Korku

Bürokrasiden emekli olduğum 1992 yılı başından bu yana fırsat buldukça yazmaya çalışıyorum. Emeklilik dönemimin başlangıcından başlayarak yazmayı seçmemin temel nedeni, öğrenme sürecimi hızlandırmak olduğu kadar, öğrendiklerim belirli düzeye ulaşınca onları toplumla paylaşma arzusu idi ve o günden bugüne aynı anlayışla okuyup-yazmayı sürdürüyorum. Kendi sitemi kurup sayfa ve kelime sınırı baskısı yaşamadan özgürce yazmaya başladığım 2007 başından bu yana çeşitli ilgi alanlarımın yanına, deneme türünde yazmaya çalıştıklarımdan da ara sıra siteye örnekler koyma başladım. Şimdiye kadar sizlere deneme denemesi olarak sunduğum yazılarım şunlar oldu; “Çocuk İstismarı”, “Bir Çocuğa Yaşam Vermek”, “Yaratma Yeteneği ve Cesareti”, “2011 Yılında Babil’den Bile Geride Olmak”, “Vicdan” ve “Sabır”. Görüldüğü üzere deneme çalışmalarımın tümü insana ve insanca duygulara yönelik oldu. Bu kez de sizlere yine insana özgü değişik bir duygudan söz edeceğim, “Korku”. Bu kez “korku” üzerine yazmayı seçmemin nedeni, ülkemiz kadınlarının bir bölümü mevcut eşleri veya ayrıldıkları eşleri tarafından öldürülme, yaralanma veya dövülme korkusu altında yaşıyor, anne ve babalar çocuklarım gösteri ve yürüyüşlere katıldığında yaralı olarak mı eve dönecek yoksa tutuklandı mı veya öldü mü haberi gelecek korkusu altında uykusuz kalıyorlar, yine anneler ve babalar çocukları kaçırılacaklar mı korkusunu yaşıyor, insanların bir kısmı telefonlarım dinleniyor mu endişesi içinde huzursuzca telefonları ellerine alıyor, adalet kurumlarına işi düşenler adil bir yargılama söz konusu olacak mı endişesi içinde hakkını bile aramaktan korkar durumda ve kamuda veya özel kesimde çalışanlar şu veya bu nedenle işimden olacak mıyım veya yerim değiştirilecek mi endişesi içinde evinden çıkıp işine gidiyor. İşin daha da kötüsü, bu korkular her geçen yıl azalmıyor, artıyor. Bu korku ve endişelere sizler de başka korkuları ekleyebilirsiniz. Umarım yazdıklarım korkularınızı çoğaltmaz, azaltır.

Korku, insana genetik olarak atalarından mı geçmekte, yoksa doğumdan sonra doğrudan yaşanarak mı öğrenilmekte tam karar verebilmiş değilim. Bu boyutu tartışmayı, konunun uzmanları psikologlara bırakmak daha uygun olacak diye düşünüyorum. Bu konuda benim ağır basan eğilimim ise, doğumdan sonra korkunun adım adım öğrenildiği yönünde, o nedenle de yazımı bu anlayışıma dayandıracağım.

“Korku” sözcüğü için Türk Dil Kurumu’nun hazırladığı “Türkçe Sözlük” şu tanımlamaları vermiş; “1. Bir tehlike veya tehlike düşüncesi karşısında uyanan kaygı duygusu, 2. Kaygı, üzüntü, 4. (psikoloji) Gerçek veya beklenen bir tehlike ile yoğun bir acı karşısında uyanan coşku, beniz sararması, ağız kuruması, kalp ve solunum hızlanması gibi belirtileri olan veya daha karmaşık fizyolojik değişmelerle kendini gösteren duygu.[1]

Korku sözcüğünün İngilizce dilindeki karşılığı “fear” için Webster’s New International Dictionary of the English Language sözlüğü şu tanımları içeriyor; “1.Painful emotion marked by alarm, extreme awe, or anticipation of danger; agitation or revoltion caused by forebodings, fright, dread; disquiet; also, an instance or manifestation of this feeling, 2. State or habit of fearing (something) or of being fearful; anxious concern; solititude, as to live in fear of one’s enemies; to set out on a journey  in fear and trembling.[2]” İngilizce bu tanımı dilimize şu şekilde çevirebiliriz; “1. Alarm, aşırı korku veya tehlike beklentisinin neden olduğu sancılı duygu; içe doğan dehşet ve ürkme duygusunun yol açtığı kaygı veya sarsıntı; endişe; bu duyguların sergilenmesi veya açığa vurulması, 2. Bir şeyden korkma durumu veya alışkanlığı; veya korku içinde olmak; huzursuz olmak; düşmanlarının korkusu ile yaşamak veya yalnız olmak; korku ve endişe içinde titreme içinde olmak.”

Kendi dilimizde ve İngilizce dilinde yapılmış tanımlamalar “korku” sözcüğünün yüklendiği anlamlar konusunda oldukça kapsamlı bir yelpaze sunmaktadır. Ortak noktaların çokluğu yanında, bazı farklar da var. Türkçe tanımlama korkunun tehlike boyutunu öne çıkarırken, İngilizce tanımların içine düşman kavramı yanında yalnızlık duygusu da eklenmiş. Bu sözlük tanımlamalarının bana göre bazı önemli noksanları var. O noksanlara değinmeden önce, Korku sözcüğü için sözlüklerin verdiği tanımlamalar yanında tarihsel süreçte bu sözcük üzerine gözlem yapıp, düşünüp oluşan görüşlerini özlü deyişlere çevirmiş olanların söylemlerine de göz atarsak, korku duygusu için daha kapsamlı bir algı ve düşünce oluşturabiliriz diye düşünüyorum.

Antik çağ Yunan düşünürü ve içinde “Zincire Vurulmuş Prometheus”un da bulunduğu birçok oyunun yazarı olan Aeschylus (M.Ö. 525-456), korku duygusunun belirli koşullarda insana yarar sağlayacağını şu dizelerle dile getirmiştir (dizelerdeki şiirsellik noksanı, Türkçe çevirisini bulamadığım için, kendi çevirimin sonucudur, hoş görünüze sığınırım);

“Korkunun yararlı olduğu anlar da vardır,

Yeter ki, gözetiminden kaçmasın,

Denetleyen vicdanın,

Sancıdan, elbet kazanılacak erdem ve bilgelik de olacaktır.[3]

Aeschylus’un şu söylemleri üzerinde de düşünmek gerekir. “Kötülükler konusunda bilgili olmaktansa cahili olmayı yeğlerim.” Burada düşünür haklı olarak korku salmayı kötülük tanımı içine alıyor ve bu konuda cahil olmanın daha erdemli bir tavır olacağına işaret ediyor. “Korku silahtan güçlüdür.[4]” Aeschylu’un bu söylemleri, yukarıdaki dizelerle birlikte değerlendirildiğinde çağında ve günümüzde kendisine neden saygı duyulduğuna ipucu olacaktır sanırım. Bazı kaynaklar, Romalı yazar Gaius Plinius Secundum’un (23-79) Natural History isimli eserinde Aeschylus’un, “başına düşecek bir nesne ile öleceği” şeklindeki bir kehanet nedeni ile daima açık havada dolaştığını yazmaktadır[5]. Kısa tarihi öyküleri ile ünlü Latin yazarı Valerius Maximus (M.S. 1. yüzyıl), M.Ö. 468 de Sicilya’ya dönen Aeschylus’un, bir kartalın avladığı kaplumbağayı parçalanması için havadan bıraktığında başına düşmesi sonucu öldüğünü yazmıştır[6]. Yaşama böyle trajik bir şekilde veda eden Aeschylus’un özlü sözlerinden birisi de şöyle;  “Özgür insanı da, bir güce esir olan kişiyi de kaderleri bekliyor olacak.[7]” Kaderci bir görüş ama, en azından kendisi için doğrulanmış görünüyor. Ayrıca, bir güce esir olan kişinin kaderinin daha iyi olmayacağına da vurgu yapma gereği hissetmiş. Aeschylus’un bu söylemini doğrulayan bir atasözümüzü anımsayalım, “korkunun ecele faydası yok.” Belki bu sözü şöyle tamamlamak gerek, “ancak ecelin bazı korkulardan kurtulmaya faydası var.”  Aeschylus, yukarıdaki dizeleri ile, vicdanın denetlediği bir insanın yaptığı hatalardan ders alarak erdem ve bilgelik yolunda ilerleyeceğini ve yeni yeni korkulardan oluşan bir girdaba düşmeyeceğini vurgulamış görünüyor. Ancak, diğer söylemleri ile bazı insanların korkunun egemen olduğu ortamların yarattığı baskı ve terörden etkilenip vicdanlarını devreye sokamaz duruma düşebileceklerini de kabul etmiş gibi görünüyor. Korkunun insanı paniğe veya felç olmaya sevk edişini yaklaşık 2000 yıl sonra Fransız yazar, deneme türü yazının yaratıcısı ve politikacı Michel Eyquem de Montaigne  (1533-1592)şöyle dile getirmiş; “Korku, kimi zaman ayaklarımıza kanat takar, kimi zaman da ayaklarımızı yere çiviler.[8]” Montaigne bir bakıma korku konusunda bilgi ve bilinç sahibi olmak için çaba göstermeyen ve kendini eğitmeyen bir kişinin kaçma veya korktuğuna teslim olma dışında bir seçeneği olmadığını belirtiyor. Peki korkuya karşı nasıl bilgi ve bilinç sahibi olabiliriz? Bu sorunun yanıtını İngiliz filozofu Bertrand Russell (1872-1970), vermiştir. Russell, 1950 yılında “Popüler olmayan yazılar” (Unpopular Essays)  içinde yayınladığı “entelektüel saçmalıkların ana hatları” başlıklı yazısında, “Korku hurafenin temel kaynağıdır ve zalimliğin temel kaynaklarından birisidir. Korkuyu yenebilmek akıl ve bilgeliğin başlangıcıdır.”  Russell aynı yazısında ayrıca, “Büyük bir korkunun etkisi altında iken, ne bir insanın, ne bir topluluğun ve ne de bir ulusun insanca ölçüler içinde hareket edebileceğine veya mantıklı düşünebileceğine güvenilemez.[9]”  saptamasını yapmış. İnsan bilginin ve erdemin değil de hurafenin yanında yürüyorsa sıkça korku yaşaması kaçınılmaz. Diğer bir deyişle insan çoğu kez bilmediği, anlamadığı ve açıklayamadığı şeyleri öğrenmek yerine onlardan korkuyor ve hurafelere teslim oluyor. Hurafelerin beslediği korkudan kurtulabilmesi ise ancak nitelikli ve bilimsel içeriği ağırlıklı laik eğitim görmesi ile başlayabilecek. Ancak ülkeyi yönetenler bu niteliklere sahip bir eğitime ulaşım olanağı veriyorlarsa! Böyle bir eğitim ise, tarih boyunca, bazı yönetimlerce, varlıkları sürdürebilmek için daima tehlikeli bir tehdit olarak görülmüştür. Zira böyle bir eğitim mantıklı düşünmeyi sağlayacağı gibi bilgisizken korku yaratan olayların bilimsel ve anlaşılabilir bir nedeni ve yapısı olduğunu da öğrenebilecektir. Ayrıca korktuğu şeylerden korunmanın ve kaçınmanın da yolları olduğunu keşfedecektir. Kendisini korkutan şey veya kişi hakkında bilgi sahibi olacak ve korkması gereken bir şey olmadığını da çözümleyebilecek ve insanca yaşama için mücadele etmesi gerektiğini anlayacak ve mücadeleye başlayabilecektir. Russell, ayrıca, çok önemli bir noktaya da değinmiş, zalimlerin elindeki en önemli silahın korkutma olduğuna özel vurgu yapma gereği duymuş. Russell’i yetiştiren toplum, “Eğitim halkı yönlendirmeyi kolaylaştırır, ancak onları sürüklemeyi zorlaştırır, yönetilmelerini kolaylaştırır, ama köleleştirmeyi imkânsız kılar.[10]” diyebilen nice Lord Brougham’ları (1778-1868) ortaya çıkarmıştır. Russell’ın büyük korku konusundaki söylemini tamamlayacak bir görüş de ünlü bir devlet adamından gelmiştir. 1929 ekonomik buhranının etkilerinin sürdüğü ortamda A.B.D. Başkanlığına seçilen Franklin D. Roosevelt (1882-1945), göreve başlama töreninde (4 Mart 1933) yaptığı konuşmada “korku” konusunda şu söylemi dile getirmiştir; “Öncelikle kesin olarak inandığım bir şeyi belirtmek isterim, korkmamız gereken tek şey korkunun kendisidir- gerilemeyi ilerlemeye dönüştürmemiz için gereken çabalarımızı felce uğratan adsız, mantıksız, haklı görülemez bir terör.[11]” Roosevelt’in söyleminde, öncelikle insanların veya ulusların “korku” tuzağına düşmemesi uyarısı var. Zira o tuzağa düşüldüğü anda baş gösteren panik nedeniyle bireysel veya toplumsal psikoloji çıkış yolu bulmakta, çözüm üretmekte ve kararlı bir direniş gösterebilmekte zorlanacağı endişesi var. Roosevelt, korkunun terör etkisine de haklı olarak işaret etme gereğini duymuş. Zira korku, Montaigne’ın söylediği gibi sadece ayakların kitlenmesine yol açmayıp aynı zamanda aklın tutulmasına yol açtığında yarattığı ortam “terör” sözcüğünden başka bir sözcükle açıklanabilir mi?

Onun ötesinde tarihte sayısız örneği olduğu gibi bazı yönetimler insanlar üzerinde terör yaratarak korku rejimi kurmuşlar ve o yapıyı yine sürekli korku üreterek sürdürmeye çalışmışlardır. Halen de sürmeye çalışıyorlar. İngiliz devlet adamı Sir Winston S. Churchill (1874-1965) II. Dünya Savaşı’nda Müttefiklerin İtalya’ya asker çıkarmasından sonra Çizme’ye yaptığı seyahatinden döndükten sonra 28 Temmuz 1944 günü şu söylemi dile getirmiştir; “Bir ulus kendisini despotik bir rejime teslim ederse, o rejimin işlediği suçlardan kaynaklanan hatalarından dolayı bağışlanamaz.[12]” Benzeri gözlem çok daha önceleri Atatürk tarafından 28 Aralık 1919 günü yapılmıştır. Atatürk, o gün Ankara’ya ulaştığında kendisini karşılayanlarla yaptığı söyleşide, Dünya Savaşı sonrasında yenilginin yol açtığı felaketleri açıkladıktan sonra, İstanbul Hükümeti’nin Ulusal Kurtuluş hareketi çalışmalarına yönelik olarak yaptığı kötülük ve hataları anlattıktan sonra şu gözlemde bulunmuştur; “… hükümetlerin icraatı menfi olup ta millet itiraz etmez ve ıskat etmezse bütün kusur ve kabahatlere iştirak etmiş demektir.[13]” Atatürk liderliğindeki Kurtuluş Savaşı sonunda kurulan Cumhuriyet rejimi, ulusu, yeniden korku altında yaşamayacak bir devlet yapısına kavuşturmuştu. Kıymetini bildik mi? Sanmıyorum. II. Dünya Savaşı öncesinde ülkelerini seçimlerle despotik rejimlere teslim eden Alman, İtalyan ve Japon halkları hem savaş sırasında hem de savaş sonrasında çok ağır bedeller ödemek zorunda kalmışlardır. Bu ülkelerin halkları savaş öncesinde, seçtiklerinin kısa sürede demokrasiyi ve adaleti ayaklar altına almaya başlamaları ile birlikte, özgürlüklerini yitirmiş ve korku altında yaşamaya başlamışlardı. Bu ülkelerde iktidarı ele geçirenler, iktidarlarını insanların korku duygularını devamlı ve artan dozlarda beslemeyi, ülkelerini felakete uğratana kadar, sürdürmüşlerdir. İnsanlık tarihi gününe ve geleceğe uyarılar yapan birçok bilge ile doludur. İtalyan kuyumcu ve heykeltıraş Benvenuto Cellini (1500-1571) otobiyografisinde, “Yasaların efendisi yaptıklarınıza, yasaları uygulayamazsınız.[14]” gözleminde bulunmuştur. Meclislerde etraflıca görüşülmeden ve tartışılmadan liderlerin buyruklarına göre yasa yapan ülkelerdeki yasaları buyrukları verenler uygulamak olası mı? Buyruk verenler yasalar işine gelmedikçe veya kendisini denetlemeye ve sorgulamaya olanak verdikçe, bunları değiştirmezler mi?  Yasamayı denetimine alan lider, 14. Louis’den farklı mı düşünür? Fransız Kralı 14. Louis (1638-1715) 1655 yılında parlamentoda yaptığı konuşmada “L’Etat, c’est moi” cümlesi ile Meclisi oluşturanlara “Devlet benim” diyerek tüm yetkinin kendisinde olduğunu, diğer bir deyişle devlete atfedilen tüm yetkilerin kendisine ait olduğunu söyleyerek, Kralların Tanrı’dan yetki aldıkları inancını vurgulamıştır. Dolayısı ile de Kral’ın söyledikleri ve yaptıklarının toplumsal çıkara uygun olduğu ve onun gereği olduğu anlayışını yansıtmıştır. Başta, Hitler, Mussolini olmak üzere, tüm diktatörler, bu cümleciği kullanmasalar bile o anlayışla ülkelerini felakete götürmüşlerdir. Benito Mussolini (1883-1945) 1934 yılında yaptığı bir konuşmada. “Özgürlüğün kokuşmuş cesedini gömmüş bulunuyoruz[15]” demiştir.  İzleyen yıllarda görüldüğü üzere, İtalyanlar, “özgürlüğü” kokuşmuş ve gömülmesi gereken bir ceset olarak tanımlayan Duce’lerinin peşinden felaketten felakete sürüklenmekten kurtulamamışlar ve çok ağır bedeller ödemişlerdir. Adolf Hitler (1889-1945) ise “Kavgam” isimli kitabında şu söylemi dile getirmiştir; “İnsan yığınları, … küçük bir yalandan çok, büyük bir yalanın tuzağına kolaylıkla düşerler.[16]” Almanlar da Führer’in büyük yalanlarına inanarak kendilerinin olduğu kadar Avrupa’nın acı kaderini belirlemişlerdir. İkinci Dünya Savaşı’na ilişkin filmlere monte edilen özgün Mussolini veya Hitler konuşmalarını izlediniz mi? İzlediyseniz, Montaigne’in “Öfke üzerine” başlıklı denemesinde Latin şairi Publius Ovidus Naso’dan ( M.Ö. 43- M.S. 18) yaptığı şu alıntıya ne denli benzediklerini de anımsayacaksınız;

“Yüzü öfkeden şişmiş, damarlarında

Kara kanlar kabarmış, gözleri ise,

Bir Gorgon’unkinden[17] daha vahşice parlıyor.[18]

Yeniden Montaigne’e dönersek, onun Denemeleri için de “Korku” üzerine olanlar var. Bunlardan “Zalimliğin anası korkaklık” başlıklı olanda çok ilginç gözlemlerde bulunmuş, iki tanesini buraya almak isterim; “Zafer kazanıldıktan sonra, korkaklar kan dökerek şenlik yapar” ve “Öldürmek, cesaretten çok korku işidir; bir önlem işidir, saldırıdan çok savunmadır.[19]

Korkunun köleliğe yol açtığını, özgürlüğü için savaşmış bir kişiden dinleyelim; Etrüsklere karşı Roma’yı Tiber köprüsünde savunan Quintus Horatius Flaccus (M.Ö. 65-8) bu savaşma gücünü şu söyleminden almışa benzer; “Korku içinde yaşayan insan asla özgür olamaz.[20]

İnsanın ne zaman korkması gerektiğine ilişkin ilginç bir gözlem İbrani kültüründe şöyle dile getirilmiş; “Kişi, keçinin önündeyken, katırın sırtındayken ve bir aptalın neresinde olursa olsun korkmalıdır.[21]” Aslında bu söyleme geri attığı çifteler ile daima büyük tehlike yaratan eşek ile at da dahil edilmeliydi diye düşünüyorum. Noksanına rağmen, bu gözlem aslında çok ilginç bir uyarıyı da içeriyor, ne yapacağı kolayca kestirilemeyen ve sizin için her an tehlike yaratması olasılığı yüksek olanların ne önünde, ne üzerinde, ne de etrafında bulunmayın diyor. Aslında başınızın üzerine de çıkarmayın demek istiyor galiba. Bu noktada insanın aklına benzeri bir Hindu özdeyişi de geliveriyor; “Diktatörler üzerinde inmeye cesaret edemedikleri bir kaplanın üzerine ileri geri koşturuyorlar.[22]” Toplumlar korku duvarını aşıp “kaplan” olduklarını anladıklarında zaten sırtlarına binenleri silkip sırtlarından atmayı başarabildiklerini tarih yazıyor.

Korkutanlara teslim olup cehaleti sığınılacak bir liman olarak seçen bir toplumları ise neyin beklediğini ABD Başkanlarından Thomas Jefferson (1743-1826) net bir biçimde söylemiş. Jefferson; “Bir ulus cahil ve özgür olabileceğini umuyorsa, uygarlığın var olduğu bir ortamda bu beklentisi hiçbir zaman gerçekleşmemiştir ve bundan sonra da gerçekleşmeyecektir.[23]

Buraya kadar seçtiğim görüşlerin ağırlığını korkanlar ve korkutanlar oldu. Acaba korkutmayı bir araç olarak kullananların kendi korkuları yok mu? Şimdi de onların korkusuna kısaca göz atalım.

Antik çağ Yunan filozofu, Epicurus (M.Ö. 341-279, “Kim etrafa korku salarsa, kendisi de korkusuz değildir.[24]” Publilius Cyrus (1 yüzyıl) “Kendisinden çok kişinin korktuğu kimse, çok kişiden korkmalıdır.[25]” demiş. Epicurus’u ve Cyrus’u şöyle anlamak gerek herhalde, korku salanların çevresinde herhalde dostları olamaz, olsa olsa dost diye tanımlama zorunda kalacakları fedaileri, işbirlikçileri ve dalkavukları bulunabilir. Öyle bir ortamda da korkmaları doğal, zira yanlarında bulundurduklarının ne zaman ihanet edeceklerini veya arkadan vuracaklarını asla bilemezler. Korku salanların çevresindekilerden korkmalarına yönelik güzel bir değerlendirmeyi yine Montaigne’de buluyoruz. Montaigne “Tiranları bu kadar kan dökücü yapan nedir? Kendi güvenliklerini sağlama kaygısı ve yüreklerindeki korku, kendilerine zarar verebilecek herkesi ortadan kaldırarak kendi güvenliklerini sağlama duygusu veriyor- bu korkuları arasında kadınlar ve kendilerini yaralayacak olanaklar da bulunuyor.[26]” Aslında, korku salanların en büyük korkusu, korkuttuklarının gün gelip “korku duvarını” aşabilecek olmaları. O nedenle buna fırsat vermemek için sürekli ve kesintisiz korku salmaya ve avazları çıktığı kadar bağırmaya devam etmişler ve ediyorlar.

1801-1809 döneminde ABD Başkanlığı görevini üstlenen Thomas Jefferson insanlar hakkında çok değerli bir gözlemi var; “İnsanlar yaradılışlarının doğal gereği olarak ikiye ayrılırlar: birinci grup halka güvenmez ve ondan korkar ve bütün yetki ile gücü onların elinden alarak üst tabakanın ellerine vermek ister. İkinci grup kendisini halkla birlik olarak görür. Toplumsal çıkarların emanet edilebileceği en akıllı kesim olmasa bile, halka güvenir, onları bağrına basar ve onları en namuslu ve en güvenilir bulur. Bu iki grup insan her ülkede bulunur. Onlar, kendilerini düşüncelerindeki, konuşmalarındaki ve yazılarındaki özgürlük boyutu ile belli ederler.[27]” Bu gözleme iki yüz yıl sonra eklenecek bir şey bulabilmek çok zor. Yine de Jefferson’un gözleminde katılmadığım tek nokta var. Halka güvenmeyip ondan korkanlar bütün yetki ve gücü toplumun üst tabakasına asla vermezler, aksine tek başlarına kendi ellerinde toplamak isterler. Üstelik korkutanların çevrelerine yönelik güvensizlikleri her gün daha da artarak büyür ve şüphesini çekenlerin ödeyeceği en ucuz maliyet ise çevreden uzaklaştırılmaktır.

İngiliz yazar Aldous Huxley (1894-1963) Avrupa ve Uzak Doğu’nun yeniden bir dünya savaşına çılgınca hazırlanmaya başladığı dönemde, 1937 yılında yayınladığı ve dilimize “Sonuçlar ve Araçlar” olarak çevrilebilecek kitabında, toplumların diktatörlerini nasıl yarattığına ilişkin çok ilginç bir saptama yapmıştır. “İnsanlar Sezar’lara ve Napolyon’lara tapınmayı sürdürdükçe, Sezar’ları ve Napolyon’ları ortaya çıkacak ve onların yaşamlarını perişan edeceklerdir.[28]”  Huxley ayrıca aynı kitabında, demokrasi ile yönetilen ülkelerin o kimliklerini sürdürebildikleri sürece savaş macerası içine girmeyeceklerini de aynı güzellikle şöyle dile getirmiştir; “Modern ve yüksek teknolojili bir savaşa etkin bir biçimde hazırlanan ve giren bir ülke demokratik olmaktan çıkar.  Hiçbir ülke bir diktatör ve ona koşulsuz boyun eğen eğitimli bir bürokrasi tarafından yönetilmedikçe modern bir savaşa hazırlık yapmaz.[29]

Thomas Jefferson 4 Temmuz 1826 günü yaşamdan ayrıldığında masasında bulunan bir kağıdın üzerinde “Diktatörlere direnmek, Tanrı’nın önünde saygı ile eğilmektir.[30]” yazılı imiş.

Noktayı Russell’dan son bir alıntı ile koyalım; “Kimse, dünyadaki kendi yerini görme cesaretini göstermedikçe korkudan kurtulamaz ve kimse yeteneğinin elverdiği yüceliğe, kendi önemsizliğini fark etmeden, yükselemez.[31]

Hikmet Uluğbay


[1] Türk Dil Kurumu, “Türkçe Sözlük” 1998 Baskısı Cilt 2, sayfa 1363.

[2] Webster’s New International Dictionary of the English Language Second Edition Unabridged, sayfa 925,  G. & C. Meriam Company, Publishers Springfield, Mass. U.S.A. 1944

[3] Ehrlich Eugene ve Marshall De Bruhl, “The International Thesaurus of Quotations”, HarperPerennial 1996, sayfa 226.

[4] Y.a.g.e. aynı sayfa.

[5] Wikipedia, Aeschylus maddesi.

[6] Wikipedia, aynı madde.

[7] Bartlett John ve Justin Kaplan, “Bartlett’s Familiar Quotations” 16 ncı baskı, Little, Brown and Company 1992, sayfa 63.

[8] Ünlü Ali, “Vecizeler, Öğütler, Parolalar”, Şule Yayınları 2002, sayfa 311.

[9] Russell Bertrand, “An Outline of Intellectual Rubbish” 3w.personel.kent.edu

[10] Bartlett ve Kaplan, sayfa 390.

[11] FDR’ın İlk Başkanlık Dönemine başlarken yaptığı konuşma metninden.

[12] Ehrlich ve Bruhl sayfa 711.

[13] M. K. Atatürk, “Söylev ve Demeçleri” Atatürk Araştırma Merkezi 1989 Cilt II, sayfa 14.

[14] Ehrlich ve Bruhl sayfa 711.

[15] Bartlett ve Kaplan, sayfa 652.

[16] Bartlett ve Kaplan, sayfa 676.

[17] Gorgon: Antik Yunan mitolojisinde yılan saçlı, kendisine bakanların taş döndüğü üç kız kardeşler.

[18] Montaigne, Cilt 3, sayfa 161.

[19] Montaigne, “Denemeler“, Bütün Eserler 3, Cem Yayınevi Temmuz 2006 sayfa 130 ve 131.

[20] Saraçbaşı Ertuğrul, “Damıtılmış Sözler” YKY 3. Basım 2001, sayfa 304.

[21] Ehrlich ve De Bruhl, sayfa 227.

[22] Churchill W.S., “”While England Slept” 1936.

[23] Bartlett ve Kaplan sayfa 344.

[24] Saraçbaşı, sayfa 304.

[25] Ünlü sayfa 312.

[26] Montaigne, Cilt 3 sayfa 137.

[27] Bartlett ve Kaplan, sayfa 345.

[28] Huxley Aldous , “Ends and Means” 1937 Internetteki metin.

[29] Huxley, a.g.e.

[30] Ehrlich ve Bruhl, sayfa 711.

[31] Russell B., “Skeptical Essays”.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s