Yeni Ortadoğu Projesinin Enerji Denkleminde Suriye Bilinmeyeninin Yeri ve Önemi

(Veya Türkiye’nin Suriye Serüveni)

Dünya Enerji Konseyi Türk Millî Komitesi’nin 14-16 Kasım 2012 tarihleri arasında ODTÜ Kültür ve Kongre Merkezi’nde düzenlediği toplantının “Bölgemizde Meydana Gelen Ekonomik, Sosyal ve Siyasal Gelişmelerin Doğal Gaz ve Petrol Arz Güvenliğine Etkileri” başlıklı panelinde yapmış olduğum konuşmayı, aynı başlıklı yazımla sizlerin de dikkatine sunmuştum (bellek tazelemek isteyenler şu bağlantıyı tıklayabilir www.Hikmetulugbay.com/?p=352). Anılan konuşmamda Suriye’ye ilişkin açıklamaları çok dar tutmayı seçmiştim. Bunun nedeni de Suriye’ye ilişkin olarak her gün oluşmakta veya oluşturulmakta olan gelişmelerin başlı başına bir sunuşu hak edecek kapsam ve içerikte olmanın yanında, giderek ulusal çıkarlarımız açısından da büyük önem ve riskler taşımakta olmasıydı. İşte bu yazımda Yeni Ortadoğu Projesinin Enerji Denkleminde Suriye Bilinmeyeninin Yeri ve Önemini incelerken, Türkiye açısından da bilerek veya bilmeyerek sürüklendiği Suriye Serüveninin olası problemlerini de olabildiğince kapsamlı olarak ele almaya çalışacağım. Bu yazının Kasım 2012 tarihli konuşmadan yaklaşık on ay gecikme ile yayınlanmasının nedeni de bu süre zarfında birçok olayın yer almaya devam etmesi ve birbiri ile çelişkili birçok açıklama ve yorumun sürekli olarak gündeme gelmesi veya getirilmesidir. Suriye’ye saldırının her an başlama olasılığı nedeni ile daha fazla beklemeden yaptığım inceleme ve okumalardan çıkardığım düşünceleri sizlere sunmak istiyorum.

Ancak hemen başlangıçta bir hususu belirtmekte yarar görüyorum, Suriye konusunu incelerken zaman zaman Lübnan’a ilişkin konulara da değinmek gerekecek. Zira tarihi süreçte Suriye ve Lübnan’ın kaderleri sıkça örtüşmüştür ve günümüzde de öyle olmaya devam etmektedir.

Anımsanacağı üzere, Ekim 2007 de Suriye Devlet Başkanı Bashar al Assad (Yabancı basındaki bu yazılım bundan böyle dilimizdeki okunuşu ile Beşar Esad olarak anılacaktır) eşi ile birlikte Türkiye’ye ilk resmî ziyaretini yapmıştı. Temmuz 2008 de Başbakan Erdoğan ve Beşar Esad Paris’te yapılan Akdeniz için Birlik toplantısında bir araya gelip görüşmüşlerdi. Daha sonra Ağustos 2008 başında Esad yine eşi ile birlikte Bodrum’a gelip orada bulunan Başbakan Erdoğan ve eşi ile birlikte hem tatil hem de iş görüşmesi yapmışlardı[1]. Yine basında yer alan bilgilere göre, 8-9 Mayıs 2010 tarihleri arasında yapılması kararlaştırılan çalışma ziyareti için Beşar Esad yine eşi ile birlikte bu kez Cumhurbaşkanı Gül’ün daveti üzerine Türkiye’ye gelmişti[2]. Bu süreç içerisinde anımsanacağı üzere, Başbakan ve Bakanlar da Suriye’ye bazı ziyaretlerde bulunmuşlardı.

Yazılı ve görsel basından da izlediğiniz üzere, son üç yıl içinde, Suriye’de silahlı bir muhalefet hareketi oluştu veya bölgede çıkarı olan ve bu çıkar doğrultusunda bölgeye yeni yapılanma getirmek isteyen güçler tarafından bilinçli olarak oluşturuldu, silahlı iç çatışmaya dönüştürüldü ve çatışmanın sürdürülmesi için silah ve parasal kaynaklar akıtıla geldi. Silahlı çatışmaların yaygınlaşması ve yoğunluğunun artması nedeniyle Suriye sınırımıza giderek artan bir göçmen akımı da başladı.  Türkiye’ye gelip dönenler hariç Türkiye topraklarında kalmaya devam eden sığınmacıların sayısının Aralık 2012 tarihinde 123,747 i bulduğunu yazanlar olduğu gibi 147 bini aştığını belirten haberlere de internet ortamında rastlanmakta idi. Birkaç ay önce televizyonda dinlediğim bir haberdeki bilgiye göre sığınmacıların sayısı 177,000 i aştığı ileri sürülmüştü. Ancak, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiseri Antonio Guterres’e atfen basında yer alan son bilgilere göre, 400 bin civarında Suriyeli sığınmacının Türkiye’de bulunduğu ve diğer ülkelere sığınanlarla birlikte bu sayının 1 milyonu geçtiği ve 2013 de bu sayının 2 veya 3 e katlanmasının beklendiği belirtilmektedir[3]. Guterres’in, Türkiye’deki sığınmacılarla ilgili olarak da şu bilgileri verdiği belirtilmiştir; 186,000 inin 17 kampta bulunduğu, kentlerde kayıtlıların sayısının 41,000 olduğu, kayıt altına alınmayı bekleyenlerin 31,000 i bulduğu ve ayrıca çok sayıda Suriyelinin de kayıt altına alınmak için henüz başvurmadığı[4].  Sığınmacılardan bir bölümünün Suriyeli muhalifler olduğu ileri sürülmekte ve bunların zaman zaman Suriye’deki çatışmalara katılıp Türkiye’ye geri döndükleri de belirtilmektedir. Ayrıca Libya’da Kaddafi’nin devrilmesinde görev almış paralı askerlerden bir bölümünün çeşitli yollardan Suriye’ye sızdırıldıkları, bunlara parasal ve silah yardımının Ürdün ve Türkiye üzerinden yapıldığı iddiaları bile ileri sürülmüştür. Sınırdaki Türk köylerini Suriye’nin bombaladığı ve can kaybı olduğu, Türkiye’nin sınıra asker yığınağı yaptığı da haberlerde yer aldı. 2 Mayıs 2013 tarihli ajanslarda, Şanlıurfa Akçakale ilçesinde Suriye’den Türkiye’ye pasaportsuz geçmeye çalışanlara izin verilmemesi üzerine, Türk görevlilere ateş açıldığı ve beş görevlinin yaralandığı haberleri yer almış ve Reuters bu bilgileri doğrulama olanağını bulamadığını belirtmiştir[5]. Suriye sınırındaki bu olayların son zamanlarda sıradan olay görünümü kazandığı da gözlemlenmektedir. Geçen yıl da, bir savaş uçağımızın Suriye tarafından düşürülmesinin açık denizde veya Suriye hava sahasında olup olmadığı tartışmalar arasında yer aldı. Global Research sitesi Wall Street Journal gazetesinde yer alan ve istihbarat örgütlerinden sızan bilgilere atfen uçağın Suriye karasuları içinde düşürüldüğünü belirten bir yazı da yayınladı[6]. Bütün bu haberlere rağmen uçağın düşüşüne ilişkin bilgiler gizemli bir sis perdesi altında kaldı veya bırakıldı. Konu neredeyse tümden unutuldu gitti. Geçtiğimiz haftalarda kısa süre sınır ihlali yaptığı belirtilen bir Suriye keşif helikopterinin uçaklarımız tarafından düşürüldüğü resmen açıklandı. Ancak bu olayın sınır güvenliğini aşan ve insan yüreğini burkan tarafı, paraşütle atlayan pilotların Suriye’deki yabancı savaşanlar tarafından kafalarının kesilmiş olmasıdır. Suriye’deki muhalif güçlere parasal yardımın Suudi Arabistan ve Katar tarafından yapıldığı, silahların ise Batılı istihbarat örgütleri tarafından sağlandığı iddia edildi ve edilmeye devam etmektedir. Hatta bu silahların eski Yugoslav yapısı olduğu ve Hırvatistan’ın başkenti Zagrep üzerinden sevk edildiği de belirtildi[7]. Bu arada Suudi Arabistan’ın ölüme mahkum olmuş hükümlülere Suriye’ye gidip savaşmaları halinde bir ay aileleri birlikte olma, bir miktar parasal yardım karşılığı serbest bırakıldığına ilişkin haberlerde son günlerde yabancı medyada yer almıştır[8]. Aynı haberde bu koşullarda Suriye’ye giden ölüm mahkumlarının sayısının 1,200 kişi olduğu da belirtilmiştir. Bu arada Cilve Gözü sınır kapısında bir araç patladı veya patlatıldı, 14 kişi öldü ve en az o sayıya yakın yaralı olduğu haberlere yansıdı[9].  O günlerde görsel ve yazılı basına yansıyan dört bilgi de düşündürücüdür. Bunlardan ilki, Türkiye-Suriye Cilvegözü sınır kapısındaki patlama ise, ikincisi de bu patlamadan kısa süre sonra Suriye’nin başkentinde Rus Büyükelçiliği ile Baas Partisinin yakınlarında yine patlayıcı yüklü taşıtın havaya uçurulması sonucu 53 kişinin ölmesi ve 100 e yakın kişinin yaralanmasıdır[10].  Üçüncü gelişme ise Lübnan’ın Arsal bölgesinde silahlı kişiler ile Lübnan askerleri arasında çatışma çıktığı 2 askerin öldüğü birçok askerin de yaralandığı belirtilmektedir[11]. Anımsanacağı üzere, geçen yıl da Lübnan’da Alevi Sünni çatışmaların yer almıştı.  Dördüncüsü ise, Suriye’de kimyasal silah kullanıldığına ilişkin haberlerdir. Kimyasal silah kullanılıp kullanılmadığı ve hangi tarafın kullandığı konusunda 21 Mart 2013 günü itibariyle net bir görünüm yoktur. Bu konuda bazı kaynaklar kimyasal silahın Suriye Devleti tarafından kullanıldığını ileri sürerken, bazı kaynaklar da muhaliflerin kullandığını belirtmektedirler. İsrail, ayrıntıya girmeksizin anılan tarihlerde Suriye’de kimyasal silah kullanıldığını belirtirken, Suriye’de geçmişte görev yapan ABD Büyükelçisi bu konuda net bir bilgi olmadığını konun araştırılmakta olduğunu açıklamıştır[12]. Bu arada İngiltere ve Fransa, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine başvurarak Suriye’de kimyasal silah kullanımına ilişkin üç olayın araştırılmasını talep etmişlerdir[13]. 1 Mayıs 2013 günü basında ABD Başkanı’na atfen, “Tam olarak ne olduğuna dair bir delil zincirimiz yok. Amerika’nın ulusal güvenliğiyle ilgili ve kimyasal silah kullanımına yanıt olarak ilave tedbirler alma noktasında karar alırken, tüm gerçeklere sahip olduğumdan emin olmalıyım.[14]” Bu haberi izleyen gün basında yer alan bilgilere göre, Birleşmiş Milletlerin Suriye’deki insan hakları ihlallerini araştıran komisyonun üyelerinden Carla del Ponte’nin Suriyeli muhalif güçlerin “sarin” gazı kullandıklarına dair “güçlü kanıtlar” olduğunu, (Suriye) rejim güçlerinin ise kimyasal silah kullandığına ilişkin bir kanıta rastlamadıklarını söylemiştir[15]. Anımsanacağı üzere, Irak’ın işgalinden önce de Irak’ın kimyasal silahlara sahip olduğu savı sıkça dile getirilmişti. Irak işgal edildikten sonra da bu haberlerin yalan olduğu bütün çıplaklığı ile ortaya çıkmıştı. Suriye’de son dönemde yeniden kimyasal silah kullanılması ve çocuklar dahil birçok insanın öldüğü haberleri yazılı ve görsel basında yer almıştır. Bu konudaki gelişmelere ilerleyen bölümde değineceğim.

Bu gelişmelerin yer aldığı uzun süreçte Başbakan, Suriye Devlet Başkanı’ndan bahsederken “Esad” yerine “Esed” sözcüğünü kullanmaya başladı. Esad sözcüğü Arapça Said’den türemiş olup anlamı çok mutlu, çok hayırlı iken, Esed’in Arapça anlamının arslan, gazanfer olduğu Osmanlıca Sözlük’te yazılıdır[16]. Ayrıca Esed 12 burçtan “Aslan” burcunun da Arapça adıdır[17]. Başbakan’ın bu sözcük oyununu, Beşar Esad’ı övmek için yapmadığı, hafife almak için kullandığı kolayca tahmin edilebilir. Arapça sözcük oyunları da böylece diplomasimizde yerini almış oldu!

Bunlara ek olarak Türkiye’nin olası bir Suriye saldırısına karşı NATO’dan savunma desteği istediği ve NATO’nun da Suriye sınırına yerleştirilmek üzere, Hollanda, Almanya ve ABD’den patriot (vatansever) füze bataryalarının gönderilme kararı aldığı ve partiler halinde gönderdiği basında yer aldı. Son olarak da ABD’den gelen bataryalar Türkiye’ye ulaştığı yazıldı ve söylendi. Bu bataryaları kurmak, işletmek ve gerektiğinde kullanmak üzere de adı geçen ülkelerden küçük ölçekte askeri ünitelerin geldiği de haberlerde yer aldı. Bu süreçte Alman ve Hollanda Savunma Bakanları Türkiye’ye geldi ve ülkelerine ait vatansever bataryalarında görevli askeri personeli de ziyaret ettiler. Daha sonra da Almanya Başbakanı Merkel de vatansever füze bataryalarında görev yapan Alman askerlerini ziyaret ettiği haberlere yansıdı.

Türkiye ve Suriye arasında Öcalan’ın Suriye dışına çıkarılmasından sonra başlayan ve yavaş yavaş sıcak ve yakın işbirliğine dönüşen ilişki niçin ve nasıl oldu da üç yılı aşkın bir zaman diliminde savaş gerginliğine uzanan bir boyuta geldi? Bu incelememde diğer konular yanında bu soruya da yanıt aramaya çalışacağım.

Bu amaçla bazı bilgileri alt alta koymak konuyu inceleme ve değerlendirmede yardımcı olacaktır.

Bellek tazeleme

İngiliz Başbakanlarından Winston S. Churchill’in (1874-1965) bir sözü vardır; “Ne kadar geriye bakabilirseniz, o kadar ilerisini de görme olasılığınız olabilir.[18]” Churchill’in bu önerisine uyarak kısaca biraz gerilere göz atalım. Suriye’de bu gelişmeler yer alırken yabancı basında, “Tarih Tekerrür ediyor: Suriye’ye İnsanî Müdahale-150 yıl öncesi” başlığı ile yayınlanan bir makalede, bölgeye Avrupa ülkelerinin geçmişteki bakışı ile Fransa’nın bugünkü yaklaşımı ele alınmış ve tarihten bir örnek verilmiştir. 1840 lı yıllarda Londra’da Fransız Büyükelçiliği görevini yapmış olan François Guizot, Avrupa Saraylarına hâkim olan jeopolitik anlayışı, İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Palmerston’un sözlerine dayandırarak şöyle ifade etmiş; “Lübnan’ın vadilerinde, dağlarının tepelerinde birbirlerini seven ve yaşamdan zevk alan kocalar, eşler ve çocuklar yarın katledileceklerdir. Zira Lord Palmerston, trenle Londra’dan Southhampton’a giderken, kendi kendine ‘Suriye ayağa kalkmalıdır’ diye söylendi, Suriye’de bir ayaklanmaya gereksinimim var, eğer Suriye ayaklanmaz ise ben bir aptalım’ diyordu.[19]” Anılan makalede değinilen Fransa’nın 1860 da Lübnan’a asker çıkarması olayının anlatımı yeterli kapsamda olmadığı için bu olayı Stanford J. Shaw ve Ezrel Kural Shaw’un kitabından özetle aktarmayı daha doğru buluyorum. Osmanlı İmparatorluğu Tanzimat Fermanı ile ilan ettiği reformları Lübnan’da da etkin bir şekilde uygulanmaya başlamış ise de Lübnan’daki etnik ve inanç farklılığı olan gruplar, bu düzenlemeler ile, sahip oldukları bazı avantaj ve güçleri kaybedeceği için uygulamalara pek de sıcak bakmamışlardı. Tanzimat uygulamalarına rağmen, etnik ve inanç farklılığı olan gruplar arasında yeniden huzursuzluklar ve sürtüşmeler tırmanmaya başlamıştı. Bu huzursuzluklar 27 Mayıs 1860 günü Maronî’lerin Durzî’lerin köylerini basması ve Durzî’lerin Maronî’lerin köylerini basarak karşılık vermesi ile doruğa ulaşmış ve karşılıklı öldürmeler Lübnan’la sınırlı kalmamış Suriye’ye de sıçramıştır. Bu olaylar sırasında 7,000-12,000 kişinin öldüğü/öldürüldüğü tahmin edilmektedir. Aynı olaylar sırasında 300 köyün, 500 kilisenin, 40 manastırın ve 30 okulun tahrip olduğu da belirtilmektedir. Lübnan’daki olaylar devam ederken, Hıristiyanların Beyrut’taki Müslümanlara saldırması üzerine Şam’da da Müslümanlar Hıristiyanlara saldırmış ve iki taraflı ölü sayısı 25,000 i aşmıştır. Olayların bu şekilde tırmandığı dönemde İstanbul, Dışişleri Bakanı Fuad Paşa’yı sorunları çözmek üzere bölgeye göndermiştir. Ülke içinde yer alan sorunlara çözüm bulma görevinin Dışişleri Bakanına verilmiş olması da çok ilginç bir örnektir. Fuad Paşa duruma hâkim olmuş, suçluları ve Vali’yi cezalandırmış ve sükûneti sağlamıştır. Yabancı Devletlerin müdahale etmesini önleyebilmek için Lübnan, Şam Eyaletinden ayrılarak bir tür otonomi de verilmiştir. Ancak olaylar başladığında Fransa, Osmanlı Devleti’ne destek olmak ve Paris Barış Antlaşması’nı korumak savıyla askeri müdahale kararı alarak asker sevk edince, İngilizler de (bölgede Fransa’nın diplomatik ve askeri üstünlük sağlamasını arzulamadıkları için olsa gerek-benim yorumum-) asker sevk etme kararı almıştır. 5 Eylül 1860 da bölgeye gelen donanmalardan sadece Fransızlar karaya asker indirmişler, İngiliz gemileri asker yüklü olarak limanda beklemişlerdir[20]. Fransızlar, Fuad Paşa’nın duruma hâkim olduğunu ve sorunu çözdüğünü görünce askerlerini çekmişlerdir. Tarihte “savaş gemisi diplomasi” (Gun Boat Diplomacy) denilen uygulamanın tipik bir örneği yaşanmıştır.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı toprakları işgal edildiğinde, Güneydoğu Anadolu sınırımızın hemen güneyinde Fransız mandası altında Suriye, İngiliz mandası altında Irak ve yine İngiliz mandası altına Ürdün devleti kurulmuş ve (bugünkü İsrail toprakları da dahil olmak üzere) Filistin toprakları da İngiliz mandası altına verilmişti. Suriye ve Arap ülkelerine ilişkin sınırların belirlenme sürecine ilişkin olarak diplomasi oyunlarında doğu kurnazlıkları konusunda ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler, C. Ernest Dawn’ın Yöneliş Yayınlarınca basılan “Osmanlıcılıktan Arapçılığa” başlıklı kitabına başvurabilirler. Fransa, kendi mandası altında bulunan Suriye topraklarından bir bölümünü 1920 yılında Lübnan olarak ayrı bir idari birime dönüştürdü ve 1943 de de bağımsızlığını verdi.

İngiliz mandası altındaki Irak Devleti, Türk Petrol Şirketi’ne (kısa süre sonra Irak Petrol Şirketi adını almıştır) ülkesinde petrol ve doğal gaz arama ve çıkarma ayrıcalığını vermiştir. Bu ayrıcalık çerçevesinde Musul petrollerinin Akdeniz limanlarından dış satımının yapılabilmesi için iki boru hattı döşenmesi de koşul olarak konulmuştu[21]. Bunun sonucunda 1932-1934 arasında döşenmesi tamamlanan boru hatlarından birisi Trablus (Lübnan) limanına ve diğeri de Hayfa (bugün İsrail kenti) limanına petrol taşıyacaktı[22]. Döşenen bu boru hatlarının harita üzerindeki görünümü Görsel 1 de yer almaktadır.

Görsel 1

yazi471_gorsel01

Kaynak: William Yale The Near East, The University of Michigan Press 1958, sayfa 373 deki haritadan bir bölümdür.

1934 yılında Irak’taki Hadita kentine kadar iki paralel 12 inçlik (30.5 cm.) olarak döşenen boru hatları buradan ayrılmış ve biri Trablus diğeri de Hayfa yönüne devam etmiştir. Kerkük-Trablus boru hattı 457 kilometre (284 mil) ve Kerkük-Hayfa boru hattı da 394 kilometre (245 mil) uzunluğundadır. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında, artan dünya petrol talebine yanıt olarak, Kerkük-Trablus boru hattına 12 inçlik (30.5 cm) bir boru hattı daha döşenmiştir[23]. Ekim 1946 da 30 ar inçlik (76.2 cm.) iki boru hattı daha döşenmeye başlamış ise de Hayfa yönüne giden hat, Arap-İsrail Savaşı nedeni ile İsrail sınırında durdurulmuştur. Hayfa’ya giden eski boru hattına petrol basılmasına da 17 Nisan 1948 günü son verilmiştir[24]. Buna karşı, Lübnan’ın Trablus kentine giden boru hattı Temmuz 1949 da tamamlanıp işletmeye açılmıştır. Bu hatların dışında Kerkük’ten Suriye’nin Banyas kentine giden 30 inçlik bir başka boru hattı daha inşa edilmiş ve Nisan 1952 tamamlanmış ve 18 Kasım’da işletmeye alınmıştır[25].

Mayıs 1948 de İsrail Devleti kurulması ve Araplarla çatışma çıkması nedeniyle 1934 de inşa edilen boru hattından petrol sevkiyatına son verildiği gibi, biraz önce de değinildiği üzere, inşa edilen 30 inçlik ikinci boru hattı da İsrail sınırında durdurulmuştur[26]. Ancak Hayfa’ya giden eski boru hattı II. Dünya Savaşı sırasında Akdeniz’deki İngiliz ve Amerikan askeri gereksinimini karşılamada çok önemli rol oynadığı için stratejik önemini kanıtlamış oldu. Ayrıca Hayfa’da kurulmuş olan rafineri sadece bu hattan gelen ham petrolü değil, açık olduğu sürece Trablus’a gelen ham petrolün de askeri ve sivil tankerlerle bu rafineriye getirilerek işlenmesi suretiyle İngiliz ve Amerikan donanmalarının ve Mısır’daki İngiliz askeri birlikleri dahil Akdeniz Bölgesindeki müttefiklerin kara kuvvetlerinin akaryakıt gereksinimini karşılamıştır. Bu nedenle de Batı ülkeleri için bu hatların stratejik açıdan yeniden açılmasının önemi belleklerinin bir kenarında daima önemini korumuştur.

Genel kanı, Kerkük-Hayfa boru hattının Irak’tan sonra Suriye’ye girdiği şeklindedir. Oysa bu boru hattı Görsel 1 den de görüldüğü üzere, Irak-Suriye sınırı boyunca yol alır ve Ürdün toprakları üzerinden İsrail’e girer.

1932-34 arasında Kerkük’ten Lübnan’ın Trablus limanına döşenen ve Suriye’den geçen diğer boru hattının II. Dünya Savaşı sırasındaki ilginç bir öyküsünü de kısaca anımsamak resmi tam olarak algılamak bakımından uygun olacaktır. Bu boru hattı, II. Dünya Savaşı’nın başlamasından bir süre sonra Fransa’nın Almanya’ya teslim olmasının ardından kurulan Vichy Hükümeti’nin Suriye üzerinden gelen Irak petrolünü Almanlara verebileceğinden endişe edildiği için bu hatta petrol basılması bir süre durdurulmuştur.

II. Dünya Savaşı sonrasında yeniden işletmeye açılan Kerkük-Trablus boru hattı 1982 yılına kadar çalışmakta iken, Suriye’nin Irak-İran Savaşı (1980-1988) sırasında İran’a destek vermesi nedeni ile Kerkük-Baniyas ve Kerkük-Trablus petrol boru hatlarına ham petrol basılması durdurulmuştu. Irak-İran savaşının sonlanmasından bir süre sonra Irak, Suriye’ye küçük bir miktarda olsa da petrol ihraç etmeye başlamıştı, ancak Irak’ın 2003 de işgali ile birlikte bu yöne petrol pompalama yeniden durduruldu. Zira Suriye, İran ile yakın ilişki içinde idi. Bu boru hatlarının stratejik önemine ilişkin bu kısa anımsamadan sonra günümüze doğru diğer önemli aşamalar üzerinde de kısaca durmak uygun olacaktır.

Irak, petrol ihracatını arttırmak için Türkiye üzerinden bir boru hattı döşenmesini kabul etti. 1977 yılında hizmete giren Kerkük-Yumurtalık boru hattının yıllık ihraç kapasitesi 35 milyon ton/yıl düzeyinde idi. İran-Irak Savaşı sırasında Kerkük-Trablus boru hattını kullanmak istemeyen Saddam rejimi Türkiye üzerinden ihracatını arttırmak için ikinci boru hattının inşasını da kabul etti. 1987 yılında hizmete giren boru hattının ihraç kapasitesi de 35 milyon ton/yıldır. Böylece Irak’ın Türkiye üzerinden ihraç potansiyeli 70 milyon ton/yıla çıkarılmıştır.

Kerkük-Trablus ve Kerkük-Hayfa boru hatlarına ilişkin bilgi akış bütünlüğünü bozmamak için bu zaman aralığında yer alan bazı önemli olaylara da şimdi kısaca değinmek istiyorum. Mısır Devlet Başkanı Nasır 26 Temmuz 1956 günü Süveyş Kanalı’nı millileştirme kararını açıkladı. İngiltere ve Fransa bu karara karşı çıktılar. 16 Ağustos-13 Ekim 1956 arasında yer alan çok yönlü diplomatik girişimler bir sonuç vermedi. 29 Ekim 1956 günü İsrail, Mısır’a Sina yarım adası üzerinden saldırıda bulundu. İngiltere ve Fransa İsrail’e askeri malzeme desteği de vermekteydi. Mısır, Süveyş’i, kanalda gemi batırarak trafiğe kapattı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ABD’nin sunduğu ateşkes önerisini görüştü Sovyet Rusya destekledi, ancak İngiltere ve Fransa reddetti. Arkasından S. Rusya’nın benzeri önerisi de reddedildi. Konu İngiltere ve Fransa’nın vetosundan kurtarılabilmek için bir diplomatik manevra ile bu kez, 2 Kasım günü B.M. Genel Kurulu’na götürüldü ve Genel Kurul ABD’nin ateş kes önerisini onayladı. Ancak İngiltere ve Fransa öne sürdükleri şartlar Mısır tarafından kabul edilinceye kadar ateş kese uymayacaklarını açıkladılar. Bunun üzerine Mısır, Kanal’da yeni gemiler batırmaya devam etti. Bu gelişmeler üzerine Irak da Suriye üzerinden Kerkük-Baniyas hattında petrol sevkiyatını durdurdu. Tarihler 6 Kasım’ı gösterdiğinde İsrail, Gaza şeridini tamamen ve Sina yarım adasının da büyük kısmını ele geçirdiği için ateş kesi kabul ettiler. Bu krizin sona erip Süveyş Kanalı’nın yeniden trafiğe açılması zaman gerektirdi[27]. Rusya’nın, aynı tarihlerde, Macaristan’ı işgali ve sonrasında da Süveyş Krizi’nin yaşanması üzerine,  ABD Başkanı 5 Ocak 1957 günü Kongre’ye gönderdiği mesajla, Ortadoğu’ya doğrudan veya dolaylı yollarla Komünist saldırısını durdurmak için yetki istedi. Kongre’de iki ayı aşkın sürede yoğun tartışmalara konu olan öneriyi, 9 Mart 1957 tarihinde onayladı, bu karar, tarihe “Eisenhower Doktrini” olarak geçmiştir. Bu belge de daha önce çıkarılan Monroe ve Truman Doktrinleri gibi ABD’ne diğer ülkelere askeri müdahale yetkisi vermekte idi. Böylece bu belge ile ABD’nin askeri müdahale kapsamına Avrupa ve Batı Yarı Küre yanında Ortadoğu ülkeleri de dahil edilmiş oldu[28].

Suriye, herhangi bir bloka dahil olmaksızın üçüncü dünya ülkesi tavrını sürdürmesi, Sovyet tehdidinin arttığının düşünüldüğü bir ortamda, ABD’ni ciddi şekilde rahatsız etmeye başlamıştı. 1955-56 döneminde Şam Büyükelçiliğinden gelen diplomatik raporlarda[29], “Suriye’deki sol eğilimliler uzun süre gelişmeye devam ederse, bu ülkenin bir darbe veya yasa dışı yollarla tamamen solun eline düşmesi tehlikesinden”, “Birbiri peşine gelen ve her biri kısa ömürlü olan dört hükümet komünist etkinliklerin sürmesine ve artmasına izin verdiğinden” bahsedilmekteydi. Washington’da endişe yaratan bu tür raporların gelmeye devam etmesi üzerine, CIA görevlilerinin, Suriye’nin eski diktatörü Edip Şişaklı’nın, o sırada Roma’da askeri ateşe olarak görev yapan, eski güvenlik idaresi başkanı Albay İbrahim Hüseyni’yi Lübnan üzerinden gizlice Suriye’ye darbe yapmak için gönderdiği bazı kaynaklarda yer almıştır[30]. Ancak darbe girişimi başlamadan ortaya çıkarıldığı için Suriye Hükümeti 13 Ağustos 1957 günü bazı ABD diplomatları darbe girişimini destekledikleri suçlaması ile sınır dışı etmiştir. ABD’nin buna yanıtı, Suriye Büyükelçisini istenmeyen kişi ilan etmek olmuştur[31]. Bu gelişmelerin hemen ardından da Suriye ordusunda geniş çaplı bir temizlik yapılmıştır. Bu olayların yaşandığı günlerde, 6 Ağustos 1957 günü Suriye ile Sovyet Rusya arasında ekonomik ve teknik yardım antlaşması imzalanmıştır. Eylül 1957 başında ABD’nin, Suriye’ye komşu devletlere silah yardımı yapacağını ve Suriye’nin komşularına saldırıda bulunmasını hoş karşılamayacağını açıklamasına rağmen komşu ülkelere gönderdiği mesajlarda da Suriye’ye yönelik olarak askeri bir girişimde bulunmayacağını bildirmişti. Menderes Hükümeti, ABD’nin bu tutumuna rağmen tek taraflı olarak Suriye sınırında askeri birlik toplamaya başladı ve 10 Ekim’de sınırdaki askeri güç boyutu 37,000 kişiye ulaştı[32]. Bu süreçte, Sovyet Rusya Türkiye’ye 10 Eylül’de gönderdiği nota ile endişelerini dile getirdi. İzleyen gelişmeler sonucunda Türkiye sınırdaki asker yığınağını sonlandırdı. Bu gelişmelerin ayrıntısı öğrenmek isteyenler, bir önceki dipnotta kayıtlı kitaba başvurabilirler. 1 Şubat 1958 günü Mısır ve Suriye, Birleşik Arap Cumhuriyeti adı altında birleşme kararı aldılar. Bu birlik de çok uzun ömürlü olmadı. ABD’nin bu dönemde Suriye’ye yönelik olarak izlediği politikalar konusunda daha ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler, David North’un 3 Ekim 2013 günü Global Research sitesinde yayımlanan ve erişimi dipnotta verilen makalesine göz atabilirler[33].

Ortadoğu’daki çalkantılı gelişmelere 14 Temmuz 1958 günü bir yenisi eklendi. General Kasım Irak’ta darbe ile yönetime el koydu. Menderes Hükümeti, Irak’taki darbeden ciddi şekilde rahatsız oldu ve askeri müdahaleyi bile gündemine aldı. Bu konudaki bir iddiaya göre, ABD ve Türkiye’nin askeri müdahalesi için ABD Genel Kurmayı tarafından “Canonbone” olarak adlandırılan bir plan hazırlanmış ise de Sovyet Rusya’nın bu plandan haberdar olarak Irak tarafına destek olma tehdidini ileri sürmesi üzerine uygulanmaktan vaz geçilmiştir[34]. Diğer kaynaklar, ABD ve İngiltere Irak’a yapılacak bir askeri müdahalenin Sovyet Rusya’nın müdahalesine yol açabileceği ve ayrıca Kasım yönetimini Nasır’a yaklaştıracağı endişesi ile sıcak bakmadığını yazmaktadırlar. Bunun üzerine Türkiye Irak’taki yeni rejimi 31 Temmuz 1958 günü resmen tanımak durumunda kaldı.  William Blum dipnotta yer alan kitabında, 1960 yılında ABD, Kuzey Irak’ta yerleşik Kürt gerillalarını desteklemeye başladığını yazmaktadır. General Kasım, iktidara geldikten bir süre sonra Batı ülkelerinin petrol üzerindeki hâkimiyetlerini kırmak için petrol üretip ihraç eden ülkeler arasında uluslararası bir yapılanma organize etme girişimlerine de başladığı da belirtilmektedir. Bu girişim OPEC’in öncül adımlarını oluşturmuştur.

Ortadoğu’da bu gelişmelerin yer aldığı dönemde Lübnan Başbakanı Şamun (Chamoun) dolan görev süresini uzatmak için Anayasa’yı değiştirme girişiminde bulununca, Nasır yanlısı milliyetçiler silahlı çatışma başlattı. Bu süreç yaşanırken Lübnan, İsrail’in Mısır’a saldırısı sırasında diğer Arap ülkeleri gibi İngiltere ve Fransa ile diplomatik ilişkilerini askıya almadığı gibi, içeride başlayan kargaşa üzerine de Eisenhower doktrini çerçevesinde ABD’den destek talep etmeyi seçti[35].  Irak’taki gelişmelerden de endişelenen ABD bu çağrıya olumlu yanıt verdi ve 25 Temmuz 1958 Lübnan’a 70 gemilik bir savaş filosu ile birlikte 10,600 asker gönderdi ve izleyen aylarda deniz piyadelerinin sayısını 14,000 i çıkardı[36].

Bu olaylardan sonra da Ortadoğu ülkelerinde açık ve üstü kapalı birçok olay yer almaya devam etti. Bunlara değinmek yerine 1970 li yıllar ve sonrasına göz atmaya devam edelim.

1971 yılında Sovyet Rusya ile Suriye arasında imzalanan bir anlaşma gereğince Suriye’nin Tartus limanında bir Rus Deniz üssü kurulmuştur. Bu üssü Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra da Rusya korumaya devam etmiştir[37].

Irak’ta General Kasım’ın yönetimi ele geçirmesi, mutlakıyetle yönetilen diğer Ortadoğu ülkelerinin yöneticileri gibi İran Şahı’nı da tedirgin etmişti. Bunun sonucu olarak Şah, Irak’ta otonomi arayışı içinde olan Kürt aşiretlerine gizlice askeri malzeme yardımı vermeye başlamıştı. Ancak, Irak’taki Kürt yöneticiler İran’a yardımın sürekliliği konusunda güven duymadıkları ve silah yardımının ABD tarafından yapılmasını istedikleri bazı kaynaklarda yazılıdır[38]. Kısa sürede Kuzey Irak’taki Kürtlere Çin ve Rus malı silah ve mermilerinin gönderildiği ve bunların değerinin 16 milyon dolara ulaştığı Blum’un kitabında ileri sürülmekte ve silahların anılan ülkeler malzemesi olmasının, gerektiğinde inkâr edebilmek için uygulanan bir yöntem olarak da belirtilmektedir. Bu konudaki tüm gelişme uygulamaları öğrenmek isteyenler Blum’un kitabının 242-244 sayfaları arasında yer alan “39. Iraq 1972-1975” başlıklı bölümüne göz atabilirler.

Mısır ve Suriye 6 Ekim 1973 te İsrail’e saldırıp topraklarına girmesi ile kısa süren ‘Yom Kippur Savaşı” olarak anılan savaş başlamıştır. Petrol stratejisi konusunda uzman olan William Engdahl bu savaşın gizlice ABD ve İngiltere tarafından teşvik edildiğini ileri sürmektedir[39]. İsrail işgal edilen topraklarını geri aldıktan başka Arap topraklarını da ele geçirdi. Bunun üzerine 17 Ekim 1973 günü Suudi Arabistan, Kuveyt, Irak, Libya, Abu Dabi, Katar ve Cezayir İsrail işgal ettiği Arap topraklarından geri çekilinceye değin petrol üretimlerini, derhal başlamak üzere, Eylül ayına göre yüzde 5 düşüreceklerini ve izleyen her ay da yüzde 5 lik düşüşlerin devam edeceğini açıklamışlardır. Bu gelişmeler 1974 petrol krizinin başlangıcını oluşturmuş ve ham petrol fiyatları hızla yükselmeye başlamıştır. Bu gelişmeler büyük petrol şirketlerinin kârlarını çığ gibi büyütürken,  dünyanın ve bu arada İsrail’in petrol arz güvenliğine de büyük tehdit oluşturmuştu. Sonunda ABD’nin de baskısı ile 1 Eylül 1975 tarihinde İsrail-Mısır Anlaşması paraf edilmiş ve İsrail, Sina Yarımadasında Mısır açısından yaşamsal alanlardan çekilmeyi kabul etmiştir. Aynı tarihte ABD ile İsrail arasında bir “Ortak Anlayış Anlaşması” (Memorandum of Understanding) da imzalanmıştır. Bu Anlaşmaya göre, ABD, Kongre’nin verdiği ödenekler ve kaynaklarının elverdiği ölçüde İsrail’in mevcut ve uzun vadeli askeri araç-gereç ve diğer savunma donanım gereksinimlerini ve ayrıca enerji ve ekonomik ihtiyaçlarını karşılamayı üstlenmiştir[40]. Bu üstleniş aynı zamanda bu malzemelerin gerektiğinde ABD gemileri ile taşınmasını da kapsamaktadır.  Görüldüğü üzere, 1975 Anlaşması ile İsrail devletine yönelik ABD koruma ve kollaması en geniş kapsama ulaşmıştır.

Bellek tazelemeyi burada noktalayıp günümüze yön veren gelişmelere yeniden dönelim.

Irak’ın işgalinden sonraki gelişmeler

Bazı kaynaklara göre, 2003 yılında Irak’a Özgürlük Harekâtı başladıktan kısa süre sonra İngiliz, Avustralya SAS komandoları ile bazı ABD birliklerinin Irak’ın Batı çölünde bulunan ve H2 ve H3 kod adları verilen havaalanlarına el koymuştur ve el konulan havaalanlarının kod adlarının açılımının Hayfa-2 ve Hayfa-3 olup, Kerkük-Hayfa boru hattının iki kritik ve önemli pompa istasyonlarını koruyan hava alanları olduğu anlaşılmıştır[41]. Aynı kaynak, İsrail yetkililerinin anılan operasyondan bir gün önce boru hattı yapımında uzmanlaşmış Türk şirketlerine başvurarak Kerkük-Hayfa boru hattının onarımını yapmalarını istedikleri, ancak Türk Hükümeti’nin konuya sıcak bakmadığını da belirtmektedir[42]. Bu gelişmeler yer alırken, ülkemizde İngilizce dilinde yayınlanan bir gazetede, Enerji Bakanı Hilmi Güler’in Kerkük-Hayfa petrol boru hattının Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattı ve Türkiye’nin enerji çıkarlarına bir tehdit oluşturmadığını söylediğini yazmıştır[43]. Aynı haberin devamında da dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün bir televizyon söyleşisinde Kerkük-Hayfa petrol boru hattının işletmeye alınması ile ilgili soruya, önce Filistin sorunun çözülmesi gerekir dediğine de yer verilmiştir. Bu proje gerçekleşmiş olsa idi, mevcut boru hattının bakım ve onarımının yapılmasından başka Kerkük-Hayfa arasında 42 inç (107 cm) çapında yeni bir boru hattının daha döşenmesi de gündeme gelebilecekti. Kerkük-Hayfa boru hattının yeniden işletmeye açılması ve yeni ve yüksek kapasiteli bir boru hattının döşenmesi birlikte düşünüldüğünde Kuzey Irak Yerel Yönetimine (KIYY) petrol dış satımında büyük bir esneklik ve ekonomik güç sağlayacağı ve KIYY ile İsrail arasında stratejik işbirliğini de geliştireceği kesindi. Böyle bir yapılanma, Kuzey Irak Yerel Yönetiminin Türkiye’ye karşı pazarlık gücünü de çok artırmış olacaktı.

Irak Başbakanı Allawi’nin 2004 yılında Ürdün’ü ziyareti sırasında Irak’ın Ürdün’e bir boru hattı ile ham petrol döşemesinin gündeme geldiği açıklanmış ve izleyen aylarda (Ağustos sonlarında) Irak teknik heyetinin Amman’a gelmesinin beklendiği de ifade edilmiştir[44]. Ancak bu söylemlerde somut bir sonuca ulaşamamıştır. Ayrıca bu boru hattının neredeki petrol üretim noktasından başlayacağı da haberlerde yer almamıştır. Ancak düşünülen boru hattının, bana göre, Basra havzası petrollerinden olması olasılığı yüksekti. Zira bu durum bir yandan İsrail’i Bağdat yönetimi ile yakınlaşmaya itecek diğer yandan Kuzey Irak Yerel Yönetiminin elinden petrol silahı alınmış olacaktı.

2004 yılında Irak Başbakanı Allawi, diğer bölge ülkeleri yanında Beyrut’u (Lübnan)da ziyaret etmişti. Bu ziyaret sırasında, Irak’ın Lübnan’ın petrol gereksinimini karşılamaya hazır olduğu belirtilmiştir[45]. Burada da petrolün nereden sevk edileceği somut olarak haberlerde yer almamıştır. Ancak bunun da Basra Havzası petrolü olma olasılığı Bağdat yönetiminin stratejik çıkarlarına uygun düşeceği açıktı.

Görüldüğü üzere, her iki boru hattının devre dışı olması ve zaman zaman da PKK’nın Kerkük-Yumurtalık boru hattına saldırıda bulunması Irak’ın petrol dış satım potansiyelini tam olarak kullanamamasına neden olmaktadır. Bunun temelinde Irak-Suriye ve Irak-İsrail ilişkilerindeki gerginlik yatmaktadır. Bunun yanında Bağdat yönetimi ile Kuzey Irak Yerel Yönetimi’nin petrol gelirlerinin paylaşılması konusunda Anayasa’da yazan kuralın yorumunda anlayış birliğinde olmamaları da ek bir problem olagelmiştir.

ABD’nin önde gelen stratejik analistlerinden ve Orta Doğu uzmanlarından Seymour M. Hersh, 2004 yılında gazeteci Amy Goodman ile yaptığı söyleşide, İsrail’in Kuzey Irak’ta yerleşik Talabani ve Barzani aşiretleri ile uzun süreden beri ilişki içinde olduğunu belirtikten sonra bazı hususları da açıklamıştır. İsrail’e geçmişte Yahudi inancına sahip Kürtlerin göç edip yerleştiklerini ve yöre ile bağlantılar devam ettiğini söylemiştir. Hersh aynı söyleşide yaklaşık sekiz ay kadar önce İsrail’in elit komandolarından bazılarının Kuzey Irak’taki peşmergelere, Irak’taki ayaklandırmaları bastırmakta ABD’ye yardımcı olması amacıyla, komando eğitimi verdiğini de sözlerine eklemiştir[46].  Bu söyleşiden bir hafta sonra yayınladığı bir makalede Seymour Hersh,  İsrail’in, ABD’nin Irak’ta istikrarı sağlayıp demokrasiyi getiremeyeceğine kani olduğunu ve bu durumun İsrail’in stratejik durumuna verdiği zararı en aza indirebilmek için Sharon Hükümeti’nin Kuzey Irak’taki Kürt yerel yönetimi ile ilişkilerini geliştirmeye karar verdiğini ve bölgede kendi varlığını güçlendirme kararı aldığını ve İsrail istihbarat ve askeri görevlilerinin halen sessizce Kuzey Irak’ta peşmergelere eğitim vermekte olduklarını ayrıca, bu görevlilerin İran ve Suriye’nin Kürt bölgelerinde de gizli etkinliklerde bulunduklarını yazmıştır[47].

ABD’li yazar William Blum, 2005 yılında yayınladığı ve Türkçe’ye “Denetimsiz Devlet” diye çevrilebilecek kitabında, çok ilginç bir bilgiye yer vermiştir. Buna göre, Suriye yönetimi ülkesinde bulunan teröristleri ABD ve diğer devletlere teslim ettiği ve ABD tarafından kendisine verilen mahkûmları da kabul ettiğini ve bunu ABD’yi memnun etmek için yaptığını yazmıştır[48].

Bakü-Tiblis-Ceyhan (BTC) petrol boru hattının hizmete girmesinden öncesinde, Türkiye ile İsrail arasında deniz altında döşenecek boru hatları ile su, elektrik, petrol ve doğal gaz taşınmasını öngören milyarlarca dolarlık bir proje üzerinde görüşmeler yapılmaktaydı. Projeye göre, BTC üzerinden gelen petrolün bir bölümünün İsrail üzerinden Güney ve Doğu Asya ülkelerine satılması söz konusu idi.  Bu gelişmelerin yer aldığı ortamda, İsrail 13 Temmuz 2006 günü Lübnan topraklarını bombaladı[49]. Bu bombalama ile Lübnan yönetimine bir gözdağı verilmesi de söz konusu idi. Bu projenin deniz altına döşenecek boru hatları ile gerçekleştirilmesi yanında karadan da döşenmesi bir seçenekti. Ancak bu durumda, Suriye ve Lübnan üzerinden bir koridorun askeri açıdan denetlenebilmesi gerekmekte idi. ABD Silahlı Kuvvetler Dergisi’nde (Armed Forces Journal), bir makale yayınlayan emekli Yarbay Ralph Peters’in bu makalesinde kullandığı haritada (haritanın bütünlüklü görseline internet ortamında ulaşmak mümkündür) Suriye’nin Akdeniz kıyılarındaki toprakları “Büyük Lübnan” adı altında Lübnan hükümranlığında gösterilmesi de ilginç bir rastlantı oluşturmuştur.  Söz konusu haritanın Büyük Lübnan’ı içeren bölümü Görsel 2 de yer almaktadır. Bu haritanın Suriye’ye Akdeniz çıkışı vermemesi dikkat çekici bir boyuttur. Bu aynı zamanda Suriye’nin Rusya’ya verdiği deniz üssünün de ortadan kalkması anlamına gelmektedir.

Görsel 2

yazi471_gorsel02

Kaynak: Armed Forces Journal June 2006 emekl Yarbay Ralph Peters’ın haritasının Büyük Lübnan ile ilgili bölümü.

“One minute” ve “Mavi Marmara” krizleri söz konusu projeyi rafa iade etmiş görünüyor. İsrail’in özür dilemesinden ve Suriye’de rejim değişikliği serüveninin sona ermesinden sonra yeniden İsrail-Türkiye boru hatları projesi yeniden gündeme gelir mi ve gelir ise kapsamında ne gibi değişiklikler yer alır bekleyip görmek gerekecektir.

Bu bilgilere ek olarak bir hususu daha bilmek Suriye çevresinde oluşan durumu ve gelişmeleri anlamaya yardımcı olacaktır. Aralık 2007 ayında da Rusya bir uçak gemisini refakat gemileri ile birlikte Akdeniz’e indirmiştir[50]. Görüldüğü üzere, Suriye ve Lübnan’ın bulunduğu coğrafya sorunlar coğrafyası olmayı uzun süreden beri elden bırakmamaktadır. Buna katkıda bulunan nedenlerin bir bölümüne yukarıda değindim daha kapsamlı bilgi edinmek isteyen okurlar ilgili dip notlardaki kaynaklara başvurabilir. Seymour M. Hersh bu kez 2007 yılı başında yayınladığı bir makalede, işgal altındaki Irak’ta durumun kötüleşmesinin Bush yönetimini Ortadoğu’ya yönelik stratejisini önemli ölçüde değiştirmeye ittiğini yazmıştır[51].  Hersh’e göre, nüfusunun çoğunluğu Şiîlerden oluşan İran ve müttefiki Suriye’nin Ortadoğu’daki etkisini sarsabilmek için politikalarında köklü değişikliğe gitme kararı almıştır. Bu kararın alınmasında, Irak Başbakanı Nuri el-Maliki Kabinesinin Şiî ağırlıklı olması ve İran ile yakın işbirliği içine girmesinin de etkili olduğu belirtilmektedir. ABD Dışişleri Bakanı Condoleeza Rice Senato Dışişleri Komitesi’nde Ocak 2007 ayında yaptığı açıklamalarda, Ortadoğu’yu “reformcular ve aşırılıkçılar” olarak ikiye ayırmış ve bu bağlamda İran, Suriye ve Hizbullah’ı aşırılıkçılar grubunda tanımlamış ve bunların bölgeyi istikrarsızlaştırmak istediklerini belirtmiştir[52]. Görüldüğü üzere, 2007 yılı başında ABD yönetimi Irak’ta ve dolayısı ile Ortadoğu’da karşılaştığı sorunlara yeni bir bakış açısı getirmiş ve bu bağlamda Suriye’yi de bölgeyi istikrarsızlaştırmak isteyenler ülkeler arasına dahil etmiştir. Böylece de İran’dan sonra Suriye’nin geleceği belirlenmiş ve ona yönelik çarklar da işlemeye başlamıştır. Yukarıdaki bilgilerden de anımsanacağı üzere, bu makalenin yayınlandığı tarihlerde Türkiye ve Suriye yöneticileri sıcak ilişkiler sürdürmekteydi. Bu bilgiler, Türkiye’nin Suriye’ye yönelik tutumunun da üç yıl gecikmeli de olsa neden değiştiğine ışık tutmaktadır. Çarkların bu şekilde işlemeye başlaması Ortadoğu’nun ve İslam ülkelerinin tarihi boyunca büyük bedeller ödenmesine rağmen bir türlü kurtulamadığı “Sünni” “Şiî” kamplaşma ve çekişmesini yeniden ısıtılmasını da kolaylaştırmıştır.

2013 yılı başında basına yansıdığı kadarı ile Amman’ı ziyaret eden ve Kral II. Abdullah ile de görüşen Irak Başbakanı Maliki’nin, yeni döşenecek bir boru hattı ile Irak petrolünün Ürdün’ün Akabe Körfezi’ne sevk edileceğini açıkladığı belirtilmektedir[53]. Yeni döşenecek boru hattı Akaba’ya yöneldiğinde İsrail sınırından birkaç yüz metre öteye yaklaşmış olacaktır. Bu haberler doğru ise, ABD ve AB çıkarlarına uygun düşer ve uygulamaya konur ise, Kuzey Irak Yerel Yönetimi’nin Kerkük-Hayfa boru hattını canlandırma olasılığını yükseltecek ve İsrail-Kuzey Irak Yerel Yönetimi arasındaki ilişkilerin daha da güçlenmesini özendirebilecektir. Bağdat’ın bu girişimi ekonomik nedenler yanında Kuzey Irak Yerel Yönetimi ile İsrail yakınlaşmasına bir tepki olarak da gündeme getirilmiş olabilir. Irak Başbakanı’nın bu hamlesi, Kuzey Irak Yerel Yönetiminin petrol gelirlerinden Bağdat’a pay vermemekte direnmesi ve yabancı ülkelere petrol ayrıcalığı vermede başına buyruk hareket etmesine karşılık stratejik bir adım da olabilir. Ancak Kerkük-Trablus hattının devre dışı kaldığı dönemlerde, Kerkük-Hayfa hattı başta İsrail ve Avrupa olmak üzere Batı’da geniş bir Pazar potansiyeline sahip olmaya devam edecektir. Zira, Akabe Limanına döşenecek boru hattından tankerlere yüklenecek ham petrol hem Süveyş Kanalını geçerek Avrupa’ya hem de Bab-el Mendeb’i geçerek Uzakdoğu’ya gönderilebilecektir. Ancak, Kerkük-Hayfa boru hattı işletmeye alınır ve hatta yeni hatlar döşenir ise, Bağdat Hükümeti tarafından Akabe’ye döşenecek boru hattının fizibilitesi önemli ölçüde olumsuz yönde etkilenebilir. Suriye’de yönetim ve rejim değişikliği sağlandığı taktirde, Kerkük-Hayfa boru hattının Suriye topraklarından geçirilmesi de bir seçenek olarak ortaya çıkabilir ve böyle bir yaklaşım, Bağdat rejiminin Kerkük-İsrail boru hattını tehdit etmesi olasılığını da ortadan kaldırabilir.

Suriye ve bölge ülkelerine bazı veriler eşliğinde yakından bakış

Buraya kadar verdiğim bilgiler ile Suriye ve çevresindeki ülkelere ilişkin yakın tarih ve çıkar dengeleri çerçevesinde çevrilen entrikalar konusunda olabildiğince özet bilgi sunmaya çalıştım. Bu bilgiler günümüzde sahnelenmekte olan yeni oyunları daha iyi anlayabilmek için gerekli idi. Bu bilgiler çerçevesinde Türkiye’nin Adnan Menderes Hükümetleri döneminde iki kez Irak ve Suriye ile savaşın eşiğine geldiği veya getirildiğini ve ülkenin bu maceralardan süper güçler dengesi çerçevesinde alınan kararlar uyarınca kurtulabildiğini de anımsamış olduk. Geçmişe yönelik bu bilgiler, Orta Doğu ülkelerinin yumuşak karnının tarih boyunca inanç ve etnik farklılıklar olduğunu ve oyunların bunlar üzerine kurgulandığını da açıkça ortaya koymuştur. Dünya Enerji Konseyi Türk Millî Komitesi’nin 14-16 Kasım 2012 tarihli toplantılarında, “Bölgemizde Meydana Gelen Ekonomik, Sosyal ve Siyasal Gelişmelerin Doğal Gaz ve Petrol Arz Güvenliğine etkileri” konusunda yaptığım konuşmada Ortadoğu’daki inanç ve etnik farklılıkların dışarıdan kışkırtılmaya ne denli açık olduğunu bir Tablo eşliğinde değerlendirmiştim. Şimdi de Suriye ve çevresindeki ülkelerin inanç ve etnik yelpazesine kısaca göz atmakta fayda görüyorum. Bu amaçla Tablo 1 düzenlenmiştir.

Tablo 1 de yer alan ülkelerin büyük çoğunluğu bünyesinde barındırdığı inanç farklılıkları ile etnik farklılıkların barış içinde bir arada yaşamalarını sağlayacak demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti yapılanmasını kurmadıkları veya kuramadıkları için iç çatışmalara kolayca düşebilecek yapıda olduğunu açıkça göstermektedir. Tarihi gerçekler de bunu kanıtlaya gelmiştir. Tablo 1 de yer alan ülkemizdeki Kürt nüfus oranını, ülkemiz veri tabanına dayanmayıp, Tabloya kaynaklık eden belgede bir tahmin olarak verilmektedir. Ancak bu rakam ciddi şekilde tartışmaya açıktır. Zira, Devlet İstatistik Enstitüsü’nün yayınladığı 1960-1962 İstatistik Yıllığı’nın “Sayım yılları, anadili ve konuşulan ikinci dil itibariyle nüfus” başlıklı 63 nolu Tablosu’nda 1955 sayım sonuçlarına göre 24,065,000 olan nüfusun içerisinde Kürtçe konuşan nüfus olarak 1,680,000 kişi yer almıştır. Diğer bir deyişle nüfusun (1,680/24,065=) yüzde 6.98 inin anadili Kürtçe olarak yer almaktadır. Yine aynı belgeye göre, 1960 sayımında bu sayılar şöyle yer almaktadır; 27,755,000 kişi olan nüfusun Kürtçe anadili olanların sayısı 1,848,000 veya oransal olarak (1,848/27,755=) yüzde 6.66 anadilinin Kürtçe olduğunu belirtmiştir[54]. Bu durumda iki sayım yılına ait olanlardan daha yüksek olan yüzde 6.98 esas alınıp 2010 yılının 73,722,988 olan nüfusuna uygulandığında, anadili Kürtçe olan nüfus 5,145,865 sayısına ulaşılır. Ülkenin diğer yörelerinde nüfus artışının Güneydoğu’dan daha hızlı düştüğü göz önüne alınsa bile sayının 6 milyonun biraz üstünde olduğunun kabul edilmesi daha gerçekçi olur. Zira, Kürt kökenli nüfus ülkenin her yerinde yerleşik olduğu için bulunduğu bölgelerin ekonomik sosyal yapısına uygun olarak Güneydoğu’ya oranla bu bölgelerde yaşayan Kürt kökenli olan yurttaşların nüfus artış oranlarının da gerilediğini kabul edilebilir.

Tablo 1

Suriye   ve çevre ülkeler inanç ve etnik yelpazesi

(%   olarak)

 Ülke İnanç yapısı Etnik yapı
Irak

Şiî   60-65, Sünni 32-37, Hıristiyan ve diğer 3

Arap   75-80, Kürt 15-20, Türkmen, Suriyeli

ve diğer   5

İran

Şiî 89,   Sünni 9, diğer 2

Fars 51,   Azeri 24, Gilaki ve Mazandrani 8, Kürt 7, Arap 3, Lur 2, Baloch 2, Türkmen 2,   diğer 1

İsrail

Yahudi   76.4, Müslüman 16, Hıristiyan Arap 1.7, Hıristiyan diğer 0.4, Dürzî 1.6, bilinmeyen   3.9

Yahudi   76.4,

Arap ve   diğer

(çoğunluğu

 Arap) 23.6

Ürdün

Sünnî 92,   Hıristiyan 6, diğer 2

Arap 98,   Çerkez 1, Ermeni 1

Lübnan

Müslüman   59.7, Hıristiyan 39, diğer 1.3

Arap 95,   Ermeni 4,

diğer 1

Suriye

Sünni 74,   diğer

Müslüman   16

Yahudi 10

Arap   90.3, Kürt,

Ermeni ve   diğer 9.7

Türkiye

Müslüman   99.8 (çoğunluğu Sünni), diğer 0.2

Türk 80,   Kürt 20 (tahminen)

Kaynak: World Fact Book 2008, The CIA, Skyhorse Publishing 2007.

Esasen Suriye ve çevresindeki ülkelerin bulunduğu coğrafyanın tarihi dikkatle incelendiği takdirde, etnik ve inanç bazında örgütlenmiş militan gruplar arasında çok sık ve çok şiddetli çatışmalar yaşayageldikleri görülür. Bu bağlamda, Müslüman Kardeşler, Hizbullah, El Kaide, Filistin Kurtuluş Ordusu ve Hamas ilk akla gelen gruplardır. Bunların yanına PKK, PJK ve PYD gibi etnik ayrılıkçı terör örgütlerini de anımsamak gerekir.

Tablo 1 de bazı ülkelere yönelik olarak “Müslüman”, “diğer Müslüman” gibi deyimler okurları şaşırtmasın. Zira bu sözcükler, Tablonun hazırlanması için yararlandığım kaynakta aynen bu anlamdaki İngilizce sözlüklerin bire bir çevirisi olarak kullanılmıştır.

Seymour Hersh, inanç farklılıklarına dayanan politikalara ilişkin olarak 2007 yılında yayımladığı bir yazısında şu gözlemlerde de bulunmuştur; “Nüfusunun çoğunluğu Şiî inancında olan İran’ının altını oyabilmek (undermine) için Bush yönetimi Ortadoğu’daki önceliklerini gözden geçirmeye (reconfigure) karar verdi. Yönetim, Lübnan’da İran tarafından desteklenen Şiî Hizbullah’ı zayıflatmak için sürdürülen el altı faaliyetlerde Sünnî inançlı Suudi Arabistan Hükümeti ile işbirliği yapmıştır. ABD, İran ve müttefiki Suriye’de de el altından faaliyetler yürütmüştür. Bu uygulamaların yan ürünü olarak Amerika’ya düşmanca tavır içinde olan ve El Kaide’ye sempati duyan İslam’ın militan görüşüne sahip Sünnî aşırı gruplar teşvik edilmiş oldu.[55]” Hersh’in yazıları Ortadoğu’daki gelişmeleri izleyebilmek ve anlayabilmek için mutlaka okunması gereken makaleler arasındadır.

Seçilen ülkelerin satın alma gücü paritesine (PPP) göre kişi başına GSYİH’larının 1980-2010 arasındaki 30 yıllık dönemde gösterdiği gelişme bize inanç farklılıkları veya etnik farklılıklar nedeniyle çıkan çatışmaların gönence yansıyan boyutlarını da açıkça göstermektedir. Bu amaçla Tablo 2 düzenlenmiştir.

Tablo   2

Suriye ve çevre ülkelerindeki satın   alma gücü

 paritesine göre kişi başına GSYİH’larının   1980-2010

döneminde gösterdiği gelişmeler

(cari uluslararası fiyatlarla ABD   doları olarak)

Ülkeler 1980 1990 2000 2010 1980-2010%
Irak

v.y.

v.y.

v.y.

3,548

İran

3,008

4,540

6,855

12,722

323

İsrail

7,270

13,951

21,242

29,602

307

Ürdün

1,966

2,289

3,226

5,767

193

Lübnan

5,322

5,649

8,077

15,168

185

Suriye

1,600

2,470

3,351

5,041

215

Türkiye

2,758

5,558

7,983

13,275

381

Polonya

4,209

5,846

10,257

18,961

350

Tunus

1,889

3,177

5,273

9,460

401

Kaynak: IMF veri tabanı.

Tablo2 nin incelenmesinden de görüleceği üzere, otuz yıllık dönemde satın alma gücü paritesine göre kişi başına milli gelirin en düşük artış gösterdiği ülkeler sırasıyla Lübnan, Ürdün ve Suriye’dir. Artışın en düşük düzeyde gerçekleştiği bu üç ülkeden ilk ikisi inanç ve etnik farklılıklar nedeniyle en fazla şiddet olaylarının yer aldığı ülkeler olması herhalde tesadüf değil ve beklenen bir sonuçtur. Tablo’da Polonya’ya yer vermemin nedeni, Doğu Avrupa’da Sovyet egemenliğinin son bulmasından sonra Pazar ekonomisine geçen bir ülkenin gösterdiği gelişme ile de karşılaştırılma yapılabilmesi içindir.

Şimdi de bu ülkelerdeki işsizlik verilerine kısaca göz atalım. Bu amaçla Tablo 3 düzenlenmiştir.

Tablo 3 ün incelenmesinden de görüleceği üzere, Türkiye, İsrail ve İran hariç diğer ülkelerde işsizlik boyutunun özellikle CIA tarafından tahmin edilen düzeyleri ürkütücüdür. İşsizliğin bu boyutlarda olduğu ülkelerde, rejim muhalifleri ve/veya yabancı güçler tarafından kullanılan silahlı terör örgütlerinin eleman bulması pek de zor olmamalıdır. Diğer taraftan, İslam ülkelerinde kadınların işgücüne katılımları da çok düşük düzeydedir. Birkaç örnek vermek gerekirse, 15 yaş ve üzeri kadın nüfusun işgücüne katılım oranları 2010 yılı verilerine göre, İran’da % 16, Irak’ta % 14, Ürdün’de % 15, Suriye’de % 13 ve Lübnan’da % 23 tür. Bu verilerin yanında günlük geçimlerini zorlukla sağlayan nüfus boyutu da eklendiğinde silahlı terör örgütlerinin eleman sağlama olanaklarının ne kadar geniş ve kolay olduğu açıkça görülür.

Tablo   3

Seçilen ülkelerdeki işsizlik oranları

(Yüzde olarak)

Ülke 1990 2000 2010 CIA Tahmini
Irak

v.y.

v.y.

v.y.

25-30 (2005)

İran

14.2

16.6

13.5

12.5 (2006)

İsrail

9.6

11.6

8.3

8.3 (2006)

Ürdün

16.8

14.7

12.5

30.0 (2006)

Lübnan

v.y.

v.y.

v.y.

20.0 (2006)

Suriye

v.y.

8.2

8.6

12.5 (2005)

Türkiye

8.0

8.3

11.9

10.2 (2006)

+ 4.0 düşük istihdam

Kaynak: IMF veri tabanı ve World Fact Book 2008, The CIA Skyhorse Publishing 2007.

İşsizlik yanında toplumsal barışı etkiyen diğer bir unsur da fakirlik sınırı altında yaşayan nüfusun boyutudur. Bu konuda bir fikir vermek üzere Tablo 4 düzenlenmiştir.

Tablo 4 ün incelenmesinden de görüldüğü üzere, her iki kaynağın verilerine göre seçilen ülkelerdeki fakirlik sınırı altında yaşadığı belirtilenlerin oranları arasında büyük fark mevcut olduğu görülmektedir. İsrail’deki oranın işgal altındaki topraklarda yaşayanlar Filistinliler olarak kabul etmek gerekir. Fakirlik sınırı altında yaşayan nüfus boyutunun büyüklüğü o ülkelerde terör örgütlerinin eleman bulmasında etkin olduğunu düşündüğüm bir sosyolojik veridir.

Tablo   4

Seçilen ülkelerde fakirlik sınırı   altında yaşan nüfus

(Yüzde Olarak)

Ülkeler Dünya Bankası’naGöre günde2 $ dan az CIA göre fakirliksınırı altıTahmin
Irak

21.4 (2007)

v.y.

İran

8.0 (2005)

40.0 (2002)

İsrail

v.y.

21.6 (2005)

Ürdün

2.0 dan az (2010)

30.0 (2001)

Lübnan

v.y.

28.0 (1999)

Suriye

16.9 (2004)

11.9 (2006)

Türkiye

4.2 (2008)

20.0 (2002

Kaynak: World Development Indicators 2012 ve World Fact Book 2008, CIA

Arap Baharı’nın Suriye’ye sıçratılmaya çalışılmasının olası nedenleri

Nüfusunun büyük çoğunluğu Sünni olan Suriye’de Şiî azınlığın çok uzun süredir iktidarı elinde bulundurduğu bir gerçektir. Suriye’deki yönetimin demokrasi değil bir diktatörlük olduğu da bir gerçektir. Suriye’nin Öcalan’ı uzun süre himaye ettiği de diğer bir gerçektir. Ancak 1997-1999 döneminde görev yapan Hükümetlerin giderek artan baskısından yılarak Öcalan’ı sınır dışı etmesi sonrasında Türkiye-Suriye ilişkileri gelişmeye başlamış ve yakınlaşma 2003-2007 döneminde tavan yapmıştır. Yukarıda da açıklandığı üzere, Suriye’nin ABD ve İsrail’in kara listesine girmesinden bir süre sonra Türkiye’nin Suriye’ye yaklaşımı 180 derece değişmiştir.

Arap Baharının Suriye’yi de kapsama alanı içine almasında doğrudan ve dolaylı olarak etkili olan unsurları satır başları ile şöylece sayabilmek olasıdır.

1-      Arap Baharı’nın Suriye’ye bulaşmasının ilk ve en önemli maliyeti insani boyuttur. Bu süreç, ülke nüfusunun yaklaşık üçte birinin yurt içi ve dışı göçe mecbur olmasıdır. Bu konuda bir fikir vermesi amacıyla Tablo 5 düzenlenmiştir.

Tablo   5

Suriyeli göçmen sayıları ve alınan mali   destek milyon $

Ülkeler

Göçmen sayısı

Alınan mali destek

Milyon $

Türkiye

464,000

94.0

Lübnan

720,000

438.9

Ürdün

520,000

439.6

Irak

172,000

67.1

Mısır

111,000

14.7

Toplam

1,987,000

1,054.3

Kaynak: Allan Paddy ve Mona Chelebi, “Syrian refugee numbers passing 2 million …” The Guardian 3 September 2013, “Exodus placing heavy burden on neighbours amid conflict that has forced 6.2 million out of their homes since March 2011” Aljazeera 3 September 2013, “Number of Syiran refugees Tops 2 million”, Der Spiegel September 3, 2013 ve Mona Chelebi, “Syrian refugees: how manya re there and where are they?”, The Guardian July 25, 2013.

Tablo 5 in incelenmesinden de görüleceği üzere Birleşmiş Milletlerin resmi verilerine göre, Suriye dışına giden göçmen sayısı 2 milyon düzeyine ulaşmıştır. Ancak bu rakamlara mülteci kaydı yapılmış olanları ifade etmektedir. Henüz kaydını yapmamış olanlar da göz önüne alındığında Suriye Baharı’nın insanî maliyetinin bir boyutu 2 milyonun üzerine çıkarken, ülke içinde yerinden yurdundan ayrılmak zorunda kalanların sayısının da BM verilerine göre 4,250,000 i aştığı belirtilmektedir. Yurt dışına göçenler ile yurt içinde göçenlerin sayısı 6.5 milyonu aşmıştır. Böylece Suriye Baharı’nı sahneye koyanlar ülke nüfusu 20.8 milyonun yaklaşık (6.6/20.8=) yüzde 30 dan fazlasını yerinden yurdundan etmişlerdir. Yerinden yurdundan edilenlerin sırtındaki yükün yaş grupları itibariyle dağılımı da Tablo 6 da yer almaktadır.

Tablo 6

Yurt   dışına göç eden Suriyelilerin

cinsiyet ve   yaş profili olarak toplam içindeki % leri

Yaş grupları

Erkek

Kadın

Toplam

0-4

9.5

9.1

18.6

5-11

9.7

9.2

18.9

12-17

6.7

5.9

12.6

18-59

25.6

21.9

47.5

60 +

1.2

1.4

2.6

Toplam

52.7

47.5

100.2

Kaynak: Mona Chelebi, “Syrian refugees: how manya re there and where are they?” The Guardian 25 July 2013 den yararlanılarak düzenlenmiştir.

 

2 milyon göçmenden (2,000,000 x 0.186=) 372,000 kişisi 0-4 yaş grubunun, (2,000,000 x 0.189=) 378,000 kişisi 5-11 yaş grubundaki çocukların sırtındadır. Diğer bir deyişle 0-11 yaş grubundaki 750,000 çocuk Suriye dışına göçmek zorunda bırakılmıştır. Suriye içindeki yerinden yurdundan edilen çocuklar en az bunların iki katıdır. Ölen ve öldürülen çocuklar bu rakamların dışındadır. Bütün bu insani maliyeti yalnızca Başar Esad’a fatura etmek ne kadar gerçekçidir. Suriye’yi dışarıdan karıştıranların katkısı en az Beşar Esad kadar değil midir?

 

2-      Suriye ile İsrail arasında ilişkilerin geçmişinde yer alan hususlardan bazılarına yukarıda değinilmişti. O bilgiler arasında yer vermediğim birkaç bilgiyi burada sunmak isterim. İsrail, 5 Haziran 1967 tarihinde başlayan “6 Gün Savaşları” diye bilinen harekatı ile Sina Yarım adasını Mısır’dan alırken, Golan tepelerini de Suriye’den ele geçirmişti. Golan tepeleri askeri açıdan olduğu kadar Ürdün Nehri’nin su kaynaklarının denetlenmesi bakımından da büyük stratejik önem taşımaktadır. Mısır, izleyen dönemde kaybettiği Sina yarımadasının bazı bölümlerini geri alabildi ise de Suriye Golan tepelerinden hiçbir şeyi geri alamadı. O nedenle, Suriye’nin siyasi ve askeri emelleri arasında bir gün kaybettiği bu stratejik coğrafyayı geri alabilmek daima ön planda yer alacağını varsaymak gerekir. Suriye’nin ekonomik ve askeri olarak güçlü konumda bulunması, Golan tepelerinin kaderi açısından olduğu kadar genel olarak da İsrail’in ulusal çıkarları açısından risk oluşturmaktadır. Yabancı basında, ABD Başkanı Obama’nın İsrail’i ziyaretine ilişkin olarak yer alan birçok bilgi ve haber arasında bir tanesi çok ilginç ve dikkat çekici idi. Buna göre İsrail, Obama’nın ziyaretinden yaklaşık bir ay kadar önce, etkili ve güçlü politik bağlantıları olan bir ABD enerji şirketine Golan Tepelerinde petrol ve doğal gaz arama izni vermişti[56]. Aynı haberde, arama izni verilen şirketin, iş merkezi ABD’nin New Jersey Eyaletinde bulunan Genie Energy Ltd. şirketinin bir yan kuruluşu olduğu belirtildikten sonra, bu yan kuruluşun Danışma Kurulunda ABD eski Başkan Yardımcısı Cheney, basın kralı Rupert Murdoch ve başka önemli isimlerin yer aldığı da ileri sürülmüştür. Ortada Suriye sorunu diye bir sorun olmasa idi dahi, bu gelişme gerçekse, Suriye-İsrail arasında gerginliği tırmandırabilirdi. İşin ilginci, bu arama izninin Suriye’nin ciddi bir karmaşa içinde olduğu bir dönemde verilmiş olmasıdır. Bu iznin verilmiş olması, İsrail’in Golan tepelerini Suriye’ye geri verme gibi bir düşüncesi olmadığını da göstermektedir. Geri vermeme hali ise Suriye’de yönetimin buna karşı çıkmayacak bir politik gruba verilmesi halinde mümkündür.

3-      Suriye, İran yanlı politikaları ile İsrail, ABD, İngiltere ve bazı Avrupa ülkeleri açısından sorunlu ülke olarak görülmektedir. Suriye rejimi ayrıca Rusya ile askeri işbirliği içinde olma yanında bu ülkeye deniz üssü vermiş olması nedeni ile de İsrail açısından riskli görülmekte ise de, Rusya’nın 2010 yılında İsrail ile Rusya’da ortaklaşa “insansız uçak” üretmek için “Savunma İşbirliği Anlaşması” imzalamış olması bu risk algılamasını bir ölçüde dengelediği düşünülebilir[57].

4-      2010 yılında, Suriye’nin Rusya’dan MİG-29 savaş uçağı, ağır vasıta platformlarına yüklenmiş Pantsir kısa menzilli yerden havaya füzeatar sistemleri ve uçaksavar ve tipi açıklanmayan tanksavar sistemleri satın alacağına ilişkin haberler gerek İsrail ve gerek ABD’nin tepkileri ile karşılaşmıştı[58].  Adının açıklanmasını istemeyen bir İsrail yetkilisinin bu gelişme üzerine şu açıklamayı yaptığı basında yer almıştır; “Suriye bu gelişmiş silahların bedelini ödeme gücüne sahip değildir. Vatandaşlarına gıda maddeleri satın alabilmek için bile yeterli kaynağı yoktur. Bu durumda bu şüphe çeken alış-verişin gerçek nedeni nedir diye merak etmek gerekir.[59]” Rusya’nın yukarıda değinilen İsrail ile savunma işbirliği Anlaşması imzalaması yanında Suriye’ye yoğun silah satışı ile vermek istediği mesaj bölgede ben de varım demek olup, süper güçler tarafından bölgemizde oynanan stratejik oyunlara güzel bir örnek oluşturmaktadır. Ayrıca Rusya Suriye Devleti’ne silah satışı ambargosu uygulanmasına da karşı çıkagelmiştir. Rusya Dışişleri Bakanı Sergei Lavrov, Suriye’ye uygulanacak silah ambargosunun Libya’ya uygulanan silah ambargosu benzeri sonuçlar vereceğinden endişe ettiğini, zira Libya’da uygulanan ambargonun sadece Libya Ordusuna yönelik olarak uygulanırken muhalifleri dışladığını belirtmiştir[60].

5-      Suriye’nin Rusya’dan hava savunma sistemleri alması, İran’ı nükleer silah imal etmekten caydırmak ve nükleer teknolojiden uzak tutmak için gerektiğinde silah kullanmayı gündemlerinde tutan ABD ve İsrail’i ciddi şekilde endişelendirmektedir. Üstelik Suriye’nin, Türk savaş uçağını düşürmekte duraksamaması bu endişeleri daha da güçlendirmiş olmalıdır. Suriye’nin hava savunma sistemleri İran’a yönelik bir ABD-İsrail harekâtında doğrudan kullanılmasalar bile radarlardan elde edilen bilgilerin İran’a aktarılması olasılığı, İran’ın savunma ve karşı saldırı potansiyelini yükseltecek bir avantaj sağlayabilecektir. O nedenle de Suriye’deki mevcut rejimin çökertilip, yerine “Batı” dostu bir yönetimin getirilmesi İran’a yönelik bir operasyon öncesi stratejik bir adım oluşturmaktadır. Nitekim, Suriye muhalefetinin İstanbul’da gerçekleştirdiği toplantıda ABD Teksas’da yerleşik Kürt kökenli Gassan Hito’nun “geçici Hükümet lideri” olarak seçmesi de bu yönde atılmış bir adım sayılabilir[61]. İşin ilginci, aynı haberde, geçici yönetim başkanının Kürt kökenli olmasına rağmen Suriye’nin PKK’sı olarak bilinen PYD’nin seçilen kişinin kendilerini temsil etmediğini ileri sürdüğüne de yer verilmiştir.

6-      ABD basınında yer alan bilgilere göre, Dışişleri Bakanı John Kerry, Irak’ı hava sahasını İran’a Suriye’ye silah sevkiyatı için kullandırmaması konusunda uyarmıştır[62]. İran’a sempati beslediği bilinen ve Şiî olan Irak Başbakanı el-Maliki’nin bundan böyle izleyeceği yaklaşım kısa sürede görülecektir. ABD’nin Irak’tan böyle bir istemde bulunmasına karşılık, New York Times gazetesinde, Arap ülkelerinin ve Türkiye’nin, CIA aracılığı ile Suriye’deki muhalif güçlere gönderdikleri silahı büyük ölçüde artırdıklarına ilişkin bir iddianın yer alması ilginç bir gelişme olmuştur[63]. Bu haber 26 Mart günü Türk basınında da yer bulmuştur[64]. Bu haberlere göre, 2012 yılı başlarından bu yana 160 ı aşkın Suudi Arabistan, Ürdün ve Katar bandıralı askeri amaçlı kargo uçağının Ankara Esenboğa Hava Limanına, Türkiye’de bir başka hava alanına ve Ürdün hava alanlarına Suriyeli muhaliflere gönderilmek üzere askeri malzeme indirdiği iddia edilmiştir[65]. Aynı haberde CIA’nin de bu malzemeleri Suriyeli muhaliflere ulaştırdığı iddialarına yer verilmiştir. The Telegraph gazetesinde yer alan bilgiye göre, Suriye’deki muhaliflere sevk edilen silahlar geniş ölçüde Hırvatistan’dan sağlandığı ve büyük ölçüde Ürdün üzerinden gönderilmiştir[66]. Haberde gönderilen silah tipleri ve kaç uçuşla gönderildiğine ilişkin bilgiler de yer almaktadır.

7-      Üzerinde durulması gereken diğer önemli bir husus ise, İran’ın karasularındaki Güney Pars doğal gaz sahasından Avrupa pazarlarına satış yapmak üzere, İran’dan başlayıp Bağdat yönetimi altındaki Irak topraklarından geçerek Suriye’deki Rus deniz üssünün bulunduğu Tartus limanına ulaşacak bir doğal gaz boru hattının döşenmesine ilişkin olarak üç ülkenin bir anlaşma imzaladıklarının Temmuz 2011 tarihinde İran Haber Ajansı (IRNA) tarafından açıklanmasıdır[67]. ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, söz konusu projenin İran’a yönelik olarak uygulanmakta olan ekonomik yaptırımlar nedeni ile sorunlar yaşayacağını belirtmiş ve daha önce de İran’ın bu nitelikte birçok projeyi gündeme getirdiğini ancak hiçbirisini başaramadığını belirtmiştir[68]. İran’ın Fars Haber Ajansı’nın Haziran 2013 tarihli haberlerine göre, İran boru hattının inşaatına başlamış ve Haziran 2013 itibariyle 225 kilometresi tamamlanmış olacaktır[69]. İran Projenin yatırım maliyeti 10 milyar dolar olarak açıklanmıştır. Bu projenin nasıl ve hangi kaynaktan finanse edileceği belli olmadığı gibi, Tartus limanına gelecek doğal gazın Avrupa pazarlarına yeni bir boru hattı ile mi yoksa sıvılaştırılmış olarak mı gönderileceği ve bunlara ilişkin maliyetler ve finansman da açıklanmış değildir. Buna rağmen proje başta Katar olmak üzere birçok Arap ülkesi tarafından sempati ile karşılanmamıştır. Bu tavrın önde gelen nedenlerinden birisi, İslam dünyasında Şiî inancın hükümran olduğu ülkelerin ekonomik olarak güçlenmesinin Sünnî inancın hükümran olduğu ülkelerce bir tehlike olarak görülmesi ise, diğeri Güney Pars doğal gaz yataklarını hem İran ve hem de Katar’ın hükümranlığı altındaki sularda olmasıdır. Dolayısı ile bu projenin gerçekleşmesi Katar’ın doğal gazının da İran tarafından kullanılması ve kazanca çevrilmesi anlamına gelecektir. Oysa Katar, dünyanın en büyük doğal gaz sahası olduğu ileri sürülen, Güney Pars sahasında kendi payına düşen doğal gazın bu proje çerçevesinde Avrupa pazarlanmasına projenin kendi denetimi dışında ve Türkiye’yi dışladığı için sıcak bakmamaktadır[70]. Zira proje üç Şiî gücünün denetiminde kalacaktır. Katar’ın bu projeye karşı çıkmasının diğer önemli iki nedeni daha vardır. Bunlardan ilki, İran doğal gaz üretim ve pazarlamasında Katar’ın önde gelen ticari rakiplerinden birisidir. İkincisi ise, Suriye’de Ağustos 2011 ayında, Suriye Lübnan sınırına ve Tartus limanına yakın Kara’da (Qara) zengin doğal gaz yataklarının keşfedilmiş olması da Suriye’yi doğal gazda Katar’ın ciddi rakiplerinden birisi konumuna taşıyacaktır[71]. Ayrıca, Güney Pars doğal gazının İran-Irak-Suriye üzerinden Akdeniz’e pazarlanması, İsrail ve Güney Kıbrıs’ın münhasır ekonomik bölgelerinde  (EEZ) keşfedilen doğal gaz kaynakları için Avrupa pazarlarında ciddi bir rakip olma riskini de taşıyacaktır.

8-      Bu noktada üzerinde durulması gereken son bir gelişme de Avrupa Birliği’nin Suriye’den petrol alımına karşı uyguladığı ambargoyu kaldırmasına ilişkin haberlerdir. Bu haberlere göre, Suriye’nin Irak sınırına yakın bölgelerdeki petrol üretim tesislerinin el-Kaide çizgisindeki el-Nusra yönetimindeki muhalif güçlerin eline geçtiği haberleri yer almıştı. Petrol alım ambargosunun kaldırılması ile el-Kaide liderliğindeki muhalif güçlere yapılacak ödemeler ile bu gruplar mali olarak da desteklenmiş olacaktı[72].  Ancak son günlerde basına yansıyan bilgilere göre, Suriye’nin petrollü bölgesinin kontrolünü ele geçirmek isteyen PYD’nin el-Nusra ile yoğun bir silahlı çatışmaya girdiği bildirilmektedir[73]. Ele geçirilme kavgası verilen petrol havzasının Suriye’nin petrol üretiminin yüzde 60 ının sağladığı[74] ve günlük üretiminin 400,000 varile yakın olduğu ileri sürülmektedir. Bu boyutta bir üretim yapan bölgeyi ele geçirecek grubun sağlayacağı parasal olanaklar o grubun silah gücünün de artması anlamını taşımaktadır. Kaldı ki son günlerde basında yer alan bir habere göre, Suriye’deki el-Kaide örgütünün twitter üzerinden de önemli özel bağış parası topladıkları yazılmaktadır[75]. Türkiye sınırına yakın bu petrol kaynaklarını ele geçiren grup veya gruplar Türkiye için de sorun kaynağı olacaktır. Zira her iki grup da ele geçirdiği petrolü en kolay olarak Türkiye üzerinden pazarlamayı deneyecektir. el-Nusra grubu bu alanın denetimini ele geçirirse, Türkiye’de radikal akımlara desteğini arttırması söz konusu olacak iken, PYD’nin ele geçirmesi de dolaylı olarak PKK terör örgütünün güçlenmesi ve Kuzey Irak’tan sonra Suriye’nin Kuzeyinde de Kürt unsurlarının güçlenmesi ve iki bölgenin siyasi birliğe doğru adım atması sonucunu doğurabilecektir. PYD liderinden Salih Müslim, 24 Temmuz 2013 günü ve 14 Ağustos 2013 tarihlerinde iki kez Türkiye’yi ziyaret etmiştir. İlk gelişine ilişkin haberlerde PYD’nin Kuzey Suriye’de güvenlik birimleri kurduğu ve özerklik ilan ettiği yer almıştır[76]. Aynı haberde PYD’nin, Suriye’de sorunlar çözülünceye değin “geçici bir yönetim” kurmak istediği de yer almıştır. Müslim’in 14 Ağustos 2013 günü Türkiye’ye geldiğinde Dışişleri Bakanlığı ve MİT ile görüşmeler yaptığı ve bu görüşmelerde dört konuda uyarıldığı basında yer almıştır[77]. Aynı haberde Türk makamlarının PYD liderinden Kuzey Suriye’de Kürdistan diye bir bölgesel oluşuma sıcak bakılmayacağı, böyle bir bölgenin kurulmasının “koalisyon”daki diğer grupların da aynı tür yapılanmaya gitmek isteyecekleri ve koalisyon üyeleri arasında çatışmanın önüne geçilemeyeceği, Türkiye’nin sınır güvenliğinin tehdit edilmemesi ve PYD’nin PKK ile arasına mesafe koymasının istendiği de belirtilmiştir. Bu temaslardan sonra PYD ile el-Nusra arasında Kuzey Suriye petrol havzasını denetleme kavgasının yoğunlaşması ilginç bir gelişme olmuştur. Kuzey Suriye petrol yataklarının denetlenme çatışmasını kim kazanırsa kazansın, bu gelişmeden, Türkiye için avantajlı bir sonuç çıkmayacağına yukarıda değinmiştim.

9-      Bu gelişmeler ışığında şimdi de kısaca İsrail ve Güney Kıbrıs’ın münhasır ekonomik bölgesinde keşfedilen zengin doğal gaz yataklarına ilişkin kısa bir değerlendirme yapabiliriz. İsrail’e ait Tamar gaz sahası 8.3 trilyon kübik fit gaz varlığı ile Ocak 2009 ayında keşfedildi. Sahada aramayı yapan ve işletecek olan ortaklığın tek başına en büyük hissedarı ABD Teksas merkezli Noble Energy şirketi olmakla birlikte sermayedarlar arasında İsrail şirketleri de önemli pay almışlardır. ABD’nin Jeolojik Araştırma İdaresi Mart 2010 ayında Levathian bölgesinde 1.7 milyar varil petrol ve 122 trilyon kübik fit gaz bulunduğuna ilişkin tahminlerini açıklamıştı[78]. Aynı haberde bulunan bu gaz hacminin ABD’de keşfedilmiş olan doğal gaz kaynaklarının yarısına eş değer olduğu da belirtilmişti. Bazı kaynaklarda bulunan gaz konusunda 20 trilyon kübik fit rakamı da belirtilmektedir. Bu sahayı bulan ve işletecek olan ortaklar grubunda en büyük sermaye payı yine tek başına Noble Energy şirketine aittir, ancak yine İsrail enerji şirketleri de önemli pay sahibidirler[79]. Görüldüğü üzere, İsrail’in ekonomik hükümranlık hakkının olduğu bölgede bulunan iki önemli doğal gaz kaynağını arama ve işletme hakkı bir ABD şirketinin önderliğini yaptığı şirketler grubuna aittir. Bunun anlamı, bu gaz sahaları İsrail’in olduğu kadar ABD’nin de “çıkar alanı” konumuna gelmesidir.   İşin ilginci, Tamar gaz sahası ABD’nin yanında Rusya’nın da “çıkar alanı” haline gelmiştir. Zira Rusya’nın önde gelen gaz şirketi Gazprom OAO 26 Şubat 2013 tarihinde Tamar sahasında üretilecek doğal gazı sıvılaştırılmış olarak Asya pazarlarına satmak üzere İsrail ile bir “niyet mektubu” imzalamıştır[80]. Leviathan doğal gaz sahasını işletecek ortaklığın 2.5 milyar dolar değerindeki yüzde 30 payı için Rus Gazprom şirketinin yanında Fransız Total, Çin’in CNOOC Şirketi ile Avustralya’nın Woodside Petrol Şirketi teklif vermişlerdi[81]. Söz konusu yüzde 30 pay, Avustralya Şirketi Woodside’da verilmiştir. Görüldüğü üzere, İsrail’in denizdeki gaz sahalarını işletecek şirkete sermayedar olmak için yoğun bir yarış yaşanmıştır. Türkiye, Doğu Akdeniz’de İsrail ve Güney Kıbrıs’ın doğal gaz ve petrol aramak için ihaleler açmasına karşı çıkmıştı. Ancak, İsrail ve Güney Kıbrıs bu sahaların aranması için ABD ve Rus Şirketleri ile işbirliği yapmayı tercih edince, Türkiye karşısında sadece İsrail ve Güney Kıbrıs’ı değil, ABD, Rusya ve Avustralya’yı da bulmuştur.

10-   Dünya Enerji Konseyi (World Energy Council) 2012 yılında, İsrail 250 milyon varil petrol eşdeğeri kaya petrolü rezervine sahip olduğunu açıklamıştır[82]. İsrail Enerji Girişimi (Israel Energy Initiative) isimli şirket, Adullam bölgesinde Beit Shemesh yerleşimine yakın bir bölgede 300 metre derinliğinde bir ön pilot kuyusu açmış ve zengin kaya petrolü varlığı saptadığını açıklamıştır[83] . İsrail’de bulunduğu belirtilen 250 milyar varil petrol eşdeğeri kaya petrolü, Kanada’nın 2 trilyon varil, ABD’nin 1 trilyon varil ve Çin’in yaklaşık 300 milyar varil petrol eşdeğeri kaya petrolünden sonraki dördüncü büyük hacmi olarak belirtilmektedir. Kaya petrolü ve kaya gazının üretilmesi için yoğun tatlı su kaynakları da gerekmektedir. Bu olası yüksek boyutlu tatlı su gereksinimi de Golan tepeleri ve Ürdün Nehri sularının stratejik önemini bir kat daha arttırmıştır. Kanada uzun yıllardır bu enerji kaynağı ile ilgili deneyimi nedeni ile İsrail tarafından işbirliği için seçilmiştir. Nitekim 2012 yılında Kanada Doğal Kaynaklar Bakanı Joe Oliver, İsrail Enerji ve Su Kaynakları Bakanı Uzi Landau ile İsrail’in kaya petrolü ve doğal gaz kaynakları ile ilgili işbirliği yapmak üzere bir anlaşma imzalamışlardır[84].

11-   Doğu Akdeniz’de İsrail ve Güney Kıbrıs tarafından yoğunlaşan gaz aramaları Lübnan’ı da harekete geçirmiş ve ülke ilk petrol yasasını çıkarmıştır. Lübnan ile İsrail arasında gerek kara ve gerek deniz sınırları konusunda sorun bulunmaktadır. Lübnan, iki ülke arasındaki kara ve deniz sınırlarına ilişkin iddialarını içeren belgeler ile B.M. başvurarak sınırlarının kabulünü istemiştir[85]. Bu gelişme üzerine İsrail de B.M. başvurarak sınır konusunda kendi tezini sunmuştur. İki ülke arasında sınır konusunda tartışmaların yeniden gündeme gelmesi üzerine, Lübnan Petrol Bakanı Gebran Bassil Lübnan’ın gaz sahaları için 2012 yılında ihaleye çıkacaklarını açıklarken, Lübnan’daki İran Büyükelçisi Qazanfer Roknabadi, Leviathan sahasını dörtte üçünün Lübnan’a ait olduğunu söylemiştir[86]. Görüldüğü üzere, Leviathan doğal gaz sahalarını içeren açık deniz ciddi ihtilafa konudur. Bu sorunlar denklemine yukarıda değinilen Yarbay Ralph Peters’ın haritasında “Büyük Lübnan” diye bir bölgenin konulmuş olmasını da eklemek uygun olacaktır.

12-   İsrail’in Tamar ve Leviathan doğal gaz sahalarında araştırma yaparken, Güney Kıbrıs da kendi Münhasır Ekonomik Bölgesini (EEZ) parsellere ayırmış ve bunlardan İsrail gaz arama alanlarına en yakın bölgede arama iznini o da Nobel Energy şirketine vermiştir. Türkiye, Güney Kıbrıs’ın EEZ’ı tanımamış ve arama izinleri verilmesine de karşı çıkmıştı. Ancak bu süreçte Rusya Güney Kıbrıs’ın EEZ bölgesinde doğal gaz ve petrol aramasını desteklemiştir. Ayrıca, Rusya’nın Gazprom’dan sonraki en büyük gaz üreticisi Novatek Güney Kıbrıs’ın Mayıs 2012 de son bulan EEZ’deki ikinci ihalesine teklif de vermişti. Rusya iş çevrelerinin Güney Kıbrıs bankalarında 20 milyar doların üzerinde mevduat bulundurdukları da anımsanırsa, Rusya ile Güney Kıbrıs ekonomik ve siyasi ilişkilerinin boyutu kolayca anlaşılır. Anımsanacağı üzere, Güney Kıbrıs’ı iflastan kurtarmak için Avrupa ve IMF’nin ortaya koyduğu koşullardan birisi de bankadaki mevduatların büyüklüğüne göre yüzde 40 kadar çıkan oranda bir tür kafa vergisi konulması idi. Rusya’nın bu koşula sert şekilde karşı çıkması ve rezervlerindeki tüm avroları elinden çıkarma tehdidi, Avrupa ülkeleri ile IMF’yi sorun için yeni çözüm arayışlarına itmiştir. Güney Kıbrıs’ın EEZ deki ilk ihalesini alan Nobel Enerji, bu arama için kurulan şirketteki hissesinin yüzde 30 unu İsrail’in Delek Şirketine ve bu şirketin iştiraki olan Avner Petrol arama şirketine satmıştır. Bu işlemle birlikte İsrail Güney Kıbrıs ekonomik ve siyasi ilişkileri daha da güçlendirilmiş oldu. Ayrıca Güney Kıbrıs’ın EEZ bölgesi kısman de olsa, aynı zamanda, İsrail’in çıkar alanı konumuna da gelmiştir. Bu noktada anımsanması gereken diğer bir bilgi ise, İsrail ile Güney Kıbrıs’ın Ocak 2012 ayında savunma ve askeri işbirliği anlaşması imzalamaları ve bu anlaşmaların Parlamentolarda onaylanmasıdır[87].   Diğer taraftan, yabancı basında yer alan bilgilere göre, İsrail EEZ’deki doğal gaz arama alanlarını korumak için Güney Kıbrıs’tan savaş uçaklarını bir askeri üste konuşlandırmak için izin de istemiştir. Bu bağlamda Paphos yakınlarındaki Andreas Papaendreu üssünün de adı geçmektedir[88]. Bu arada Israil ve Güney Kıbrıs Ekim 2011 ayında ortak bir askeri manevra da gerçekleştirdikleri de yabancı haber kaynaklarında yer almıştır[89]. 2012 yılında da İsrail savaş uçaklarının KKTC hava sahasını birkaç kez ihlal etmesi üzerine Türk savaş uçakları tarafından kovalandığı haberlerde yer almıştır[90].

13-   Son olarak da 28 Mart 2013 günü Rus donanması Karadeniz’de daha önceden bir açıklama yapılmaksızın bir tatbikat yapmaya başlamıştır. Bu tatbikatın, NATO’nun 20 Mart 2013 tarihinde Suriye’ye Libya benzeri bir askeri müdahale için hazırlık yapmakta olduğunu açıklama yapmasından hemen sonraya rastlaması bazı gözlemcilerce bir rastlantı olarak yorumlanmamaktadır[91]. Daha sonraki tarihlerde de Boğazlardan geçen Rus savaş gemileri Akdeniz’e inmiştir.

Türkiye’nin Davos’ta sergilediği “one minute” tavrı ile “Mavi Marmara” gemisini Gazze’ye gönderme girişimi ve buna karşılık olarak İsrail’in Tel Aviv’deki Türk Büyükelçisi’ne karşı diplomatik nezaket kurallarına aykırı davranışı üzerine bozulan Türkiye-İsrail ilişkileri; İsrail-Güney Kıbrıs, İsrail-Rusya, Güney Kıbrıs-Rusya siyasi, askeri ve ekonomik ilişkilerinde çok önemli gelişmelere yol açmıştır. Eğer Türkiye-İsrail gerginliği ve ilişki kopması yaşanmasa idi, bana göre, yukarıda özetlenen gelişmelerden önemli bir bölümü olasıdır ki yaşama geçmemiş olacaktı. Ancak ne yazık ki, o gerginlikler yaşanmış ve Türkiye’nin çıkarları açısından yararlı olmayan bu gelişmeler de geri çevrilemeyecek biçimde gerçekleşmiştir. İsrail’in Türkiye’den özür dilemesi, yukarıdaki gelişmeler göz önüne alındığında, bana göre bir Pirus (Pyrrhus Epirus Kralı M.Ö.300-272 Mitolojiye göre Achilles’in oğlu olduğu söylenir. “Pirus zaferi” deyimi, Kral Pirus’un M.Ö. 280 de Hereclea ve M.Ö. 279 da Asculum’da Roma Devleti ile yaptığı savaşları ordusunda yerine konulması çok zor büyük kayıplar vererek kazanması sonrasında tarih yazınına giren bir söylem olmuştur[92].) zaferi olmaktan öteye bir anlam taşımamaktadır. ABD’nin Suriye ve İran’a yönelik askeri harekâtları yeniden gündeme getirdiği bir dönemde ABD Başkanı’nın İsrail’i ziyareti sırasında özür dilenmesi de üzerinde düşünülmesi gereken bir husustur.

Şimdi de Suriye’de yönetim değiştirme girişimlerine bir başka boyuttan daha göz atabiliriz. Suriye’de yönetime muhalefet edenlere dışarıdan askeri malzeme desteği sunmanın ve yabancı militan güçlerin bu muhaliflere katılmasına yardımcı olmanın Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın 2 inci maddesinde yer alan amaç ve ilkelere aykırı olduğu açıktır. Antlaşma’nın amaç ve ilkelerine aykırı uygulamalar nedeniyle ABD, NATO ve Türkiye yurt dışı basınında çok ciddi eleştirilere hedef olmaktadırlar[93]. Son günlerdeki askeri müdahale konusundaki söylemler üzerine ABD’deki tepkiler, Obama’nın Kongre’den Suriye’ye askeri müdahale izninin Senato’daki Komite görüşme salonuna kadar yansımıştır. Suriye’deki yönetimin demokrasi ve insan hakları bakımından özürlü olduğu tartışma götürmez. Ancak Suriye’nin birçok Ortadoğu ülkesine göre laikçe bir yapıya daha yakın olduğu ve kadın hakları bakımından da iç çatışmanın başlaması öncesinde birçok Arap ülkesinden göreceli olarak daha iyi durumda olduğu da göz ardı edilemez. Suriye’de yönetim değişikliğine destek veren ülkelerden bazılarının demokrasi, insan hakları, kadınların toplumsal durumları bakımından daha iyi olduğunu da söyleyebilmek olası değildir. Bu konuda şu gözlemlerde bulunabiliriz.

Suriye’de yönetim değişikliği için kaynaklarını seferber etmiş bulunan Suudi Arabistan ve Katar Suriye’den daha demokratik ve insan haklarına saygılı birer yönetime mi sahiptir? Elbette hayır. Irak’ta, Tunus’ta, Libya’da ve Mısır’da devrilen yönetimlerin yerine daha demokratik ve insan haklarına daha saygılı yeni yapılar mı gelmiştir? Elbette hayır. Bu gelişmeler de açıkça ortaya koymaktadır ki, bu ülkelerde rejim değişikliğine yönelik olarak kullanılan demokrasi ve insan hakları getirme söylemleri “reklam” ve gerçek amacı gizlemekten öte bir anlam taşımamaktadır. Diğer taraftan bütün bu rejim değişikliği yapılan ülkelerde “kadın hakları” konusunda daha sağlıklı birer yapı mı kurulabilmiştir? Üzülerek belirtmek gerekir ki bu konudaki gelişmeler eskisinden çok daha kötü olmuştur. Basında yer alan bilgilere göre, Suudi Arabistan’da bir müftü Suriyeli muhaliflerin cinsel ihtiyaçlarını giderebilmek için Suriyeli kadınlarla muta nikahı (çok kısa süreli evlenme) kıyabileceklerini açıklamıştır[94]. Aynı haberde yer alan bilgilere göre Suriye’de savaşan muhalifler 14 yaşın üzerindeki kızlar ve kadınlarla muta nikahı kıyabilecekleri belirtilmekte ve haber başlığı da “Cennete gitmek için onlarla ilişkiye girin” dir. Son günlerde basında yer alan bir bilgiye göre, bir başka Arap Baharı yaşayan ülke olan Tunus’tan “seks cihadı” için Suriye’ye götürülmektedirler. Tunus İçişleri Bakanı’nın Meclis’te yaptığı konuşmaya göre “20, 30, 100 militanla birlikte oluyorlar. ‘Cihat el Nikâh’ adına cinsel ilişkiye girdikten sonra hamile kalıp geri dönüyorlar.[95]” Bu bilgi de Suriye’de yaşanan olayların o ülke ve Tunus kadınlarına nasıl bir faturaya dönüştüğünü göstermektedir. Arap Baharı yaşatılan diğer bir ülke olan Mısır’da yönetimi ele geçiren Mursi yönetimi erkeklerin eşlerinin ölümünü izleyen 6 saat süresince cinsel ilişkiye girme ve 9 yaşındaki kız çocuklarının evlendirilmesi yönünde yasa çıkarma girişiminde bulunmuştur. Mısır’daki kadın sünnetini önlemek için bir düşünce bile dile getirilmemiştir.

Aynen Irak’a yönelik askeri müdahale öncesinde iddia edildiği gibi Suriye’de de kimyasal silahlar olduğu ve Suriye yönetiminin muhaliflere karşı kimyasal silah kullandığı haberlerine 2013 yılı başlarında basın haberlerinde yer aldığına yukarıda değinilmişti. Ancak bu haberler buğulu görünümden tam olarak çıkmamıştır. Suriye’de kimyasal silahlar olabilir. Ancak, Başar Esad’ın bu silahları bırakın kendi halkına kullanmasını muhalif güçlere bile karşı kullanması çok zayıf bir olasılıktır. Zira, böyle bir adım başta ABD olmak üzere Suriye’ye askeri müdahalede bulunmaya kararlı güçlere bulunmaz bir fırsat vermek olacaktır. Ancak, Beşar Esad kontrolün tümüyle elinde çıktığı ve devrilme noktasına geldiğinde bu silahların kullanmaktan uzak durabilir diyebilmek de aşırı iyimserlik olabilir. Batı basınında, 24 Mart 2013 tarihli İsrail basınına atfen yer alan bilgilere göre, Suriye’de kimyasal silah Esad’a bağlı güçlerin değil muhalif güçlerin kullandığı belirtilmektedir[96]. Aynı haberde, ABD eski Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın yardımcılarından Albay Lawrence Wilkerson’un Suriye’ye yönelik kimyasal silah kullanım bilgisinin “İsrail’in Saptırma Eylemi (False Flag Operation)” olduğunu belirttiğine de yer verilmiştir.

Bu kimyasal silah kullanım söylemlerinin gündemde olduğu günlerde İngiliz The Independent  gazetesi köşe yazarı Robert Fisk köşesinde şu bilgileri yayınlamıştır; Beşar’ın babası Hafız Esad zalim bir diktatördü ancak onun bile 1982 de Sünni ayaklanması sırasında isyancılara karşı çok gaddarca davranmasına rağmen kimyasal silah kullanmadığını açıkladıktan sonra Ortadoğu’da ilk kimyasal silahı 1917 yılında İngiliz Generali Allenby’nin Sina yarımadasında Türk ordusuna karşı kullandığını belirtmiştir[97]. Aynı köşe yazısında, Saddam’ın Halepçe’de kullandığı kimyasal silahlar için gerekli malzemelerin ABD ve Almanya tarafında tarafından satıldığını da yazmıştır. 21 Ağustos 2013 günü Suriye’den yeniden kimyasal silah kullanıldığına ilişkin haberler görseller eşliğinde gündeme gelmiştir. Bu olay ve ortaya çıkan savaş çığlıkları konusunda yazının son bölümünde ayrıntılı olarak değinilecektir.

Beşar Esad, ülkesinde başlayan/başlatılan muhalefetin silah kullanmasına silahla karşılık vermektedir. Kendisine karşı muhalifleri destekleyen ülkelere karşı ilginç taktikler de uygulamaktadır. Bilindiği üzere, Türkiye’ye sığınmaların artması ve Türkiye üzerinden muhaliflere silah yardımı yapıldığı iddiaları karşısında, Kuzey Suriye’deki Kürt bölgelerinden askerini çekmiş ve böylece bölgenin denetimi bir anlamda Suriyeli Kürtlerin kuruluşu PYD’ya terk etmiştir. Bu terk etme iki taraf arasında bir özel anlaşma sonucu mudur değil midir, bilebilmek olası değildir. PYD’nin Suriye’de bir alanı kontrol eder konuma yükselmesi ve PKK ile işbirliği yapma olasılığı Türkiye’nin Güney sınırının dışındaki bölümünün tümüyle Kuzey Irak Yerel Yönetimi, PKK ve PYD nin denetimine geçmesi anlamına gelmektedir. Bu durum Kuzey Irak Yerel Yönetimi ile PKK’nın Türkiye’de yürütülmekte olan “süreçte” pazarlık gücünü ne yönde etkiler bunun çok iyi düşünülmesi gerekmektedir.  Son günlerde yayınlanan bir habere göre, Türkiye ile temas aradığı ileri sürülen PYD’ye ilişkin olarak Dışişleri Bakanı’nın “Bizimle temasa geçmek isteyen herkes için geçerli üç şartımız var” dediği ve PYD için üç şartın “1- Rejim yanında yer almayacak, 2- Suriye halkının seçimle işbaşına getireceği parlamento oluşana kadar emrivaki yapmayacak (yani fiili durum oluşturup bir bölgeyi kendisinin ilan etmeyecek), 3- Türkiye’de teröre destek vermeyecek” olduğu belirtilmektedir[98]. Bu noktada Öcalan’ın basına sızan İmralı tutanaklarında yer alan şu ifadesini de hatırda tutmak gerekecektir; “Suriye’de Kürtler iki tarafla da görüşsünler, kim haklarını verirse onunla çalışsınlar. Suriye Demokratik Kurtuluş Cephesi olsun. Kürt, Arap, Türk, Türkmen hepsi, Suudi Selefiler çok tehlikeli, Esad ise küçük burjuva diktatörlüğüdür. Kürtler (Suriye’deki Kürtleri kastederek) Barzani’nin emrine girmez. Onun çizgisi farklı, Kürtler mutlaka bir öz savunma gücü oluşturmalı.[99]” Öcalan’ın İmralı’daki görüşmeler sırasında kendisine yöneltilen, “Rojava (Suriye’nin Kürt bölgesi) için bir aktarımınız olacak mı” sorusuna verdiği yukarıdaki cevap birkaç bakımdan düşündürücüdür. Birincisi, PYD’nin hem Suriye yönetimi hem de muhaliflerle görüşerek kim haklarını verirse onlarla işbirliği yapmalarını istiyor. İkincisi Suriye PYD’nin Barzani’nin emrine girmeyeceğini söylüyor. Bu söylem aslında, Kuzey Irak Yerel Yönetiminin PYD ile birleşmesi olasılığının,  PKK’nın hem silahlı gücünü hem de siyasi pazarlık gücünü zayıflatacağının farkında olduğu ve böyle bir birleşme veya işbirliği olasılığını önleme arzusunu da yansıtıyor olarak anlamak da mümkündür. Üçüncüsü ise PYD’nin mutlaka bir savunma mekanizması yani silahlı gücünü arttırması dileğini yansıtmaktadır. Diğer taraftan geçen yıl Temmuz ayında haberlere yansıdığına göre PYD liderinin Barzani ile Erbil’de görüşmüştür. Aynı şekilde Ankara da çeşitli vesilelerle Barzani ile görüşmektedir. Dolayısı ile bu görüşmeler çerçevesinde çeşitli Kürt grupları kendi pozisyonlarını güçlendirmeye çalıştıkları sonucu çıkarılabilir. Ancak bu noktada, biraz önce de değindiğim gibi, Başar Esad’ın ülkesinin Kuzey bölümünden çekilmeden önce PYD ile bir pazarlık içinde olup olmadığını da bilmiyoruz. Bu durum da gösteriyor ki, Türkiye’nin Suriye serüveni oyun içinde birçok oyunu da karşısına çıkarmaktadır.

Esad yönetimi Kuzey Suriye’dekine benzer bir şekilde belki isteyerek belki de başkenti koruyabilmek için Golan tepelerindeki askerlerini çekmiştir. Esad’ın bu adımı ile Golan tepelerinin muhalif güçlere ve onları destekleyen İslami grupların ve özellikle de el-Kaide militanlarının denetimine geçmesini İsrail’in büyük risk olarak görmesi kaçınılmazdır. Zira bu durumda, Kuzey’de Lübnan sınırında Hizbullah ve Suriye’de el Kaide ile Güney’de Filistin’de de Hamas ile kuşatılmış duygusuna kapılabilir. Türkiye’den özür dilemede bu duygunun payı var mıdır bilinmez.

Görüldüğü üzere Başar Esad’ın üzerinde muhaliflerin baskısı arttıkça kontrolü altındaki topraklarda direnebilmek için askeri güçlerini çekerken bir satranç oynamakta ve askerini her çektiği yerde muhaliflerini destekleyenler için kendisinden daha az sorunlu bir ortam bırakmamaya özen gösterdiği anlaşılmaktadır. Gelinen nokta eninde sonunda Beşar Esad’ın mücadelesini kaybedeceğini göstermektedir. Suriye’deki mevcut yönetim yıkıldığında, ortaya çıkacak yeni durumun Esad’dan daha kolay yönetilebilir bir durumun ortaya çıkma olasılığı da çok zayıf görünmektedir. Saddam Hüseyin’in devrilmesinden sonra Irak uzun süre işgal altında kalmasına rağmen daha az sorunlu bir ülke olmamıştır ve halen dahi Irak, Saddam dönemi kadar istikrarlı ve güvenilir mi sorusunda kuvvetli bir evet diyebilmek de olası değildir. Aynı gözlemi Libya, Mısır ve Yemen için de yapmak mümkündür. Bu liderlerin yönetimindeki ülkeler belki Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı bazı ülkeler için istikrarsız bölge konumunda tutuyordu, ancak o istikrarsızlıklar şu anda farklı istikrarsızlıklara dönüşürken önce bir kaos ortamından geçmişlerdir. Bu ülkelerde hüküm süren istikrarsızlığın bedelini de en ağır şekilde ödeyenler o ülkelerin insanları özellikle de kadın ve çocuklar olmuştur.

Irak savaşının bitmesinden uzun süre sonra, ABD Merkez Bankası Başkanı Alan Greenspan yazdığı kitabında şunu söylemek zorunda hissetmiştir; “Herkesin bildiği bir şeyi kabul etmenin politik bakımdan uygun olmamasına üzülüyorum; Irak savaşı geniş ölçüde petrol içindi[100]” Sanırım, Arap Baharı ve bu bağlamda Suriye rejim değişikliği konusunda ileride bu senaryoyu uygulayan veya rol alan ülkelerden birisinin politikacısı veya teknokratı tarafından yazılacak bir kitapta da, bütün bu düzenlerin petrol ve doğal gaz üretim alanları ile transit yollarının denetimi için olduğu yazılacaktır.

Suriye serüveninde rol alan ülkelerin halen elde ettikleri ve Esad rejimi yıkıldıktan sonra elde edebilecekleri kazançlar ve uğrayacakları kayıplar konusuna kısaca göz atalım.

İsrail

Arap Baharı projesinin uygulanmaya başlamasından ve bu bağlamda da projenin Suriye ayağının da devreye girmesinden bu yana Ortadoğu’da en kazançlı çıkan ülke şimdilik İsrail’dir. İsrail kurulduğundan beri kendisi için ciddi risk yaratabilen ülkelerden Mısır yeniden ne kadar süreceği belli olmayan bir kaos içine girmiştir. Dolayısı ile görülebilir bir gelecek için Mısır İsrail için risk unsuru olmaktan çıkmıştır. Aynı şekilde 2003 yılında Irak’ın işgal edilmesi ve hukuken değilse de fiilen bölünmüş duruma düşürülmesinden sonra bu ülke de tehdit olabilme niteliğini yitirmiştir. Şu anda Suriye’ye uygulanan yaptırımlar bu ülkenin tehdit olabilme yeteneğini geniş ölçüde kaldırmış olmakla birlikte yakında işgal edilmek suretiyle bir kaosun içine de düşeceği için tümden tehdit olabilme yeteneğini yitirecektir. Ancak Suriye’de yıkılan rejim yerine el Kaide ve benzeri militan gruplar ülkenin denetimini ele geçirirse Suriye hem İsrail hem de Türkiye için Esad rejiminden çok daha büyük tehdit oluşturabilecektir. Suriye’nin ardından İran da bir bölgesel güç olmaktan çıkarıldığında İsrail için bölgede tehdit unsuru kalmayacak gibi görünmektedir. Bütün bu gelişmeler yer alırken, İsrail bu süreç içerisinde kendi EEZ (MEB-Münhasır Ekonomik Bölge)sinde doğal gaz kaynaklarını bir ABD şirketi ile birlikte işletme olanağını elde ettikten başka, üretim fazlasını sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) olarak Rus ve Avustralya şirketleri aracılığı ile dünya pazarlarına sunma imkânını elde etmiştir. Bu amaçla da Güney Kore firması Daewoo ile deniz üzerinde doğal gaz sıvılaştırma tesisi kurmak üzere bir anlaşma da imzalanmıştır[101]. Bu proje İsrail’e doğal gaz ihracatında sadece Türkiye üzerinden geçebilecek bir boru hattına bağlı olma zorunluluğundan kurtarmakla kalmayacak, aynı zamanda GKRC’nin üreteceği doğal gazın ihracı için de bir seçenek sunabilecektir. Ayrıca, Türkiye ile ilişkilerinin bozuk olduğu dönemde Güney Kıbrıs Rum Cumhuriyeti’nin MEB’deki doğal gaz kaynaklarından en az bir bölgesinde ABD şirketi ile İsrail şirketlerinin ortaklaşa doğal gaz arama ayrıcalığını elde etmiştir. Burada gösterecekleri performansa göre ek sahalarda da arama hakkı elde edebilirler. Yine Türkiye ile ilişkilerinin bozuk olduğu dönemde ve Türkiye’nin Güney Kıbrıs Rum Cumhuriyeti’nin MEB’ni tanımadığı ortamda İsrail, Güney Kıbrıs Rum Cumhuriyeti ile savunma işbirliği anlaşması imzalamış ve ortak askeri manevralar yaptığı gibi, doğal gaz sahalarını savunma amacıyla Güney Kıbrıs’ta askeri üs elde etme fırsatını yakalamıştır. Ayrıca, Rusya ile İsrail arasında Savunma İşbirliği anlaşması da yapılmıştır. Bu arada Suriye sorunu bahane edilerek Malatya’da radar üssü kurulması ve birkaç kentimiz civarına vatansever bataryalarının yerleştirilmesi nedeni ile İsrail, İran’ın sürpriz saldırı olasılıklarına karşı ciddi bir korunma zırhına da kavuşmuştur.

Suriye’de rejimin çökertilmesi sürecinin başlaması ile birlikte İsrail’in Suriye’deki Kürt siyasi oluşumları ile ilişki kurmuş olmasını beklemek gerçekçi bir düşüncedir. Ayrıca, İsrail’in uzun süreden beri Kuzey Irak Yerel Yönetimi ile Saddam Hüseyin döneminden beri yakın ilişki içinde olduğu askeri eğitim bile verdiği anımsanırsa, Türkiye’nin tüm Güney sınırı boyunca Kürt siyasi ve askeri yapılanmasının güçlenmesi, Türkiye ile yaşadığı sorunlar da göz önüne alındığında, İsrail’in ulusal çıkar hesaplarına uygun düşme olasılığı yüksektir. .

İsrail’in bu süreçte tek endişe edeceği gelişme Beşar Esad’ın Golan tepelerinden askerlerini çekmesi üzerine bu alanı kontrolünün el-Kaide, el-Nusra ve Hamas gibi militan grupların eline geçmesi olmuştur. Ancak böyle bir durum, İsrail’in sayılan kazançlarının yanında ödenebilecek küçük bir bedel görünümündedir ve İsrail’in baş edemeyeceği boyutta bir sorun yaratmaları da pek beklenmemelidir. İsrail son günlerde Golan tepelerinde petrol arama iznini ABD şirketine vermek suretiyle, Golan bölgesine yönelik olası sorunları aşmayı ABD çıkarları ile bağımlı konuma da getirmiştir.

Güney Kıbrıs Rum Cumhuriyeti

Arap Baharı projesi uygulamasının Suriye’ye değin ulaşmasından büyük fayda sağlayan diğer ülke GKRC olmuştur. Bu ülke Avrupa Birliği’nin bir üyesi olarak esasen bu Birliğin maddi ve manevi koruması altında bulunmaktaydı. MEB olarak ilan ettiği ve petrol ve doğal gaz aramak istediği alan Türkiye tarafından tanınmak istemeyince, Avrupa Birliği bu alanların tanınması için Türkiye üzerinde baskı kurma girişiminde bulunabilirdi, ancak buna gerek kalmayacak gelişmeler yer almıştır. Ayrıca, Rusya GKRC’nin MEB’ni tanıdığını açıkladığı için aldığı destek kapsam olarak genişlemişti. Ancak ilan ettiği MEB’nin en Güney uçunda bulunan alanda arama işlerini ABD ve İsrail şirketlerinden oluşan bir ortaklığa vererek bu güvenlik çemberine hem ABD’ni hem de İsrail’i dahil etme yoluna gitmiştir. Bu dönemde İsrail ile GKRC arasında aralarındaki deniz sınırlarını belirleyen Aralık 2010 tarihli anlaşma ile MEB konusunda ek bir hukuki güvence de sağlanmıştır. Diğer taraftan, Rus işadamlarının GKRC bankalarına 20 milyar dolar boyutunda para yatırmaları, Rusya’nın bu ülke ile çıkar birliğini çok büyük boyutlara da taşımıştır. Bu nedenle de GKRC, içine düştüğü ekonomik krizden çıkış için AB’nin bu bağlamda Almanya’nın dayatmaya çalıştığı mevduata bir anlamda % 40 varan kafa vergisi uygulamasına direnebilme gücünü de bulabilmiştir.  Yukarıda da değinildiği üzere İsrail, GKRC’den her iki ülkenin MEB’lerindeki doğal gaz ve petrol arama sahalarını korumada kullanmak için hava alanı kullanma talebin de bile bulunmuştur. Ayrıca, İsrail ve GKRC’nin doğal gaz varlığı AB ülkeleri için Rusya’ya doğal gaz bağımlılığını düşürme fırsatı da sunmaktadır. O nedenle, AB ülkeleri GKRC’ne eskisinden daha fazla politik ve ekonomik destek vermeleri de söz konusu olabilir.

Kuzey Irak Yerel Yönetimi

Arap Baharı projesinin Suriye’ye de uygulanmaya başlaması ile Kuzey Irak Yerel Yönetimi (KIYY) de kazanç sağlayanlar arasında yerini almıştır. KIYY’ın temel amacı bağımsız bir devlete dönüşebilmek olduğu açıktır. Bu konuda en önemli adımı esasen mevcut konumunu elde ederek atmıştır. Irak Anayasa’nın kabulünden bu yana KIYY Merkezi yönetimle yakın ilişki ve işbirliğinden uzak duragelmiştir. Irak’ın işgali Irak’ın diğer bölgelerine çok ciddi can ve mal bedeli ödetmişken KIYY bu süreçte hiçbir bedel ödemediği gibi, ekonomisini ve askeri gücünü kuvvetlendirerek çıkmıştır. Diğer taraftan, ABD, Norveç, Türkiye ve diğer ülkelerin petrol şirketlerine verdiği arama izinleri ile petrol gelirlerini de önemli ölçüde arttırmıştır. KIYY, PKK terör örgütünü topraklarında barındırmaya devam ederek Türkiye üzerinde avantajlı konumda olmaya özen göstermektedir. KIYY, Suriye’deki PYD ile temas kurmuştur. Esad tarafından PYD’nin denetimine bırakılan bölge, geniş ölçüde, Suriye petrol kaynaklarının bulunduğu coğrafyadır. Bu durumda, KIYY ve PYD işbirliği, Kerkük ve Kuzey Suriye petrollerinin ihracı için Kerkük-Trablus boru hattına seçenek yeni bir boru hattı güzergahı yaratabilir. Suriye’de rejim değişikliği olması ve Görsel 2 de yer alan Büyük Lübnan’ın kurulması veya bu ülkenin Görsel 3 de gösterildiği gibi parçalanması sonucunda ortaya çıkacak durum bölgenin enerji üretim ve ihraç potansiyeli üzerinde büyük ve önemli etkiler yaratabilir. Bu konuda, bölgeyi şekillendirme projesini yürüten önde gelen ülkelerin elinin altındaki kartların sırayla ortaya dökülmesi beklenmelidir. Görsel 3 de yer alan haritaya ilişkin ayrıntılı bilgiye, aynı haritanın yer aldığı (www.Hikmetulugbay.com/?p=352) adresindeki yazıdan ulaşılabilir.

Görsel 3

yazi352_gorsel02

Kaynak: “Wiping Countries Off the Map”: Who’s Failing the “Failed States” Washington is in the “business of destroying” a very long list of countries. By Prof Michel Chossudovsky Global Research, December 29, 2012.

ABD

Arap Baharı Suriye ayağının tamamlanmasından önemli kazanç sağlayacak diğer bir ülke de ABD olarak görünmektedir. Bu ülke Irak’ın işgalinden sonra enerji kaynaklarını denetlemede mutlak hakimiyet sağlayamamış olmasına rağmen bu konuda önemli bir mesafe kat etmiştir. Irak işgali sürerken, Irak Meclisi ABD’nin istediği Petrol Kanunu değişikliğini yapmamıştır. Irak merkezi hükümetinde Şiî ağırlığını zayıflatabildiği ölçüde bu ülkenin enerji kaynaklarını denetleme gücü de o oranda artacaktır. O nedenle Suriye’de Esad rejiminin son bulması ve ardından İran’da sağlanacak rejim değişikliği Bağdat rejimini tümden güçsüz konuma getirecek ve varlığını sürdürebilmek için kendisine dikte edilenleri aynen uygulamak zorunda kalacaktır. Diğer taraftan, Suriye denkleminin çözülmesi ve Lübnan’a yeniden şekil verilmesi sonrasında Doğu Akdeniz’de ortaya çıkan yeni enerji kaynaklarının işletmeye alınması ve dünya pazarlarına sunuma başlaması ABD’ne dünya enerji pazarlamasında kimlerin ne denli pay alacağını belirleme gücünü de verebilecektir. Zira Doğu Akdeniz doğal gaz kaynaklarını Avrupa ve Uzak Doğu pazarlarına sürekli sunuma başlaması AB’nin Çin ve Japonya’nın Rus doğal gazına gereksinimini ve bağımlılığını bir miktar azaltabilecektir. Böyle bir durum ise Rusya’nın enerji kozu ile AB ülkelerini baskı altında tutma gücünün azalmasına yol açabilecektir. Bu bağlamda, Libya petrol üretiminin de geniş ölçüde yeniden Batılı şirketlerin denetimine gireceği varsayılırsa ABD’nin Pazar dengelerini kurmada nasıl bir güce erişeceği kolayca görülebilir. Diğer taraftan Falkland adalarının MEB’deki gaz kaynaklarının İngiltere tarafından işletmeye açılması halinde enerji denkleminde Batı ülkeleri ve şirketlerinin ağırlığının daha fazla hissedilmesine de yol açacaktır. Suriye’ye yapacağı askeri harekâtın tüm faturasını da başta Suudi Arabistan ve Katar olmak üzere Arap ülkelerine ödetilecektir[102]. Bu husus esasen kamuoyuna da açıklanmıştır. Ancak Başkan Obama’nın Kongre’den talep ettiği, askeri müdahale iznine ilişkin karar tasarısını hazırlayan Komite, bu izni 60 gün için verme ve 30 gün uzatabilme gibi kısıtlamaların yanında, ABD askerlerinin Suriye topraklarına ayak basmamasını da diğer şartlar arasında saymıştır[103]. Komitenin karar tasarısı tam metnine bir önceki dipnottaki kaynaktan erişilebilir. Komite’nin bir taslak metin hazırlamasına karşın, Hükümet’in Kongre üyelerine sunduğu gizli istihbarat bilgileri, birçok Kongre üyesi tarafından kamuya açık bilgilerden daha fazla bir şey içermediği ve hiçbir şey kanıtlamadığını basına mensuplarına ifade etmişlerdir[104]. ABD Kongre üyelerinin Suriye konusunda karar vermesini güçleştiren unsurların başında, Irak’ın işgali öncesinde anılan ülkenin kitle imha silahlarına sahip olduğu iddialarının daha sonra doğru olmadığı ve dünyaya yalan söylendiğinin ortaya çıkması yer alıyorsa, diğer unsur, bugüne kadar gerek ABD ve gerek diğer ülke kaynaklarının Suriye’de kullanılan kimyasal silahın Hükümet güçleri tarafından değil ama muhalif güçleri tarafından kullandığına ilişkin bilgilerin daha güçlü olmasıdır[105]. Ayrıca Birleşmiş Milletlerin Suriye’deki kimyasal silah kullanımını denetleyen uzmanının raporunun içeriği de Kongre’ye bilgi sunulduğu aşamada henüz açıklanmamıştı. Buna karşılık Rus Hükümeti’nin Mart 2013 de Suriye’de kullanılan “sarin” gazının muhalif güçler tarafında kullanıldığını ileri süren 100 sayfalık bir raporu Temmuz 2013 ayında Birleşmiş Milletlere sunduğu açıklanmıştır[106]. Bu arada yabancı basında yer alan bir video kaydında Suriye’deki muhalif savaşçılardan birisinin kimyasal silah kullandığına ilişkin konuşması da yer almaktadır[107]. İngiliz ve Fransız Hükümetlerinin de Suriye’ye askeri müdahaleye katılmak için izin almak üzere Parlamentolarına başvurmaları da ABD Kongre üyeleri üzerinde etkili olabilecektir. Zira bu Parlamentolardan birinden çıkacak olumsuz bir karar, ABD’nin koalisyonunda ciddi bir çatlak oluşturacak ve ABD kamuoyundaki muhalefeti daha güçlendirebilecektir. Diğer taraftan, bu gelişmelerin yer aldığı bir ortamda, ABD’nin geçmişte hangi savaşlarında kimyasal silah kullandığına ilişkin bir makale de yayımlanmıştır. Bu makalede 10 savaşta ABD’nin kullandığı kimyasal silahlar ve yaptığı etkiler açıklanmaktadır. Bu bağlamda da ABD’nin Vietnam Savaşı sırasında 20 milyon galon kimyasal kullandığı ve bu bağlamda son derece toksik bir madde olan “portakal agent” maddesinin de bulunduğu belirtilmiştir[108]. Suriye’ye yapılacak hava saldırılarında kullanılacak askeri malzemelerin yeniden üretilmesinin ABD silah sanayiine milyarlarca dolarlık bir ciro kazandıracağında kuşku yoktur. Dolayısı ile ABD’nin Suriye’ye yapılacak askeri müdahaleden ne boyutta kazançlı veya kayıplı çıkacağını yaşanacak olaylar zinciri belirleyecektir.

Ürdün

Bu ülkenin adı, Arap Baharı uygulamaları sırasında ön plana çıkmamıştır. Suriye’ye yönelik yaptırımların başlaması ile birlikte Ürdün’ün adı arka planda olsa da iki konuda sıkça duyulmaya başlandı. Bunlardan ilki Suriyeli muhaliflere yapılan silah yardımlarının büyük ağırlıkla bu ülke üzerinden yapıldığı ve başta ABD olmak üzere İngiltere ve diğer ülkelerin istihbarat örgütlerinin bu ülkenin Suriye sınırında silah yardımlarını düzenlemede çok faal oldukları şeklindeki haberlerdi. İkinci boyut ise Suriyeli sığınmacıları yoğun olarak kabul etmesi idi. Suriyeli sığınmacılar nedeni ile ABD’den parasal destek sağladığı da haberlere yansımıştır. Bu bağlamda Mart 2013 ayında Başkan Obama’nın İsrail ziyaretinden sonra gittiği Ürdün’de yaptığı görüşmeler sırasında Ürdün’e mültecilerin yükünü karşılamak için 200 milyon dolar verdiği haberler arasında yer aldı[109]. Bu ülkeye sağlanan parasal desteğin 439.6 milyon doları bulduğu yukarıda yer alan Tablo 5 den hatırlanacaktır. ABD’nin daha önce de Ürdün’e aynı amaçla yardım yaptığı yine çeşitli haberlere yansımıştır. Bu arada ABD’nin geçen yıl Ürdün’e 150 askeri personel gönderdiği ve bu yıl da bu sayının 200 ü aşacağına ilişkin haberler Batı basınında yer almıştır. Aynı habere göre bu askeri personelin ileride daha büyük askeri güçler için gerekecek komuta kontrol yapılanmasına ilişkin hazırlıkları yapabileceği de ileri sürülmektedir[110]. Aynı konudaki bir başka haberde de Ürdün’e sevk edilen askeri personelin ağırlıkla “özel birlikler”den oluştuğu ve çeşitli senaryolara yönelik hazırlıkların etkinliğini yükseltme amacı ile gönderildiği belirtilmektedir[111]. Bu bilgiler, Suriye’ye yönelik askeri harekâtın geniş ölçüde Ürdün üzerinden yapılacağı izlenimini vermektedir. Ancak, Kongre’ye tavsiye kararındaki gibi ABD askeri Suriye’ye ayak basmayacak ise, Suriye’ye karadan müdahalenin yapılacağı ülkelerden birisinin Ürdün olması zorunluluğu doğabilecektir. Ancak Ürdün’ün askeri gücünün boyutu göz önüne alındığında bu ülkenin Suriye’ye sevk edeceği askeri birlik boyunun çok büyük olmayacağı açıktır. Böyle bir durumda Ürdün ekonomisinin ve iç barışının nasıl etkileneceği de ciddi bir soru işareti olarak ortada durmaktadır.

Rusya

Arap Baharı’nın Suriye ayağının tamamlanmasının en fazla etki yaratacağı ülkelerin başında Rusya yer almaktadır. Zira Suriye’deki bir rejim değişikliği veya parçalanma Rusya’ya birçok maliyet getirecektir. Bunlardan ilki Akdeniz’de bir deniz üssü kaybetmek olacaktır. İkinci olarak Rusya önemli bir silah pazarını da kaybetmiş olacaktır. Bunun ötesinde İsrail ve GKRC’nin MEB’deki doğal gaz sahalarının işletmeye girmesi, Rusya’nın hem AB hem de uzak doğu pazarlarında ciddi bir rakiple karşılaşması anlamını taşımaktadır. İsrail’in Tamar bölgesi doğal gazının pazarlanması Rus firmasına verilmesi şimdilik bir sus payı niteliğinde görülebilir. Rusya’nın, Suriye serüveninin son bulması sonucu “net çıkar dengesi” büyük olasılıkla negatif bakiye verebilir. O nedenle Rusya’nın Suriye sorunun ötesinde ABD ve AB ile ilişkilerinde elde edebileceği bazı avantajlar Suriye sürecindeki kayıplarını ne denli dengeleyeceği bu ülkenin Suriye krizinin gelişen aşamalarındaki tavrını geniş ölçüde belirleyebilir.  G-20 toplantılarında ABD ve çevresindeki ülkelerin Suriye politikalarına karşı çıkmış ve Suriye’nin yanında bir tavır sergilemiştir. Son olarak da Cenevre’de Rusya ve ABD arasında yapılan görüşmeler sonucunda varılan Suriye’nin kimyasal silah stokunun imha edilmesine ilişkin mutabakat ile bu ülkenin hava saldırılarından en azından bir süre daha kurtulmasını sağlamıştır. B.M. den çıkarılacak karar metnine ilişkin çalışmalarda, Suriye’nin kararlara uymaması halinde uygulanacak yaptırımlar içine silahlı müdahalenin de konulması için ABD talepleri karar tasarısı çalışmalarını durdurmadı ise de yavaşlatmış görünmektedir.

Çin

Çin de Suriye’ye askeri müdahale yapılmasına karşı çıkan ülkelerden birisidir. İlk bakışta, Çin için Suriye görünürde önemli bir konumda görünmemektedir. Ancak Suriye’de rejim değişikliğinin İran’ın çöküşünün önünün açacağı düşünüldüğünde Suriye Çin için de önemli konuma gelmektedir. Zira, Çin İran ile enerji kaynakları konusunda yakın işbirliği içinde olduğu gibi bu ülkenin enerji yatırımlarına da küçümsenmeyecek kaynak tahsis etmiştir. Çin’in bu yatırımlarını kaybetme olasılığı bu ülkenin ulusal çıkarlarını olumsuz yönde etkileyecektir. Unutmamak gerekir ki, Irak’ın işgalinden önce Saddam rejimi tarafından başta Rusya olmak üzere çeşitli ülkelere verilmiş olan enerji ayrıcalıklarının tanınmayacağı ABD tarafından açıklanmış ve işgal sonrasında da bu haklar tanınmamıştı. Bu durumlar göz önüne alındığında Çin’in Suriye’ye müdahaleye karşı çıkma mantığı kolayca anlaşılabilir. Ayrıca, Suriye Çin’in silah sanayi için de potansiyel bir Pazar görünümündedir.

Lübnan

Suriye krizi sonlanırken Lübnan’a yönelik ciddi gelişmeler olması da beklenmelidir. Suriye’nin parçalanması nihai planın bir parçası ise bu durumda Büyük Lübnan’ın kurulması ABD, İsrail ve Fransa’nın çıkar hesaplarına uygun düşebilir. Bu yapılanma sırasında Lübnan’ın Tablo 1 deki nüfus ve etnik yapısı ile inanç yelpazesi bazı değişikliklere uğrayabilir. Kurulacak Büyük Lübnan’ın ABD ve Fransa’dan İsrail benzeri bir siyasi destek altına alınması da beklenebilir. Bu süreçte Lübnan’ın radikal örgütlerden arındırılması da varlığını istikrar için de sürdürebilmesi ve İsrail’in güvenliği açısından gerekli görülebilir. Lübnan’da bu yönde yer alabilecek gelişmeler kendisine Doğu Akdeniz’deki MEB’deki doğal gaz pastasından da pay verilmesi ile desteklenebilir. Bütün bu olasılıklar Suriye temelli bilinmeyenler denklem ekseni etrafında kurulu çok bilinmeyenli denklemin daha küçük bilinmeyenlerini ve değişkenlerini oluşturduğunu düşünüyorum.

Suudi Arabistan

Bu ülke Katar ile birlikte, başından bu yana Suriye’de rejim değişikliğini destekleyen bir tavır sürdürmüştür. 6 Eylül 2013 tarihli yazılı basında, bu ülke başta olmak üzere bazı Arap ülkelerinin Suriye’ye yapılacak askeri müdahalenin parasal giderlerinin tümünü karşılamaya hazır oldukları bilgisi yer almıştır[112]. Suriye’de yönetim değişikliği veya parçalanmanın Suudi Arabistan için ekonomik getirisi önemsiz boyuttadır. Ancak Suriye’nin çökmesi veya parçalanması Suudi Arabistan için önemli politik kazançlar sağlayabilecektir. Bu ülkedeki Şii yönetimin çökmesi ve bu ülkede Sunnî kesimin yönetimi ele geçirmesi veya parçalanmış Suriye’nin bir bölümünde hükümran olması ve Vahabbi mezhebine yakın olması Suudi Arabistan’ın politik etkinliğinin artmasını sağlayacaktır. Ayrıca, bu gelişme İran’a yönelik askeri müdahale olasılığına güç vereceği için Suudi Arabistan için Şii risk faktörü önemli ölçüde azalmış olacaktır. Unutmamak gerekir ki, bu ülkenin zengin petrol yataklarının bulunduğu bölgede nüfus yoğunluğu Şii inancındaki Araplardadır. Ayrıca Bahreyn’de de Şii nüfus ağırlıklıdır. Anımsanacağı üzere, Arap Baharı gelişmeleri Bahreyn’e sıçradığında Suudi Askeri güçleri bu ülkeye şiddetle müdahale etmiştir. Şii risk faktörünün Suudi Arabistan bakımından önemini gösteren önemli bir gösterge, ABD’nin Suriye’ye yapacağı müdahalenin tüm masraflarını karşılama konusunda öncüllük etmesidir. Batı basınında yer alan bir makalede, Suriye’deki kimyasal silah kullanımında bu ülkenin rolü olup olmadığını da sorgulanmaktadır[113].

Katar

21 Ağustos 2013 günü Suriye’de yeni bir kimyasal silah kullanıldığı haberleri basına görüntüler eşliğinde yansıdı ve bu silahların Esad rejimi tarafından çocuklar bile gözetilmeksizin kullanıldığı iddiaları ileri sürüldü. Bu gelişme üzerine başta ABD, İngiltere, Fransa ve Türkiye olmak üzere bazı ülkeler de bu duruma sessiz kalınamayacağını belirterek Suriye’ye askeri yaptırım uygulamasının daha da geciktirilemeyeceği kuvvetli bir dille açıkladılar. ABD ve Rusya Eylül 2013 ün ilk günlerinde Bölgeye deniz filoları gönderdiler. ABD Basra Körfezi ve Kızıl Deniz’in yanında Doğu Akdeniz’e Nimitz uçak gemisi eşliğinde 5 savaş gemisi ile bir çıkarma gemisi göndermesi, Bölgede tansiyonu yükseltirken, Suriye’yi psikolojik baskı altına da almayı amaçlamıştır[114]. Prof. Michael Chossudovsky’nin bir önceki dip notta kayıtlı makalesinde çok ilginç bir iddia da mevcuttur. Buna göre, savaş gemilerinin bölgeye sevk kararı 21 Ağustos 2013 tarihinde Suriye’de yer alan kimyasal silah kullanımından önce alınmıştır. Yine aynı makalede, Harry S. Truman isimli uçak gemisi ve beraberindeki hücum grubu gemilerin de Arap Denizi’nin Kuzey’inde konuşlandığı belirtilmekte ve Fransız ve İngiliz savaş gemilerinin de bölgede bulunduğu belirtilmiştir. Rus medyasında, ABD Kongresi’ne sunulan bir rapora dayanılarak yer alan bilgilere göre, Şam rejiminin çökmesi halinde Suriye’deki kimyasal silahların yanlış ellere geçmesini önleyebilmek için en az 75,000 kişilik kara gücü kullanılması gereceği ileri sürülmüştür[115].

Türkiye

Suriye’ye yönelik Arap Baharı uygulamalarının başlamasında kısa süre sonra Türkiye bu konuda başrole soyunan ülkelerden birisi konumuna geçmiştir. Bu gelişmelerin izlediği seyre yazının başlarında değindiğim için burada yenilemeyeceğim. Ancak Türkiye bu yola girdiğinden bu yana neredeyse askeri yaptırım hariç hiçbir seçeneğe gündeminde ağırlık vermeyen bir tutum izlediği izlenimini vermiştir. Ayrıca, bu süreç boyunca Türkiye önemli sosyo-ekonomik maliyetler üstlenmiş olup, askeri yaptırım sırasında ve sonrasında da ödenecek benzeri maliyetlerin çığ gibi büyümesinden de çok ciddi endişeler duymaktayım.

İlk üzerinde durmak istediğim maliyet vatandaşlarımızın can kaybıdır. Anımsanacağı üzere, bir savaş uçağındaki iki pilotumuz uçağın Suriye hava sahasında vurulması ile şehit olmuştur. Kuzey Suriye’de Özgür Suriye Ordusu ve diğer muhalif güçler ve PYD arasındaki çatışmalar sırasında kullanılan silahlardan gelen mermiler ile vatandaşlarımızdan ölen ve yaralananlar olmuştur. Bu konuda arama motorlarında yeterli sayısal bilgi bulamadığım için sayı veremiyorum. Sınır boylarında çatışma ve oradan gelen mermilerin yarattığı güvensiz ortam bölgede yaşayan yurttaşlarımızın huzurunu ciddi şekilde kaçırmıştır. Son günlerde, el-Kaide bağlantılı el-Nusra örgütü ile birlikte aynı bağlantıya sahip “Irak ve Suriye İslam Devleti” (ISIS) militanları Kuzey Doğu Suriye’de PYD’nin denetlediği topraklarda çatışma içinde olup Türkiye sınırındaki bazı yerleri denetimi altına almıştır[116]. Bu da el-Kaide’nin sınır komşumuz olduğu haberlerine yol açmıştır[117].

Bunların yanında, ulusal basında çıkan haberlerden de anımsanacağı üzere, sınır kapıları ve civarında patlayan silah yüklü araçların yol açtığı ölümler de unutulmamalıdır. Yine basına yansıyan bilgilere göre, Reyhanlı’da 52 kişi ölmüş ve birçok kişi de yaralanmıştı[118]. Son günlerde basında yer alan bilgilere göre, Reyhanlı saldırısını el-Kaide tarafından desteklendiği söylenen Irak-Suriye İslam Devleti (ISIS ve bazen ISIL olarak kısaltılmaktadır) üstlendiği yer almıştır[119]. Bu haberlere göre, ISIL’ın Türkiye’yi Azez sınır kapısını tamamen açmadığı taktirde, Reyhanlı benzeri olayların Türkiye’de yeniden yaşanacağı ile de tehdit ettiği belirtilmektedir. Ancak bu haberlerin Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından yalanlandığı da yine izleyen gün basında yer almıştır[120].

Üzerinde duracağım ikinci maliyet unsuru Türkiye’ye gelen Suriyeli göçmen sayısı olacaktır. Türkiye, Suriye’den göç başladığında Birleşmiş Milletlere başvurarak göçmen sorunun Suriye topraklarında kurulacak ve Birleşmiş Milletler gözetim ve denetiminde olacak bir sığınma merkezi ile sorunu üstlenmesi ve çözmesini isteme yerine göçe sınırsız izin vermek suretiyle bana göre büyük bir stratejik hata yapmıştır. Türkiye’nin bu bağlamda yaptığı diğer önemli hata ise, ülkeye kabul ettiği Suriyeli göçmenlere ülke içinde seyahat özgürlüğü tanımış olmasıdır. Suriyeli göçmenler gittikleri kentlerde başta kiraların yükseltmesi ve işgücü piyasasında ülkemiz çalışanlarına karşı haksız rekabet ortamı yaratmak olmak üzere yeni birçok sorunun ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bunlara ek olarak, Suriye’de muhalif güçlerle birlikte Suriye yönetimine karşı savaşan yabancıların Türkiye’ye girmesine izin verildiği iddiaları doğru ise bu alanda yapılan hataların en büyüğü olmuştur. Adana’da Emniyet Müdürlüğünün el-Kaide ve el-Nusra örgütlerine yönelik yaptığı operasyonda 2 kilo “sarin” gazını ele geçirdiğine ilişkin haberler yukarıdaki bilgiyi doğrulamaktadır[121]. Aynı haberde, gözaltına alınan 12 örgüt üyesinden 5 inin soruşturma sonucu serbest bırakıldığı da yer almıştır. Serbest bırakılanlar el-Nusra örgütü üyesi ise, serbest bırakılmak yerine neden sınır dışı edilmemiştir sorusu da yanıtsız kalmaktadır. Suriye’de Hükümete karşı savaşanlara dahil yabancıların Türkiye’de hareket serbestisi içinde olması ve bunların yaşadıkları evlerde “sarin” gazı bulunması, Suriye’nin Birleşmiş Milletler’de görevli Daimi Temsilcisi’nin bu militanların Türkiye’de kimyasal silah laboratuvarı kurdukları iddiasını ileri sürmesinde bile yol açabilmiştir[122].

Suriye’den ülke dışına göç edenlere ilişkin olarak yukarıda yer alan Tablo 5 düzenlenmiştir. Suriye dışına göç etmiş olanların BM verilerine göre 464,000 i Türkiye’ye sığınmıştır. Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamasına göre, Türkiye’deki sığınmacı sayısı 500,000 i aşmıştır[123].  Türkiye’ye sığınan göçmenlerin kendileri için kurulan kamplardan ayrılıp çeşitli kentlerde daire kiraladıkları ve bu bağlamda İstanbul’da 25,000 Suriyelinin yasal oturma iznini almış olması dışında en az 100,000 Suriyeli göçmenin daha bu kentte kayıt dışı olarak yaşadıklarına ilişkin bilgiler basında yer almıştır[124]. Aynı haberde, bu kayıtsız göçmenlerin güvenlik açısından sorunlar yarattığına ilişkin bilgilere de yer verilmiştir. Bunlara ek olarak basında, CHP İzmir Milletvekili Çıray’a atfen, İzmir’deki göçmen Suriyelilerin sayısı da 65,000 kişi olarak verilmiştir[125]. Bu veriler sağlıklı ise, sadece İstanbul ve İzmir’de yaşayan Suriyeli göçmenin 190 bin sayısına ulaştığı anlaşılmaktadır. Bu iki kentteki Suriyeli göçmenlerin kayıt dışı çalıştırılmalarının kentte yarattığı işsizlik sorununa nasıl etki yaptığı araştırılmak durumundadır. Bu göçmenlerden varlıklı olmayan ve çalışmayanların kentlerdeki suç oranlarını nasıl etkilediği de araştırılacak bir konudur. Türkiye birkaç yıldır sayıları devamlı artan Suriyeli göçmenlere barınma, beslenme, sağlık, eğitim, parasal yardım ve benzeri hizmetleri sunmakta ve bunun için ciddi bir mali kaynak tahsis etmektedir. Suriyeli göçmenlerin Türkiye’ye maliyetleri konusunda arama motorlarından bulabildiğim bilgiler şöyledir: Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay’ın Ekim 2012 ayında basında yer alan açıklamasına göre 102,350 göçmen için harcanan tutar 384 milyon TL dır[126]. Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in birkaç ay sonra Ocak 2013 ayı sonlarında yaptığı açıklamaya göre 2012 sonu itibariyle Suriyeli göçmenler için yapılan harcamalar 533 milyon TL yi bulmuştur[127]. Mart 2013 başlarında Afad’ın yaptığı basın toplantısına göre, Suriyeli göçmenler için yapılan nakit harcamalar 750 milyon TL yi bulmuştur[128]. Afad’ın bu açıklamasında Birleşmiş Milletler standartlarına göre hesaplandığında mültecilerin maliyetlerinin 1.5 milyar dolar düzeyinde olduğunu da belirtmiştir. Bu rakamı esas alırsak bugünkü kurdan harcamalar 3 milyar TL yi aşmış bulunmaktadır. Üstelik bu değer Mart 2013 deki değerdir. Bu rakamlar dizisine dikkatle bakıldığında aralarında tutarlı bir ilişki olmadığı da görülmektedir. Bu yazıyı okuduğunuzda Afad’ın BM standardına göre harcamaları belki de 4 milyar TL yi aşmış olacaktır. Nitekim, daha bu yazı bitmeden Suriyeli göçmenlere yönelik harcamaların 2 milyar doları (dolayısı ile cari kurdan 4 milyar TL nı aştığının Başbakan tarafından açıklandığı basında yer almıştır[129]. Bu bilgiler ışığında yukarıdaki Tablo 5 de yer alan bilgilerden anımsanacağı üzere, Türkiye göçmenlere verdiği destekten dolayı yurt dışı kuruluşlardan aldığı mali destek 94 milyon dolar düzeyinde kalmıştır. Ancak bu rakamın da 140 milyon doları (yaklaşık 300 milyon TL nı) bulduğu yine Başbakanın son açıklamaları içinde yer almıştır. Türkiye bu kaynakları yurt içinde eğitim, sağlık gibi alanlarda kullanmış olsa idi, bireylerin gönencine daha fazla hizmet etmiş olmaz mı idi? Aslında TBMM nin bir Araştırma Komisyonu kurarak Türkiye’nin Suriye Serüveninin gerek insani, gerek iç güvenlik ve gerekse parasal gerçek maliyetini araştırması büyük bir hizmet olacaktır. Böyle bir inceleme kapsamına Suriye’deki muhaliflere yapılan silah yardımı için harcanan paraların da dahil edilmesi gerekir.

Türkiye’nin üstlendiği maliyetler arasında parasal değerini tahmin edemeyeceğim sınıra asker sevk etme, sınır birliklerini denetleme gibi bir mali yük daha göz önünde bulundurulmalıdır.

Suriye’ye askeri bir harekât yapılması halinde de Türkiye’ye sıra dışı bir insani maliyet daha yüklenebilme riski de mevcuttur. ABD Kongresi’nde ilgili Komite tarafından alınan karar ve bu bağlamda Başkan Obama’nın Suriye topraklarına ABD askerinin ayak basmayacağını açıklaması, olası bir kara harekâtında Türk Ordusu’nun Suriye’ye girme olası riskini de ortaya çıkarabilecektir. Böyle bir olasılıkta, Suriye’nin Türkiye’ye yapacağı hava saldırısının yol açacağı can kaybının yanında topraklarındaki çatışmalarda direnmesi sonucu verilecek askeri can kaybı da küçümsenmeyecek boyutlara ulaşma riski göz ardı edilemez.

ABD Dışişleri Bakanı Kerry’nin Suriye’nin kimyasal silahlarını teslim etmesi halinde Suriye’ye harekât yapılmayacağını açıklaması, Rusya ve İsrail tarafından olumlu bulunurken Türkiye’de bu gelişmenin müdahale olasılığını kaldırmasının, Başbakan Yardımcısı düzeyinde “maalesef” sözcüğü ile karşılanması, bana göre, toplum olarak üzerinde ciddi olarak düşünmemiz gereken bir durumdur[130].  21 Ağustos 2013 günü Gouta’da kullanılan kimyasal silah ve ABD Dışişleri Bakanı’nın Suriye’nin kimyasal silahlarını teslim etmesine ilişkin açıklamaları konusunda David North’un daha önce değinilen yazısında ilginç iddialar yer almaktadır. Buna göre, 6 Haziran 2013 tarihinde Savaş Etütleri Enstitüsü (The Institute fort he Study Of War) tarafından yayınlanan raporda şu hususların yer aldığı ileri sürülmektedir[131]. Lübnan’da üstlenmiş bulunan Hizbullah örgütünün Esad yönetimine destek vermesi üzerine, muhalif güçler ile onları destekleyen yabancı örgütler ile el-Kusayr kentinde konuşlanmış muhaliflerle savaştaki denge Hükümet lehine dönmüştür. 25Temmuz 2013 günü Suriye’de savaşan muhalifler ile ABD yetkilileri arasında yapılan görüşmede, muhaliflerin durumun ciddiyeti konusunda bilgi verdikleri ve acilen bir şeyler yapılması gerektiğini ileri sürdükleri belirtilmektedir. Yazıda, 25 Temmuz 2013 tarihli görüşme ile 21 Temmuz 2013 kimyasal silah kullanımı arasında çok kısa süre geçtiğine de işaret edilmekte ve muhaliflere karşı güçlü konuma geçmiş olan Esad rejiminin kimyasal silah kullanma gereksinimi olmadığına değinilmekte ve böyle bir silah kullanılmasının muhalifleri destekleyenlerin işine daha çok yarayacağı iddia edilmektedir.

Yukarıdaki bölümlerde değinildiği üzere, ulusal ve yabancı basında Türkiye üzerinden Suriyeli muhalif güçlere askeri malzeme yardımı yapıldığı iddiaları yer almıştır. Bu iddiaların yanında basında son günlerde yer alan haberlere göre dört ay önce Türkiye’de güvenlik güçlerinin el-Kaide ve el-Nusra militanlarının kaldıkları evde 2 kilogram sarin gazı yakaladıkları ve bu örgütlerin sınırlarımızdan bu tür malzemeler geçirdikleri haberleri de yer almıştır. !2 Eylül 2013 günü ABD’de yayınlanan bir habere göre, ABD Savunma Bakanlığının eski güvenlik analizcilerinden F. Michael Maloof’un WorldNet Daily (WND) sitesinde yayınlanan bir yazısında ABD ordusunun Suriye’de savaşan en etkili İslami isyancı grup olan el-Nusra cephesi örgütünde bu yılın başlarında “sarin gazı” ele geçirildiğini doğruladığını belirtmiştir[132]. Maloof’un yazısında değinilen ve “yabancıların gözünden gizli” (noforn) kaşeli olduğu belirtilen belgeye göre, sarin gazı Irak’taki el-Kaide örgütünce Türkiye’ye sızdırıldığı, bir kısmına el konulması karşın geri kalanın Suriye’ye kaçırılıp Mart 2013 ayında Halep’te sivillere ve Suriye askerlerine karşı kullanılmış olabileceği de ileri sürülmektedir. Anılan yazıda ABD Ulusal Kara İstihbarat Merkezi (National Ground Intelligence Center) izleyen raporunda el-Nusra örgütün Türkiye’de yakalanmasına rağmen bu tür sevkiyatın devam etmesi olasılığına da değinildiği belirtilmektedir. Bu yayınlar da göstermektedir ki, ABD, Suriye’de Hükümete karşı savaşan yabancı ve yerli terör örgütlerinin Irak’taki el-Kaide kanalı ile sarin gazı sağladığını bildiğini göstermektedir. Buna rağmen gerek Mart ve gerek Ağustos aylarındaki sarin saldırılarının Suriye Ordusu tarafından yapıldığı ısrarla ileri sürülmeye devam edilmiştir. Anılan raporda Türkiye’ye yönelik eleştiriler de yer almaktadır.

Rus basınında Türk basınına atfen yer alan bilgilere göre, Adana’da yakalan el-Nusra örgütü mensubu 6 kişi için Savcı’nın 132 sayfalık bir iddianame hazırladığı ve Suriye uyruklu Hitam Kasap (Hytham Qassap) önde gelen sanık olarak belirtiği bilgisine yer verilmektedir[133].

İleri sürülen bu farklı görüşler ışığında şimdi de şimdi de açıklanan B.M. Kimyasal Silah uzmanlarının Raporu’nu ele alabiliriz. Ulusal ve yabancı basın yayın kuruluşlarında rapordan alıntılar yer aldı. B.M. Genel Sekreterinin sunum metni ile Uzmanların Raporu gönderdikleri 13 Eylül 2013 tarihli yazı ile birlikte 41 sayfalık bu ön raporu incelemem sonucu saptadığım bazı hususları okurların dikkatine sunmak isterim[134].

1- Ön raporun sunuş yazısının giriş paragrafında, bu raporun Genel Sekreterin talebi üzerine 21 Ağustos’ta Gouta bölgesinde yer alan ve büyük can kaybına neden olan olaylarla ilgili olarak ve sürmekte olan incelemeleri ve Suriye’de kimyasal silah kullanımı konusunda hazırlanmakta olan son rapora ön yargı yaratmamak üzere (without prejudice to)  düzenlendiği belirtilmektedir.

2- Aynı sunuş yazısının ikinci paragrafında İnceleme Heyeti’nin 18 Ağustos 2013 günü Suriye’ye geldikleri ve 21 Ağustos’ta Şam’a vardıkları ve daha önceki aylarda Han al Asal, Şeyh Maksut ve Sarakeb’de kimyasal silahlar kullanıldığına ilişkin iddiaları araştırmak için hazırlıklar yaptıkları sırada, Genel Sekreter’in talimatı ile görevlendirildikleri incelemeleri bırakarak 21 Ağustos 2013 günü Şam’ın Ghouta bölgesindeki kimyasal silah kullanım iddialarına araştırmak üzere anılan bölgeye gittikleri belirtilmektedir. Bana göre, B.M. Kimyasal silah iddialarını inceleme uzmanlar heyeti Şam’da iken 21 Ağustos 2013 tarihinde Ghouta Bölgesinde kimyasal silah kullanılması çok ilginç bir olaydır. Böyle bir çılgınlığı kim yapabilir üzerinde ciddi şekilde düşünmek gerekir.

3- Raporun 2 inci paragrafında, Genel Sekreterin, kimyasal silah kullanıldığını gösteren kanıtların incelenmek üzere “Kimyasal Silahların Yasaklanması Kurumu”na  (OPCW) gönderilmesini ve “Dünya Sağlık Örgütü”nün de sağlığa ilişkin konularda yardımcı olmasını talep ettiği yer almaktadır.

4- Ghouta bölgesindeki incelemelerimiz sırasında, Suriye’de çatışmakta olan taraflar arasında ve ayrıca çocuklar dahil sivillere karşı da yaygın olarak kimyasal silah kullanıldığı sonucuna vardıkları belirtilmektedir. Anılan paragraf dikkatle incelendiğinde Suriye’de kimyasal silahların çatışmakta olan taraflar arasında kullanıldığı belirtildikten sonra çocuklar dahil sivillere karşı da kullanıldığına işaret ediliyor. Ancak kullanan tarafın adı açıkça yer almamaktadır.

5- Ghouta Raporunun 16 ıncı paragrafında, Suriye Hükümeti ile varılan anlayış birliği ve çatışmadaki diğer tarafla sadece bu konu ile ilgili olarak varılan anlaşma uyarınca geçici olarak 26-29 Ağustos 2013 tarihleri arasında günde 5 saatlik ateşkesler yapılması sağlanmıştır.

6- Raporun 22 inci maddesinde 21 Ağustos günü sabah 02-05 arasında ısı durumu ve rüzgârın yönü hakkında “worldweatheronline.com” sitesinden bilgi derlendiği ve buna göre rüzgârın yerden havaya doğru değil havadan yere doğru estiği, ısı da göz önüne alındığında gazların yere yakın yerlerde uzun süre kalabileceği ve insanların sığınabileceği binaların alt katlarına nüfuz edebileceği bir ortam doğmuştur denilmektedir.

7- Raporun 23 üncü paragrafında incelemeler ve alınan örneklerden yüksek miktarda malzeme taşıyabilecek karadan karaya atılan füzeler kullanıldığını saptadıkları belirtilmektedir.

8- Raporun 24 üncü maddesinde sahadan alınan örneklerin incelenmek üzere OPCW’ye gönderildiği belirtilmektedir.

Raporun sonuç bölümünde 27 paragrafta, Ghouta bölgesinde yapılan incelemeler ve toplanan kanıtlardan anlaşıldığına göre, Suriye Arap Cumhuriyeti’nde çatışan taraflar arasında süren çatışmalarda kimyasal silah kullanıldığı ve bu bağlamda çocuklar dahil siviller üzerinde de bu silahların kullanıldığı belirtilmektedir. 28 inci paragrafta da derlenen kimyasal, çevresel ve tıbbî örneklerin açık ve ikna edici olarak yerden yere atılan roketlerin sarin gazının Ayn Tarma, Mudemiya ve Zamalka bölgelerine atıldığını göstermektedir ifadesi yer almaktadır.

Ghouta Raporunda kimyasal silahların çatışan taraflardan hangisinin kullandığına ilişkin bir bilgi yoktur. Raporu basına açıklayan B.M. Genel Sekreteri soruları yanıtlarken Raporda silahların kullanan taraf için bir bilgi olmadığını doğruladıktan başka, Uzmanların görev tanımında bunu saptamak olmadığını da belirtmiştir.

B.M. Ghouta Raporu açıklanması öncesinde ve sonrasında kimyasal silah kullanımı sonucu ölenlere ilişkin video görüntüleri üzerinde doğruluğunu sorgulayan çok ciddi tartışmalar mevcuttur. Video görüntülerinde çok ciddi tutarsızlıklar olduğu ileri sürülmektedir[135]. Bu konuda ayrıntılı bilgiler ve görüntüler bir önceki dipnottaki kaynaklarda yer almaktadır. Dileyen okur, anılan kaynaklara başvurabilir. Bunlardan bazılarına değinmek gerekirse, ölü çocukların yanında ailelerden hiç kimsenin özellikle annelerin cesedi görünmediği belirtilmekte, aynı görüntüler farklı senaryolar için kullanıldığı iddia edilmekte ve aynı cesetlerin farklı video seçimlerinde yerlerinin değiştirilerek gösterildiği belirtiliyor.

Rus Dışişleri Bakanı Lavrov, Ghouta Raporunun kimyasal silah saldırının Suriye Hükümeti tarafından yapıldığını kanıtlamak için Batılı ülkeler tarafından kullandığını ileri sürmekte ve Ghouta bölgesinde kimyasal silahların muhalif güçler tarafından kullanıldığına ilişkin ellerinde somut bilgiler olduğunu ve bunları B.M. Güvenlik Konseyi’ne sunacaklarını belirtmiştir[136]. Prof. Michel Chossudovsky ve Bill Van Auken gibi tanınmış bazı kalemler de Ghouta Raporu ve medyada yer alan görsellerin gerçekleri yansıtmadığını ileri süren makaleler yayınlamışlardır[137]. Liberation isimli yayın organında çıkan bir makalede, kimyasal silah sorununa çeşitli açıdan değinildikten sonra, Halep’teki kimyasal silah kullanıldığı iddialarını incelemek için OPCW (Kimyasal Silahları Yasaklama Örgütü) Heyeti’nin 18 Ağuıstos 2013 tarihinde Suriye’ye gelmesinden birkaç gün sonra Suriye Hükümeti’nin büyük ölçekli kimyasal silah kullanmasının mantıklı görünmediği ve özellikle de son aylarda Hükümet’e bağlı askeri birliklerin muhalif güçlere karşı önemli başarılar sağladığı bir ortamda böyle bir davranışın hiç de mantıklı olmadığı belirtilmektedir[138].

Suriye’ye silahlı müdahalede bulunmak için ileri sürülen kanıtların tartışmalı ve güvenilmez olduğuna ilişkin dünya medyasında yoğun bir biçimde tartışmalar yer alırken ülkemizde Hükümetin izlediği Suriye politikası da ciddi olarak eleştirilmektedir.

Başbakan eski Yardımcısı Abdüllatif Şener’in Fars haber Ajansı ile yaptığı ve Hükümet’in Suriye politikasını eleştirdiği söyleşiden bazı alıntılar yapmak uygun olacaktır; “Şimdi Suriye’de muhalefet dediğimiz kesim, ağırlıklı olarak zaten Suriyeli değil, Dünya’nın diğer ülkelerinde yetiştirilmiş, eğitilmiş, kendilerine ağır silahlar kullanmaya öğrettikleri bir takım militanlar, bunun da ötesinde terörist gruplar 30’dan fazla ülkeden Suriye’ye sokulmuşlardır ve Suriye’yi kan gölüne çevirmektedirler. Şu anda Suriye’de olup biten bütün katliamların bir numaralı sorumlusu bu ülkeye dışarıdan gelen yabancılardır, terörist gruplardır. … basının da ifade ettiği gibi, Türkiye çok miktarda Suriye’deki muhaliflere ağır silahlar göndermiş. Şimdi bu bile son derecede yanlış, tehlikeli bir şeydir. Hem de Türkiye’nin ağır silahlar gönderdiği ifade edilen Suriye’deki grup, Amerika’nın bile terörist olarak ilan ettiği “El-Nusra Cephesi’ grubudur. Böylesine yanlış şeyler sonunda uluslararası sorunlar oluşturur. … Suriye’de istikrarsızlık demek, muhalefetin bir yerlerden silahla beslenmesi demek, bölgenin bir anlamda da silah kaçakçılığının merkezi haline gelmesi demektir ki, bu çok tehlikeli bir şeydir. Türkiye-Suriye arasının böylesine bir merkez haline dönüşmesi, yarın için Türkiye’nin güvenliğini de tehdit edecek bir hadisedir. Ama bunun ötesinde başka bir şey daha var. Bakın, Suriye’deki eylemlerde bulunan gruplar doğrudan doğruya terörist gruplardır. Bunların yaptığı eylemlerin İslam’la bir ilgisi olduğuna inanmıyorum ben. …. Bu gruplar Türkiye üzerinden sürekli olarak Suriye’ye giriyorlar. Irak’ta yapılan katliamları bunlar yapıyor. Pakistan’da yapılan katliamları bunlar yapıyor. Afganistan’da katliam yapıyorlar. Somali’de katliamı bunlar yapıyor. Nijerya’da katliamı bunlar yapıyor. Libya’da katliamı bunlar yapıyor. Suriye’de katliamı bunlar yapıyor. Öldürdükleri, katlettikleri insanlar hep Müslüman. … . Şimdi böylesine azgın bir terör örgütünün bir merkezi haline dönüştürüldü Türkiye-Suriye arası. Bakın, bu gruplar Türkiye üzerinden sürekli olarak Suriye’ye giriyorlar, orada çatışıyorlar ve dinlenmek için de Türkiye’ye geliyorlar kebap yemeye[139].” Bu açıklamada Türkiye’nin el-Nusra örgütüne ağır silahlar verdiği ifade edilmektedir. Şener’in ileri sürdüğü bir görüş ülkemizin güvenliği için önemli bir uyarı niteliğindedir; “Türkiye-Suriye arasının böylesine bir merkez haline dönüşmesi yarın için Türkiye’nin güvenliğini de tehdit edecek bir hadisedir.” Suriye’de savaşan yabancıların ülkemiz sınırları içinde serbestçe hareket edebilmesi Suriye sorunu sırasında ve sonrasında iç güvenliğimiz için ciddi bir sorun olabileceği gibi, bu grupların Türkiye’yi Suriye ile savaşa sokabilmek için bazı düzeneklere girebilme riskini taşımaktadır. Sınır kapısında patlatılan kamyonetin böyle bir tertibin ürünü olup olmadığı halen kamuoyunca öğrenilebilmiş değildir. Aynı şekilde Türk diplomasisinin önde gelen deneyimli diplomatlarından emekli Büyükelçi ve CHP eski milletvekili Şükrü Elekdağ da yaptığı söyleşilerde Suriye’ye yönelik Türkiye politikasının ciddi hatalarla dolu olduğunu ve ülkeyi ciddi sıkıntılar içine sokmakta olduğunu ileri sürmektedir[140]. Suriye’ye yönelik olarak Hükümetçe izlenen politikalar AKP Hükümeti’nin eski Başbakan Yardımcısı Ertuğrul Yalçınbayır ve AKP’nin ilk Dışişleri Bakanı ve eski Büyükelçi Yaşar Yakış tarafından da ciddi şekilde eleştirilmiştir[141].

Yine basında çıkan bir haberin başlığı bir yabancı Ortadoğu uzmanının açıklaması “NATO üyesi Türkiye el-Kaide’yi destekliyor” şeklindedir[142]. Dünya kamuoyunda Türkiye’nin terör örgütlerine destek verdiği gibi bir izlenimin oluşması Türkiye’nin ekonomik konular dahil dış ilişkilerini olumsuz yönde etkileme riski oluşturabilir.

Diplomatik yöntemlerle Suriye sorununa çözüm üretilme olasılığının ortaya çıkmasında katkısı olduğunu düşündüğüm Rusya Devlet Başkanı Putin’in ABD New York Times gazetesinde 11 Eylül 2013 günü yayımlanan makalesinde dile getirdiklerini özetle okurlara sunmak isterim. “Birleşmiş Milletleri kuranlar, savaş ve barışı etkileyen kararların sadece oydaşma ile alınmasını anlayışında idi ve ABD’nin Güvenlik Konseyi kararlarının daimi üyeler tarafından veto edilebileceği anlayışı Birleşmiş Milletler Antlaşmasını kutsallaştırmıştır. … Kimse Birleşmiş Milletlerin, Milletler Cemiyeti’nin kaderini yaşamasını istemez. O Kuruluş gerçek bir hareket kabiliyetinden yoksundu. … Birçok ülkenin, önde gelen politikacıların ve Papa dahil inanç liderlerinin karşı çıkmasına rağmen ABD’nin Suriye’ye olası bir saldırısı daha fazla masumun ölmesine, tırmanmaya ve çatışmanın Suriye sınırları dışına yayılması olasılığına neden olacağı gibi Suriye’nin vurulması şiddetin artmasına ve yeni bir terör dalgasının başlamasına yol açabilir. İran’ın nükleer problemini ve İsrail-Filistin sorununu çözmeye yönelik çok taraflı çabaları olumsuz etkileyebilir ve Ortadoğu ile Kuzey Afrika’yı daha istikrarsızlaştırabilir. Tüm uluslararası hukuk sisteminin ve düzeninin dengesini bozabilir. … Suriye bir demokrasi savaşı yaşamıyor, çok dinli bir yapıya sahip bir ülke olarak Hükümet ile muhalifleri arasında silahlı bir çatışma içinde bulunuyor. Suriye’de demokrasi şampiyonluğu yapan bir azınlık olmasına karşılık ülkede gerektiğinden fazla el-Kaide savaşçıları ile bir aşırılar yelpazesine mensup savaşçılar Hükümetle çatışmaktadır. ABD Dışişleri Bakanlığı, el-Nusra Cephesini, Irak İslam Devletini ve Levant örgütünü muhalefetle birlikte savaşan terör örgütleri olarak ilan etmiştir. Muhaliflere sağlanan yabancı silahlarla yürütülen bu iç savaş dünyadaki en kanlı savaşlardan birisidir. Arap ülkelerinden gelen paralı askerler, Rusya dahil Batı ülkelerinden gelen yüzlerce militanlar hepimiz için ciddi bir sorundur. Bunlar Suriye’de kazandıkları deneyimle ülkelerimize dönmeyecek mi? Libya’da savaşan aşırılıkçılar Mali’ye gittiler. Bu hepimizi tehdit etmektedir. … Kanun kanundur ve beğensek de beğenmesek de ona uymak zorundayız. Halen yürürlükte olan uluslararası hukuk kurallarına göre, güce sadece ulusal savunma amacıyla veya Birleşmiş Milletler Güvenlik Kurulu kararı ile başvurulabilir. Bunun dışındaki tüm hareketler B.M. Antlaşmasına göre kabul edilemez ve bir saldırı hareketi niteliğindedir. Suriye’de kimyasal silah kullanıldığından kimse şüphe etmiyor. Ancak bu silahın Suriye Ordusu tarafından değil fakat muhalif güçler tarafından köktencilerle aynı safta olan güçlü yabancı patronlarını müdahale için tahrik etmek için kullanıldığına inanmak için her türlü sebep mevcuttur. … ABD’nin yabancı ülkelerin iç çatışmalarına askeri müdahalede bulunmasının bir alışkanlık haline gelmesi korkutucu boyuta erişmiştir. Bu durum ABD’nin uzun süreli çıkarlarına uygun mudur?  Şüphe ederim. Dünyada milyonlarca insan giderek ABD’ni demokrasi için bir model olarak görme yerine kaba kuvvete başvuran ve ‘ya bizimlesiniz ya da bize karşısınız’ söylemi ile savaşçı koalisyonlar kuran olarak görmeye başlamıştır. … Savaş çığırtkanlığını bırakıp uygar diplomasi ve politik çözüm yollarına geri dönmeliyiz. Son birkaç gün içinde askeri harekâttan kaçınan yeni bir fırsat doğmuştur. ABD, Rusya ve uluslararası toplumun bütün üyeleri Suriye Hükümetinin tüm kimyasal silahlarını uluslararası denetime açma ve sonra da yok edilmesini kabul etmesinden yararlanmalıdır. Başkan Obama’nın açıklamalarından ABD bu gelişmeyi askeri harekâta bir seçenek olarak gördüğü anlaşılıyor.[143]” Rus Devlet Başkanı Putin’in ülkesindeki G-20 toplantısından birkaç gün sonra böyle bir makale yayımlaması bir tesadüf olamaz. Putin, G-20 toplantıları sırasında başta Başkan Obama olmak üzere yaptığı ikili görüşmelerden edindiği izlenim üzerine böyle bir girişimde bulunduğunu söylemek doğru olur. Zira, bu makaleden üç gün sonra tamamlayıcı bir haber gelmiştir; Rusya ve ABD Suriye’nin kimyasal silahları konusunda anlaşmaya varmışlardır[144]. İki ülkenin Dışişleri Bakanları ile teknisyenlerinin 11 Eylül 2013 gününden beri Cenevre’de görüştükleri anılan haberde yer almaktadır. Anlaşma hakkında daha ayrıntılı bilgi almak isteyenler bir önceki dipnotta yer alan habere göz atabilirler. Ben sadece iki hususa değinmekle yetineceğim. Kimyasal silah denetleyecek uluslararası uzmanlar Kasım 2013 sonuna kadar Suriye’ye gitmiş olacaklar ve Suriye’deki tüm kimyasal silah stokları ile bunları imal etmekte kullanılan malzemeler ve teçhizat 2014 yılı ortasına kadar imha edilmiş olacaktır. Anlaşmaya göre ABD ve Rusya birlikte çalışarak Güvenlik Konseyine yeni ve bağlayıcı bir karar tasarısı sunacaklardır. Bu karar tasarısı kimyasal silahların yok edilişi yanında Güvenlik Konseyi’nin yeni kararına Suriye’nin uymaması halinde askeri güç kullanımı hariç tüm yaptırımlara da yer verilmesi düşünülmektedir.  Suriye bu anlaşmanın koşullarını yerine getirmede uyumlu davrandığı sürece bu ülkeye yönelik askeri bir yaptırım söz konusu olmayacaktır. Anlaşmaya ilişkin haberde, Suriye’de bulunan ve Hükümete karşı savaşmakta olan yabancılara ilişkin olarak silah bırakma veya ateşkes gibi bir bilgi yer almamaktadır. Eğer bu konuda bir düzenleme yok ise Esad rejiminin caydırıcı gücünde ciddi zayıflama söz konusu olacaktır. Ancak Batılı güçlerin Suriye’deki muhaliflere silah yardımına devam edeceği de uluslararası basında yer almaktadır. ABD Dışişleri Bakanı Kerry, Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nu Paris’e davet ettiği basında yer almıştır[145].

B.M. Güvenlik Konseyi’ne Suriye ile ilgili olarak sunulacak karar tasarısına yönelik çalışmalarda ABD, İngiltere ve Fransa ile Rusya arasında Suriye’nin alınacak kararlara uymaması halinde uygulanacak yaptırımlara yönelik ciddi bir görüş ayrılığı ortaya çıkmıştır. ABD’nin temsil ettiği grup yaptırımlara silahlı müdahalenin de dahil edilmesini isterken, Rusya ve Çin buna karşı çıkmaktadırlar. Ekim ayında bu konuda ulaşılan sonucu görebileceğiz. Ancak halen erişilen durum itibariyle Suriye’ye yönelik olarak ABD’nin hava saldırıları en azından bir süre için ortadan kalkmış gibi görünmektedir.

Suriye’de Özgür Suriye Ordusu ile yabancı ülkelerden gelen terör örgütleri arasında, yabancı terör örgütleri ile PYD arasında da çatışmalar başladığı görülmektedir. Basında, Suriye’deki Kürt köyü Susik’te çok şiddetli çatışmalar yaşandığı ve Türkiye’den 700 e yakın silahlı muhalifin İslamcı gruplara destek için girdiği iddiaları yer almıştır[146]. Suriye’de kendi aralarında çatışan bu gruplardan bazılarına Türkiye’nin destek sağladığı anlayışı bu gruplara hâkim olursa, Suriye’deki çatışmalarını Türkiye içine sıçratmaları tehlikesi de ortaya çıkabilir. Türkiye’nin bu tür gelişmelere yol açacak olaylara destek ve izin vermemesi gerekir.

Ortadoğu’da çok uzun süredir mezhep ve etnik gruplar arasında çatışma ve savaş yaşana geldi geçmiş Türk Hükümetleri bu çatışmalarda taraf tutmamaya ve destek vermemeye büyük özen gösterdiler. Bu tutum bazı çevrelerce Türkiye’nin bölge sorunlarına uzak durduğu ve bölgede dostluk kazanamadığı şeklinde eleştirilere konu edildi. Ancak, Irak’ta, Suriye’de, Libya’da ve Mısır’da son yıllarda yaşanan olaylar karşısında Türkiye’nin izlediği yaklaşımların ortaya koyduğu sorunlar yumağı, eleştirilen dönemde izlenen politikaların gerçekçiliğini ve doğruluğunu tartışılmayacak şekilde ortaya koymuştur. Irak’ta, Mısır’da, Libya’da ve Suriye’de yaşananlar ve yaşatılanlar bu bölgeyi yürüyen kumlar haline getirmiştir. Türkiye’yi bu tuzaktan uzak tutacak politikalar ülkeye gerçek hizmet olacaktır. Dışişleri Bakanlığı ile İçişleri Bakanlığı Suriye’deki çatışmaların Türkiye’ye sıçramaması için çok ciddi çalışma içinde olmaları gerekmektedir.

Yukarıda da değinildiği üzere, 1950 li yıllarda dönemin iki süper gücü ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki denge Türkiye’nin Suriye ve Irak’a askeri müdahalede bulunma tehlikesini önlemişti. Aradan 60 yıla yakın süre geçtikten sonra, yine günümüzün süper güçlerinden ikisi olan ABD ve Rusya arasında Cenevre’de ulaşılan anlayış birliği Türkiye’yi en azından yakın gelecekte Suriye ile savaşa girme tehlikesinden uzaklaştırmış görünmektedir. Umalım Türkiye yaşananlardan gereken dersi çıkarmış olsun ve içine girilen sorunlardan soğukkanlı bir şekilde geri çıkılsın. Ancak, yıllardan beri yaptığı orta vadeli program hedeflerde 30, 40 veya 50 milyar dolarlık cari işlemler açığı öngören ve bunun için dış kaynak akışına bağımlı hale gelen bir ülkenin Suriye’de rejim değişikliği isteyen ülkelere karşı tavır sergilemesini beklemek de aşırı iyimserlik olacaktır.

Suriye sorunu çözümlenmemiştir ve kısa sürede de çözümlenecek gibi durmamaktadır. Bu ortamda Hükümet’in sunduğu “Suriye Tezkeresi” 3 Ekim 2013 günü TBMM tarafından çoğunluk oyları ile kabul edilmiştir. Suriye’ye ve Ortadoğu’ya istikrar getirecek çözüm olasılıkları da henüz ikna olunacak şekilde ortada görünmemektedir. Kısa vadede de bu yönde kayda değer bir gelişme de beklememekteyim. Endişem, Suriye ve ülkemizin bulunduğu coğrafyanın, Irak’ın işgalini izleyen dönemde yaşananlardan daha kapsamlı bir şekilde yangın yerine dönmesi/döndürülmesidir. İzleyen dönemde Suriye ve Ortadoğu’daki gelişmeleri izlemeye hep birlikte devam edeceğiz. Bu yazıyı hazırlarken gözden kaçırdığım olaylar ve gelişmeler ve incelemeler olabilir. Günden güne birçok gelişmenin yer aldığı süreçte her şeyi izleyebilmek ve incelemeye dahil edebilmek mümkün olmadı. O nedenle noksanlıklarım hoşgörü ile karşılanmalı. Ancak, umarım bu yazım okurların bundan sonra yer alacak gelişmeleri daha iyi izleyebilmeleri için bir alt yapı oluşturmuş olsun. Gelişmeleri sizler gibi ben de izlemeye devam edeceğim, ayrı bir yazı yazılması gereken bir noktaya gelinirse, tamamlayıcı bir yazı daha kaleme alabilirim. Yazımı tamamlamadan önce bir konuda daha düşüncelerimi sizlerin dikkatine sunmak isterim.

İslam farklılıklarının Arap Baharındaki yeri ve alınması gereken dersler

Arap Baharının (!) yaşatıldığı Bahreyn, Tunus, Libya, Suriye ve Mısır’da ve Arap Baharı dışında Pakistan’da yaşananlara yakından bakıldığında ilk göze çarpan husus, demokrasi gelecek görüntüsü altında, mezhepler arası yoğun ve kanlı bir çatışmaların yaşandığı görülür. İslam coğrafyasında, demokrasi getirme sürecinde ön planda çalıştırılanlar ise sivil toplum kuruluşları ve diplomatlar değil,  Müslüman Kardeşler, Hizbullah, Hamas, el-Kaide onun uzantısı el-Nusra Cephesi, Taliban, Filistin Kurtuluş Cephesi gibi İslam’ın farklı mezheplerine mensup olduğu ileri sürülen ve şiddet kullanan ve terör yaratan örgütler olduğu görülmektedir. Üstelik bu örgütler yer yer indirilmek istenen Hükümetlerin yanında veya karşısında yer almaktadır. Bu çerçevede düşürmek istedikleri rejim yanında bir birleri ile de yoğun olarak çatışmaktadırlar. Bu çatışmalar sonucunda çatışmaların yer aldığı topraklarda en fazla can kaybı da kadınlar ve çocuklar arasında görülmektedir. Yine çatışmaların yer aldığı ülkelerde en ağır maddi ve manevi bedelleri çocuklar ve kadınlar ödemektedir.

İslam ülkeleri tarihlerine dikkatle bakıldığında mezhepler arası çatışmalarda ölen ve öldürülenlerin, yerinden yurdundan edilenlerin sayısının onlarca milyonu aştığı görülür. Bu tarihi süreçte gözlemlenen diğer bir husus ise, İslam ülkelerinde İslam içi farklılıklara, İslam dışı farklılıklardan çok daha az hoşgörü gösterildiğidir. İslam ülkeleri onlarca milyon insanın yaşamına mal olan bu hoşgörüsüzlükler tarihi sürecinden, Hıristiyanların asırlarca önce yaşadıkları mezhep savaşlarından çıkardıkları dersi çıkaramamış olmaları nedeni ile çok yüksek bedeller ödemeye devam etmektedirler. Hıristiyanlar yaşadıkları mezhep savaşları sonucu inanç özgürlüğü ve bunu güven altına alan “laik” temel üzerine kurulan hukuk, eğitim ve kamu yönetimi ile bu sorunları geride bırakabilmişlerdir. Müslüman ülkeler din ve vicdan hürriyetini inançsızlığı da kapsayacak en geniş tanımı ile özümsemedikleri ve laik demokratik sosyal hukuk devlet anlayışını eğitim başta olmak üzere tüm alanlarda yaşama geçirmedikleri sürece bu bedelleri ödemeye devam edeceklerini düşünüyorum. İslam ülkelerinin bu yapısal değişimi gerçekleştirmede, mevcut yapıdan büyük çıkarlar elde eden yerli ve yabancı kesimlerin direncini aşabilmede ciddi sıkıntıları göğüslemesi gerekecektir. Ancak, Arap aydınları arasında laikliğin İslam dünyasındaki sorunları çözmede izlenecek doğru yaklaşım olduğuna inanların düşüncelerini açıkça dile getirmeye başladıklarına ilişkin cılız örnekler de görülmeye başlanmıştır[147]. Arap Baharı’nda ilk hedef alınan ülkelerin İslam dünyasında laik olmayan ancak göreceli olarak daha laikçe görünen Irak, Tunus, Libya ve Suriye olması üzerinde de dikkatlice düşünmek gerekmektedir.

İslam ülkeleri mezhep çatışmaları geleneğini sürdürme kararlılığı nedeniyle topraklarının kendilerine sunduğu zenginlikleri de halklarının gönencine dönüştürememişlerdir.  Bu konuda bir fikir vermesi amacıyla hazırlanmış olan Tablo 2 de gerekli bilgiler mevcuttur. Tablo 2 den de açıkça görüldüğü üzere, Bahreyn, Katar ve Kuveyt gibi çok küçük nüfuslu olanlar hariç tutulursa İslam ülkelerinde kişi başına düşen gelir petrol fiyatlarının dalgalanmasından de etkilenerek kayda değer bir artış göstermemiştir. 1980-2010 arasında ABD dolarının satın alma gücündeki düşüş göz önüne alındığında artıştan bahsetmek yerine azalma olduğunu söyleyebiliriz

Bu noktada, Arap Baharı’nı yaşayan ülkelerden birisi olan Libya ile ilgili olarak yabancı basında yer alan bir yazının sadece başlığını alıntılamakla yetineceğim; “”Yeni Libya’ya hoş geldiniz, NATO tarafından kurtarılan bir ülke: petrol geliri yok, güvenlik yok, su yok, elektrik yok … [148]” Suriye kurtarıldığında Suriyelilerin durumunun daha iç açıcı olacağını söylemek olası görünmüyor.

Yine daha önceki bir yazımdan İslam ülkelerinin silah harcamalarına ilişkin bir tabloyu aynen aşağıya alıyorum. Tablo 7 den de görüldüğü üzere, silaha harcanan miktarlar çok büyük düzeydedir. Üstelik 1990-2011 döneminde her yıl harcanan miktarlar ABD dolarının 2011 yılı satın alma gücüne çevrilirse hem rakamlar hem de 2011 yılı GSYİH’ya oranlarında çok ciddi artışlar görülecektir. Bu savunma harcamalarına iç güvenlik için yapılan harcamalar da eklendiğinde ülkelerin ulusal gelirlerinin ciddi bir bölümün halkın gönencine değil silah tüccarlarına ve silah üreten ülkelere gittiği görülür.

Tablo   7

Seçilmiş ülkelerin 1990-2011 dönemi

Savunma harcamaları milyon dolar olarak

Ülkeler SavunmaHarcamaları 2011GSYİH Sav. Har./GSYİH %
Bahreyn

10,585

26,108

40.54

Mısır

95,168

235,719

40.37

İran (1990-2008)

120,304

482,445

24.94

Irak (2004-2011)

23,919

115,388

20.73

Kuveyt

134,948

176,667

76.39

Libya (1997-2008)

7,987

80,442 *

9.93

Katar (2002-2008)

11,557

173,847

6.65

S. Arabistan

635,820

577,595

110.08

Suriye

38,960

59,957

64.98

Tunus

9,916

46,360

21.39

B.A.E. (1997-2010)

156,219

360,136

43.38

Yemen

v.y.

33,675

Kaynak: SIPRI ve IMF veri tabanları     (*) Bu veri 2010 yılına aittir

Bu silah harcamalarını bu ülkeler büyük güçlere karşı ülkelerini savunmak için değil, farklı mezhepteki bölge ülkelerinin korktukları olası saldırılarına karşı yapmakta ve iç güvenlik harcamalarının büyük bölümü de içerideki mezhep, tarikat farklılıklarını ve demokrasi isteklerini baskı altında tutmak için harcamaktadırlar.

Bu yazım ve bunun diğer yarısını oluşturan girişte bağlantı verdiğim yazımda yer alan bilgiler göz önüne alındığında, Atatürk’ün demokratik laik ve sosyal hukuk devleti yapısı ile yeni Türkiye’yi kurarken ne denli akılcı ve ileri görüşlü olduğunu bir daha gözleme olanağını vermektedir. Atatürk’ün çizdiği bu akılcı yoldan ayrılmak Türkiye’yi Ortadoğu’nun yürüyen kumları tuzağına düşürmekten başka bir sonucu olamaz. Büyük Atatürk’ü bir kez daha sonsuz teşekkürle anıyor, yüce anısına bir kez daha sonsuz saygımı sunuyorum.

 

Hikmet Uluğbay

 

 

 


[1] “Erdoğan ailesinden Esad çiftine sıcak karşılama” 6 Ağustos 2008 Çarşamba Zaman Amerika internet yayını.

[2] “Faik Kaptan, Murat Deliklitaş (DHA) “Suriye Cumhurbaşkanı Esad Türkiye’de”, 8 Mayıs 2010.

[3] “Mülteci sayısı 3’e katlanacak”, Cumhuriyet Gazetesi 11 Mart 2013, sayfa 12.

[4] Y.a.g.h.

[5] “Turkish border poliçe wounded in clashes on Turkey-Syrian border”, Thu, May 2 2013 Reuters.

[6] Lendman Stephan, “US Intelligence Says Turkish Warplane Downed in Syrian Waters”, Global Research July 4, 2012.

[7]C. J. CHIVERS and ERIC SCHMITT, “Arms Airlift to Syria Rebels Expands, With Aid From C.I.A.”The Washington Post, March 24, 2013.

[8] Kersey Eileen, “Saudi Arabia: Death-row inmates sent to fight Assad in Syria”, Global Research. Ca. September 11, 2013.

[9] Solak Mehmet Ali, “Hatay halkı tedirgin”, Cumhuriyet Gazetesi 15 Şubat 2013, sayfa 8

[10] “Cilvegözü’ndeki bombanın ikizi Şam’da patladı”, Sözcü Gazetesi 22 Şubat 2013 sayfa 16.

[11] “Lübnan’da Arsal bölgesinde çatışmalar”, Dünya Bülteni 6 Şubat 2013.

[12] “ABD ve İsrail ‘kimyasal’da ter düştüler”, CNN Türk.com online 21.3.2013 saat 9.14.

[13] “Suriye’de Kimyasal Silah Kullanıldığı İddiası” Anadolu Ajansı (4451339) 21.3.2013 23.02

[14] “Obama: Suriye’de kimyasal silah kullanıldı”, Cumhuriyet Gazetesi 1 Mayıs 2013.

[15] “BM’nin Suriye Komisyonu: Kimyasal gazı ÖSO kullandı” Cumhuriyet Gazetesi 7 Mayıs 2013 sayfa 1 ve 12.

[16] Ferid Develioğlu “Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat” Esad ve Esed maddeleri, Aydın Kitapevi 8. Ofset Baskı 1988.

[17] And Metin, “Minyatürlerle Osmanlı-İslam Mitologyası, Yapı Kredi Yayınları 3. Baskı Mart 2010, sayfa 332.

[18] National Churchill Museum, Miscellaneous wit & wisdom, Quotes.

[19] Voltaire Network, “History Repeats Itself: A ‘Humanitarian Intervention’ in Syria- 150 Years Ago”, Global Research January 02, 2013.

[20] Shaw Standford J. Ve Ezel Kural Shaw, “The History of the Ottoman Empire and Turkey” Vol. II, sayfa 142-144.

[21] Uluğbay Hikmet, “İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e Petropolitik” de-Ki Yayınevi 2008.

[22] Uluğbay Hikmet, a.g.e. sayfa 374.

[23] Longrigg Stephen H., “Oil in the Middle East”, Oxford Univ. Press 1955, sayfa 180.

[24] Longrigg, sayfa 180.

[25] Shwadran Benjamin, “The Middle East, Oil and the Great Powers” Frederick A. Preager 1956, sayfa 251-253.

[26] Wikipedia, Kirkuk-Haifa pipeline maddesi.

[27] Leopold Richard W., “The Growth of American Foreign Policy”, Alfred A. Knopf 1962, 788-791.

[28] Blum William, “Killing Hope”, Common Courage Press 2004, sayfa 89.

[29] Blum, a.g.e., sayfa 85.

[30] Blum, a.g.e, sayfa 88.

[31] Fırat Melek ve Ömer Kürkçüoğlu, “Orta Doğu’yla İlişkiler”, Oran Baskın (Ed.), “Türk Dış Politikası” Cilt ı 16 ncı baskı İletişim Yayınları sayfa 630.

[32] Fırat Melek ve Ömer Kürkçüoğlu, y.a.g.e., sayfa 630.

[33] North David, “U.S. Imperialism and the Proxy War in Syria”, Global Research.Ca. October 3, 2013.

[34] Blum, sayfa 98.

[35] Fırat M. Ve Ö. Kürkçüoğlu, sayfa 633.

[36] Blum, sayfa 97.

[37] Wikipedia “Tartus” maddesi.

[38] Blum, sayfa 242

[39] Engdahl William, “A Century of War”, Pluto Press 2004, sayfa 135-136.

[40] “Israel-United States Memorandum of Understanding” September 1, 1975, Jewish Virtual Library.

[41] Vials Joe, “Israel’s Blitzkrieg on Middle East Oil”, 17 April 2003 and 20 October 2003.

[42] Vials, a.g.m.

[43] “Güler: Haifa pipeline does not cast threat for Turkey”, Hürriyet Daily News 22 Nisan 2003 online.

[44] Butt Gerald, “Iraqi crude won’t be flowing through the region any time soon”, The Daily Star Lebanon Agust 3, 2004.

[45] Butt, y.a.g.m.

[46] “Seymour Hersh: Israeli Agents Operating in Iraq, Iran and Syria”, Democracy Now June 22, 2004.

[47] Hersh Seymour, “Plan B- As June 30 th approaches, Israel looks to the Kurds”, June 28, 2004, The New Yorker.

[48] Blum William, “Rogue State”,  Common courage Press 2005, sayfa 321-322.

[49] Chossudovsky Michel, “The War on Lebanon and the Battle for Oil”, Global Research July 26, 2006.

[50] “Russian Aircraft Carrier group heads to Mediterannean” Xinhua News Agency 5 December 2007 ve Global Research December 8, 2007.

[51] Hersh Seymour M., “The Redirection- Is the Administration’s new policy benefitting our enemies in tyhe war on terrorism?” The New Yorker March 5, 2007.

[52] Hersh, y.a.g.m.

[53] Hugi Jacky, “Iraqi Pipeline to Aqaba Sparks Memories of Kirkuk-Haifa Line”, Al-Monitor January 3, 2013.

[54] Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Devlet İstatistik Enstitüsü İstatiktik Yıllığı 1960-1962 Yayın No: 460, sayfa 78.

[55] Hersh, y.a.g.m.

[56] Lobe Jim, “The War on Syria:Israili Lİcence to Cheney-Linked Energy Firm in the Occupied Golan Heights”, Global Research Feb. 25, 2013.

[57] “Russia, Israel Embark on an Unprecedented Defense Cooperation Agreement”, Defense Update September 6, 2010.

[58] “Russia to sell Syria warplanes, air defense systems” Reuters Moscow/Jerusalem May 14, 2010.MOSCOW/JERUSALEM

[59] Y.a.g. Reuters haberi.

[60] “Syria: Russia Rejecets Arms Embargo, Repeat of Libyan Scenario” Global Research November 29, 2011.

[61] “Suriye muhalefetine Teksaslı başbakan”, Cumhuriyet Gazetesi 20 Mart 2013 sayfa 12.

[62] Cartalucci Tony, “Kerry Demands Iraq Stop ‘Arms Flow’ to Syria even as US Arms/Funds Al Qaeda”, Global Research March 25, 2013.

[63] Chivers C.J. and Eric Schmitt, “Arms Airlift to Syrian Rebels Expands, With Aid From C.I.A.”, The New York Times March 24, 2013.

[64] “Suriyeli muhaliflere silah akıyor. Hava trafiğinde Esenboğa en önemli durak, CIA’nın silah köprüsü”, Cumhuriyet Gazetesi 26 Mart 2013 saya 1 ve 12.

[65] Chivers and Schmitt, y.a.g.h.

[66] Spencer Richard, “UIS and Europe in ‘major airlift of arms to Syrian rebels through Zagrep’” The Tekegraph online 08 March 2013.

[67] Hafidh Hassan and Benoit Faucon, “Iraq, Iran, Syria sign $ 10 billion Gas-Pipeline Deal”, Wall Street Journal July 25, 2011 ve Engdahl William “Syria, Turkey, Israel and the Greater Middle East Energy War”, Global Research October 11, 2012.

[68] “U.S. brushes off Iran-Iraq-Syria gas line”, Energy Resources UPI.com.

[69] “Iran Starts Construction of Iran-Iraq-Syria Gas Pipeline”, FarsNews 7 January 2013.

[70] Engdahl W., “Syria, Turkey, Israel and the Greater Middle East Energy War”, Global Research October 11, 2012.

[71] Engdahl, Y.a.g.m.

[72] Colmáin Gearóid Ó., “Stealing Syria’s Oil: The EU Al_Qaeda Oil Consortium”, Global Research May 01 2013  ve Tony Cartalucci, “EU Lifts Oil Embargo on Syria- Buys Directly from Al Qaeda”, Global Research May 02, 2013.

[73] “Suriye Petrolü PKK’nın eline geçti” Sözcü Gazetesi 20 Ağustos 2013 sayfa 12, “Syrian Kurds vow to fight for oil fields” Hürriyet Daily News September 2, 2013 ve “Battle for oil intensified between Syrian Kurds, Jihadist”, Al Monitor,  July 30, 2013

[74] “Syrian Kurds vow to fight for oil fields” Hürriyet Daily News September 2, 2013.

[75] Cartalucci Tony, “West Attempts Syria Cover Up – Claims “Twitter Donations” Behind Rise of Al Qaeda

Al Qaeda has risen itself in Syria for nearly 3 years because it has a 7 nation axis standing behind it – not “Twitter donations.” Global Research, September 22, 2013.

[76] “PYD Lideri Salih Müslim Türkiye’de”, Sabah Gazetesi Online 25 Temmuz 2013.

[77] “Türkiye’den PYD lideri Müslim’e 4 uyarı”, Türkiye Gazetesi Online 15 Ağustos 2013.

[78] Levinson Charles ve Guy Chazan, “Big Gas Find Sparks a Frenzy İn Israel” Wall Street Journal December 30, 2010.

[79] Engdahl, Y.a.g.m.

[80] “Russia’s Gazprom, Israeli Group Ink Gas Deal”, The Economic Intelligence Unit, 1 March 2013.

64  Ravid Barak, “U.S. baks Lebanon on maritime border dispute with Israel” Haaretz July 10, 2011.

[81] “Gazprom looses Israeli gas field bid to Australia’s Woodside”, RT, December 4, 2010.

[82] Mead Walter Russell, “Israel’s Emergence As Energy Superpower Making Waves”, blogs.the-american-interest.com 2.7.2012.

[83] Udasin Sharon, “250 b. Barrels of shale discovery a ‘game changer’” The Jerusalem Post December 17, 2012.

[84] Berkow Jameson, “Canada, Israel sign energy deal”, Financial Post 26 June 2012.

[85] Ravid B., y.a.g.m.

[86] Levinson ve Chazan, y.a.g.m.

[87] “Greek Cyprus ratifies military cooperation deal with Israel”, Today’s Zaman 3 July 2012.

[88] Katz Yaakov, “Israel to ask for military facility in Cyprus”, Jerusalem Post.com 2.7.2012.

[89] Wikipedia,Cyprus-Israel relations.

[90] “Turkish jets chase Israeli plane over Cyprus”, Famagusta Gazette, 17 May 2012.

[91]  Nazemroaya Mahdi Darius, “Russian War Games send a strong message against NATO intervension in Syria?” Global Research April 4, 2013.

[92] Wikipedia, “Pyrrhic Victory” maddesi.

[93] Salt Jeremy, “Turkey’s Syrian Misadventure”Global Research, September 15, 2012 PalestineChronicle.com.

[94] “Cennete girmek için onlarla ilişkiye girin”, Milliyet Gazetesi online 2 Ocak 2013.

[95] “Tunuslu kadınların ‘seks Cihadı’”, Cumhuriyet Gazetesi 21 Eylül 2013 sayfa 12 ve “Tunus’u karıştıran olay … Genç kızları ‘cihatçı’lara seks kölesi yaptılar!” Sözcü Gazetesi 21 Eylül 2013 son sayfa.

[96] “Bush Official: Syria Chemical Weapons Attack Could Be ‘Israeli False Flag Operation’”, Global Research May 03, 2013.

[97] Fisk Robert, “Bashar al-Assad, Syria, and the truth about chemical weapons” The Independent, 8 December 2012.

[98] “Türkiye’den PKK’nın kolu PYD’ye 3 şart”, İhlas Haber online 10. 4. 2013 saat 09.54 http://www.ihlassondakika.com//haber/Turkiyeden-PKKnin-kolu-PYDye-3-sart_547230.html.

[99] “İşte İmralı’daki görüşmenin tutanakları: Başarısızlıkta ben yokum!” Milliyet Gazetesi Online 28 Şubat 2013.

[100] Greenspan Allen, “The Age Of Turbulance, Penguin Books 2008, sayfa 463.

[101]  “Russia’s Gazprom, Israeli Group Ink Gas Deal”, The Economist Intelligence Unit – Fri 01 Mar 2013 15:12:33 CT.

[102] Chang Matthias, “John Kerry: Arap Countries Have Offered to Pay the ‘Full Cost’ of America’s War on Syria”, Global Research. Ca. September 6, 2013.

[103] “Authorization for use of military force against the Government of Syria …” Text of Joint Resolution of the Senate Committee on Foreign Relations, Global Research. Ca. September 08, 2013.

[104] “Congress Members Who Have Seen Classified Evidence About Syria Say It Failed to Prove Anything” Washinton’s Blog, Global Research. Ca., September 7, 2013.

[105] Naureckas Jim, “Which Syrian Chemical Attack Account Is More Credible?”, Global Research.Ca. September 7, 2013.

[106] Schofield Matthew, “Russia gave 100-page report in July blaming Syrian rebels for Aleppo sarin attack”, McClatchy Washington Bureau, September 5, 2013.

[107] Watson Paul Joseph, “Video: Syrian Rebel Admits Using Chemical Weapons”, Global Research Ca. September 6, 2013.

[108] Messamore Wesley, “Ten Chemical Weapons Attacks Washington Doesn’t Want to Talk About”, Global Research Ca. September 5, 2013.

[109] “ABD’den Ürdün’e 200 milyon dolar Mülteci yardımı” VOA Amerika’nın Sesi 22 Mart 2013.

[110] DeYoung Karen, “Pentagon sending additional troops to Jordan” The Washington Post April 17, 2013.

[111] Starr Barbara, “U.S. military step up presence in Jordan in light of Syrian War”, CNN April 19, 2013.

[112] Chang Matthias, “John Kerry: Arab Countries Have Offered to Pay the ‘Full Cost’ of America’s War on Syria”, Global Research.Ca. September 6, 2013. “ABD Arap parası ile vuracak”, Cumhuriyet Gazetesi 6 Eylül 2013.

[113] Nazemroaya Mahdi Darius, “Saudi Arabia’s ‘Chemical Bandar’ behind the Chemical Attacks in Syria?”, Global Research Ca. September 6, 2013.

[114] Chossudovsky Prof. Michael, “US and Allied Warships off the Syrian Coastline: Naval Deployment Was decided ‘Before’ the August 21 Chemical Weapon Attack”, Global Research September 2, 2013.

[115] “’Boots on the Ground’ 75,000 troops ‘Required to secure chemical weapons if Damascus falls’”, Russia Today’de yayınlayan makalenin Global research Ca. sitesinde yayınlanan şekli September 5, 2013.

[116] Hubbard Ben ve Karam Shoumali, “Extremists Take Syrian town Near Turkey Border”, The New York Times September 18, 2013 ve “Al-Qaeda threat on Turkey border, Syrians shut out again” Middle East Online 19.9.2013 ve “El Kaide ile sınırlar kalktı” Cumhuriyet Gazetesi 20 Eylül 2013 sayfa 12.

[117] “Türkiye’nin sınırdaki yeni komşusu artık El Kaide!” Sözcü Gazetesi 20 Eylül 2013 sayfa 15

[118] “Reyhanlı’daki istihbarat zafiyetine şok açıklama”, Sözcü Gazetesi 7 Eylül 2013, sayfa 5.

[119] “El Kaide ‘Reyhanlı’yı üstlendi’ iddiası”, CNN Türk.com 1 Ekim 2013, Erdem Eren, “Reyhanlı’nın katili El-Kaide”, Aydınlık Gazetesi 2 Ekim 2013.

[120] “Emniyet’ten ‘Reyhanlı’yı El-Kaide üstlendi’ye yalanlama”, CNN Türk.com 3 Ekim 2013 ve “EGM İddiaları Yalanladı” Samanyolu Haber online.

[121] Karaçalı Fatih/DHA, “Adana’da El-Nusra operasyonu: 2 kilo sarin gazı bulkundu”, Radikal Gazetesi Online 30 Mayıs 2013.

[122] “Türkiye’de kimyasal silah laboratuvarı kurdular”, Cumhuriyet Gazetesi 29.8.2013 sayfa 13.

[123] “Number of Syrian refugees in Turkey passes 500,000 mark: Foreign Ministry”, Hürriyet Daily News ednesday,September 11 2013.

[124] Gezer Şenol, “İstanbul’da 100 bin kayıtsız Suriyeli cirit atıyor”, Sözcü Gazetesi online 7 Eylül 2013.

[125] Döker Emre, “Yalnızca İzmir’de 65 bin kişi”, Cumhuriyet Gazetesi 24 Eylül 2013 sayfa 7.

[126] “Suriyeli Göçmenlerin Türkiye’ye maliyeti 384 milyon TL”, Gazete Vatan online 20.10.2012.

[127] “İşte Suriyeli Sığınmacıların Türkiye’ye maliyeti”, Haber7.com 27 Ocak 2013.

[128] “Afad’ın Suriyeli Mülteci Kamplarına harcadığı para 750 milyon TL yi buldu” Haberler.com 11 Mart 2013.

[129] “Tayyip Suriye için 4 milyar lira harcandı”, Sözcü Gazetesi 16 Eylül 2013.

[130] “’Maalesef’ savaş yok” Cumhuriyet Gazetesi 13 Eylül 2013 sayfa 4.

[131] North David, y.a.g.y.

[132] “Maloof F. Michael, “U.S. Military confirms rebels had sarin”, WND Exclusive  ve “Classified U.S. Military Document: Al-Qaeda rebels in Syria DO have Chemical Weapons, Al-Qaeda in Syria Had Sarin Before August attacak” Washington’s Blog, Global Research. Ca. September 12, 2013

[133] “Turkish prosecutors indict Syrian rebels for seeking chemical weapons”, Russia Todat/Global Research. Ca. September 15, 2013.

[134] “United Nation Mission to Investigate Allegations of the use of Chemical Weapons in Syrian Arap Republic,  Report on the Alleged Use of Chemical Weapons in the Ghouta Area of Damascus on 21 August 2013”.

[135] Nazemroaya Mahdi Darius, “Look With Your Own Eyes: The Videos of the Chemical Attacks in Syria Show Tampered Scenes”, Global Research, September 19, 2013 ve Mother Agnes Mariam of Cross President of the ISTEAMS, “The Chemical Attacks on East Ghouta”, Institut International pour la Paix la Justice et les Droit de l’Homme PDF dosyası.

[136] Symonds Peter, “Russia Challenges UN Report on Syrian Gas Attack”, Global Research, September 19, 2013

World Socialist Web Site.

[137] Auken Van Bill, “New York Times on Syria: All the propaganda fit to print”, 18 September 2013 WSWS ve Michel Chossudovsky “Syria: Fabricating Chemical Lies. Who is Behind the East Ghouta Attacks?” Global Research, September 17, 2013.

[138] Becker Brian, “Syria: Maneuvers at the UN Security Council: Obama Seeks to Lay Basis for UN Sanctioned Military Intervention”, Liberation’dan alıntılanan Global Research, September 22, 2013.

[139] “Özel Röportaj: Başbakan eski Yardımcısı Abdüllatif Şener” Fars Haber Ajansı 2 Eylül 2013, haber noı 9205168819.

[140] Dündar Uğur, “İktidarın mezhepsel dış politikası iflas etti” Sözcü Gazetesi 18 Eylül 2013 sayfa 4.

[141] Tavşanoğlu Leyla, “AKP kurucularından eski Başbakan Yardımcısı Yalçınbayıor’dan hükümete ağır sözler- Yüce Divanlık olacaklar” başlıklı söyleşi, Cumhuriyet Gazetesi 8 Eylül 2013 sayfa 10 ve Çakırözer Utku, “AKP’nin kurucularından olan emekli Büyükelçi Yakış’tan Erdoğan’a Suriye çağrısı: Çözümü reddetme”, başlıklı söyleşi, Cumhuriyet Gazetesi 12 Eylül 2013 sayfa 9.

[142] “NATO üyesi Türkiye El Kaide’yi destekliyor” Sözcü Gazetesi 9 Eylül 2013, sayfa 11.

[143] Putin Vladimir V., “A Plea for CautionFrom Russia”, The New York Times September 11, 2013.

[144] Matthew Lee ve John Heilprin, “US-Russia reach agreement on Syria weapons”, AP/YahooNews 14 September 2013.

[145] “Davutoğlu’na Kerry’den davet”, Cumhuriyet Gazetesi 16 Eylül 2013 sayfa 1 ve 14.

[146]  Ulusoy Özgür, “Bir tabur cihatçı Türkiye’den girdi”, Cumhuriyet Gazetesi 21 Eylül 2013 sayfa 12.

[147] Ballı Rafet, “Arap İslamcılarının zorunlu keşfi: Laiklik” Aydınlık Gazetesi 23 Eylül 2013. Sayfa 3.

[148] Atwan Abdel Bari, “Welcome to the New Libya, a Country ‘Liberated’ by NATO: No Oil Revenues, No Security, No Water, No Electricity…” Global Research, September 21, 2013.

 

Yeni Ortadoğu Projesinin Enerji Denkleminde Suriye Bilinmeyeninin Yeri ve Önemi” üzerine bir yorum

  1. Uluğbay’dan bir kez daha olağanüstü bir çalışma. Emekli bir diplomat olarak saygıyla şapkamı çıkarıyorum. Umarım üniversitelerde bu alanda çalışan bilim insanlarımızın çoğunluğuna bir şekilde ulaşır. Ben 11 punto calibri ile word’a kopyalayıp okudum, tam 63 sayfa oldu. Bu hacimde bir makalenin süreli yayınlarda yer alması zor. Yedi yıl önce kapatılan ve Genel Yayın Yönetmenliğini yaptığım düşünce kuruluşu yaşıyor olsaydı yazara ayrı basım bir kitapçık olarak yayınlamak için öneri götürürdüm. Akademisyenler böyle bir araştırmanın gerisinde ne kadar göz nuru ve alınteri olduğunu, nasıl zahmetli bir emek birikimi bulunduğunu iyi bilirler. Sadece bu siteye tıklayacak meraklı grubunun inhisarında kalması yazık olur. Zira, siyasî eğilim ya da tercihi ne olursa olsun yurtsever herkesin yararlanabileceği bir çalışma. Ülkemizin maruz kalabileceği siyasî dış tertip ve oyunlar hakkında ufuk açıcı bilgiler veren bir inceleme. Sözün özü, somut verilere dayanan etkileyici bir UYARI. Ellerin dert görmesin Uluğbay…

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s