Seçim mi Dayatma mı? II

Yukarıdaki başlığı taşıyan ilk yazımı şu ifadelerle bitirmiştim; “Yukarıda da açıkladığım nedenlerle Cumhurbaşkanlığı adayı ile ilgili olarak CHP’ce izlenen süreçten ciddi olarak rahatsız oldum. Aklıma gelen önemli sorularımı yukarıda açıkladım. Bir seçim yapabilme olanağına sahip olabilme yerine dayatma ile karşılaşmış olmamdan kaynaklanan rahatsızlığıma rağmen, sandığa gidip, “çatı adayı”na isteksiz olarak oy vereceğim. Umarım aday belirleme yöntemine ve ilk turda katılımın düşük olma riskine yönelik endişelerimde haksız çıkarım.” Öncelikle ve samimiyetle belirtmeliyim ki, endişelerimde haksız çıkmadığım için pek üzülmedim. Zira görünen köy kılavuz istemiyordu. Diğer taraftan, 10 Ağustos 2014 ü izleyen günlerde ortaya çıkan bilgiler ve CHP yönetimince izlenen yaklaşımları gördükçe ve Hürriyet Gazetesi köşe yazarı Yılmaz Özdil’in 13.8.2014 günü yayınlanan “Açtırma çatıyı söyletme kötüyü” başlıklı yazısında ileri sürülen iddiaları okuduktan sonra endişelerimin haklı çıkmasına sevinsem mi bilemedim. Çünkü seçim sonucu tercih ettiğim bir sonuç değildi. Seçim sonrasında ortaya dökülenler benim endişelerimin çok ötesinde bilgiler içeriyordu.  Özdil’in anılan yazısında yer alan hususlara yönelik yanıt olarak, CHP’den henüz (18 Ağustos 2014 günü itibariyle) bir açıklama gelmemesini de düşündürücü buluyorum.

Ortaya çıkan Cumhurbaşkanlığı seçim sonuçları ve bu sonuçlar üzerine yapılan açıklamalar ışığında, ilk yazımın son cümlesinde de söz verdiğim üzere, ek değerlendirmelerimi siz okurlarımla paylaşmak istiyorum. Seçim sonuçları ortaya çıkar çıkmaz, ilk ve en ağır eleştiriler, çoğu kez olduğu gibi, yazlıkçılar ile sandığa gitmeyen seçmenlere yönelik olarak yapıldı. Sandığa gitmeyen seçmenlere yönelik eleştiriler, bana göre, daima seçim için yanlış strateji belirleyen liderlerin bir hedef saptırma stratejisi olmuştur ve bu kez de hedef saptırma ısıtılıp yeniden toplumun önüne konulmak istenmiştir.

Yazlıkçılara ve Sandığa Gitmeyenlere Yönelik Eleştiriler Haklı mı?

Hemen bu soruya yanıt verme yerine, önce, kısaca bir benzetme yapmak için bir soru ile başlamak istiyorum; bir sanayici veya tüccar piyasanın talep etmediği bir ürünü, nasıl olsa beğenirler diye ısrarla ve inatla piyasaya sürerse sonuç ne olur? Çok büyük olasılıkla sanayici veya tüccar kendisi iflas etmekle kalmaz, kendisine kredi açanları da ciddi bir zarara sokar. Örneği biraz daha geliştirirsek, sanayici kendi üreteceği ürün yerine nasıl olsa kendi ürünümden daha yüksek kârla satarım diye kendi üretimini durdurup, ürün ithal ederek piyasaya sürer ve zararına ancak birkaç tane satıp iflas ederse doğru strateji mi izlemiş olur? İşini böyle yürüten sanayici veya tüccar, ürününü almadıkları için tüketiciyi suçlamakta ne kadar haklı olabilirler? Bana göre, o işadamı tüketiciyi suçlamakla sadece kendisini aldatmış olur. Bu örneklerle genel olarak politikanın ve özel olarak da cumhurbaşkanlığı seçimi arasında ne ilişki var sorusunu yöneltenler olabilir. Politika ile ticaret arasındaki benzerlik düşünüldüğünden çok daha fazladır. Siyasi Partiler satıcıdır, seçmenler alıcıdır. Siyasi Partiler ürün olarak seçildikleri taktirde ülkeyi nasıl yöneteceklerini ve seçmenin gönencini nasıl yükselteceklerini açıklayan parti
programlarını ve bu programı kimlerle uygulayacaklarını gösteren adayları ile “umut ve güven” pazarlarlar, seçmenler de kendisine sunulan “umut ve güven” paketleri arasında beğendiğini seçer, diğer bir deyişle satın alırlar. “Umut ve güven” paketi en çok satan da iktidar olma şansını elde eder. Hemen belirtmeliyim ki her ticari ilişkide olabileceği gibi politikada da hilelerle, reklamlarla satın alıcılar açık veya gizli olarak yanıltılabilir, yanıltılmaya çalışılabilir. Belleği kısa vadeli olan toplumlarda bu yanıltmalar birkaç kez üst üste de yinelenebilir. Dünya ve ülkemiz siyaset tarihi bunun sayısız örnekleri ile doludur. O nedenle, ABD Cumhurbaşkanlarından Abraham Lincoln (1809-1865), ”Eğer vatandaşlarınızın güvenini bir defa yitirirseniz, onların güvenini ve saygısını asla yeniden kazanamazsınız. Doğrudur, bazen bütün insanları aldatabilirsiniz, bazı insanları her zaman kandırabilirsiniz, ama bütün insanları her zaman aldatamazsınız.[1]” gözleminde bulunmuştur. Ancak Lincoln’ün gözlemi Ortadoğu ikliminde pek geçerli olmasa da, Türkiye’mizde zaman zaman geçerli olabiliyor. O nedenle, 10 Ağustos 2014 Cumhurbaşkanlığı seçiminde yanlış politika izleyenlerin, yazlıkçıları ve sandığa gitmeyenleri eleştirmek yerine aynaya bakıp, “ben onları neden sandığa getiremiyorum” sorusunu sormaları gerekir diye düşünüyorum.

Oy vermeyenleri eleştirenlerin, Cumhurbaşkanlığı seçimi için adresini değiştirmek için kaç seçmenin nüfus müdürlüklerinde günlerce ve saatlerce kuyrukta bekleyip perişan olduğuna ilişkin bilgileri var mı? Bu girişimde bulunan seçmenlere çıkarılan güçlükleri biliyorlar mı? Seçmenleri adres değiştirme konusunda uyarmak CHP yönetiminin aklına hangi tarihte geldi anımsıyorlar mı? Sadece Cumhurbaşkanlığı seçimi için adres değiştirenler hakkında bir fikir edinebilmek için Muğla, Antalya, İzmir, Aydın, Mersin ve benzeri sahil illerinin, tatil ilçelerinin seçmen sayısının 30 Mart 2014 ile 10 Ağustos 2014 arasında ne kadar değiştiğine zahmet edip bir bakıversinler. Ayrıca, Karayolları Genel Müdürlüğü ile Emniyet Genel Müdürlüğünden 7, 8 ve 9 Ağustos günü şehirlerarası trafik yoğunluğunun ne düzeyde olduğunu soruversinler. Yine, tatil yörelerine gidişlerini 10 Ağustos sonrasına erteleyenler konusunu da inceleme zahmetine girsinler.

Yüksek Seçim Kurulu’nun 15 Ağustos 2014 günü açıkladığı kesin verilere göre, Cumhurbaşkanlığı seçiminde sandığa gitmeyen seçmen sayısı 14,409,214 kişidir. Geçersiz oyların sayısı da 737,716 kişidir. Diğer bir deyişle 55,692,841 politika tüketiciden 15,146,930 u veya yüzde 27.2 i kendilerine sunulan “umut ve güven” paketlerinden hiçbirini beğenmemiştir. Seçim sonucunda siyaset piyasasına sürdükleri ürünü seçmenin yüzde 27.2 nin beğenmemesini, siyaset piyasasını doğru ve sağlıklı değerlendiremeyenler ve 30 Mart 2014 Belediye Meclisi Üyeliği seçimlerinde 5,299,440 seçmen sandığa gitmemişken bu sayıyı 14,409,214 e çıkaranlar kendi hatalarını örtmek için seçmene öfke saçmaktadır.

En çok beğenilmiş görüntüsü veren “umut ve güven” paketini seçenler ise toplumun sadece (21,000,143/55,692,841=) yüzde 37.7 si, diğer bir deyişle üçte birinden biraz fazladır. İkinci beğenilmiş gibi görünen “umut ve güven” paketi ise toplumun (15,587,720/55,692,841=) yüzde 27.99 u veya dörtte birinden biraz fazlasının oyunu almış görünmektedir. İkinci konumdaki “umut ve güven” paketine ilişkin bir önceki cümlede “beğenilmiş gibi görünen” ibaresini bilinçli olarak kullandım. Zira bu paket için oy kullananların azımsanmayacak bir bölümü, ilk yazımda da belirttiğim gibi, benim gibi isteksiz olarak zoraki oy vermişlerdir. Bunu seçim öncesinde ve sonrasında görüşebildiğim birçok kişiden duydum.

Çatı adayı ve onu öneren liderler seçim sürecini doğru kullandılar mı?

Bana göre, seçim sonrasında öncelikle yanıtlanması gereken soru budur. Cumhurbaşkanlığı seçiminde görüntüde de olsa en büyük başarıyı sağlayan çatı adayı rolü verilen kişidir. Çünkü ülkede çok az kişinin tanıyıp bildiği bir kişi seçim arenasına itilmiş 40-45 günde çok kısıtlı olanaklar içinde ve iktidarın tüm olanaklarını kullanan bir rakibe karşı seçmenlerin yüzde 27.99 unun oyunu şu veya bu nedenle almıştır. Tarihe böyle yazılacaktır. Ancak burada bir hususun altını kalın çizgilerle çizmek gerekir, yüzde 27.99 oranında oyu çatı adayı almamıştır, bu oranda oy çatı adayının bazı söylemlerine, CHP ve MHP’nin tutumlarına rağmen seçmenler tarafından çaresizlikten verilmiştir. Çaresizlikten, çünkü oy vermedikleri taktirde, istemeksizin rakip adaya oy verir duruma düşmemek için. Çatı adayına oy verenlerin benim de içinde olduğum bir bölümü bu duruma düşürüldükleri ve bir dayatma ile karşı karşıya bırakıldıkları için kızgınlardı. Kampanya döneminde, Çatı Adayının basında yer alan söylemleri içinde tartışılacak olanlar olduğu gibi, bir tanesi ile önemli bir seçmen topluluğuna adeta bana oy vermeyin denilmiştir; “… Türkiye’de eğer bugün biz bu demokratik sürecin içerisinde belli bir noktaya gelmişsek, milletimizin verdiği bu şehitler sayesinde olmuştur. Adnan Menderes ve arkadaşları olmasaydı, Türkiye hiçbir zaman diktatöryadan, mutlakiyetten ve otoriter rejimlerden kurtulamazdı. Bunların sayesinde biz demokrasi mücadelesi veriyoruz. Onları her zaman rahmetle ve minnetle anmamız lazım. …[2]”  Çatı adayının bazı politikacılara sevgi ve saygı duyması kişisel tercihidir deyip geçilebilir, ancak Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı’na aday olmuş bir kişinin, Adnan Menderes öncesini “diktatorya ve mutlakiyyet” olarak tanımlamasını anlayışla karşılamak ve saygı duyabilmek bana göre olası değildi. Cumhurbaşkanlığına çatı adayı olarak gösterilme ayrıcalığını elde ettiği Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk’ün önderliğinde bir bağımsızlık savaşı ve o savaşta şehit olan yüzbinler ile milyonlarca gazinin bedel ödemesi ile kurulabilmiştir. Sandığa gitmeyen seçmeni suçlayan Parti yöneticilerinin kendileri de bu ve benzeri söylemleri itici bulmamışlar mıydı? Sandığa giden seçmenlerin azımsanmayacak bir bölümü, bu söylemi ile adeta bana oy vermeyin diyen adaya, alternatif maliyeti çok yüksek bulduğu için kahrola kahrola oy verdi sanırım, en azından ben öyle oy verdim. Çatı adayına kahrede kahrede oy verdiren diğer söylem ise bizzat CHP Genel Başkanı’ndan geldi; “tıpış tıpış gidip oyunuzu vereceksiniz”. Cumhuriyet’in kurucu felsefesini bilen, ona inanan ve ömrü boyunca ona sahip çıkma çabası içinde olan seçmen kitlesine “tıpış tıpış gidip oy verme” üslubu ile hitap etmek, CHP Genel Başkanı için hiç de zarif bir söylem olmamıştır. Bu söylem belki de sandığa gitmeyen seçmen sayısının artmasına bile neden olmuş olabilir. CHP Genel Başkanı, Cumhuriyet Gazetesi yazarlarından Utku Çakırözer ile yaptığı ve 13 Ağustos 2014 günü aynı gazetede yayınlanan söyleşisinde bu sözlerine şöyle açıklık getirmek istemiştir; “Oyunu kullanan seçmene, hangi adaya verirse versin saygılıyım. Ancak sandığa gitmeyenleri eleştirme hakkım var. Eğer ülkeye karşı kendini sorumlu hissediyorsan sandığa gideceksin. Ben o ‘tıpış tıpış’ sözünü de tek bir aday için söylemedim. ‘Çocuklarımıza karşı sorumluluğumuz varsa tıpış tıpış sandığa gideceksin’ dedim. Orada şu parti ya da bu parti diye telkinde bulunmadım. Sandığa gideceksiniz, oyunuzu kullanacaksınız. Ülkenin kaderi belirleniyor, ‘Ben sandığa gitmeyeceğim’ demek olmaz. Gördünüz işte. Sandığa gidilseydi bugün farklı sonuç çıkacaktı.” CHP Genel Başkanı’nı bu açıklamasının son cümlesinde küçük bir değişiklik yaparak izleyen soru olarak kendisine “Seçime farklı bir aday veya yaklaşımla gidilse idi, bugün farklı sonuç çıkacaktı” ne dersiniz sorusu sorulsa yanıtı ne olurdu acaba? Ayrıca, CHP Genel Başkanı, Çakırözer’e yaptığı bu “tıpış tıpış” açıklaması ile kendi adayı konusunda mahcup bir tavır sergilediğinin farkına varmadı mı?

Diğer taraftan, CHP ve MHP Genel Başkanları da, niyetleri öyle değilse bile, izledikleri yaklaşımla önerdikleri çatı adayını içlerine pek de sindirmedikleri izlenimi verdiler. Nasıl mı? CHP ve MHP Genel Başkanları kaç miting yaptılar ve kaçında önerdikleri adayla birlikte halkın karşısına çıktılar? Çatı adayı kaç miting yaptı? Önerdikleri aday seçilmiş olsa idi her iki Genel Başkan kutlamaya ve saygılarını sunmaya gitmeyecekler miydi?  Öyle ise, yaptıkları mitinglerden en az birkaçında adaylarını alıp kısa birer sunuş konuşması yaptıktan sonra kürsüyü ona bırakamazlar mıydı? Bu şekilde hareket etselerdi, çatı adayına güvendiklerini ve desteklediklerini daha güçlü ifade etmiş olmazlar mıydı? Böyle yapmak yerine o mitinglerde kendi şov ve kavgalarını yaptılar. Çatı adayları ise en fazla bin kişiyi bile zor alan salonlarda birkaç toplantıda kendini tanıtmaya ve derdini anlatmak için ülke içinde tura çıkarıldı ve ayrıca birkaç televizyonda konuşma fırsatı elde edilebildi. Bana göre, iki parti bu yaklaşımları ile çatı adaylarını seçmen nazarında çok geri plana itmiş oldular. Diğer taraftan seçim sonrasında her iki partinin örgütlerinden çatı adaya sahip çıkılmadığına ilişkin söylemlerde basında yer aldı. Çatı adayına yapılan parasal bağışlardan, Hazine’ye verilecek olan boyut açıklandığında, çatı adayının kampanyasının ne denli sönük geçtiği daha iyi görülecektir.

Bu başlıkla yayınladığım ilk yazımda değerli dostum Zekeriya Temizel’den alıntıladığım İç Anadolu sözü eşliğinde şu düşünceyi dile getirmiştim; “Yıllar önce değerli dostum Zekeriya Temizel bir konu ile ilgili olarak şu İç Anadolu özlü sözünü dile getirmişti; ‘El elin eşeğini türkü çığırarak ararmış’, umalım seçmenler sandığa giderken ve CHP ile MHP örgütleri sandığa sahip çıkarken bu İç Anadolu özdeyişine göre hareket etmezler.” 10 Ağustos 2014 seçimine yönelik propaganda döneminde izledikleriniz ve gözlemlediklerinize göre siz okurlar iki Parti’nin adaylarını desteklemelerini nasıl tanımlarsınız?

Çatı adayı için imza vermeyen CHP milletvekillerine birkaç söz

Yaklaşımınız bana göre, çok doğru, haklı, demokratik ve ülkenin geleceği için uygun ve önemli bir tarihi adımdı. İlk yazımda da bu çizgide düşüncelerimi belirtmiştim. Tarihin sizleri saygıyla anacağını düşünüyorum. Ancak çok önemli bir hata yaptınız. Elinizi kaldırdınız, ama yapmanız gereken hamlenizi yapmadınız. Ülkemizin henüz olgunlaşmasını tamamlamamış parti içi demokrasi anlayışı bu tavrı demokratik bir hak kullanımı olarak algılamaz, aksine isyan olarak topluma sunmayı tercih eder. Keşke, 21 kişi olarak kendi adayınızı YSK’ya bildirseydiniz. Sanırım bugün konuştuğumuz şey, adayınıza coşku ile oy vermek üzere sandığa gidenlerin katılımı yükseltmesi sonucu Cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci tura kalmış olması olacaktı. Yine inanıyorum ki, sizin adayınız, çatı adayından daha fazla oy alacağı için ikinci tura kalan aday da olacaktı. Belki de Cumhurbaşkanı olarak seçilecekti. Ben de oyumu gönül huzuru ile adayınıza verebilecektim. Kadın haklarında sürekli erozyon yaşanan bir dönemde hukukçu bir bayan Cumhurbaşkanı adayının olması ve seçilmesi çok büyük anlam taşıyacaktı.  Yarım bıraktığınız hamleniz ile Türkiye önemli bir fırsatı yitirdi.

CHP Genel Başkanı’nın değerlendirmesine birkaç görüş

Çatı adayına destek olmayan 21 CHP milletvekili size önemli bir “B” planı fırsatı sunmuştu. Çatı adayı açıklamış olmanız nedeni ile bu girişime açıktan destek olamayabilirdiniz, anlayışla karşılanırdı, eğer sadece “Cumhurbaşkanlığı Seçim Kanunu’nun 7. Maddesi 1. Fıkrasında yer alan ‘demokratik haklarını’ kullanmışlardır” diyebilseydiniz. Bunu yapmak yerine, parti yönetiminde görev alanlar tarafından bu milletvekilleri disipline sevk edilmekle tehdit edildiler.  Umarım, söz konusu milletvekillerine disiplin cezası uygulanmaz ve dışlanmazlar. Çünkü böyle bir davranış, daha fazla seçmeni CHP’den uzaklaştırır.

CHP’nin stratejisinin, çatı adayının AKP seçmeninin yüzde 10 unun oyunu alacağına dayandırıldığı ileri sürüldü[3]. Gerçekten strateji bu idi ise, bana göre, iyimserden de öte bir yaklaşım seçilmiş. AKP seçmeninden oy alacak daha gerçekçi yaklaşım, AKP’den istifa etmiş ve Başbakanı eleştiren kurucu üyelerden birini ikna ederek ek bir aday olarak 20 CHP milletvekili imzası ile aday göstermek olabilirdi. Kabul ederler miydi bilemem, ancak bana denenmeye değer bir seçenek olarak görünüyordu.

Ortaya çıkan seçim sonuçları sonrasında, CHP’nin büyük eleştirilere hedef olduğunu ve eleştirenlerin seçimi kazanan adayın devlet olanaklarını bolca kullandığı, devlet televizyonunun ve diğer televizyonların adaylar için adil bir yayın programı uygulamadıklarının, Başbakan’ın görevinden istifa etmeden kampanyasını sürdürmesinin eleştirilmediği ileri sürüldü. Bu eleştirilerde CHP hem haklı hem de haksızdır, zira bu konular benim izlediğim yazılı ve görsel basında ciddi eleştiriler yer almıştır, bu cesareti sergileyenlere haksızlık yapılırken iktidara biat etmiş basın yayın organlarından aynı şeyi beklemek sadece hayalciliktir. Kaldı ki, yarışın bu şekilde adaletsiz geçeceğini siyasi körler bile görmüştü.

CHP, Cumhurbaşkanlığı Seçim Kanunu müzakerelerinden başlayarak yakındığı tüm konuları tartışmaya açıp sonra da yargı organlarına taşımış olsa idi, şikayet ettiği bazı noktaları çözmüş olabilirdi. Bu konuda yazdığım ilk yazıda yer alan bir hususu örnek olarak verebilirim. Başbakan adaylığını açıkladığı anda muhalefetçe istifa konusu gündeme getirildi. Oysa yasa müzakere edilirken, 11 inci maddede adayların istifa etmeleri düzenlenirken bakan, başbakan, TBMM başkanı gibi kamu yetkisini doğrudan kullanan kişilerin de bu görevlerinden istifa etmeleri gerektiği, bunun Anayasa’da yer alan “kanun önünde eşitlik ilkesinin bir gereği” olduğu belirtilip, zabıtlara geçirilse ve buna rağmen yasa mevcut hali ile çıktığında salt bu Anayasal ilkenin ihlal edilmiş olması nedeni ile yasanın iptali istense idi, belki farklı bir hukuki sonuç elde edilebilirdi. Buna rağmen iptal edilmez ise konu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine de götürülebilirdi.  Haksızlık etmek istemem, belki bu saydıklarımdan bir bölümü yapılmış olabilir. Öyle ise, konu topluma yeterince mal edilemedi. Keşke hepsi yapılmış olabilseydi.

Üzerinde durmak istediğim diğer bir konu da, çatı adayına imza vermeyen 21 milletvekili için, çatı adayı için illerine gidip çalışmadıkları eleştirileridir. Parti yetkili organlarının kararı olmayan bir konuda milletvekillerini görev yapmamış olmakla suçlamak büyük haksızlık olmuştur. Kaldı ki, basında yer alan bilgilere ve belgelere göre, bizzat parti yönetimi bu milletvekillerini TBMM’deki çalışmalarda bulunma görevi vererek seçim bölgelerine gitmelerine engel olunmuş.

Partilere en büyük zarar, parti yönetimlerinin acele ile açıklama yapmalarından geldiği siyasi tarihimizde bol örnekleri ile yer almaktadır.

Partiler arası uzlaşma ne zaman ve nasıl olur

Bazı okurlar, çatı adayının birçok partinin uzlaşısı ile belirlenmiş olması taktirle karşıladıklarını belirterek benim gibi bu yaklaşımı eleştiren yazarları kınamışlardır. Bu eleştirileri saygı ile karşıladım ve karşılamaya devam ediyorum. Benim çatı adayı sürecine yönelik eleştirilerimin temel dayanağı, çatı adayını öneren partilerin karar organlarında, çatı adayın ismi açıkça belirtilerek demokratik bir tartışma yapılmadan, doğrudan Genel Başkanlar tarafından partilerine ve topluma dayatılmasıdır. Nitekim, 10 Ağustos 2014 cumhurbaşkanlığı seçimi sonuçlandıktan sonra yer alan tartışmalarda CHP Genel Başkan Yardımcılarından birisi çatı adayının adını televizyondan öğrendiğini söylemiştir. Dolayısı ile gerçekçi ve uygulanabilir bir uzlaşı olmadığı da ortaya çıkmıştır. Ayrıca, parti örgütlerinin de çatı adayını desteklemekte tutuk davrandıkları bizzat örgütte görev alanlar tarafından dile getirilmiştir. Bu yöndeki endişelerimi ilk yazımda özellikle vurgulamıştım.

Aslında sağlıklı uzlaşıya şöyle varılabilirdi, her iki parti, parti içi demokrasiyi işletip aday veya adaylarını belirleyip, sonra da iki parti yöneticileri hangi adayları ikinci tura kalırsa onu destekleme kararı alıp örgütlerine bu yönde önerilerini kamuya açık olarak bildirebilirlerdi.

Yerel seçimlerde ise, iki parti son dört-beş seçimde hangisi hangi il ve ilçede kayda değer boyutta önde olmuş ise diğer parti orada güçlü bir adayla seçime girmeme kararı alabilirdi. Bütün bunlar oturup konuşularak sağlanabilirdi.

Boykot bazı hallerde demokratik bir hak, bazı hallerde ise değildir denilemez

Sağlıklı işleyen ve sağlığı korunan demokrasilerde önde gelen hakların başında “düşünceyi ifade özgürlüğü” yer alır. Düşünceyi ifade sözlü, yazılı olarak ifade edildiği gibi eylemle de dile getirilebilir. 10 Ağustos 2014 de sandığa gitmeyen seçmenler de önlerine konulan adaylar arasında oy verecek bir aday olmadığını ya sandığa gitmeyerek veya geçersiz oy kullanarak açıklamışlardır. CHP Yönetimi bu seçmenleri eleştirmektedir. Bu durumda bir soru sormak gerekiyor. Bir ürünü, bir etkinliği boykot etmek demokratik bir hak olarak savunulup yasalarla korunurken, sandığı boykot etmek neden demokratik bir hak olarak görülmüyor?

Avrupa Birliği ülkeleri sandığı boykot etmeyi çok akıllıca ortadan kaldırmışlardır, ama seçmeni eleştirerek veya yasaklar koyarak değil. Seçim barajlarını ya kaldırarak veya yok düzeyine indirerek. Diğer bir deyişle, seçmene bol seçenek sunarak. Ülkemiz Seçim Kanunu ve Cumhurbaşkanlığı Seçim Kanunu yüzde 10 baraj ve Cumhurbaşkanı adaylarını belirlemeyi sadece TBMM üyelerine bırakarak, seçmenin düşüncelerini ve politik tercihlerini TBMM’nde temsil ettirebilme özgürlüğünü çok düşük düzeylere indirmiştir.

O nedenle, CHP, her düşüncenin TBMM de ifade edilebilmesine olanak sağlayacak yeni bir seçim kanunu ile Cumhurbaşkanlığı seçimleri için de toplumun tercihlerin geniş bir yelpaze de yansıtacak aday gösterme değişikliğini daha güçlü ve kararlı biçimde izlemelidir.

Bir soru ile bitirmek isterim. Bir parti yerel seçimde ve cumhurbaşkanlığı seçiminde kendi bünyesinden kendi kimliğini ve felsefesini taşımayan adayla seçmen karşısına çıkarsa, partili-partisiz seçmen, kendi adayını çıkaramayan partiye nasıl güven duyabilir ki? Özellikle yaşamı boyunca, seçim sonucunda kazanan birçok adayın bir ay bile geçmeden kazandığı partiden istifa edip bir başka partiye geçen birçok siyasetçi gördü ise.

Hikmet Uluğbay

 


[1] Bartlett and Justin Kaplan, “Bartlett’s Familiar Quotations” 16 th Edition Little, Brown and Company 1992 sayfa 451.

[2] Özcan Halil, “İhsanoğlu, Menderes ve Özal’ın kabirlerini ziyaretinde duygulandı” Zaman Gazetesi Online 20 Temmuz 2014. Hulki Cevizoğlu, “Atatürk olmasaydı da -o- olurdu!”, Yurt Gazetesi 22 Temmuz 2014.

[3] “Süheyl Batum’dan sert eleştiri”, Sözcü.com 11 Ağustos 2014.

Seçim mi Dayatma mı? II” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s