller içinde[15]

Karacaoğlan’ın bu dizelerinde dilber (güzel kadın), yâr (sevgili) Farsça, hilâl (yeni ay), mahzun (üzgün), melül-melil (üzgün, boynu bükük) Arapça sözcükler olmasına rağmen, aynı sözcükleri günümüzde de kullanmakta olmamız nedeni ile sözlüğe başvurmadan kolayca anlamak mümkündür.

Şimdi de Evliya Çelebi’nin (1611-1682) “Seyahatnamesi”nde yer alan Rasathane ile ilgili bir öyküyü alıntılamak istiyorum.

“Müneccim Kuyusu Mesiresi, Samsunhâne kubindedir. Burada Ali Kuşçu nâm bir sahib-i nücûm rasad çıkarmak içün bir kuyu kazmıştır ki umku 105 kulaçdır. Bâdehû ulemâ meşveret edüp, ‘Bu rasad kangı diyarda binâ olursa ol şehire vebâ müstevlî olması mukarrerdir deyû padişaha i’lâm edüp Ali Kuşçu’yu rasaddan ferâgat ettirdiler. Hâlâ ol kuyuyu Sultan Murad’ı Râbi doldurmak içün müftî Yahyâ Efendi’ye bi-nükat şu rasadı yıkalım mı’ deyû suâl buyurub tezkire yazmışlar.[16]” Bu satırları sözlük kullanmadan okuyan en az lise öğrenimli birisi, konu hakkında bir parça fikir edinebilir. Bu kısa metni Ferit Develioğlu’nun “Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgatı” yardımıyla günümüz Türkçesine çevirmek istiyorum.

“Astrolog (yıldız falına bakan kimse) Kuyusu Seyir Yeri, Ayazpaşa civarındadır. Burada Ali Kuşçu adında bir astrolog gözlem aletleri ile ölçümde bulunmak için derinliği 105 kulaç [(1.82 x105) yaklaşık189 metre]olan bir kuyu kazdırmıştı. Bunun üzerine ilim adamları aralarında görüşerek ‘bu gözlem yeri hangi ülkede yapılırsa o kente veba hastalığının gelmesi kaçınılmazdır diye padişaha bildirmişler ve Ali Kuşçu’yu gözlem yapmaktan caydırmışlardır. Sultan 4 üncü Murat hâlâ o kuyuyu doldurmak için müftü Yahya Efendi’ye, (Kuşçu’ya)harcadığı parayı vermeden yıkalım mı diye yazıyla sordurmuştur.” Bu metni alıntıladığım kaynakta müftüye yazılan yazı ile ilgili olarak “bi-nükat” sözcüğü (ki doğrusu ya bi-nukat-noktasız- veya bi-nukud-bedelsiz olması gerekir) “noktasız yazı” ile diye çevrilmiştir. Yukarıdaki çevirimi “Sultan 4 üncü Murat hâlâ o kuyuyu doldurmak için müftü Yahya Efendi’ye noktasız bir yazı ile gözlem yerini yıkalım mı diye sordurmuştur” diye okursanız anlamlı bulur musunuz? Oysa burada söz konu Ali Kuşçu’nun para ödeyerek açtığı kuyuyu, parasını vererek veya vermeden doldurtmaktır. Görüldüğü üzere, eğer basım hatası değil ise, iyi eğitimli birisi dahi Osmanlı harfleriyle yazılmış Osmanlıca “bi-nukat” veya “bi-nukud” yazılımını çözüp-ayırıp çevirme açmazı ile karşılaşabilmektedir. Yine aynı metinde açılan rasat kuyusunun derinliği olarak belirtilen 105 kulaç (ki bir kulacın metrik karşılığı 1.82 veya 1.89 metre göz önüne alındığında bulunacak) en az 189 metrelik bir derinlik söz konusudur ki, Osmanlı Devleti’nde o dönemde bulunan araç ve gereçlerle kolayca kazılabilecek bir derinlik değildir. O nedenle, 105 kulaç ibaresi bir yanlış okuma ve çeviri midir sorusu aklıma takıldı ve öyle olduğunu düşündüğüm için kazılan derinliğin 10.5 kulaç yaklaşık 19-20 metre olduğunu sanıyorum.

Bunlardan çok daha önemlisi, 17 inci yüzyılda Osmanlı yönetim kadrolarında, gözlem kuyusu açılan ülkelere veba salgını geldiği söylem ve inancının dile getirilip padişaha bildirilmesi ve onun da kuyuyu kapatma eğiliminde olmasıdır.

Bu olayın yaşanmasından kısa süre sonra yaşayan ve klasik Osmanlıcayı kullanan bir ozandan da bir örnek vermek isterim. Bu örnek Şair Nâbî’den (1672-1712) olup orijinal dili aşağıdadır.

Bâğ-ı dehrin hem bahârın hem hazânın görmüşüz

Biz neşâtın da gamın da rûzgârın görmüşüz

Çok da mağrur olma kim meyhane-î ikbâlde

Biz hezârân mest-i mağrurun humârın görmüşüz

Top-ı ah-ı inkisâra paydar olmaz yine

Kivşer-i cahın nice sengin hisarın görmüşüz

Bir huruşıyla eder bin hane-i ikbali pest

Ehl-i derdin seyi-i eşk-i inkisarın görmüşüz

Bir hadeng-i can güdaz-ı ahdır sermayesi

Biz bu meydanın nice çabuk-suvarın görmüşüz

Bir gün eyler dest-beste paygahı caygâh

Bi-aded mağrur-ı sadr-ı itibarın görmüşüz

Kâse-i deryuzeye tebdit olur cam-ı murad

Biz bu bezmin Nabiya çok bade-harın görmüşüz.[17]

Nâbî’nin bu şiirini hemen her dizesinde Osmanlıca-Türkçe Sözlük kullanmadan anlayacak çok az sayıda kişi çıkacaktır diye düşünüyorum. Hele yaşadığı çağda bırakın Anadolu halkını İstanbul’da doğmuş büyümüşlerden büyük bölümünün de anlayıp anlatmakta zorlanacaklarına eminim. Günümüzde Osmanlı edebiyatı konusunu iyi bilenlerin dışında pek kolay anlayanın olacağını da sanmıyorum. Şimdi bu şiiri yine Ferit Develioğlu’nun “Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgatı” yardımıyla günümüz Türkçesine aktarmaya çalışacağım. Çevirideki olası yanlışlarım ve şiirsellikten uzaklaşma için başlangıçta özür dilerim.

Dünya bahçesinin hem baharını hem de güzünü görmüşüz

Biz neşenin de kederin de (hüküm sürdüğü) devirleri de görmüşüz

Mutluluk meyhanesinde çok fazla mağrur olma ki

Biz gururla sarhoş olmuş binlerce kişinin ayılma öncesindeki halini de görmüşüz

Yine de bütün bunlar yakınılsa da kalıcı olmaz (?)

Makam hırsı ile sarhoş olanların yıkılan kalelerinin taşlarını görmüşüz

(Makam sarhoşluğu) Bir vuruşuyla binlerce mutlu olduğu sanılan evleri alaşağı eder

Dertlilerin sel gibi gözyaşları içinde çöküşünü görmüşüz

Bir kayın ağacı (Bir devlet) yaşam sermayesini mahveder (?)

Biz bu meydanda hızla (coşkuyla) at koşturan süvarilerini görmüşüz

(Bakarsın) Bir gün mevki makam sahibini el kavuşturmuş duruma düşürür

En itibarlı makamda bulunup gururlanan sayısız insan görmüşüz

Arzu-istek dolu kadehlerin dilenci çanağına dönüştüğünü görmüşüz

Nâbî olarak bu eğlence meclislerinde şarap içen çok kişi görmüşüz

Osmanlı edebiyatını iyi bilen birisi eminim daha iyi çeviri yapabilirdi. İki dizenin sonuna soru işareti koymamın nedeni, Osmanlıca-Türkçe sözlük kullanmama rağmen çevirdiğim şeklinden memnun olmamamdır.

Şair Nâbî, Osmanlı Devleti’nin başlayan çöküşünü ve kötü yönetiminden duyduğu endişelerini dile getiren birçok dize yazmıştır. Yukarıdaki şiir de bunun en güzel örneklerinden birisidir. Şiir aynı zamanda yönetim ile toplumun arasındaki büyüyen uçurum konusunda da ipuçları içermektedir. Nâbî, 1712 yılında öldüğü için 1718-1730 döneminde Osmanlı Devleti’nin yaşadığı “Lale Devri”ni görmemiştir. Ancak şiiri Lale Devri’nde yaşanacak lüks, gösteriş ve görgüsüzlüklerin yol açacağı sorunlar için de büyük uyarılar içermektedir.

Alıntı yapmak istediğim diğer bir eser, Defterdar Sarı Mehmet Paşa’nın (D. 1656/1659-Ö.1717) ”Nesâyih’ül-vüzerâ v’el ümerâ[18]” isimli kitabıdır. Alıntıyı yapmadan önce kısa bir bilgi vermek istiyorum; 1671 yılında yaklaşık 12-15 yaşında iken Defterdarlığa yazman adayı olarak girmiş ve birkaç kez Defterdar görevine getirilmiş, işine son verilmiş sonra yeniden atanmıştır. 1717 yılında “dikkatsizlik, ihmal, din ve devlete hakaret, Tamşuvar kalesinin düşman eline geçmesine neden olmak ve padişah hakkında kötü söz söylemekle” suçlanarak ölüme mahkûm edilmiştir[19]. Paşa’nın eserinden iki alıntı yapmak istiyorum. İlki

“Kaale Resulullah (S.A.S.) ‘Leân’Allâh ür-raşi v’elmürteşi.’

Ekseri zulmün irtişadandır

Yir komaz adl ile bir işe dahi

Le’an Allâhü didi Peygamber

Can-ı raşiye mürteşiyye dahi …

Ve bir mansıb ki rişvet ile virilmek lâzım gelûrse bu tarikle hâşâ ol kimse taraf-ı saltanatdan envâı mezâlime murahhas olmak yolundan reâyâ fıkarasına dest-i zulm ve teaddîyi diraz ve fıkarâ üzerinden âteşler salub reâyâyı perişân ve mülk-i ma’mûru harâb ve viran eyler[20]” söylemini içermektedir. Bu metni okuyan en az lise eğitimli birisi dahi genel anlamını algılasa dahi sözlük kullanmaksızın günümüz Türkçesine çevirmekte ciddi olarak zorlanabilir. Eser, bugünkü abc ile hem orijinal metni hem de güncel dilimizdeki karşılığını vererek yayınlandığı için Türkçesini de oradan alıntılayacağım. “Peygamberimiz ‘rüşvet verene de rüşvet yiyene de Allah lânet etti’ buyurdular. (Orijinal metindeki dörtlük aynen yeniden yazılmıştır. Onun günümüz Türkçesi ile karşılığını ben şöyle çevirdim.)

Zulmün büyük çoğunluğu rüşvetçiliktendir

Yer (rüşveti alır), adalet ile bir işe dahi koymaz

Peygamber dedi ki, Allah lânetledi

Rüşvet vereni de alanı da

Bir devlet hizmeti rüşvetle verilmek lâzım gelirse bu yol, Allah göstermesin, o kimse devlet tarafından çeşitli zulümler yapmağa yetkilendirilmiş olmak yüzünden fakir ahaliye zulüm ve yolsuzluklar yaparak fakirler üzerine ateşler salıp halkı perişan ve mamur mülkü harap ve viran eyler.[21]” Eser iki dilli olarak yazıldığı için dörtlük hariç orijinal metnin çevirisine sadık kaldım.

Paşa’dan ikinci alıntım ise şöyle; “Ve defterdarlar hakkında bazı hussâdın gareze binâen ifk ü iftirasına itimâd olunmamak gerekir. Zirâ ekser halk ve bâ-husus erbâb-ı düvelden bazıları ahvâl-i hazine ve emvâl-i beytülmâle mıuzrra umûr teklifini beherhâl iderler. Mu’temed ve müstakîm olan defterdâr ise anlara müsâade itmez. Anlar dahî biz rükn-i rekîn-î devletden iken defterdâr bizim ricâmızı ısgaa itmedi deyû husumet idüp ol makuule hâsid ve mürtekibül mefâsid fırsat buldukça huzur-i sadr-ı âzamîde ve dahî ifâdesini münâsib gördükleri mecalis ve mahâfilde envâ’-i mekr ü ihtiyâl ile gamz iderler. Ve mâl’-i mirîyi bahş-ı kalenderiye çeken âdemi isterler. Ve bu defterdâr gaddardır deyû envâ-ı kubh irâdına tasaddî iderler. Lâkin ol bâbda gayet taharri ile ahvâlini mutemedün aleyh kimesnelerden hufyeten tefahhus ve tecessüs ve kemâl-i mertebe vukuf-i tâm tahsil olunmadıkça azline acele itmeyeler. Zîrâ defterdârlar azlinde hazineye zarar-ı küllî ve bazı umûr-i muntazanaya halel müstevli olması mukarrerdir. Gerçi suretâ ol zarar ne veçhile gelür bilinmez. Lakin yine ahvâl-i hazineye muttali’ ve vâkıf olanların ma’lûmudur. Hâsılı defterdâr olanlara istiklâl virilmek vücûh ile elzemdir.[22]” Defterdar Sarı Mehmet Paşa’nın bu çok önemli ve güncelliğini koruyan cümlelerini Osmanlıca-Türkçe Sözlük kullanmadan anlayabilecekler ancak çok iyi Osmanlıca bilenlerdir. Aynı kitapta bu düşünceler şöyle çevrilmiştir; “Defterdarlar hakkında bazı kıskançların gareze (kin, düşmanlık) dayanarak suç yüklemelerine ve iftirasına inanmamak gerektir. Zirâ halkın çoğu ve özellikle devlet büyüklerinden bazıları Hazine durumuna ve devlet malına zararlı işler teklifini her zaman yaparlar. Güvenilen ve doğru olan defterdar onlara müsaade etmez. Onlar da ‘biz devletin temel direği iken, defterdar bizim ricamızı dinlemedi’ diye düşmanlık edip o gibi kıskanç ve kötülük yapan kimseler fırsat buldukça sadrâzam huzurunda ve söylemeyi uygun buldukları meclislerde ve toplantı yerlerinde çeşitli kötülük, hiyle ve düzenbazlıkla çekiştirirler. Devlet malını cömertçe dağıtan adamı isterler. ‘Bu defterdar gaddardır’ diye çeşitli kusurlar söylemeye girişirler. Lâkin bu konularda çok araştırma ile durumuna inanılır kimselerden gizlice inceleyip araştırılmadıkça ve eksizsiz bilgi toplanmadıkça azlinde (görevine son vermede) acele etmeyeler. Zira defterdarların azlinde Hazineye çok zarar ve bazı düzgün işlerde bozukluk olması kaçınılmaz olur. Gerçi görünürde o zarar ne veçhile (çehre ile) gelir bilinmez. Lâkin -bu durum- yine Hazine durumunu bilenlerin ve anlayanların mâlûmudur (bilgisindedir). Kısaca defterdar olanlara istiklâl (bağımsızlık-işlerine karışılmaması) verilmesi son derece gereklidir.[23]” Devlet adamlarına güncelliği asla kaybolmayacak güzel öğütleri veren bu saygın devlet adamını Osmanlı Devleti idam etmekle ödüllendirmiştir. Defterdar Paşa’nın kitabının bugünün abc ile yazılmış özgün metni ve çevirisine “pdf” olarak internette ulaşılabilmektedir. Tamamı 83 sayfa olan ve “Kitab-ı Güldeste” olarak da anılan kitabın güncel dile çevrilmiş boyutu yaklaşık 30-35 sayfadır. Kitabı tüm okurların okumasını dilerim.

Bazı okurların aklına o dönemde verilen eğitim ile bu Osmanlıca metinlerin herkesçe kolayca anlaşılabileceği düşüncesi gelebilir. Bu konuda da okurlarıma bazı bilgileri sunmak isterim. Başta İngiltere, Rusya ve Fransa gibi ülkelerin teknolojisi süratle geliştirilen savaş donanmaları ile baş edebilmek amacıyla dışarıdan satın alınan veya içeride yapılan savaş gemilerine çağdaş subay yetiştirmek amacıyla, Mühendishâne-i Bahri-i Hümâyûn (Deniz Subayı Yetiştirmek üzere açılan okul) 1773 yılında açılmıştır. Bu okulun öğretim programı konusunda Osman Ergin’in “Türk Maarif Tarihi” isimli kitabından bir alıntı yapmadan önce bir yorumunu aktarmak isterim. Bu deniz subayı okulunun ilk yıllarında öğretilen dersler günümüzün ilk, orta ve lise düzeyindeki bilgiler verilmeye çalışılmış ve bir deniz subayının bilmesi gereken yüksek matematik, fizik gibi dersleri öğrenmeye hazırlanabilmeleri için önce Arapça, Farsça ve Fransızca öğretilmesi gerekmişti[24]. Ancak aradan 77 yıl geçtikten sonra bu okuldaki eğitim-öğrenim durumu, 1842 yılında Mustafa Paşanın Sadrazamlığında açıklanan Islahat Fermanından öğrenelim. “El haletü hazihi mektebi mezburda mevcut olan şakirdanın ekserisi sabî olup henüz Kur’anı Kerim (okumağa) ve sülüs yazmağa muktedir olmadıkları cihetle bir müddet anların talimiyle vakit geçirilmekte olduğundan bundan böyle mektebi mezbura yazılacak şakirdanın on dört yaşından on altı yaşına kadar ve hatmi Kelâmı kadim eylemiş ve sülüs hattını öğrenmiş bulunması ve malûmu ahval ve haseb ve neseb kaptanzade ve tammülâza ve ilel ve emrazdan salim ve gösterişli … olanların alınması ve … mevcut şakirdandan gerek zabitlik ile ahz olunacak ve gerek fabrikalarda çarkçılık hizmetinde kullanılacak ve gerekse fünunu inşaiye tahsil edecek şakirdanın sınıfı rabiden sınıfı saniye kadar dersleri tefrik olunmayarak cümlesine ilmühal ve Arabî ve hesap ve usulü hendese ve cebir ve san’atı ressamiye ve lisanı Fransa talim ve tahsil ettirilip …[25]” Birçok kişinin bu metni de tümüyle anlayabilmesi için Osmanlıca-Türkçe sözlüğe sıkça başvurması gerekecektir. Okurları bu yorgunluktan korumak için yaptığım çeviriyi sunuyorum. “Halen yukarıda adı geçen okulda bulunan öğrencilerin çoğunluğu çocuk yaşta olup henüz Kur’an-ı Kerim’i okumayı ve sülüs (üçte bir ölçekli bir yazı türü) türünde yazı yazmayı becermedikleri için bir süre bu konuların eğitimi ile vakit geçirmekte olduklarından, bundan sonra bu okula alınacak öğrencilerin on dört ila on altı yaş arasında olması ve Kur’an’ı başından sonuna okumuş olmalı ve sülüs tarzı yazıyı öğrenmiş bulunması, durumu bilinen ve baba soyunda kaptan bulunması ve vücutça noksanı olmaması, sakatlık ve hastalıklı olmaması ve gösterişli olması … (diğer unsurlar yazılmış olmalı) olanların alınması ve … mevcut öğrencilerden gerek subay olarak çalıştırılacakların ve gerek fabrikalarda çarkçı hizmetinde kullanılacakların ve gerekse inşaat fenni (gemi yapım tekniği) eğitimi alacak öğrencilerin dördüncü sınıftan ikinci sınıfa kadar dersleri farklılaştırılmayıp hepsinin din kuralları (ilmühal), Arapça, hesap, geometri, cebir ve resim sanatı ile Fransızca eğitim ve öğrenimi görmeleri …” Çevrilen metin ile Osmanlıca metin arasında okuma ve anlama farkına değinmek bile istemiyorum. Ancak kuruluşundan 77 yıl geçmiş olmasına rağmen, savaş donanmasının gemilerini kullanacak komuta edecek ve inşa edebilecek personel yetiştirecek okulun öğrencilerinin bilgi düzeyi ve eğitim yapılanması beni olduğu kadar sizleri de hüzünlendirmiştir sanırım. Okulun içinde bulunduğu durum ile Zeytinburnu fabrikalarına mühendis olarak İngiltere’den getirilen görevlilerle ilgili bilgilere dipnottaki kitabın izleyen sayfalarından erişilebilir.

Denizci olmak için anılan okula başvuran öğrencilerin okuma yazma durumunu sonucu onlara Osmanlıcayı okuyup anlamaları için en az iki sene daha eğitim verilmesi gerektiği halde, o çocuklar halk ozanlarının şiirlerini hiçbir sıkıntı çekmeden anlayıp söylediklerine eminim. Dadaloğlu’nun (1785?-1868?) şu şiirini o dönemde mahalle mektebine bile gitmeyen hangi çocuk anlamazdı ki?

Kalktı göç eyledi Avşar illeri

Ağır ağır giden iller bizimdir

Arap atlar yakın eyler ırağı

Yüce dağdan aşan yollar bizimdir

Belimizde kılıcımız kirmanı

Taşı deler mızrağımın temreni (ucu sivri demir)

Hakkımızda devlet etmiş fermanı

Ferman Pâdişâhın dağlar bizimdir

Dadal oğlu yarın kavga kurulur

Tüfek öter davulbazlar vurulur

Nice koçyiğitler yere serilir

Ölen ölür kalan sağlar bizimdir.

Aradan 150 yıldan fazla süre geçmiş olmasına rağmen bu şiiri ülkemizde anlamayan tek kişi çıkmazken, liselerde edebiyat derslerinde divan edebiyatı görmüş öğrenciler dahi yukarıda bugünün abc’si ile alıntıladığım metinlerin büyük bölümünü çözmekte zorlanacaklardır sanırım.

Şimdi de sizlere Osmanlı Devletinin yaşama ne denli karıştığına ilişkin üç örnek vermek istiyorum. İlki, 1776 yılında Sultan I. Abdülhamit (1725-1789) tarafından çıkarılan giyim-kuşam yönergesidir. “Etba, hademe, esnaf ve erbabı Hirefin (sanat sahiplerinin) bir zamandan beri ricali devlete mahsus olan girânbahâ envai kürk ve çiçekli kaftan ve entari ve şal ve sia elbise-i Hindiye giydikleri ve bu sebepten naşi kazandıkları para süslerine yetmediğinden cerri menafi zımnında hilaf-ı harekâta cür’et ve hademenin müntesip oldukları zevatı taciz ettikleri ve esnafın da bu süs belasıyla borca girdikleri ve bu yüzden Dersaadetten Hindistan’a pek çok para gittiği ve bunun devleti âliyece zararı olduğu anlaşılarak badema bu makulelerin Samur, Kakum, Vaşak, Ninteni, Samur nafesi, çiçekli Hint metaından entari giymeleri ve rühabi, çiçekli ve bayağı herhangi neviden olursa olsun mutlaka Hint şalı kuşanmamaları fakat İstanbul’da ve sair Memalik-i Osmaniye’de çıkan İstanbul, Engürü şalısı, Bursa kutnusu, Şam alacası giymeleri ve sardıkları kuşakların basma hama kuşağile Puşîden olması bu kanunun başlıca maddelerindendir.[26]

Bu metin kabaca anlaşılsa bile Osmanlıca-Türkçe Sözlük kullanmadan tam anlayabilmek mümkün değildir. Bu giyim-kuşam yönergesinin günümüz Türkçesi’ne çevirisi ise şöyledir; “Uşaklar (ve hizmetçiler), hademeler, esnaf ve sanatla (güzel sanatlar değil zanaat kast ediliyor) uğraşanların bir süreden beri devlet ileri gelenlerine özel olan, yüksek değerli çeşitli kürk ve çiçekli kaftan (çoğu ipek bir çeşit uzun, süslü üst giysisi) ve entari ve şal ve bol Hindistan yapımı elbise giydikleri ve bu sebepten dolayı kazandıkları para süslerine yetmediğinden para ve benzeri çıkar sağlamak amacıyla aykırı hareketlere cesaret ettikleri ve hademenin ait olduğu sınıftaki insanları rahatsız ettikleri ve esnafın da bu süs sevdasıyla borca girdikleri ve bu yüzden İstanbul’dan Hindistan’a pek çok para gittiği ve bunun yüce devleti zarara soktuğu anlaşılarak bundan sonra bu sayılan kişilerin Samur (Kuzey Avrupa’da yaşayan çok yumuşak ve ince tüyleri olan hayvandan yapılan bir tür kürk), Kakum (sansargillerden kürkü değerli bir hayvan), Vaşak (kedigillerden değerli kürkü olan yırtıcı hayvan), Ninteni (?), Samur nafesi (samur hayvanının karın bölgesinde kokusu güzel deri), çiçekli Hint kumaşlarından entari giymemeleri ve rühabi (?), çiçekli ve diğer herhangi bir cinsten Hint şalı sarmamaları, fakat İstanbul’da ve Osmanlı hükümranlığı altındaki yerlerde üretilen İstanbul ve Ankara şalı ile Bursa’da imal edilen ipek ve pamuk karışımı kumaş, Şam alacası giymeleri ve bellerine sardıkları kuşakların basma hama (?) kuşağı ile Puşî (?) kumaşından olması bu kanunun önde gelen maddeleridir.” Bu giyim-kuşam yönergesinden de açıkça görüldüğü üzere, Osmanlı Devletinde yöneticiler ile onların dışında kalanların aynı malzemeden yapılmış giysiler giymesine izin verilmemekteydi. Buna bir gerekçe olarak da bu tür pahalı giysilerin ve giysi üretiminde kullanılan kumaş, kürk ve sair maddelerin Hindistan’dan alınması nedeniyle ülkeden para çıktığı ileri sürülmektedir. Doğrudur, Osmanlı Devleti sanayi devrimine ayak uyduramadığı için dışarıdan kaliteli ürünleri alıp altın veya gümüşle ödeme yapmakta idi ve Devletin mali durumu, Saray ve üst yöneticilerin lüks harcamaları nedeniyle her geçen gün ciddi olarak bozulmaktaydı. Ancak Osmanlı Devletini yönetenler dünyadaki gelişmeleri izleyip ülke ekonomisini ve üretimini koruyacak önlemleri almadıkları için İmparatorluk ekonomisi hızla gerilemekte idi. Kaldı ki İngiltere ile 1838 de imzalanan ticaret antlaşması ile esasen kısa sürede sömürge durumuna da düşülmüştü. Ancak bu giyim-kuşam yönergesinin temel amacının, yönetenlerin giyim-kuşamları ile halktan ayrılmak isteme arzusu olduğunu düşünüyorum. Zira padişahlar, şehzadeler, sadrazamlar, beylerbeyleri ve benzeri yüksek rütbeli yöneticiler nasıl halktan çok farklı olarak gösterişli saraylarda ve köşklerde yaşadılarsa, konuştukları ve yazdıkları dillerini halkın dilinde ayırdılarsa, giysilerinin de halkın giyiminde farklı olması istekleri vardı.

Yukarıdaki çeviride bazı sözcüklerin yanına (?) işareti koymak zorunda kaldım, zira bu sözcüklerin karşılığını ne Osmanlıca-Türkçe Sözlükte ne de Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlüğünde bulabildim. Büyük olasılıkla anılan sözcüklerin Osmanlıcasının günümüz abc’sine çevrilirken okunuş veya yazılış hatası olmuş olabilir. Benzeri birçok yönerge örneklerini, dileyen okurlar, Osman Erginin dipnottaki kitabından okuyabilirler. Ben buraya biri Müslüman kadınlara biri de Müslüman olmayan kadınlara yönelik iki yönergeden daha alıntılar yapmak istiyorum. 1776 yılında çıkarılan yönergeden kısa bir alıntı şöyledir; “… Nisvan taifesinin ekserisi ehli İslâma şayan olmayan ucube başlar ve rengârenk yaka feraceler ihdas ve yüzleri ve göğüs ve gözleri açık bi edebane etvar ile keştü güzar eyledikleri reelayn manzur ve meşhudi cihandari olduğuna binaen … Nisvan taifesi ırz ve edebe ve muvafıkı şeriat heyete riayet edip taşradan yemenilerinin nakışı ve rengi malum olan bir kat yaşmak ile büyük başı bağlamaktan ve rengarenk büyük yakalı ferace giymekten memnu olup …[27]” Bu yasaklama emrinin dili de çok kolay anlaşılacak gibi değildir. O nedenle, anlaşılması için bu buyruğun günümüz dili ile içeriği şöyle çevirdim; “Kadınların çoğu İslâm dinine uygun olmayan acayip (ucube) başlıklar ve rengarenk yakalı üst giysileri yaparak yüzleri, göğüsler ve gözleri açık toplum töresine aykırı hareketlerle gelip geçtikleri Reelayn (?) açıkça bakıldıkları ve bu durumun Padişahlıkça görüldüğüne dayanarak … Kadınların ırz ve toplum töresine uygun ve şeriata uyan kurallara uyarak dışarıdaki yemenilerinin rengi işlemesi belirli bir kat yaşmakla bağlamaları ve büyük baş bağlamak ve büyük yakalı dış giysi giymekten yasaklanmaları …”

Osmanlı Devletinde, kadınların giyim kuşamlarına yönelik olarak yayınlanan kısıtlayıcı ve yasaklayıcı yönerge birkaç tane ile sınırlı değildir. Bu konuda birçok yönerge, talimat ve emir yayınlanmıştır. Müslüman kadınlara yönelik giyim-kuşam yönergelerinin yanında diğer dinlere inanan kadınların giyim-kuşamlarına yönelik kısıtlayıcı ve yasaklayıcı emirler de bolca yayınlanmıştır. Bu doğrultuda Sadrazamlık (Başbakanlık) tarafından 1807 yılında İstanbul Kadısına gönderilen diğer dinlere mensup kadın ve erkeklere yönelik yazı şöyledir;

“İstanbul Kadısı Faziletlü Efendi

Ehli zimmet Rum ve Ermeni ve Yahudi taifesi filasıl kendülere alâmet ve şiar olan kisai mahsusalarını biraz vakittan beru tağyir ile ehli İslâm’a mahsus elbise iksasına ve ba husus nisvanı başlarına yeşil sarmağa cesaret eyledikleri muayene ve müşahede olunup men’i ekid ile men’i ve memnu olmayanların da tedibi ehem ve elzem matlub ve mültezem olmakla imdi, basmacılar ve boyacılar ve yemeniciler ve tülbentciler kâhyalarını ve ihtiyarlarını ve Rum ve Ermeni Patriklerile Yahudi taifesinin Hahambaşı ve cemaat başlarını huzurunuza getirip fi mabad esnafı merkume ve reayı mersümeden yeşil boya boyamamak ve füruht etmemek üzere esnafı merkume kâhyalarına muhkem tenbih ve tahzir ve bundan böyle erkekleri ve dişileri ehli İslâmı taklit libas giymeyip ve hususiyle başlarına yeşil sarmalayıp resmi kadim üzere kisvei mahsusa iktisa eylemek üzere âlâ vechit tehdit tenbih eylemelerini Patriklere ve Hahambaşı ve cemaat başlarına ifade tefhim ve bundan sonra tefahhus olunup hilafı fermanı âli hareket eyleyenleri ahiz ve eşed ceza ile tedib ve ademi ihtimamlarına hamlile kendüleri dahi muaheze ve tagrib olunacağı mukarrer idüğünün telkinine mübaredet eyleyesiz diyu …[28]” Bu metni de sözlük yardımı olmaksızın kolayca anlayabilmek olası değildir. O nedenle şimdi çevirisini sunuyorum; “Devletimizin koruması altında ve uyruğunda bulunan Rum ve Ermeni ve Yahudi kavimlerinin aslında kendilerine ait ayırıcı işaretleri olan yünlü giysilerini bir süreden beri değiştirerek, Müslümanlara özgü elbise giymeye ve özellikle kadınların başlarına yeşil sarmaya cesaret ettikleri kontrol ve gözlemlenmiş olup kesin olarak yasaklanması, yasaklanmayacak olanların da töreye uymaları gerekli, uygun ve lüzumlu olmakla şimdi, basmacılar ve boyacılar ve yemeniciler ve tülbentçilerin lonca başkanlarını ve lonca kıdemlilerini ve Rum ve Ermeni Patrikleri ile Yahudi toplumunun Hahambaşı ve cemaat başlarını makamınıza çağırıp aşağıda belirtilen (yukarıda sayılanlar kast ediliyor) esnafın ve Müslüman olmayan kişilerin yeşil boya boyamamaları ve satmamaları için gayrı Müslim esnafların lonca başkanlarını kesin tembih ve men etmelerini, bundan sonra erkekleri ve dişileri Müslümanları taklit eden elbise giymemeleri ve özellikle de başlarına yeşil renk kumaş sarmamaları, eskiden beri olduğu gibi resmi giysileri hususunda uyarılmalarını ve tehdit etmeleri Patriklere ve Hahambaşı ve cemaat önderlerinin yüzlerine sözlü olarak bildirilmeli ve bundan sonra yüce fermana aykırı hareket edenlerin şiddetle cezalandırılacağını ve kendilerinin de paylanacağı ve kovulacaklarını (sürgüne gönderme de kast ediliyor olabilir) bildiresiniz diye …”

Özellikle gayrı Müslimlere hoşgörülü olduğunu öğretile geldiğimiz Osmanlı Devleti yönetiminin, bu ve benzeri emirlerinden de görüleceği üzere, bireylerin değil, Padişah’ın kullarının giyim-kuşamı onların inançlarına göre kesin kurallarla farklılaştırılmıştır. Yukarıdaki yönerge de sadece yeşil renk için kısıtlama varmış gibi görünse de, diğer giyim-kuşam yönergelerinde elbiseler için olduğu gibi ayakkabılara kadar renk ve dikiş kuralları konulmuştur. Diğer bir deyişle Osmanlı toplumunda sokakta gördüğünüz kadın veya erkeğin giyim-kuşamlarının şeklinden ve renklerinden hangi inancın mensubu oldukları kolayca anlaşılırdı. Kurallara uyulmaması durumunda da ağır cezalara hedef olunması söz konusu idi. Ancak buna rağmen kurallara sık sık uyulmadığı için bir biri ardına yeni yönergeler çıkarılıyordu. Osmanlıcayı incelerken nerelere geldik diyebilirsiniz! Ancak, gelmek kaçınılmazdı, zira Osmanlıcanın hüküm sürdüğü toplumsal yapı sadece bir dil melezini saray, devlet bürokrasisi, din adamları ile saraya yaranmak için işleyen, kullanan kitleden oluşan ve genel halkın dışındaki bir toplumsal kesimi içermiyor ayrıca, tüm topluma bir yaşam biçimini dayatmayı da ifade ediyordu.

Osmanlı Devletinde gerek Müslümanların ve gerek gayrı Müslimlerin giyim kuşamlarına ilişkin olarak daha kapsamlı bilgi edinmek isteyen okurlar, Osman Ergin’in “Türk Maarif Tarihi” isimli eserinin 5 inci cildi yanında, Pars Tuğlacı’nın “Osmanlı Döneminde İstanbul Kadınları[29]” isimli eseri ile Dr. Namık Sinan Turan’ın “16. Yüzyıldan 19. Yüzyıl Sonuna dek Osmanlı Devletinde Gayrı Müslimlerin Kılık Kıyafetlerine Dair Düzenlemeler[30]” başlıklı makalesine de göz atmalarını öneririm. Dr. Turan’ın makalesine internet ortamında da erişmek mümkündür.

Yeni Osmanlıca Dönemi

Bu döneme ilişkin ilk örnekleri dönemin kadın dergilerinde yer alan yazılardan vermek istiyorum.

Osmanlı yönetiminin özel yaşama ve özellikle de kadınların yaşamına devamlı karışması, kadınları da ciddi şekilde rahatsız etmiş ve bu bağlamda duygularını yayınladıkları dergilerde kendi yazıları ve okuyucu mektupları ile açıkça dile getirmişlerdir. Bu konuda Prof. Dr. Serpil Çakır’ın o dönemde yayınlanan dergilerden yaptığı alıntılar ve onlar üzerine yaptığı değerlendirmeleri ve analizleri içeren “Osmanlı Kadın Hareketleri” isimli kitap, kadınların olduğu kadar erkeklerin de mutlaka okuması ve aile kitaplıklarında bulundurmaları gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu kitap Osmanlı Devleti dönemindeki kadınların içinde bulunduğu durumu anlamada yardımcı olacağı kadar Cumhuriyet’in kadınlara neler kazandırdığını anlamak bakımından da çok değerli bir eserdir. Şu ana kadar, ne yazık ki insanlarımızın araştırma kitabı okumakta pek isteksiz olmaları nedeni ile sadece dördüncü basımı yapılmış olan kitaptan birkaç alıntı yapmak istiyorum. “Şurasını iyi bilmek gerekir ki, ne erkekler kadınlara hizmetkâr, ne de kadınlar erkeklere cariye olmak için yaratılmıştır. Erkekler hüner ve marifetleri ile hem kendilerini, hem de hepimizi geçindirebiliyorlar da, biz niçin bilgi ve hüner kazanmaya kudretli olamıyoruz? El ve ayak, göz, akıl gibi vasıtalarda bizim erkeklerden ne farkımız vardır? … Bunu hiçbir sağduyu sahibi kabul etmez. …[31]“ Kitap, günümüz Türkçesine Tezel Taşkıran tarafından çevrilmiş olan bu alıntıyı, Terakki-i Mukadderat dergisinin 1869 yılında yayınlanan 5 inci sayısından yapmıştır.

Osmanlı kadınlarının eğitimden uzak tutulmalarına karşı olgun bir dille verdikleri tepkilerine ilişkin bir örnek alıntılamak istiyorum. “Temeddün eden (medeni) milletlerin ulûm-u fününda [bilim ve fende] evvela erkekleri terakki eyledikleri [geliştirdikleri]ve kadınların onlara pey-rev oldukları (izinden gittikleri) görülüyor. Erkekler o hazineye girdiklerinin ibtidâsında [hemen ardından] kendilerini ta’kib eden kadınları kıskanıp o hazinenin cevherlerini onlardan sakınmak istiyorlar. Güya ki hakk-ı takaddümü (önde bulunmak hakkını) hod-kâmlıkla (bencillikle) bir hakk-ı tasarruf ve temellük ( sahip çıkma) yerine koymak istiyorlar. Bu hep böyle olmuş, böyle gelmiş şeylerdendir. Ama ‘böyle olmuş’ dememiz ‘böyle yapmışlardır’ demektir. Yoksa bu ilm ü fazlın [erdemli ilmin] sahibi olan cenâb-ı feyyâz-ı mutlak (Allah) hazretleri anı kullarının erkeğine dişisine hep birden ihsan buyurmuş olduğundan bunu kadınlardan diriğe (esirgemeye) erkeklerin iktidarı erişebilir mi?[32]” Prof. Dr. Çakır, bazı Osmanlıca sözcüklerin günümüz dilindeki karşılıklarını metin içine (…) parantezle koyduğu için metnin bir çeviriye gereksinimi yoktur. Ben de genç okurlara yardımı olur diye bazı sözcüklerin yanına güncel Türkçelerini köşeli parantez içinde […] ekledim.

Kadın Dergisinde yer alan ve “Beyaz Konferans” serisinden birisine ait metinden kitaba aktarılan bölüm içinde, Osmanlı toplumunda eğitim ve meslek sahibi olmayan bir kadının zaman zaman başına gelebilecek olanlarla ilgili kısa bir alıntıyı da sunmak istiyorum. “Akşam bir okka ekmekle hayatı, mukaddesatı satın alınan bu bîçareler her şeylerini, mülevves bıyıklarını burarak emreden erkeklere medyundurlar. Onların dini, vicdanı, izzet-i nefsi, namusu, fikri, hissi yoktur; bir köpek gibi vahşi, ağır tekmeler altında inler; ayaklar öper, namusuna söğülür, sükût eder; izzet-i nefsi ayaklar altına alınır, ağlamakla mukabele eyler. Hele ses çıkarsın, Allah’ın söylemek için yarattığı dilini biraz tahrik etsin, bütün bu hakaretlerle, dayaklarla teskin edilmeyen vahşetin son şekli ‘Boşsun mel’un!’ istifra’ı olur. … Fakat onlar, onlar yarabbi, gözler derhal kanlanır, mecnun, nâdim, dudaklar büzülür, gerilir, bir âlet-i teabbüd, bir mezar taşı gibi yerlere secdelere kapanırlar; ‘öldür, öldür, fakat yapma çocuklarım var, bana değil onlara acı … Merhamet, merhamet … Kulunum esirinim diye haykırırlar.[33]” Bu metnin günümüz Türkçesi ile karşılığını şöylece verebilirim; “Akşam bir okka (1283 gram) ekmekle yaşamı, Kutsal sayılan her türlü inancı satın alınan bu çaresizler her şeylerini, pis ve düzensiz bıyıklarını burarak emreden erkeklere borçlu hissederler. Onların (kadınların) dini, vicdanı, onurları, namusu, fikri, duyguları yoktur; bir köpek gibi vahşi, ağır tekmeler altında inler; ayaklar öper, namusuna kötü söz söylenir, sesini çıkarmaz; onuru ayaklar altına alınır, ağlamakla karşılık verir. (Kadın) Hele bir ses çıkarsın, Allah’ın söylemek için yaratmış olduğu dilini biraz hareket ettirsin, bütün bu hakaretlerle, dayaklarla sakinleştirilemeyen vahşetin son sergilendiği şekil ‘Boşadım lanet olası!’ sözlerinin kusulması olur. … Fakat onlar (kadınlar), onlar Tanrım, gözleri derhal kanlanır, çıldırır (ama) pişman, dudaklar büzülür, gerilir, (…), bir mezar taşı gibi yerlere secde eder şekilde kapanırlar; ‘öldür, öldür fakat yapma’ çocuklarım var, bana değil onlara acı … Acı, acı … kulunum esirinim diye haykırırlar.” Bu çeviriyi yaparken, ne Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlüğünde ne de Ferit Develioğlu’nun Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat’ında “teabbüd” sözcüğünün karşılığını bulamadığım için yerini (…) olarak boş bıraktım. Anılan sözcük yazılım veya okuma hatasına konu olmuş olabilir.

Bilindiği üzere, Osmanlı Devleti’nin son döneminde kız çocuklarının orta eğitim düzeyinde eğitim görebilmeleri için bazı okullar açılmış ise de, Cumhuriyet döneminde “Harf Devrimi” yapıldığı yıllarda toplam kadın nüfusu içinde okur-yazar oranının ancak yüzde 0.3 dolayında olduğu tahmin edilmektedir[34]. “Osmanlı Eğitim Tarihi” isimli kitapta ise, 20 inci yüzyılın başında kadınların okur-yazarlığı konusunda bir oran vermez iken İstanbul dışında İmparatorluk genelinde okuma yazma oranının yüzde 7.3 olduğunu resmi verilere dayanarak belirtmekte ve verilerin güvenilirliğini de sorgulamaktadır[35].

Bu döneme ilişkin diğer bir örneği Türkçe diline ve geliştirilmesine büyük önem veren Ziya Gökalp’in (1876-1924) Türk Dili üzerine yazdığı bir şiirle vermek istiyorum. Şiirin dizelerinden de görüleceği üzere, iki sözcük dışında günümüz Türkçesine eşit bir ifade, sadelik ve açıklık mevcuttur. Şiir uzun olduğu için bazı dörtlükleri alıntılamadım. Dileyen okur tam metni arama motorlarında veya kaynak kitapta bulabilir.

Güzel dil Türkçe bize,

Başka dil gece bize.

İstanbul konuşması

En saf, en ince bize

Uydurma söz yapmayız,

Yapma yola sapmayız.

Türkçeleşmiş Türkçedir;

Eski köke tapmayız.

***

Açık sözde kalmalı,

Fikre ışık salmalı;

Müterâdif (anlamdaş) sözlerden

Türkçesini almalı.

***

Yeni sözler gerekse

Bunda da uy herkese

Halkın söz yaratmada,

Yollarını benimse.

….

Arapçaya meyletme

İran’a da hiç gitme,

Tecvid’i (*) halktan öğren,

Fasihlerden (**) işitme.

Türklüğün vicdanı bir,

Dini bir. Vatanı bir;

Fakat hepsi ayrılır

Olmazsa lisanı bir[36].

(*) Tecvid: Arapça kelimelerin söylenişinde, seslerin çıkaklarına, uzunluk ve kısalıklarına göre okunması

(**) Fasih: Arapça. Açık ve düzgün konuşma yeteneği olan.

Bu döneme ilişkin olarak sunacağım diğer bir şiir alıntısı ise Şair Eşref’in (1847-1912) “Abdülhamid-i Sâni’nin Tarih-i Hayatından Bir Nebze” başlığı altında toplanan şiirinden olacak[37].

Kazandır milleti evvel-emirde, sonra al sen de,

Vatan hâli (yoksun) değildir her çeşit esbâb-ı servetten (zenginlik kaynaklarından).

Muâdildir (eşdeğerdir) iki iklim-i Mısır’a hıtta-i (diyarı) Bağdad,

Adâletle çalış da müstefid (yararlan) ol her vilayetten.

Sen olmazsan otuz milyonla ist’icâra tâlip (o görevi yapmaya istekli) var,

Yalan mı doğru mu anla, çekil bir yıl hilâfetten.

Verirsin aldığın vergileri millet aleyhinde,

Otuz yıldan beri kurtulamadın gitti cebânetten (korkaklık).

Ahaliden neden vergi alır öğren hükümetler,

Eğer kurtarmak istersen bilenlerce melânetten (kötülükten).

O vergi mâl ü canü (can ve) ırzını kâfil (kefil) iken halkın,

Vatan hâli (noksan) değil her yerde erbâb-ı şekavetten (haydut ve soyguncudan).

Biraz i’mâr edilse, şimdiki çaylar mâkamında

Kolonya, gülsuyu câri (akar) olur her bir vilâyetten[38].

Bilindiği üzere, Şair Eşref, diğer boyutlarının yanında, II. Abdülhamit’i kötü yönetimi nedeni ile ağır eleştirilere konu eden bir şairdir. Yukarıya bir bölümü alınan şiirinde de Sultan Abdülhamit’i izlediği ekonomik politikaları nedeni ile eleştirmektedir. Şiir kolayca anlaşılacak dilde olduğundan, ben bazı sözcüklerin yanına güncel kullanılanları parantez içine koymakla yetindim. Şiirin bu kısa bölümü dahi Sultan Abdülhamit II’nin ülkeyi nasıl kötü yönettiğini göstermeye yeter ancak ben yine de o dönemi tam anlayabilmek için okurlarıma Şair Eşref’in şiirleri yanında Ziya Paşa’nın (1825-1880) şiirlerine de göz atmalarını öneririm. Bunu söyledikten sonra Ziya Paşa’dan da alıntı yapmak gereği doğdu. Paşa’nın Terci-i Bend ve Terkib-i Bend adı altında yer alan şiirlerinden sırasıyla kısa birer altı aşağıdadır. Ziya Paşa’nın yurt dışına çıkmadığı dönemde yazdığı Terci-i Bend’den yaptığım kısa alıntı şöyle.

“Geh devlet-i cihândan eder cehl behre-yâb

Geh lokma-i aşâdan eder akl bî-nâsib

Makbûl-i bezm-i sohbet olur müfsid-i le’im

Menfûr-ı tab’-ı âlem olur nâsih-i musîb

Gâhî muhakkar-ı cühelâ şâ’ir-i beliğ

Gâhî müsahhar-ı humakâ fâzıl-ı edîb[39]

Ziya Paşa’nın bu ağdalı dilini hem dipnottaki kitabın sayfa altı sözlüğü ve hem de Ferit Develioğlu’nun Lûgatı ile günümüz Türkçesine şöyle çevirebildim. Şiirselliğinden çok şey yitireceği kesin, ama umarım anlam yanlışına düşmemişimdir.

Bazen cehaletten payını almış kişi, dünya zenginliklerinden yoksun kılar

Bazen de akılsız biri akşam yemeğinin lokmalarından yoksun bırakır

Bakarsın bozguncunun birisi, sohbet toplantılarının aranan kişisi olur çıkar

Bakarsın herkesin huyundan nefret ettiği kişi, nasihat eden konumuna gelir

Bazen cahilliği nedeni ile hor görülen kişi, güzel şiir söyleyen-yazan olur

Bazen de ahmaklığın ele geçirdiği sanılan kişi, nitelikli bir edebiyatçı çıkar.

 

Aşağıdaki kısa alıntıyı ise Terkib-i Bend’den alıntıladım.

“Sen mi kaldın hey Efendi dehre vermekçün nizâm

Öyle merhemler ile bulmaz bu yâre iltiyâm

Gâze-i attâr ile gelmez acûze intizâm

Asrımızda sıdk u gayret ehli bulmaz ihtirâm

Var ise himmet anı sarf etmiş eslâf-ı kirâm

Can verüp etmişler ahlâfın refâhın iltizâm[40]

Yine şiirselliğinden çok şey kaybedecek ama bu dizelerin günümüz Türkçesine şöyle çevirdim. Umarım anlam hatasına düşmemişimdir.

Tek sen mi kaldın be adam dünyayı düzeltecek

Onmaz bu yara, öyle senin basit çözümlerinle

Kocamış-çökmüş kadın öyle aktardan aldığın allıkla gençleşmez

Çağımızda doğruluk için çaba gösteren kişiye saygı duyulmaz

Bu amaçla çaba gösterenler varsa, onlar da soylu atalarımız

Canlarını feda edip, ardıllarının gönencini sağlamak istemişler

Ziya Paşa’dan yaptığım alıntılar yeni Osmanlıcada artan Arapça ve Farsça etkisini açıkça göstermektedir. Ziya Paşa’nın, Osmanlıcanın oluşum ve gelişim sürecine ilişkin üzerinde düşünülmeye değer çok önemli saptamaları da olmuştur. Yukarıdaki dizeleri alıntıladığım kitapta bu konuda şu bilgiler yer almaktadır; “… şiir ve inşasının bu hale gelmesinin ‘bu asrın yapması’ olmadığını, İranlıların İslâmiyet’i, kabul ettikten sonra şer’i ilimleri tahsil için Arap dilinin tahsiline düştükleri sırada kendi dillerinin şiir ve inşasını dahi ona uydurdukları gibi, biz de Osmanlı devletinin ilk yıllarında İran ulemasını celbe muhtaç olduğumuzdan onların eğitimi üzere kendi dilimizi bırakıp Acem şivesini taklit hatasına düştüğümüzü söyler. Bu hale göre bizim milletimizin şiir ve inşası yok mudur? Diyen şair bu sorusunu da şöylece cevaplar: Hayır, bizim tabii olan şiir ve inşamız taşra ahalileri ile İstanbul ahalisinin avamı beyninde hâlâ durmaktadır. Bizim şiirimiz hani şairlerin vezinsiz diye beğenmedikleri avam şarkıları ve taşralarda ve çöğür şairleri arasında deyiş, üçleme ve kayabaşı tabir olunan nazımlardır. Her milletin şairleri, hatta bizim çöğür şairlerimiz bedaheten (düşünmeksizin, birdenbire) birçok şiir söylerler. Biz ise beş beyit bir gazeli dokuz ayda doğurur gibi söyleriz.[41]

Osmanlıca konusunda görüşlerimi açıklayabilmek için vermek gereğini duyduğum örnekleri tamamlamış bulunuyorum. Umarım, okurlarım verdiğim örnekler arasında gezinirken sıkılmamış en azından lisedeki yıllarında okudukları edebiyat derslerinin belleklerinde bıraktığı tortunun biraz tozunu alan küçük bir gezinti yapmış gibi hissetmişlerdir.

Yukarıya alıntıladığım Osmanlıca metinleri genç kuşaklar yüksek sesle okumayı denediklerinde birçok Osmanlıca sözcüğü söylemekte güçlük bile çekebilirler. Kaldı ki o sözcükler ve o metinler ve hatta Osmanlıca yazıyı okuma öğrenilse bile, orijinal metinler okunmaya kalkındığında iki nedenle yine ciddi sıkıntılar çekilecektir. Birinci neden, Osmanlıcayı yazmak için, sülüs, nesih, hatt-ı divânî, hatt-ı talik, hatt-ı kûfi, hatt-ı tevki, hatt-ı rık’a, hatt-ı mağribi, hatt-ı siyâkat [42] gibi birden çok yazı tarzı ile karşılaşılacaktır. Osmanlıca bilen birisi bile tüm bu tarzların tamamını okuma becerisine sahip olamadığını sanırım. Kaldı ki, Osmanlıca bazı metinler birden çok yazı tarzı ile de yazılmıştır. İkinci neden ise, Osmanlıca içinde yer alan anlamları farklı bazı Arapça sözcükler aynı şekilde okunsa bile yazılışlarında küçük farklılıklar yer almaktadır. Bu gibi sözcüklerin okunmasında ve yazılmasında da sıkıntılarla karşılaşıldığı belirtilmektedir. Osmanlıcada bir harf tüm sesli harflerin yerine kullanılmaktadır. Bunun yarattığı sorunlar da ayrıdır. Bu son konuda daha fazla bilgi edinmek isteyenlere, Cengiz Özakıncı’nın Hulki Cevizoğlu ile Ulusal Kanalda Osmanlıca üzerine yaptığı söyleşiyi internet ortamında izlemelerini öneririm.

Buna ilişkin örneklere, İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e Petropolitik isimli kitabımın yazarken, günümüz yazısına çevrilmiş Osmanlıca metinleri incelerken zaman zaman günümüz abc’sine çevrilen sözcüğün cümle anlam bütünlüğü ile tutarlı olmadığını gördüm. Ayrıca, yukarıda alıntıladığım Osmanlıca metinlerin bazılarında birkaç sözcüğün yanına soru işareti koyup bunların karşılığını Osmanlıca sözlükte bulamadığımı da belirttim. Osmanlıcadan çeviri yapacak kadar o dil melezini bilenler bile bazen bu tür yanlışlara istemeden de düşebildikleri anlaşılıyor.

Buraya kadar sunduğum alıntılar ve bilgiler ışığında Osmanlıca konusunda şu saptamaları yaptım.

  1. Osmanlıca denilen dil melezi, Selçuklu Devleti dönemini de dahil edersek 900 yılı aşan bir sürede Devlet bürokrasisi ve Arapça ağırlıklı eğitim almışlar tarafından oluşturulmuş yapay bir yazı ve konuşma aracı olmuştur. Bu dili Osmanlı hükümranlığında yaşayan Arapların bile tam anlayabileceğinden şüphe ederim.
  2. Halk, devletlerin ve bürokrasinin okullarda Arapça eğitim vermesine ve diğer baskılarına rağmen bu dil melezini içselleştirmemiş ve daima kendisinden itmiş ve öz dilini koruma için pasif ama kararlı bir direniş sergilemiştir. Osmanlıcanın içinden geçtiği üç evrede Arapça ve Farsçanın ağırlığı artarken, halk, öz dilinin sadeliğini korumuş, zenginleştirmiş ve direncini Dadaloğlu’nda meydan okumaya dönüştürmüştür.
  3. Selçuklu ve Osmanlı Devletleri toplumun eğitimine gereken önemi vermediği ve ayrıca kadınların eğitilmesine sıcak bakmadığı için 20 inci yüzyılın başında Osmanlı toplumunda okur-yazar oranı erkeklerde yüzde 7-10 ve kadınlarda yüzde 0.3 düzeyinde kalmıştır. Bundan da anlaşılacağı üzere iki devlet zorlamalarına rağmen Osmanlıcayı halk kitlelerine öğretememişlerdir. Çünkü halk ana diline sahip çıkma kararlılığı sergilemiştir.
  4. Prof. Dr. Serpil Çakır’ın kitabından yaptığım alıntılardan da anımsanacağı üzere Osmanlı toplumundaki Müslüman kadınlar yaşadıkları ortamdan ve cahil bırakılmış olmaktan ciddi şekilde şikayetci olmuşlardır. Gönül ister ki Prof. Dr. Çakır’ın kitabına kaynak oluşturan Osmanlı dönemi kadın dergilerinin tümü günümüz abc’si ile yeniden basılsın ve Osmanlı kadınlarının öyküsünü kendi kalemlerinden tüm boyutu ile okuyabilelim. Umarım bir basımevi bu görevi üstlenir ve toplumsal belleğimizde boş kalan bir bölümü bütün açıklığı ile doldurur.
  5. Yine yukarıda küçük alıntılarla sunduğum, Müslüman ve gayrı Müslüm kadınların ve erkeklerin giyim-kuşamlarına getirilen kısıtlamalar konusundaki çıkarılan yönergelerin tümü de günümüz sözcükleri ile basılır da başta kadınları olmak üzere tüm toplumumuz Osmanlı kullarının içinde yaşatıldığı dar kalıbı tam olarak öğrenme olanağı bulur.
  6. Osmanlı Devleti’nde rüşvetin yaygınlığını yukarıda alıntıladığım, Antep Kadısının Adana Kadılığı (Yargıçlık) için rüşvet teklif etmesi ve Defterdar Sarı Mehmet Paşa’nın Devlet Adamlarına Nasihatlerinde bahsettikleri ve diğer birçok belgede yer almıştır. Rüşvet o boyutlara ulaşmıştır ki, Osmanlı döneminin ünlü şairi Fuzûlî’nin (1483-1556) şu söylemi özlü sözler içine girmiştir, “selam verdim, rüşvet değildir deyu almadılar.”
  7. Yukarıya alıntı yaptığım metinlerde ve diğer bazı metinlerde birkaç sözcüğün yanına “?” işareti koymak zorunda kaldığımı belirtmiştim. Zira o Osmanlıca sözcükleri ne Ferit Develioğlu’nun ne de Türk Dil Kurumu’nun sözlüklerinde bulabildim ve Türkçe çevirilerin birkaç yerinde o sözcüklerin yerini metnin bütününe uygun sözcükler koymaya çalıştım, bunu başaramadığım durumlarda da boş bıraktım.
  8. Selçuklu ve Osmanlı Devletleri yaşadıkları çağlarda ne bilimin, ne teknolojinin, ne sosyal bilimlerin gelişmesine en küçük bir katkıda bulunamadıklarını tarihteki gelişmeler açıkça kanıtlamıştır.Osmanlıcanın liselerde zorunlu ders haline getirilmesi, lise çağı öğrencilerinin sosyal ve bilimsel ders saatlerinin azalmasına yol açarak, orta ve uzun vadede önce öğrencilerin sonra da ülkemizin gelişmesini ve kalkınmasını olumsuz yönde etkileyecektir. Kaldı ki, üç veya dört yıl haftada birkaç saat Osmanlıca dersi alanlar ne Osmanlıcayı öğrenebileceklerdir, ne de onu yaşamları boyunca ülke içinde veya Ortadoğu coğrafyasında kullanabileceklerdir. Sonunda bundan vaz geçilecektir, ancak arada öğrenciler ve ülke çok değerli zaman ve kaynak kaybına uğrayacaktır.Hwät! we Gâr-Dena in geâr-dagum şeód-cyninga şrym gefrunon, hû şâ äğelingas ellen fremedon. Oft Scyld Scêfing sceağena şreátum. 

    Yukarıdaki iki metni değerlendirmek için İngilizce bilmeye gerek yoktur. İki yazıya resimsel gözlükle bakılsa bile İngiliz halkının vereceği tepki kolayca anlaşılabilir. Bazı okurlar diyebilir ki her ikisi de Latin harfleri ile yazılmıştır, o nedenle eski İngilizce de kolayca öğrenilebilir. Buna katılmak pek mümkün değil. Zira “eski İngilizce”yi yazarken kullanılan semboller “ğ”, “â”, “ā”, “ó” ve diğerleri gibi günümüzde kullanılanlardan çok ciddi farklar içermektedir. Eski İngilizce, İngiltere’de 5-11 inci yüzyıllar arasında yazılıp konuşulmuş olup dönemin Almancasına yakınlık göstermiştir.Ye seken lond and see for your wynnynges, As wise folk ye knowen all th’estaat Of regnes; ye been fadres of tydynges And tales, bothe of pees and of debaat. (The Man of Law’s Tale) O nedenle, İngilizler, Shakespear’i öğrencilerine güncel dilleri ile öğrettikleri gibi, yabancıların da onu güncel İngilizce ile öğrenmelerine zemin hazırlıyorlar. Ancak “eski” ve “orta” İngilizce için yeterli sayıda uzmanın yetişmesini de özendiriyorlar.  Bu arada şu kadarını da belirtmem gerekir ki halen Osmanlı Devleti dönemine ilişkin arşiv belgelerinin bir bölümü bugünkü abc ile yazılıp yayınlanmaya başlamıştır. Buna ilişkin en önemli örneklerden birisi Meclisi Mebusan ve Meclisi Ayan Zabıtlarının tamamının TBMM tarafından 1980 li yılların ortasından başlayarak 1990 lı yılların başlarına kadar günümüz abc ile yayınlanmış olmasıdır. Ayrıca, Osmanlı Devleti döneminde yayınlanmış kitapların da bir kısmı günümüz abc sinde ve çeviri olarak basılmış olduğunu da hatırda tutmak gerekir. Örneğin bu yazıda alıntı yaptığım Defterdar Sarı Mehmet Paşa’nın Devlet Adamlarına Öğütleri, Ziya Paşa’nın şiirleri ve kütüphanelerde bulunan daha birçok eser bu bağlamda anımsanabilir. Bu arada Türk Tarih Kurumu’nun yayın kataloglarına göz atıldığında bu Kurum’un da Osmanlı Devleti döneminde yayınlamış birçok eseri günümüz okuruna orijinal ve/veya güncel dille sunduğu görülür.Günümüz Türkiye’sinde, Türkiye Yayıncılar Birliği verilerine göre, sadece 2012 yılında 42,626 farklı başlık altında 480,257,824 adet kitap üretilmiştir. Bu 480.2 milyon sayısına Millî Eğitim Bakanlığı tarafından okullara bedelsiz olarak dağıtılan kitap sayıları da dahil bulunmaktadır. Anılan Birliğin internet sitesine girildiğinde diğer yıllara ilişkin veriler ve yayın çeşitleri hakkında da bilgi bulunabilecektir.Bu bölümü kapatmadan önce, Osmanlıcanın zorunlu ders olarak öğrenilmesi tezini savunanların, öncelikle Selçuklu ve Osmanlı Devletlerini yönetenlerin, yönettikleri halkın çoğunluğunu oluşturan Türklerin dilini korumak ve geliştirmek yerine, Osmanlıca gibi bir dil melezinin oluşmasına izin vererek ve onu yüzyıllarca yaşatarak yönetimlerinin halktan kopmasına yol açarak, bu devletlerin batışına ne ölçüde zemin hazırlandığını araştırtmalarını ve üniversitelerin de bu konuda bilimsel araştırma yapmalarının özendirmesinin daha doğru bir yaklaşım olacağını düşünüyorum.Şimdi de bu uzun yazıyı yazma sürecinde, Cumhurbaşkanı’nın Osmanlıca ile ilgili gördüğüm iki söylemi üzerinde de kısaca durmak istiyorum. İlk olarak, kendisine onursal (fahrî) doktora unvanı verilişinde Yıldırım Beyazıt Üniversitesi’nde “kampüs” sözcüğü yerine “külliye” kelimesinin kullanılmasının daha güzel olacağını söylemesi üzerinde durmak istiyorum. Cumhurbaşkanı bu önerisini gündeme getirirken konuyu Millî Eğitim Bakanı ile görüştüğünü de açıklamıştır[46]. Cumhurbaşkanı’nın görüşüne başvurduğu Millî Eğitim Bakanı, bana göre, Cumhurbaşkanı’na yanlış bilgi vermiştir. Zira Millî Eğitim Bakanları’nın çalışma masalarında öncelikle bulunması gereken “olmazsa olmaz” iki demirbaş kitap vardır. Bunlar da Türk Dil Kurumu’nun yayınladığı “Türkçe Sözlük” ve “İmlâ Kılavuzu”dur. Benim kütüphanemde bulunan 1998 baskısı Türkçe Sözlük Cilt 2 sayfa 1180 de “kampus” sözcüğünün karşılığında şu yazmaktadır; “Şehir dışında kurulmuş bir üniversitenin alanı ve yapıları, yerleşke.” Dolayısı ile Bakanının Cumhurbaşkanına “Beyefendi, kampüs sözcüğü esasen yanlış kullanılıyor, doğrusu kampus, ancak Türk Dil Kurumu yıllarca önce bu yabancı sözcüğün yerine çok güzel bir sözcük üretti ‘yerleşke’ diye, bu fırsattan yararlanarak üniversite yöneticilerine kampüs yerine bu güzel Türkçe kelimeyi kullanmalarını anımsatsanız daha iyi olur” demesini beklerdim, bana göre, üstlendiği görevi de bunu gerektiriyordu.Üzerinde kısaca duracağım diğer bir konu da, yine Osmanlıca ile ilişkisi olduğunu düşündüğüm, Cumhurbaşkanı’nın Türkçe felsefe yapılamadığına ilişkin söylemidir. Cumhurbaşkanı, Başbakanlık görevinde bulunduğu sırada 24 Nisan 2012 günü Türkiye Yazarlar Birliği ve Ankara Büyükşehir Belediyesinin ortaklaşa düzenlediği “Anayasanın Dili” Sempozyumunda, “Diller arasında bir ayırıma gitmek, açık söylüyorum bir ırkçılıktır. Zaman zaman söyleniyor, ‘Türkçe ile felsefe, bilim yapılmaz, bilim dili kurulamaz’ deniyor. Bunların tamamı ırkçılık kokan açıklamalardır. Irkçılık ihtiva eden bir düşünüş biçimidir. Dünyadaki tüm diller gibi Türkçe de zengin kelime hazinesiyle, bu dili konuşan herkese sonsuz, sınırsız, engin bir muhayyile sunabilecek güce sahiptir.[47]” açıklamasını yapmışken, bu kez, Cumhurbaşkanı olarak katıldığı “49. TÜBİTAK Bilim, Özel ve Teşvik Ödülleri Töreni’nde “Şu anda Türkçenin mevcut kelime hazinesiyle felsefe yapamazsınız. Ya Osmanlıca ya da İngilizce, Almanca, Fransızca kelime ve kavramlara başvuracaksınız. Bu sorunlar devlet eliyle değil bilim insanları eliyle aşılacak sorunlardır.[48]” görüşünü ileri sürmüştür.Cumhurbaşkanı’nın iki yıl içinde veya daha kısa sürelerde aynı konularda iki farklı görüş bildirmesi ile şimdiye kadar birçok kez karşılaştık, o nedenle son söylemleri yadırganacak bir durum değil. Ancak bu söylemlerin Osmanlıca öğrenilmesi ve öğretilmesi ile yakın ilişkisi olduğunu gözlemlediğim için bu yazı çerçevesinde kısaca değerlendirmek istiyorum.Bulunduğumuz coğrafyada bilime ve felsefeye Arap toplumunun katkısı yakından incelendiğinde şu gözlemlerde bulunabiliriz. Sekizinci ve dokuzuncu yüzyılda Ya’kubî ve Nasturî manastırlarındaki bulunan ve beşinci yüzyılda Yunanca’dan Süryaniceye çevrilmiş olan eserler Arapça’ya çevrilmesi sonucu, Araplar Antik Yunanistanda geliştirilmiş olan felsefe, matatematik ve geometri bilgileri ile tanışmış oldu[51]. Bunun yanında, Hint felsefesini içeren eserler çevrildiği gibi iki tanrılı öğretiyi savunan Maniheist eserler bile çevrilebile bilmiş[52]. Yunan, Hint ve diğer kültürlere ait eserlerin Arapçaya çevrilmesi ile yetinilmemiş bunlar üzerine eleştiriler ve yorumlar da yazılmaya başlanmıştır. Bu çeviriler sırasında sınırlı Yunanca kelimenin dışında Araplar kendi sözcüklerini üretme yoluna gittikleri anlaşılmaktadır. Arapça’nın felsefeye uygun bir dil olmasında, çevrilen metinlerden alınan bilgiler kadar o dönemde üretilen sözcüklerin önemli rolü olduğu göz ardı edilemez. Daha sonra Arap düşünürler verdikleri eserlerde de felsefi kavramları karşılayacak sözler üretmeye ve kendi eserlerini vermeye başlamışlardır. Ancak, Gazali’den sonra, bu toplumda düşünceyi ifade özgürlüğü ciddi bir kısıtlama altına girdiği için hem pozitif bilimler hem de felsefi alanda bilgi ve eser üretme cesareti kırılmış ve giderek sönmüştür. Çünkü felsefi çalışmalar evrenin ve insanın varoluş nedenleri araştırmaya ve bu konudaki düşünceleri sorgulamayı içerdiği gibi, dinsel konular ve toplumsal yönetim konularını da sorgulama yoluna gittiği için Gazali sonrasında felsefe ile uğraşmak tehlikeli olduğu için uzaklaşılmıştır.Doğal olarak bilim ve felsefe ile uğraşanların anadilde yeni sözcük üretme çabaları devletin yöneticileri tarafından da özendirilmesi ve desteklenmesi gerekmektedir. Ancak yukarıda da değindiğim üzere, Cumhurbaşkanı ve Millî Eğitim Bakanının aklına “kampüs” sözcüğünün karşılığını aramada yıllarca önce üretilmiş ve kullanılmış Türkçe “yerleşke” değil, Osmanlıca’ya Arapçadan geçmiş “külliye” sözcüğü gelmiştir. Benzeri durum üzülerek belirtmek isterim ki, giderek üniversite bilim kadrolarında da yayınlaşma eğilimi göstermektedir.Söz Almanca’dan açılmışken müzik dehası Mozart’ın yaşam öyküsünü anlatan “Amadeus” filminde yer alan bir söyleşiyi de okurlara anımsatmak isterim. Mozart Almanca bir opera yazmak istediğini Avusturya İmparatoru II. Joseph’e açtığında, İmparatorun İtalyan müzik danışmanları, opera bestecileri ve müzik yöneticileri alaycı bir ifade ile Almanca opera yazılamayacağını ve operanın yazılacağı dilin İtalyanca olduğunu söylerler. Bu söylem karşısında İmparator duraklar, ancak Mozart ısrar eder ve İmparator II. Joseph’in onayını alır. Sonuçta Mozart, konusu bir İspanyol soylusunun sevgilisi Kostanze’ı, Selim Paşa’nın Akdeniz kıyılarındaki sarayından kaçırma olan “Saraydan Kız Kaçırma” operasını bestelemiş ve bu opera büyük başarı kazanmıştır[53]. Bu örnek de açıkça göstermektedir ki, toplum içinde yaratma cesaretine sahip olanlar akıllarını kullanma kararlılığını sergilediklerinde dillerinin gelişmesine ve insanlığın ortak değerlerine çok önemli katkıda bulunabilirler. Tarihi süreç içinde bakıldığında, hemen tüm ülkelerde, güzel sanatların herhangi bir dalı ile uğraşanlar anadillerinin güzelliklerini keşfetmekte, geliştirmekte ve savunmakta çok daha bilinçli bir tavır sergiledikleri görülmektedir.Hikmet Uluğbay

  9. Sonuç olarak Osmanlıca dersinin lise düzeyinde zorunlu ders olmasının gerçekçi ve yararlı bir eğitim ve öğrenim yaklaşımı olmayacağını ve seçmeli ders olmasının bile öğrencilerin diğer dersleri açısından olumsuz bir bedeli olacağını belirtmek isterim.
  10. Ana dile sahip çıkma ve geliştirme konusunda Avrupa ülkeleri içinde Almanya çok iyi bir örnektir. Gerek bilimsel ve gerek felsefi terim ve kavramlar için Almanya, Almanca sözcükler üretme yolunu çok uzun süredir kararlılıkla uyguladığından dünya felsefesine ve bilimine önemli katkıda bulunan birçok filozof ve bilim adamı yetiştirebilmiştir.
  11. Bu kısa bilgiden sonra, Osmanlı Devleti döneminde felsefe alanında eser verilmesinin çok yavaş bir seyir izlemesinde kanımca Osmanlıca dil melezinin önemli katkısı olmuştur. Cumhuriyet döneminde felsefi eser üretiminin gelişmesinde ise başta Türk Dil Kurumu olmak üzere, felsefe ve bilim dallarında eser üretenlerin kavram-sözcük ilişkilerine yaptığı katkının büyük olduğunu düşünüyorum. Bu durum felsefe ve bilim okur-yazarlığının gelişmesini de olumlu yönde etkilemiştir. Bilimsel ve felsefi alanda anadilde kavramları karşılayan sözcük üretiminin katkısının önemine birkaç örnekle değinmek istiyorum. Mücerret ve müşahhas kelimelerinin dili işgal ettiği bir ortamda felsefi eser yazan kişinin başta bu sözcükler olmak üzere kullanacağı Arapça, Yunanca ve Latince sözcüklerle öğrencileri ve okurları kazanması kolay ve olası mı? Ancak mücerret yerine “soyut”, müşahhas yerine “somut”, teessür yerine “üzüntü, üzülme” ve tecerrüt yerine “soyutlanmak” sözcükleri konulduğunda felsefi veya bilimsel bir yazıyı okur çok daha kolay anlayıp kavramayacak mıdır? Kesinlikle çok daha kolay anlayacaktır. O nedenle ülkemizde felsefe üzerine eser ve okur sayısının Cumhuriyet döneminde artmasında felsefi kavram ve terimlerin anadilde üretilmesinin katkısını yadsımak olası değildir.
  12. Bilimsel alanda olduğu gibi felsefede de sözcük-kavram ilişkisinin ve düşünceyi ifade özgürlüğüne konulan sınırların boyutunun çok önemli etkisi ve katkısı olduğunu düşünüyorum. Bilimsel ve felsefi gelişme tarihi, bana göre, toplumların bilimsel ve felsefi alanda başarılı olabilmelerinin, toplumların konuşup-yazdıkları dil ve dili geliştirme için harcadıkları çaba yanında düşünceyi ifade özgürlüğünü kısıtlamasız yaşayabilmeleriyle doğru orantılı olduğunu göstermiştir. Düşünceyi ifade özgürlüğünde de geçerli olduğunu düşündüğüm Goethe’nin Faust isimli eserinde yer alan bir ifadeyi okurlarla paylaşmak isterim; “Yaşamak gibi, özgür olmak hakkına da, yalnızca onu hergün yeniden kazananlar sahiptir.[50]” Düşünceyi ifade özgürlüğü açısından bakıldığında tarihi süreçte ülkemizin ve bulunduğumuz coğrafyadaki toplumların dünya bilimine ve felsefi düşüncesine neden çok daha düşük ölçekte katkıda bulunduğu daha kolay anlaşılır.
  13. Cumhurbaşkanının bu ikinci açıklaması üzerine Türkiye Felsefe Kurumu Başkanı Kuçuradi şu yanıtı vermiştir; “Biz Türkçe felsefe yapıyoruz, yayınlarımız da var. Ama belli ki kendisi bunu bilmiyor. Şunu da söylemeliyim, Türkçe bugün felsefe yapmaya çok elverişli bir dil. Kullanılan terimler, Batı dillerindeki gibi yüklü değil. Bu da Türkçe felsefe metinlerinin okura ulaşmasını kolaylaştırıyor.[49]
  14. Yabancı bir sözcük olan kampüs yerine yine bir başka yabancı sözcük olan külliyenin kullanılması ne ana dilimize ne eğitim ve öğrenimimize katkı sağlar. Zira sözcük-kavram ilişkisi hem öğrenmeyi hem de anlamayı kolaylaştırdığı gibi unutulmasını da önler. Kampus ve külliye sözcükleri kendi ülkelerinin ürettiği ve halklarının kolayca anlayacağı kelimelerdir. Türk Dil Kurumu’nun kampus için verdiği karşılıkta iki unsur ön plana çıkmaktadır. İlki üniversitenin bulunduğu alan ve ikincisi bu alan üzerindeki binalardır. İşte yerleşke bu iki unsuru birlikte barındıran ve anlatan sözcük olmuştur, yerleşilen yer. Umalım, üniversite yöneticilerimiz, yerleşkelerinin girişine “kampüs” yerine “külliye” diye yazdırmaya başlamazlar. Yine umalım ki “kampüs” yazan üniversitelerin yöneticileri girişlerindeki tabelaları “yerleşke” diye değiştirirler.
  15. Ayrıca, okurlarımdan ilgileneceklere Cengiz Özakıncı’nın Otopsi Yayınlarından çıkan “Türkiye’nin Siyasi İntiharı Yeni-Osmanlı Tuzağı” ve “Dil ve Din” isimli araştırma kitaplarını okumalarını öneririm. Bu kitaplar bu yazının kapsamında yer alan konular ve ötesinde çok zengin bilgiler içermektedir.
  16. Bu sayısal bilgiler ışığında izlenebilecek akılcı yaklaşım, Türk Tarih Kurumu ve diğer yayın kuruluşlarının yaptığı gibi çağımız gereklerine yanıt verenler ile referans amaçlı kullanılabilecek olan Osmanlı Devleti döneminde basılmış, yazılmış olanların kendi dilleri ve çevirileri ile birlikte yeni basımlarının yapılabilmesi için bir özendirici parasal destek politikası olabilir.
  17. Bu noktada üzerinde durulması gereken bir husus da, Osmanlı Devleti’nde matbaanın kullanılmaya başladığı 1729 yılından yeni abc’nin kabul edildiği güne kadar basılan eser sayısının 30,000 dolayında olduğu tahmin ediliyor olmasıdır[45]. Basılan bu kitapların yanında Osmanlı Devleti döneminde birçok el yazması kitaplar da vardır. Bu elyazmalarından sanırım bazıları da günümüzde yeni abc ile yayınlanmıştır. Dipnotta yer alan kaynak incelendiğinde 19 uncu yüzyılda sadece Avrupa’da 10 milyon ayrı başlıklar taşıyan kitap basıldığı görülür. Üstelik bu kitapların herbirinin basım sayısının 500-2,000 aralığında değiştiği de ileri sürülmektedir.
  18. Bu değerlendirmelerim ile ülkemizde Osmanlıcanın hiç öğrenilmemesini ileri sürmüyorum. Osmanlı Devleti’nin arşiv belgelerinin ve yazışmalarının yanında Osmanlıca yazınının eserlerini günümüze araştırmacılarına ve okurlarına kazandırılmasını sağlayacak sayıda Osmanlıca uzmanının yetiştirilmesini ben de istiyorum. Bu sayının da başlangıçta belki 100 daha sonra da 50 dolayında öğrenci yetiştirmekle sınırlı olmasının yeterli olabileceğini düşünüyorum. Sayılar gereksinime göre değişebilir. Bunun için yapılacak şey Dil, Tarih Coğrafya Fakültesi’nde “Osmanlıca” bölümünün açılmasıdır. Açılacak bu bölüm Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğüne belgeleri hatasız çevirecek uzman yetiştireceği gibi, Doktora tezlerini Osmanlı Devleti ile ilgili konularda yapacaklara da istedikleri takdirde Osmanlı Arşivi orijinal belgelerini doğrudan okuyabilmeleri için eğitim de verebilecektir.
  19. Alıntıları yaptığım kaynakta, yaklaşık 1450 yıllarından başlayarak modern İngilizce oluşmaya başladığı belirtilmektedir.
  20. Bu metnin günümüz İngilizcesine çevirisi şöyledir: You seek land and sea for your winnings, As wise folk you know all the estate Of kingdoms; you be fathers of tidings, And tales, both of peace and of debate.
  21. Adaların 1066 yılında, çağın Fransızcasını konuşan Normanlar tarafından işgal edilmesi ile dil köklü bir değişime uğramıştır. Adalarda 1350 lere kadar egemen olan “orta İngilizce” diline “Canterbury Hikayeleri”nden bir örnek alıntılıyorum[44].
  22. Çeviri: Lo! the Spear-Danes’ glory through splendid achievements The folk-kings’ former fame we have heard of, How princes displayed then their prowess-in-battle. Oft Scyld the Scefing from scathers in numbers…
  23. Bugün İngiltere Eğitim Bakanı, İngiliz halkına “eski” veya “orta” İngilizceyi lise düzeyinde zorunlu ders yapıyoruz diye açıklasa, sanırım birkaç gün içinde istifa etmek zorunda kalabilir. Beowulf’tan yapılan bir alıntı vereyim. İlk metin “eski” İngilizce yazılmıştır, altındaki de günümüz İngilizcesine çevirisidir[43].
  24. Buraya kadar sunduğum bilgiler, Osmanlıcanın öyle liselere haftada birkaç saatlik ders koymakla öğrenilemeyeceğini açıkça ortaya koymuştur sanırım. Kaldı ki, Türkiye Cumhuriyeti bireylerinin çok büyük çoğunluğunun da Osmanlıca öğrenme arzusu içinde olmadıklarını düşünüyorum. Hele hele Osmanlıcayı Osmanlının kullandığı harflerle öğrenme arzusunu göstereceklerin birkaç bin bilemediniz birkaç on bin kişiyi geçmeyeceğinden de eminim. Ayrıca, merak ediyorum, liselerde seçmeli olan Osmanlıca dersini geçtiğimiz ders yılında ve içinde bulunduğumuz ders yılında kaç öğrenci aldı ve öğrenci sayısı arttı mı azaldı mı acaba?

[1] Atalay Figen, “Sırada Arap alfabesi var”, Cumhuriyet Gazetesi internet ortamı 6 Aralık 2014.

[2] “Erdoğan: İsteseler de istemeseler de …” Cumhuriyet Gazetesi online 8 Aralık 2014.

[3] Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük Cilt 2 Sekizinci Baskı 1988, sayfa 1702.

[4] Meydan Larousse Büyük Lûgat ve Ansiklopedi, Meydan Yayınevi 1969, Cilt 9 Osmanlıca maddesi sayfa 635-637.

[5] Hacib Yusuf Has, “Kutadgu Bilig”, Yayına Hazırlayan Mustafa S. Kaçalin, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı e-kitap,

Beyitler 198-204.

[6] Hacip Yusuf Has, “Günümüz Türkçesi ile Kutadgu Bilig Uyarlaması”, Günümüz Türkçesine uyarlayan Fikri Silahdaroğlu, T.C. Kültür Bakanlığı 1000 Temel Eser 2000 İkinci baskı, sayfa 28.

[7] Bolel M. Aziz, Yunus Emre Hazretleri Hayatı-Divanı Eskişehir 1983 sayfa 186, 6.a.

[8] Banarlı Nihad Sâmi, “Resimli Türk Edebiyat Tarihi” MEB Devlet Kitapları, 1998, Cilt 1 sayfa 380-381.

[9] Y.a.g.e., sayfa 381.

[10] Kesik Beyhan, “Garib-Nâme’de İnsan ve İnsanî Değerler”, Turkish Studies International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 5/1 Winter 2010 sayfa 1188.

[11] Mumcu Ahmet Prof. Dr., “Tarih İçindeki Genel Gelişimiyle Birlikte Osmanlı Devletinde RÜŞVET (özellikle Adli Rüşvet)” İnkılâp Kitabevi 2. Baskı 1985, sayfa 327.

[12] Arıkan Mümtaz, “Tarihte Bugün” 11 Aralık 1995 Cumhuriyet Gazetesi.

[13] Wikipedia Âşık Ömer maddesi.

[14] Banarlı Nihad Sâmi, “Resimli Türk Edebiyat Tarihi” M.E.B. Devlet Kitapları İstanbul 1998, Cilt 2, sayfa 720.

[15] Banarlı, Cilt 2, sayfa 716.

[16] Banarlı, Cilt 2, sayfa 691.

[17] Banarlı, Cilt 2, sayfa 671.

[18] Defterdar Sarı Mehmet Paşa “Devlet Adamlarına Öğütler” Sadeleştiren Hüseyin Ragıp Uğural, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları:710, 1000 Temel Eser Dizisi 1987.

[19] Y.a.g.e., sayfa xvı.

[20] Y.a.g.e., sayfa 57.

[21] Y.a.g.e., sayfa 56.

[22] Y.a.g.e., sayfa 69.

[23] Y.a.g.e., sayfa 68.

[24] Ergin Osman, “Türk Maarif Tarihi” Eser Matbaası 1977, Cilt 1-2, sayfa 319.

[25] Y.a.g.e., aynı cilt sayfa 319.

[26] Ergin O., y.a.g.e. Cilt 5, sayfa 1852, Resimli, Haritalı Osmanlı Tarihi Ahmet Rasim Cilt 3 sahife 1035 ten alıntılanmış.

[27] Y.a.g.e. sayfa 1853.

[28] Ergin O., Y.a.g.e. aynı cilt sayfa 1856,

[29] Tuğlacı Pars, “Osmanlı Döneminde İstanbul Kadınları”, Cem Yayınevi, İstanbul 1984.

[30] Turan Yrd. Doç. Dr. Namık Sinan, “16. Yüzyıldan 19. Yüzyıl sonuna dek Osmanlı Devletinde Gayrı Müslimlerin Kılık Kıyafetlerine Dair Düzenlemeler”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi 60-4 sayfa 239-267.

[31] Çakır Prof. Dr. Serpil, “Osmanlı Kadın hareketi” Metis Yayınları sayfa 24.

[32] Y.a.g.e. sayfa 29.

[33] Y.a.g.e. sayfa 68.

[34] Meydan Sinan, “Cumhuriyet Tarihi Yalanları 1. Kitap”, İnkılâp Kitabevi 2010 sayfa 478.

[35] Sakaoğlu Necdet, “Osmanlı Eğitim Tarihi” İletişim Yayınları 2. Basım Ekim 1993, sayfa121.

[36] Banarlı, Cilt 2, sayfa 1116-7

[37] Kabacalı Alpay, “Çeşitli Yönleriyle Şair Eşref Hayatı, Sanatı, Yergileri”, Özgür Yayın Dağıtım Birinci Baskı Haziran 1988, sayfa 348.

[38] Y.a.g.e., sayfa 356.

[39] Ziya Paşa, “Terci-i Bend Terkib-i Bend”, Çıdam Yayınları Birinci Baskı Aralık 1992, sayfa 55.

[40] Y.a.g.e., sayfa 153.

[41] Y.a.g.e., sayfa 24-25.

[42] Eminoğlu Mehmet, “Osmanlı Vesîkalarını Okumaya Giriş” Anadolu Yayın Pazarlama ve Tic. Konya 1989, sayfa 32-38.

[43] Mabillard, Amanda. Shakespeare’s Language Shakespeare Online. 20 Aug. 2000. < http://www.shakespeare-online.com/biography/shakespearelanguage.html. Dileyenler ayrıca, http://www.nosweatshakespear.com sitesine de göz atabilirler.

[44] Y.a.g. kaynak.

[45] Doğan Ali Necati, “Türkiye’de yayıncılık-Osmanlı Devleti’nde kitap yayıncılığı”, Milliyet Blog 7 Ağustos 2009.

[46] “Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan: Kampüs değil külliye”, Yurt Gazetesi online 7 Ocak 2015.

[47] “İki yıl önce Erdoğan: Türkçe ile felsefe yapılamaz diye ırkçıdır”, Cumhuriyet online 25 Aralık 2014.

[48] Y.a.g. gazetedeki aynı haber.

[49] Uluşahin Aslı/Emre Döker, “Türkçe felsefe yapıyoruz o bilmiyor”, Cumhuriye online 26 Aralık 2014.

[50] Fromm Erich, “Kendini Savunan İnsan”, Say yayınları 10 uncu baskı Kasım 2002, sayfa 131.

[51] Ülken Hilmi Ziya, “İslam Felsefesi”, Cem yayınevi Dördüncü Baskı 1993, sayfa 27.

[52] Y.a.g.e. sayfa 31.

[53] Wikipedia, “Sraydan Kız Kaçırma” maddesi.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s