Elimizdeki İki Ucu Riskli Değnek

Aşağıda okuyacağınız metin Yeni Adana Gazetesi’nden sayın Ahmet Erdoğdu ile yapılan söyleşidir. Bu söyleşi, adı geçen gazetenin 14, 15 ve 16 Mayıs 2014 sayılarında üç bölüm halinde yayınlanmıştır.

Soru 1: Öncelikle bize Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, geleceği bakımından ülkenin coğrafi açıdan karşılaştığı tehditlerin, fırsatların ve bugüne kadar katlandığı oldubittilerin ana hatlarıyla bir panoraması ile sorularımıza başlayalım.

Yanıt 1: Sayın Erdoğdu, Türkiye Cumhuriyeti’nin hükümran olduğu toprakların tarih içindeki bazı önemli özelliklerini özetle anımsamak, söyleşimizin kapsayacağı konuları sağlıklı değerlendirebilmekte yardımcı olacaktır. Ülkemiz ile birinci kuşak komşularımızın hükümranlığı altında bulunan topraklar en az 5 bin yıldır tarihin yarısına yakın bölümünün yazıldığı bir coğrafyadır. Coğrafyamız Sümer, Akkad, Asur, Babil, Hatti, Hitit, Pers, Yunan, Batı Roma, Doğu Roma, Arap, Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluklarının yanında Çarlık Rusya’sının sırayla ve belirli sürelerle hükümran olduğu ve birbirlerinin topraklarını fethettiği ve terk etmek zorunda kaldıkları bir İmparatorluklar coğrafyası olma ayrıcalığına ve mirasına sahiptir. Bu nedenle de ülkemizin bulunduğu coğrafya insanlık ortak kültür mirasının binlerce yıldır oluşageldiği toprak üstündeki ve halen toprak altındaki varlıkları ile bir tarih ve kültür müzesidir. Bu coğrafya aynı zamanda çok tanrılı bir inanç yapısından, tek Tanrılı üç dinin doğduğu ve geliştiği bir inanç verimliğine sahip topraklardır. Çok tanrıya inanıldığı dönemde bu coğrafyada birçok savaş olmasına karşın inanç nedeni ile hiç savaşa girilmemişti. Çok tanrıdan tek Tanrı inancına geçilmekle birlikte, her tek Tanrılı din kendi bünyesinde birçok mezhep ve her mezhep de kendi içinde birçok tarikat üretmiştir. Bu coğrafya tarih boyunca tek Tanrı’lı dinler arasında çekişme-çatışma ve savaşlar yaşadığı gibi, her tek Tanrı’lı dinin kendi içinde ortaya çıkarılan mezhep ve tarikatları arasında da çekişmeler ve hatta silahlı çatışmalar yaşanmıştır ve yaşamaya devam etmektedir. Bu coğrafyada hüküm sürmüş olan son İmparatorluklar (Osmanlı Devleti ve Rus Çarlığı) 1914-1918 dönemini kapsayan Birinci Dünya Savaşı sırasında (Rus Çarlığı) sonrasında (Osmanlı Devleti) tasfiye olmuştur. Bu tasfiyeler sonucu ortaya çıkan yeni devletler tasfiye edilen İmparatorluğun devamı niteliğinde gördükleri Türkiye Cumhuriyeti’ne ve Rusya’ya güven duymaktan uzak durmuşlardır. 20 inci yüzyılın başında 1904 yılında İngiliz jeopolitik uzmanı John Mackinder’in[1] ortaya attığı dünya egemenliğine erişim kuramı Avrupa ve Asya devletleri arasında güvensizliği beslediği gibi ülkelerin birbirine şüphe ile bakmalarına yol açmış ve sonucunda yeni bir dünya savaşına yol açmıştır. II. Dünya Savaşı sonrasında uluslararası güvensizlik eriştiği boyutla uzun süren bir “Soğuk Savaş” dönemi yaşanmasına neden olmuştur. Soğuk Savaş döneminin yoğun etkileri ülkemizin bulunduğu coğrafyada yaşanmıştır. Birinci Dünya Savaşı sırasında ortaya çıkan Sovyet İmparatorluğunun 1980 li yılların sonlarında kendisini tasfiye edip Rusya Federasyonu ve Bağımsız Devletler Topluluğu’na dönüşmesi ile Soğuk Savaş dönemi gerginliği ve güvensizlik ortamı yumuşama ve güven inşa etme sürecine girmiştir. Ancak, 1977-1981 döneminde ABD Başkanlığı görevinde bulunan Jimmy Carter’in o dönemde Ulusal Güvenlik Danışmanlığını yapmış olan Zbigniew Brzezinski 1997 yılında yayınladığı ve dilimize “Büyük Satranç Tahtası”[2] diye çevrilen ve Amerika’nın küresel üstünlüğünü sürdürebilmesi için gereksindiği jeostratejik bakışı anlatan kitabı ve ABD ve Avrupa Birliği’nin, Rusya Federasyonu dışında kalan Bağımsız Devletler Topluluğuna yönelik ekonomik ve politik yaklaşımları ülkemizin bulunduğu coğrafyada güvensizlikleri yeniden gündeme getirmeye başlamıştır.

Bu coğrafyanın diğer bir özelliği de sanayi devrimini yapamadığı için, bu devrimi yapan ülkelerin ham madde kaynağı ve pazarı olmak olmuştur. Bu coğrafya dünyanın en değerli enerji kaynakları olan petrol rezervlerinin en az yüzde 70 ine ve doğal gaz kaynaklarının da en az yüzde 40 ına sahip olmasıdır. Bu enerji kaynaklarının üretimi ve taşınması için bu coğrafyada 20 inci yüzyılın başından bu yana üstü açık veya kapalı savaşlar kesintisiz devam etmiştir.

İşte bu coğrafyanın bu özellikleri göz önüne alındığında, coğrafyanın tam merkezinde bulunan Türkiye Cumhuriyetinde akademisyenlerin, bürokratların, teknotratların, politikacıların ve devlet adamlarının “çok bilinmeyenli denklem çözme yetenekleri”nin, en az, süper güçlerin benzer görevlerinde bulunan kişilerin aynı konudaki yetenekleri kadar iyi olması gerekmektedir. Bu yeteneklerin gelişebilmesi için de sahip oldukları lâik eğitim sisteminin o ülkelerden çok daha kaliteli olması mutlak bir gerekliliktir. Bu sağlanamadığı sürece bu coğrafyada var olan devletler daima ne olduğunu anlamadan, Ukrayna ve Gürcistan’da yaşandığı gibi, “Renkli devrimler” ve Tunus, Libya, Mısır ve Suriye’de uygulandığı gibi  “Arap Baharı” oldubittileri ile karşılaşmaya devam edecek ve, doğal kaynakları yağmalanacaklardır. Ayrıca, katma değer yaratma güçlerini geliştiremedikleri için dış alıma dayalı tüketimlerini finanse etmek amacıyla kısa vadeli borca batacaklar ve sık sık ekonomik krizler içine düşeceklerdir.

Soru 2:  Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın açıkladığı “Ermenilere Taziye” mesajını nasıl anlamalıyız? Bu mesajdan Türkiye’nin kazançları ve kayıpları ne olabilir?

Yanıt 2: Bu soruya iki ana başlık altında yanıt vermek uygun olacaktır. Eğer Recep Tayyip Erdoğan, Başbakan sıfatını taşımayan, Türkiye Cumhuriyeti’nin sıradan bir vatandaşı olarak bu mesajı yayınlamış olsa idi, hiç kimsenin hiçbir eleştiri yapma hakkı olamazdı. Zira o da her birey gibi Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sında, İnsan Hakları Bildirgesi’nde ve Avrupa İnsan Hakları Bildirgesi’nde yer alan düşünce açıklama özgürlüğü çerçevesinde konu hakkında kendi görüş ve düşüncelerini açıklamış olacaktı. Bu nedenle de düşüncesine katılmayanlar bile, onun bu haklarına saygı duymak zorunda olacaklardı.

Ancak, açıklamayı yapan sıradan bir birey olmayıp Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı sıfatını taşıdığında, konu farklı boyuttan ele alınmak gerekir. İlk olarak, Başbakan bu açıklamayı Millî Güvenlik Kurulu, Bakanlar Kurulu veya TBMM görüşmeleri sonucunda oluşturulmuş bir politika kararı sonucu mu yapmıştır sorusu, hem yurt içinde hem de yurt dışında akla gelecektir. Zira Başbakanların açıklamaları önemlidir ve ülkelerinin politikalarını yansıttığı kabul edilir. Üstelik bu açıklamanın, Doğu Perinçek’in İsviçre’de Ermeni sorunu konusunda yaptığı açıklamalar nedeniyle anılan ülke yargısı tarafından mahkûm edilmesi üzerine, Perinçek’in konuyu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) götürmesi ve bu Mahkeme’nin Perinçek lehine verdiği karardan kısa süre sonra yapılması da yorumları ve tartışmaları yeni bir boyuta taşıyacaktır. AİHM Tutanak Yazmanlığının (the Registrar of the Court) karar sonrasında yaptığı “Ermeni halkına 1915 ve sonraki yıllarda yapılan çok büyük kötülüklerin soykırım olduğunu reddetmenin cezalandırılması haklı bulunmamıştır[3]” başlıklı basın açıklamasında, “Mahkeme Kararı” başlıklı bölümünde, diğer birçok hususun yanında şu ifade de yer almıştır; “1915 ve sonrasındaki olaylar sorununu ‘soykırım’ olarak tanımlanıp tanımlanamayacağının toplum yararı açısından büyük önemi vardır. Mahkeme, bay Perinçek’in konuşmasında, konunun ateşli tartışmasının yapıldığı, tarihsel, yasal ve siyasi boyuttan incelediği görüşündedir. Toplumsal yarar açıdan bakıldığında Mahkeme, (Perinçek’in) açıklamalarının, yetkili makamlar tarafından beğenilip beğenilmeme boyutunun sınırlı olduğu görüşündedir.[4]” Basın açıklamasının izleyen paragrafında da şu ifade yer almıştır; “Mahkeme, (İsviçre) ulusal makamlarınca bay Perinçek’in mahkumiyetini haklı göstermek için sunduğu gerekçeleri yetersiz bulmuştur. Yerel Makamlar, tartışılmasında yadsınamayacak kamu yararı bulunan bir konuda beğenip beğenmeme konusundaki dar sınırı aşmışlardır.[5]” Aynı basın bildirisinde Mahkeme’nin incelemeleri sırasında, Kasım 2007 de İspanyol Anayasa Mahkemesi’nin soykırım suçu için olumsuz düşünce ifade etmenin doğrudan saldırı olarak kabul edilmesinin suç olarak tanımlanmasının Anayasa aykırı olduğuna karar vermesinin de göz önüne alındığını belirtmiştir. Basın açıklamasında, Mahkeme’nin, Fransız Anayasa Mahkemesi’nin Şubat 2012 de, Fransa’da soykırımı yadsımanın suç olduğunu belirten yasayı Anayasa’ya aykırı bulan kararının da incelediği yer almaktadır. Fransız Anayasa Mahkemesi’nin, söz konusu yasayı Anayasa’ya aykırı bulurken üzerinde önemle durduğu husus, böyle bir yasanın düşünceyi ifade ve araştırma özgürlükleri ile bağdaşamayacağı gerçeğidir.

Fransız Anayasa Mahkemesi’nin söz konusu yasayı düşünceyi ifade özgürlüğü yanında araştırma özgürlüğü açısından da Anayasa’ya aykırı bulması çok büyük önem taşımaktadır. Zira, bilindiği üzere, içlerinde bazı Fransız tarihçilerinin de bulunduğu çeşitli yabancı ülkelerin birçok tarihçisi yıllardır, 1915 olaylarının soykırım olarak tanımlayamayacağını yaptıkları araştırmalar sonucunda açıklaya gelmişlerdir. Bu tarihçilerden bazıları bu açıklamaları nedeniyle tepki almış ve hüküm bile giymişlerdir. 1915 olaylarının 100 üncü yılı anmalarına yönelik yoğun hazırlıkların yapıldığı bir dönemde Başbakan’ın söz konusu açıklamalarının anılan olayların soykırım olarak tanımlanamayacağı yönünde çalışmalar yapmış ve yapmakta olan tarihçilerin bundan sonraki çalışmalarını nasıl etkileyeceği de ileride gözlemlenebilecektir. Başbakan’ın bu açıklamanın ülkemiz açısından bir kazanç mı yoksa sorunlar mı getireceğini, 24 Nisan 2015 gününe kadar yer alacak gelişmeler gösterecektir. Umalım bu etkilenmeler olumsuz yönde olmasın.

Soru 3:  Ülkemiz için çok önemli olan Kıbrıs konusunda, neler oluyor? Kıbrıs’ta Türkiye’nin garantörlüğü, Kıbrıs Türklerinin güvenliği sağlanabilecek bir antlaşma ümidi var mıdır?

Yanıt 3: Sayın Erdoğdu, Kıbrıs konusu Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politika konusunda karşısına çıkan en karmaşık “çok bilinmeyenli denklem” olmuştur. Bu denklemde yer alan bilinenler, sadece Kıbrıs’ın iki toplumu, Türkiye, Yunanistan ve İngiltere değil, Güney Kıbrıs’ın Avrupa Birliğine üye olarak kabulünden sonra Avrupa Birliği de eklenmiştir. Diğer taraftan Doğu Akdeniz’deki çıkar çekişmeleri nedeni ile A.B.D., Rusya ve İsrail de bu denkleme dahil olmuş görünmektedir. Kıbrıs konusundaki müzakereler, özellikle zaman zaman Güney Kıbrıs yönetimi tarafından kesintiye uğratıla gelmiştir. Müzakereler yeniden başladığında Kuzey Kıbrıs’ın bir önceki aşamada kabul ettikleri veri kabul edilerek yeni müzakerelerde yeni ödünler alındıktan sonra yeni bir kesinti ortamı yaratıla gelmiştir. Güney Kıbrıs yönetimi tarafından izlenen bu strateji de çoğu zaman Güney Kıbrıs yönetimi lehine işler konuma gelmiş ve bu özellik Avrupa Birliği’ne girilmesi ile birlikte bu husus daha da belirginleşmiştir.

Davos’ta Türkiye ile İsrail arasında yaşanan “bir dakika” krizini “Mavi Marmara” krizinin izlemesi iki ülke arasında ilişkiler gerilmesine, Doğu Akdeniz’de doğal gaz ve petrol aramaları da eklenince Türkiye’ye karşı Güney Kıbrıs’ın elini güçlendirmiştir. Şimdi kısaca bu gelişmeleri anımsayalım.

Kıbrıs ve çevresinde 2009 yılı ve sonrasında yer alan gelişmeler, üzülerek belirtmek gerekir ki, ülkemiz görsel ve yazılı basınında yeteri kadar yakından izlenip kamuoyuna aktarılamadı. Doğu Akdeniz’de Mısır-İsrail-Kıbrıs arasındaki bölgede ABD’ye ait Nobel Energy şirketinin İsrail’in münhasır ekonomik bölgesi içinde kalan Tamar, daha sonra da Levathian bölgelerinde doğal gaz ve petrol bulması bölgeye ekonomik, siyasi ve askeri bakımdan stratejik önemini bir kat daha arttırmıştır. Bu gelişmeler üzerine Güney Kıbrıs kendi münhasır ekonomik bölgesinde enerji kaynakları aranması için harekete geçmiştir. Türkiye Güney Kıbrıs’ın bu kararına karşı çıkmış ve tepki göstermiştir. Ancak, Güney Kıbrıs da doğal gaz aramasını Nobel Energy Şirketine verince, bu aramalar ABD’nin çıkarlarını yakından etkiler konuma gelmiştir. Ayrıca Nobel Energy Şirketi Güney Kıbrıs’ın münhasır ekonomik bölgesinde arama yapmak üzere kurduğu şirketin yüzde 30 hissesini de İsrail’in Delek Şirketine vermiştir. Bu arada İsrail’in Tamar bölgesi gaz ihracatını Rus Gasprom Şirketine vermesi ve Levathian bölgesi gaz ihracatının da Avustralya’nın Woodside Şirketine verilmesi Rusya ve Avustralya’yı da bölge çıkar sahibi konumuna getirmiştir. Diğer taraftan Rusya’nın Güney Kıbrıs bankalarında 20 milyar doları aşan mevduatının bulunması da Rusya’nın Güney Kıbrıs’la ilişkilerine yeni bir boyut eklemiştir. Rus Novatek Şirketi Güney Kıbrıs’ın ikinci bir sahada daha gaz arama ihalesine teklif vermiştir. Bunlara ek olarak İsrail doğal gaz sahalarını korumak için Güney Kıbrıs’tan uçaklarını konuşlandırmak için bir üssü kullanma izni istemiş ve İsrail uçaklarına Andreas Papaendreu üssünün kullandırılması gündeme gelmiştir. Ayrıca İsrail ile Güney Kıbrıs arasında Ocak 2012 de savunma ve askeri işbirliği anlaşması imzalanmıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Kıbrıs Barış Harekatı sonucu kaybolan kişilerin ailelerine ve Karpaz Yarımadasında kalan Rumlara ödenmek üzere, Türkiye’nin Güney Kıbrıs Yönetimine 90 milyon avro tazminat ödemesine ilişkin kararı G.K.R.Y’nin müzakerelerde uzlaşmaz tutumunu sürdürmesine yeniden yol açması olasılığı belirmiştir. Diğer taraftan ABD Başkan Yardımcısı’nın önce GKRY ve arkasından KKTC’ni ziyaretinin hangi tarafa baskı hangi tarafa destek olduğu ziyaretten kısa süre sonra analaşılabilecektir. Bütün bu gelişmeler Kıbrıs müzakerelerine ilişkin çok bilinmeyenli denklemi çok daha da karmaşık hale getirmiştir. Kuzey ve Güney Kıbrıs arasında yeniden başlaması gündemde olan görüşmeler, bu gelişmelerden nasıl etkilenecek bekleyip göreceğiz.

Soru 4: Geçmişte petrol konusunu kapsayan bir kitap yazmıştınız. Güneydoğumuzda yerel seçim sonuçlarından sonra özerklik talep ettiğini açıklayan, hatta bölgedeki petrolden pay isteyen bir parti var. Güneydoğuda bu anlayışla nasıl anlaşabileceğiz? Önerileriniz, öngörüleriniz nelerdir?

Yanıt 4: “İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e Petropolitik” isimli kitabımın gözden geçilmiş yeni baskısı 2008 yılında yapılmıştı. Anılan kitapta, Osmanlı İmparatorluğunu tasfiye sürecinde İngiltere’nin, Mezopotamya’nın petrollü topraklarını ele geçirmek için Birinci Dünya Savaşı öncesinde, savaş sırasında ve savaş sonrasında, Lozan’da hangi stratejileri izlediği ve Güneydoğu Anadolu’da isyanları nasıl özendirdiği ayrıntıları ile anlatılmıştır. Petrol ve doğal gaz kaynaklarını ele geçirme veya denetleme kavgası o günlerden beri yeni devletlerin de katılması ile sürdürülmekte ve bu kaynakların dünyada azalması nedeni ile günümüzdeki kavga çok daha çetin geçmektedir. Ülkemizde ve Bölgemizdeki petrol ve doğal gaz ile ilgili gelişmeleri, çatışmaları ve bunlara ilişkin araştırmalarımı www.hikmetulugbay.com isimli web sitemde yayınlamaya devam etmekteyim. Üniter devletlerde, devletin her alanda elde ettiği vergi, resim, harç ve diğer gelirler Genel Bütçeye gelir kaydedilir ve harcamalar da oradan yapılır. Bu bağlamda da yerel yönetimlere yardım da bütçeden belirli objektif kriterlere göre yapılır. Bunun dışında, yerel yönetimlere belirli alanlarda gelir toplama yetkisi tanınır. Bu kurallara aykırı uygulamalar devletin üniter yapısını zedeler ve özerklik eğilimlerini besler. Ancak günümüzde gündeme getirilen istek, Hükümet’in geçmişte Maden Kanunu’nu çıkarırken yaptığı çok önemli bir hatadan kaynaklandığından şüphe ediyorum. 1985 tarihli Maden Kanununda 2004 yılında yapılan değişiklikler çerçevesinde madenlerden alınan “devlet hakkı”na ilişkin 14 üncü maddesine şu ilave yapılmıştır “Ruhsat sahibi tarafından yatırılan Devlet hakkının % 50 si özel idare payı olarak ruhsatın bulunduğu ilin özel idaresine, … özel ödenek olarak kaydedilir.[6]” Böyle bir düzenleme yukarıda açıklanan bütçe ilkelerine aykırıdır ve daha önce maden kanunu ve benzeri kanunlarda yer almamıştır. Hükümet, 2007 yılı başında, eski Petrol Kanunu yürürlükten kaldıran, “Türk Petrol Kanunu”nun “Devlet Hissesi” başlıklı maddesine de, Maden Kanunundakine benzer şu fıkrayı koymuştur; “Karalarda elde edilen Devlet hissesinin % 50 si işletme ruhsatının bulunduğu ilin il özel idaresinin açtıracakları hesaba aktarılır.[7]” Ancak bu kanun Cumhurbaşkanı tarafından onaylanmadığı için eski Petrol Kanunu yürürlükte kalmıştı. Bu kanun çıkarılmaya çalışıldığı günlerde yoğun eleştiriler almıştı[8]. Hükümet 2013 yılında “Türk Petrol Kanunu”nu yeniden çıkarmıştır. Ancak doğru bir yaklaşımla, yeni kanunda bu düzenleme yer almamıştır[9]. Bu tür isteklere yol açmamak için yapılacak tek şey Maden Kanunundaki düzenlemenin iptalidir.

Soru 5:  Suriye konusunda, bölge halkı olası bir savaşı istememektedir. Son yerel seçimlerde Mersin, Adana, Osmaniye ve Hatay’da yaşayanların verdiği oylarda bu yöndedir. Türkiye ısrarla dış güçler tarafından kendisine de bir yarar sağlamayan Ortadoğu bataklığına çekilmek istendiği görülmektedir. Türkiye ne yapmalıdır?

Yanıt 5: Türkiye, Büyük Ortadoğu Projesi’nin bir aşaması olarak Suriye’de sahneye konulan iç savaş senaryosuna destek vererek ve uygulanmasında aktif rol alarak, bana göre, çok önemli bir dış politika hatası yapmıştır. Komşularla “0” sorun iddiası ile yola çıkan Hükümet, tüm komşuları ile sorunlu hale gelmiştir. Suriye, dış güçlerin sahneye koyduğu süreç sonucunda “yürüyen kumlar” konumuna gelmiştir. Türkiye, bana göre, izlediği politikalar sonucu, kendisini “yürüyen kumları”n tam ortasına düşürmüştür. Yabancı ve ulusal basında, Suriye Hükümeti’ne karşı savaşan El-Kaide, El-Nusra, ISIS, Özgür Suriye Ordusu ve benzeri örgütlerin sınırı geçerek Türkiye’ye girdikleri, ikmal yaptıkları, tedavi gördükleri ve hatta eğitim aldıkları gibi endişe verici haber ve iddialar yer almaktadır. Bu iddialara, Türkiye’nin Suriye’de savaşan muhalif güçlere silah ve mühimmat sağladığı da eklenmiş ve hatta Suriye’de kullanılan “sarin gazı”nı muhaliflerin Türkiye’den sağladıkları da iddialara eklenmiştir. Türk Hükümeti, bu iddiaları yalanlamasına rağmen, bu iddialar ileri sürülmeye devam etmektedir. İlk sorunuza verdiğim yanıttan da anımsanacağı üzere, aynı İslam inancına sahip insanların farklı mezhepleri ve tarikatlarına mensup insanları; yine İslam inancındaki Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye gibi ülkeler ile nüfusunun çoğunluğu Hıristiyan inancında olan ABD ve destekçilerinin (yakın geçmişte terör örgütü olmakla suçladıkları) muhalif güçlere silah, mühimmat ve eğitim desteği vererek arka çıkarken, yine halkının çoğunluğu Hıristiyan inancındaki Rusya’nın silah, mühimmat ve eğitim verdiği Esad Yönetimine bağlı birlikler yıllardır Suriye’de birbirlerini boğazlamaktadır. Türkiye, Suriye’nin “yürüyen kumları”ndan kendisini kurtarabilmek için öncelikle Suriye’deki muhaliflere her bakımdan destek olmayı kesmeli ve Suriye yönetimi ile iletişim kurarak ilişkileri yeniden normalleştirmeye başlamalıdır. Zira, Suriye’deki kargaşayı başlatan yabancı güçler, bir yandan muhalif güçlere gizli ve açık silah yardımına devam ederken, diğer taraftan, eğer oyalama ve göz boyama amaçlı değilse, Cenevre görüşmeleri ile Esad yönetimi ile ilişkileri normalleştirme için adımlar atmaya başlamışlardır. Bu girişimler sonuçlanmadan önce, Türkiye, Esad yönetimi ile ilişkileri normalleştirme yönünde adımlar atmaz ise, Cenevre görüşmeleri, eğer samimi olarak çözüm amaçlı ise, Esad yönetimince kabul edilebilir şekilde olumlu sonuçlandığında, Türkiye ciddi bir sıkıntı içine düşme riski ile karşı karşıya kalabilir. Türkiye, Suriye serüvenin de taraf olmakla halen dahi ciddi risklerle karşı karşıyadır. Ancak, Suriye’de Arap Baharı gerçekleştirmek isteyen Batılı güçler sonuna kadar gitmekte kararlı ise Türkiye’nin Suriye’nin “yürüyen kumları”ndan çıkma girişimi Batılı güçlerin tepkisine de yol açabilir. Görünüşe göre Suriye serüvenine dahil olmakla, Türkiye iki ucu risklerle dolu bir değneği eline almış konumundadır. Basında yer alan bilgilere göre Türkiye’ye sığınmış Suriyeli göçmen sayısı 1 milyonu aşmış bulunmakta ve bu göçmenlerden azımsanmayacak bir bölümü İstanbul, İzmir ve Ankara gibi kentlerimize yerleşmeye başlamışlardır. Bu göçmelerden bir bölümü kayıt dışı istihdama konu olarak, bu ülke vatandaşlarının işsizliğinin artmasına yol açmaktadır. Diğer taraftan işsiz güçsüz göçmenlerin kentlerdeki toplumsal barışı olumsuz yönde etkilemesi de her an gündeme gelebilir. Hatay’da son günlerde yaşanan olaylar bu yönde bir başlangıç değilse bir uyarıcıdır. Suriye’de savaşan terör örgütlerinden, Türkiye içinde serbestçe dolaşanlar varsa, bu ülkemizin iç güvenliği için çok ciddi bir tehdit yaratabilir. Konu hakkında daha geniş değerlendirmelerimi öğrenmek isteyen okurlar, “Yeni Ortadoğu Projesinin Enerji Denkleminde Suriye Bilinmeyeninin Yeri ve Önemi” başlıklı yazıma www.hikmetulugbay.com/?p=471 adresinden ulaşabilirler.

Soru 6:  Yine çevremizde yaşananlarla ilgili olarak, ABD etkin bir şekilde Karadeniz’e girmek istemekte (Montrö Antlaşmasına rağmen) Rusya buna karşı çıkmaktadır. İki devlet arasında Montrö Antlaşmasını uygulamak zorunda kalan Türkiye ne yapmalıdır? Bu arada bir de Kanal İstanbul Projesi bulunmaktadır.

Yanıt 6: Lozan Antlaşması çerçevesinde “Boğazlar Rejimine İlişkin Sözleşme” de imzalanmıştır. Bu Sözleşme ile Boğazlardaki trafiğe yönelik olarak, “Boğazlar Komisyonu” adı altında, başkanlığını Türkiye temsilcisinin yapacağı ve Sözleşme’yi imzalayan Devletlerin ve ABD’nin de birer üye vereceği bir uluslararası Komisyon kurulmuştu. Lozan sonrası dönemde Avrupa ülkelerindeki silahlanmanın hızlanmaya başlaması ve ülkeler arası güvensizliği süratle artmakta olduğu ve ülkeler arası dengenin süratle bozulduğu bir ortamda, Mayıs 1933 de Londra’da toplanan Silahsızlanma Konferans’ında Türkiye Boğazlar Rejimine İlişkin Sözleşme’nin gözden geçirilmesi talep etmiştir. O döneme hâkim olan uluslararası güvensizlik ortamında bu istek olumlu karşılanmış ve Montrö Boğazlar Sözleşmesi 20 Temmuz 1936 da imzalanmıştır[10]. Bu düzenlemenin en önemli boyutu, yabancı ülkelerin temsilci bulundurdukları Boğazlar Komisyonu’nun kaldırılmış olması ve günün koşullarına göre sözleşme hükümlerinin güncelleştirilmesi olmuştur. Montrö Sözleşmesi Türkiye tarafından büyük bir titizlikle uygulanmış ve ciddi sayılabilecek hiçbir sorun yaşanmamıştır. O nedenle Türkiye 1936 yılından bu yana uluslararası saygınlık kazanmıştır. Sözleşme hükümlerini uygulama titizliğinden taviz verilmemeli ve hiçbir ülke de Türkiye’nin Sözleşme’yi uygulamasına yönelik sorun yaratmamalıdır. Kanal İstanbul Projesi’nin Türkiye’ye ne getireceği ve Türkiye’den ne götüreceği yeterince tartışılıp değerlendirilmemiştir. Konuyu çevre uzmanları olduğu kadar diplomasi uzmanları da ayrıntısı ile tartışıp hem siyasetçileri hem de kamuoyunu bilgilendirmelidir. Bu yönde nitelikli araştırma yapmadan projeyi uygulamaya koymak Türkiye’nin geri dönülmesi zor, yeni ve önemli sorunlarla karşı karşıya kalmasına yol açmasından ciddi şekilde endişe ederim.

Soru 7: Hükümet tarafından Çin’den füze almak istemekte, ancak önce ABD sonra NATO karşı çıkıyor. Türkiye batı dünyasından silah almak zorunda mıdır? Karışıklık olan her bölgeye Türk askeri gönderilmek istenmektedir. Türkiye’nin NATO’daki rolü üzerine fikirleriniz nelerdir?

Yanıt 7: Üzülerek belirtmek gerekir ki, Türkiye NATO’ya girmeden başlattığı başta uçak olmak üzere çeşitli savunma sanayi projelerini, ABD ve diğer NATO üyesi ülkelerin silah yardımları ve silah satışları nedeni ile sonlandırması çok ciddi bir stratejik hata olmuştur. Silah sanayii güçlü ülkeler, silah ticaretinden çok büyük kazanç sağladıkları gibi, ulusal savaş üstünlüklerini sürdürecek yeni nesil silahlara yönelik araştırma projelerinin finansman maliyetlerini de kısmen silah sattıkları ülkelere ödetebilmektedirler. O nedenle de silah sattıkları ülkelere silah üretim ve silah kullanım teknolojilerini (yazılımlar)vermekten uzak dura gelmişlerdir. Ayrıca, bir ülkenin savunma sistemlerini kendi sanayi ve teknolojilerine bağımlı kılan ülkeler, o ülkenin dış politikasını da kendi çıkarları yönünde etkileme gücünü elde geçirmiş olmaktadırlar. Bu amaçla kullanılan en etkin araç silah satışlarına, yedek parça satılmasına konulan ambargolardır. Türkiye böyle bir deneyimi, Kıbrıs’ta Sampson’un yaptığı darbe ve Türklere karşı yenilenen kıyımı durdurmak üzere garantör devlet sıfatıyla 20 Temmuz 1974 tarihinde Ada’ya yaptığı müdahale sonrasında yaşamıştır[11]. Türkiye, savunma silah sistemleri bakımından çok büyük ölçüde başta ABD olmak üzere NATO ülkelerine bağımlı durumdadır. Büyük ölçüdeki bu bağımlılık, Türkiye’yi özellikle ileri teknoloji silah alımında aynı ülkelere bağımlı kılmaktadır. Ayrıca, başka kaynaklardan alınacak silah sistemlerinin mevcut sistemlerle uyum sorunu da göz önüne alınmak durumundadır. NATO ülkelerinden yeni silah sistemleri sağlamada bir pazarlık gücü kazanmak için başka kaynaklara yönelme taktikleri de geçmişte de denenmiş ve başarılı olamamış yaklaşımlardır. Ayrıca, Türkiye gibi ekonomik istikrarını ve büyümesini çok büyük ölçüde yurt dışından sağlanan ve vadesi geldiğinde yenilenmesi için aynı borç verenlerin kapısını çalan ve buna ek olarak her yıl en az 50 milyar dolar cari açık vermeyi öngören Orta Vadeli Programlar açıklayan bir ülkenin silah sistemi satın alma adresini değiştirmesi çok zor olduğu gibi beraberinde önemli riskler de taşımaktadır. Buna rağmen Türkiye ulusal savunma sanayiini geliştirme konusunda kararlılık sergilemeye devam etmelidir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra NATO, bir savunma ittifakı olarak geçmişteki önemini yitirdiği için yeni görev tanımlaması yapma gereksinimi duymuştur. Ancak, Sovyetler Birliği’nin dağılması Türkiye’nin stratejik önemini azaltmamış aksine çok daha önemli konuma taşımıştır. Türkiye, kazandığı bu yeni öneme uygun olarak, başta silah sanayiini geliştirme olmak üzere, NATO içindeki pazarlık gücü potansiyelinden yeterli ölçüde yararlanmış mıdır sorusunun yanıtının tartışmasız bir “evet” olduğu söylenemez. Türkiye’nin bölgesinde veya başka coğrafyalarda polis gücü rolü oynamasının ulusal çıkarları ile ne denli bağdaştığı da bana göre çok ciddi şekilde tartışmaya açıktır.

Soru 8:  Son Kırım olayı, Rusya ile ABD arasında “Al Kırımı ver Suriye’nin Kuzeyini” gibi yeni bir küçük Yalta paylaşımı Antlaşması olabilir mi?

Yanıt 8: ABD ile Rusya arasında dünya boyutunda oynanan satranç oyunu “Al Kırım’ı ver Suriye’nin Kuzeyi’ni” denklemine indirgenemez. Zira, konu dünya hakimiyetine yönelik bir güç çatışmasıdır. Kırım olayları, Ukrayna’da yaşanan daha büyük boyutlu olaydan soyutlanarak incelenemez. İlk sorunuzu yanıtlarken Zbigniew Brzezinki’nin 1997 yılında yayınladığı “Büyük Satranç Tahtası” kitabından söz etmiştim. Bu kitapta Ukrayna için yapılan birçok değerlendirmeden birini paylaşmak isterim; “Ukrayna’nın bağımsızlığını korumadaki kararlılığı dış destekle de güçlendiriliyordu. Her ne kadar Batı, özellikle de Birleşik Devletler başlangıçta bağımsız Ukrayna devletinin jeopolitik önemini kavramayı ağırdan aldıysa da, 90 ların ortalarında hem Amerika hem de Almanya Kiev’in ayrı kimliğine destek oldular. Temmuz 1996’da ABD Savunma Bakanı şu açıklamayı yaptı: ‘Avrupa’nın tümünün güvenliği ve istikrarı için Ukrayna’nın bağımsız bir devlet olmasının önemi küçümsenemez.’ Eylül’de Alman Şansölyesi … ‘Ukrayna’nın Avrupa’daki sağlam yerine artık kimse karşı çıkamaz.’[12]” Görüldüğü üzere, Ukrayna, Batı ülkeleri için büyük bir stratejik öneme sahiptir. Anımsanacağı üzere, 2000 li yılların başlangıcında, Sovyetler Birliği’nden ayrılan Bağımsız Cumhuriyetlerinden bazılarında, ve bu bağlamda 2004 yılında Ukrayna’da “renkli devrimler” sürecinin başlaması “Büyük Satranç Tahtası” tezinden bağımsız değerlendirilemez. Ukrayna’da yeniden sergilenen olaylar da, renkli devrimin devamı niteliğindedir. Bu ülkeyi stratejik açıdan bu denli önemli kılan unsurlar nelerdir. Ukrayna, gerek askeri ve gerek ekonomik gücü ile Avrupa ile Rusya arasında güçlü bir “tampon bölge” rolü oynamaktadır. Ukrayna, Sovyetler Birliği’nden nükleer güç ve güçlü bir donanma da devralmıştır. Diğer taraftan, Ukrayna, Avrupa’ya giden petrol ve doğal gaz boru hatlarını denetlemekte ve ayrıca kendi sahip olduğu doğal gaz kaynakları ile Avrupa’nın enerji güvenliği bakımından kilit bir öneme sahiptir. Ukrayna’nın diğer önemli bir özelliği de dünyanın 11 inci büyük çelik üreticisi ve ürettiği çelik içerisinde de silah sanayinin vaz geçemeyeceği “ferro-manganez” üretimi ile dünyanın önde gelen ülkelerinden birisidir. Ayrıca, Ukrayna, stratejik madenlerden “manganez” rezervleri ile Güney Afrika’dan sonra yüzde 22 oranı ile ikinci sıradadır. En az bunlar kadar önemli olan diğer bir boyut ise, Ukrayna 2011 yılında 22.3 milyon ton ile dünyanın önde gelen buğday üreticilerinden birisi olması yanında dünyanın 6 ıncı sırasındaki buğday ihracatçısıdır. Ukrayna, sahip olduğu bu avantajlar ile Batı için olduğu kadar Rusya için de çok büyük önem taşımaktadır. Dolayısı ile Ukrayna’nın ABD-AB yanında mı, yoksa Rusya yanında mı yer alacağı, ilk grup için önemli, Rusya için yaşamsal bir konudur. Ukrayna’da son zamanlarda yaşanan ve şiddeti giderek artan olayların, Rusya’nın Suriye’de Esad yönetimine verdiği destekle yakından ilgili olabilir. Zira, Suriye’de Esad yönetimin iktidarda kaldığı her gün, başta ABD ve destekçilerinin ekonomik ve politik maliyetini yükseltirken, diğer yandan prestij kaybına yol açmaktadır. Kırım, bu güç kavgasında stratejik öneme sahip bir coğrafyadır. Zira Kırım, Rus donanması için büyük önem taşıma yanında Ukrayna’dan koparılması bu ülkenin güç kaybına da yol açacaktır. Doğu Ukrayna’da başlayan çatışmalar Rusya’nın güç dengeleri çatışmasında geri adım atmayacağının bir göstergesidir. Ayrıca Doğu Ukrayna hem maden kaynakları zenginliği hem de ferro-krom ve çelik üretim boyutu ile Ukrayna’nın ekonomik gücünde çok önemli bir yere sahiptir.

Soru 9: Yeni olduğunu açıklayan CHP’nin, kuruluşundan beri uyguladığı altı ok’la bütünleşen siyasi çizgisinin değiştiği, izlenimini görmekteyiz. Cumhuriyeti kuran parti olarak etkisizleşen bir CHP’nin bu ülkeye faturası nedir? Son gelişen olaylarla Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bekası açısından, ana muhalefet partisi olarak CHP gerekli işlevi yerine getirebilmekte midir? Bu konudaki görüşleriniz ve önerileriniz nelerdir?

Yanıt 9: CHP’nin 2003 yılından bu yana AKP iktidarına nitelikli bir alternatif olduğunu topluma ve bu bağlamda seçmene anlatamamış olması, üzerinde, hem CHP kurmaylarının hem de toplumun tartışıp düşünce üretmesi gereken önemli konudur. Benim düşünceme göre CHP’nin üzerinde önemle durması gereken üç temel unsur vardır. Birincisi siyasi rakipleri gibi Türkiye’deki 19.8 milyonu aşkın hane halkına tek tek ulaşabilme oranını süratle artırmak, ikincisi, ulaştığı hane halkına “Altı Ok” ilkeleri ve uygulaması ile hane halklarının ekonomik ve sosyal refahını nasıl artırabileceğini kolayca anlaşılabilen bir şekilde ve sürekli olarak anlatmak ve üçüncü olarak da parti okulunun etkinliğini arttırarak, her ilçedeki parti teşkilatına ve ilçe halkının bilgilendirilmesine daima açık tutmaktır. CHP’nin bu yönde atacağı adımlarda en etkin yardımcısı kadın ve gençlik kolları olacaktır. CHP, hane halkına etkin bir biçimde ulaşmayı başaramadığı sürece bugün sahip olduğu oy oranını yükseltebilmekte ciddi sıkıntılar yaşamaya devam edecektir. Seçmen, bir siyasi partiye, ana muhalefet olma görevini verdiğinde, ona, bana ulaştırabildiğin görüşlerin çerçevesinde seni şimdilik iktidar için yeterli bulmadım, ancak sende iktidar potansiyeli görüyorum hazırlıklarını sürdür ve bana yeniden anlat mesajını iletir. CHP, 2007 ve 2011 seçimlerinde yukarıda da değindim gibi, topluma iktidara hazır olduğunu yeterince anlatamamıştır. Bir örnek vermek gerekirse CHP, Suriye konusunda Hükümetçe izlenen ve ülkeye bir milyonu aşkın sığınmacının gelmesine, Suriye’de savaşan muhalif güçler denilen örgütlerin ülke iç güvenliğine ciddi tehditler oluşturmasına yol açan dış politikasının ülkeye ve seçmen bireye yüklediği maliyeti ve riskleri araştırmak ve tartışmak üzere, bildiğim kadarı ile TBMM’ne bir genel görüşme bile talep etmemesi ciddi bir noksanlık olmuştur diye düşünüyorum. Yanılıyorsam özür dilerim. Zira internetteki aramalarımda böyle bir önergenin geçen yıl MHP tarafından verildiğini ve henüz işleme alınmadığını gördüm. Örnekleri çoğaltmaya gerek yoktur. CHP, web sitesinde, Genel Başkan’ın Grup konuşmalarını, basın toplantılarını, Bakanlara verilen soru önergelerini yayınlıyor ve diğer birçok bilgiye yer veriyor. Buralarda yer alan bilgileri İlçe örgütleri İlçelerindeki seçmene sürekli ve etkin bir şekilde aktarabiliyor mu bilemiyorum. Bu aktarımın çok önemli olduğunu düşünüyorum. CHP’nin, bünyesindeki çeşitli çalışma ve araştırma gruplarına dış politika, ekonomi, sosyal politikalar, iş kazaları, kadına ve çocuğa şiddet ve benzeri konularında yaptırdığı çalışmaları ve araştırmaları, web sitesi ve İlçe örgütleri aracılığı ile seçmene etkin ve istediğinde yeniden bakabileceği yazılı bir biçimde ulaştırabildiğini söylemekte zorlanıyorum. Aynı şekilde, çıkarılan yasaların halk ve birey için daha iyi olabilmesi için CHP’nin verdiği önergeler ile bunlardan kabul veya ret edilenler konusuna da web sitesinde yer verilmesinin faydalı olacağını düşünüyorum. CHP’nin ülkenin ve vatandaşın sorunlarına yönelik çalışmalarındaki etkinliğin aynen, Soma’daki maden kazaları için Ekim 2013 ayında verdiği 29 Nisan 2014 günü iktidar partisi oyları ile reddedilen araştırma önergesi gibi ülkenin mevcut ve potansiyel sorunlarını TBMM gündemine taşıması gerektiğini belirtmek istiyorum.

Soru 10:  Son olarak yukarıdaki konularla ilgili söylemek istediklerinizle röportajımıza burada son veriyoruz. Değerli düşünceleriniz için gazetem Yeni Adana adına teşekkür ederim.

Yanıt 10: Son olarak, Soma kömür madeni faciasında yaşamını yitiren tüm işçilerimize Tanrı’dan rahmet, yaralananların kısa sürede sağlıklarını kazanmalarını ve başta işçilerimizin aile bireyleri olmak üzere tüm insanlarımıza baş sağlığı dilerim. Ayrıca ulusumuzun tüm bireylerini, “Bu faciada benim sorumluluğum yok mu?” sorusunu vicdanlarımızda yanıtlamaya davet ediyorum. Bana, Yeni Adana Gazetesi okurlarına ülkemizi yakından ilgilendiren çeşitli konularda görüşlerimi yansıtma olanağını verdiğiniz için ben, size, gazete yönetimine ve ayrıca bu söyleşiyi okumak için yaşamlarından değerli bir süreyi ayıran okurlarınıza teşekkür ve saygılarımı sunarım.

 


[1] Mackinder Sir Halford John, “Democratic Ideals and Reality; A Study in the Politics of Reconstruction.

[2] Brzezinski Z., “Büyük Satranç Tahtası”, İnkılâp Kitapevi 2005.

[3] “Criminal conviction fort he denial that the atrocities perpetrated against the Armenian people in 1915 and years after constituted genocide was unjustified” Press Release issued by the Registrar of the Court ECHR 370 (2013) Başlık.

[4] European Court of Human Rights, Press Release issued by the Registrar of the Court, ECHR 370 (2013) 17.12.2013, sayfa 3, para. 4.

[5] Y.a.g.b. sayfa 3, para. 5.

[6] 6727 sayılı “Maden Kanunu”, 4 Haziran 1985 tarihinde çıkarılan 3213 sayılı kanunda değişiklik yapan, 26 Mayıs 2004 tarih ve  5177 sayılı kanunun 8 maddesi ile yapılan değişiklik.

[7] 17 Ocak 2007 tarih ve 5574 sayılı “Türk Petrol Kanunu”, Madde 19.

[8] Türk Petrol Kanunu ile ilgili değerlendirmelerim “Türk Petrol Kanunu Ne Getiriyor Ne Götürüyor” www.hikmetulugbay.com/?p=18 adresinden ulaşılabilir.

[9] “Türk Petrol Kanunu” 30 Mayıs 2013 tarih ve 6491 sayılı.

[10] Soysal İsmail “Türkiye’nin Siyasal Antlaşmaları” Cilt I (1920-1945), Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Yayınları 1989, sayfa 493-500, Sözleşme hakkında değerlendirmeler.

[11] Kıbrıs’a 1974 müdahalesi ve sonrası konusunda daha ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler, Editörlüğünü Prof. Dr. Baskın Oran’ın yaptığı “Türk Dış Politikası” Cilt I 1919-1980 İletişim Yayınları sayfa 731-749 inceleyebilir.

[12] Brzezinski Z., “Büyük Satranç Tahtası”, Inkılâp Yayınları 2005, sayfa 160.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s