İnsanın petrolle tanışması, Birinci ve Son petrol paylaşımında dile getirilenler

Aşağıda okuyacağınız konuşma metni, 15-17 Mayıs 2013 günü Ankara’da gerçekleştirilen “19. Uluslararası Petrol ve Doğal Gaz Kongre ve Sergisi-IPETGAS 2013” de 16 Mayıs 2013 günü özetlenerek anlatılmıştır.

TMMOB Jeofizik Mühendisleri Odası, TMMOB Petrol Mühendisleri Odası ve Türkiye Petrol Jeologları Derneği yönetimlerini, ülkemizin bulunduğu coğrafyada yıllardır süren ve halen de sürmekte olan hidrokarbon kaynaklarının son paylaşım kavgasının bütün şiddetiyle devam ettiği günlerde “Türkiye 19. Uluslararası Petrol ve Doğal Gaz Kongre ve Sergisi-IPETGAS 2013”ü düzenledikleri için kutluyorum. Kongre’ye katılan siz seçkin uzmanlara petropolitik tarihi sürece ilişkin görüşlerimi açıklama onur ve ayrıcalığını bana verdikleri için de ayrıca teşekkürlerimi sunuyorum. Siz değerli katılımcılara da beni dinlemek için zaman ayırdığınız için teşekkür ve saygı sunuyorum.

İnsanın Petrolle ilk tanışması

Jeoloji ve petrol mühendisliği ile arkeoloji eğitimi almamış kişilerin hemen tamamı insanoğlunun petrolle ilk tanışmasının Amerikalı Edwin Drake’in Pennsylvania Eyaleti’nin Titusville köyü dolaylarındaki Oil Creek (petrol Deresi) mevkiinde 1859 yılında kuyu delerek çıkardığı petrolle başladığını düşünür. Oysa sizlerin de çok iyi bildiği üzere bu tanışma tarihin çok daha derinliklerinde yer almıştır.

İnsanoğlunun uğruna 20 ve 21 inci yüzyılda birçok kez kanlı savaşlar yapageldiği petrolle ilk tanışmasının yazılı tarihin başlamasından çok öncelerine uzandığına inanlardanım. Zira sizlerin de bildiği üzere, toplumlar yazıyı keşfetmeden önce düşünce ve duygularını çok uzun süre sözlerle ifade etmiş ve kuşaktan kuşağa geçen destanlar ve öyküler oluşturmuştur. Kuşaktan kuşağa geçen bu sözlü kültürün birçok eseri değişime uğradığı gibi sözlü zaman değirmeninde birçoğu da kaybolup gitmiştir. Sözle oluşan bu kültürel birikimden ayakta kalabilenler yazının keşfinden sonra günümüze kadar o günkü yapılarını koruyarak ulaşabilmiştir. Halen bulunan, çözümlenen ve yayımlanabilen Sümer tabletleri ile günümüze gelen birçok destan, öykü ve belgelerin bir bölümü sözel kültür döneminde kalmadır. Sümer tabletlerinde yer alan “Kazma ile Saban”ın atışmasına ilişkin şiirsel anlatım da sözel dönemden gelen bir kültürel mirastır. Kazma ve Saban’ın atışmasında, Kazma Saban’a yönelik üstünlüklerini sayarken, “Kayıkçı için fırın kurarım, onun için zift eritirim” diye petrole ilişkin becerisini de vurgular[1]. Buradan da anlıyoruz ki, günümüzden 4 bin yıl ve belki çok daha uzun süre önce insanlar deniz ulaşımı için tekne üretmeyi petrol sızıntılarında biriken zift sayesinde başarabilmişlerdir.

Kazma ve Saban’ın atışmasından tekne yapımında kullanıldığını öğrendiğimiz ziftin doğru kullanımı o denli önemlidir ki, bu konuda yasal kurallar konulma gereği bile duyulmuştur. Bu amaçla ilk bilinen kurallar ve yaptırımlara, Babil Kralı Hammurabi (M.Ö. 1730-1686) tarafından çıkarılan Kanunlarda yer verilmiştir. Buna benzer kural ve yaptırımların yazının keşfedilmesinden önceki çağlarda da yer almış olması olasıdır. Bu konudaki Hammurabi kurallar Tablo 1 de yer almaktadır.

Tablo   1

Hammurabi kanunlarında zift kullanımına

İlişkin kurallar

Madde No Madde   içeriği
234 Eğer bir gemici 60 gurluk bir gemiyi bir adama   ziftlerse, 2 şekel gümüşü ücret olarak adam ona verecektir.
235 Eğer bir gemici, tahtadan yaptığı bir gemiyi bir   adam için ziftlerse, fakat işini güvenilir şekilde yapmadıysa, o yıl içinde o   gemi su sızdırırsa, kusur çıkarsa gemici o gemiyi sökecek, kendi malından onu   sağlamlaştıracak, sağlam gemiyi sahibine verecektir.

Gur: yaklaşık 300 litrelik bir ölçü birimi.

Kaynak: Prof. Dr. Mebrure Tosun ve Doç. Dr. Kadriye Yalvaç, “Sumer, Babil, Assur Kanunları ve Ammi-Şaduqa Fermanı”, Türk Tarih Kurumu İkinci Baskı 1989, sayfa 207-8.

Bu örnek de göstermektedir ki, petrol M.Ö.  yaklaşık 2 bin yıl ve kuvvetle olasıdır ki çok daha önce insanlara nehir ve denizlerde hareket edebilme olanağını vermiştir.

Bugün dahi petrol yerine zaman zaman kullanılan “nafta” sözcüğü köken olarak bir Babil kelimesi olup anlamı “birden alev alan”dır[2].

Orta Asur Dönemi (M.Ö. 1,450-1,250) bir Kral buyruğu olan yasa ile evli, dul ve Asurlu kadınların evden çıkarken başlarını örtmeleri kuralı konmuştur. Aynı yasanın diğer bir hükmü ile de harimtular(hayat kadınları) sokakta başları örtülü olarak yakalanırsa, yakalayanların elbiselerini alması, yakalanan kişiye kamu görevlilerince 50 sopa vurulması ve ayrıca başlarına zift dökülmesi de emredilmiştir[3].

Çeşitli kaynaklarda, M.Ö 823-810 arasında Asur Kraliçesi olarak göreve başlayan ve sonra da yeniden Babil Devletini kuran Semiramis döneminde yapılan “Asma Bahçeler”in yapımında bitümen (zift) kullanıldığı yazılıdır.

Tarihte ilk asfalt yolun M.Ö. 625 yılında Babil’de yapıldığı bilinmektedir. İçinizden Irak’a gitmiş olanların bu yolu görme fırsatını bulduğunu da umarım.

Yahudilerin kutsal kitabı Tevrat’ın tamamlanmasının birkaç yüzyıl sürdüğü söylenir. Bu sürecin yaşandığı dönemde Babil Kralı Nebukanezzar (M.Ö. 604-561) İsrail topraklarına kadar olan coğrafyaya iki ayrı sefer düzenlemiş ve her bir seferde sırasıyla 8 bin ve 5 bin Yahudi esirini beraberinde Babil’e köle ve esire olarak götürmüştür[4]. Tevrat’ın bazı bölümlerinin Babil sürgünü sırasında yazıldığı ileri sürülür[5]. Tevrat’ta petrole ilişkin olarak yer alan bilgileri de Tablo 2 de bilginize sunmak isterim.

Tablo   2

Tevrat’ta yer alan petrole ilişkin   ifadeler

Tevrat’taki   yeri İçeriği
Tekvin 6/14 Kendine gofer ağacından bir gemi yap; gemide   odalar yapacaksın, ve onu içeriden ve dışarıdan ziftle ziftleyeceksin
Tekvin 11/3 Ve onların taş yerine kerpiçleri ve harç yerine   ziftleri vardı.
Tekvin 14/10 Ve Siddim vadisi zift kuyuları ile dolu idi.

Kaynak: Kitabı Mukaddes, Kitabı Mukaddes Şirketi 2000.

Tablo 2 de yer alan ilk ifade Nuh’un gemisini nasıl yapacağına ilişkin emri içermektedir. Bu emirin Hammurabi kanunlarındaki hükümden yaklaşık 1,100-1,200 sonra gelmiş olması da ilginçtir.

Bazı tarih kitapları Babil Kralı Marduk-Nadin-Ahhe’nin(M.Ö. 1099-1082) tahta çıktıktan kısa süre sonra Asur Kralı Tukulti-apil-Esarra’ya savaş açma nedenleri arasında Fırat’ın sularını denetimine almak kadar Hit ve Tuz Hurmatu (Gurmarritu)yöresindeki nafta pınarlarını da ele geçirmek olduğunu yazar[6]. Bugün Irak’ta Tuz Hurmatu olarak adlandırılan yerin Babil dönemindeki adının Gurmarritu olması ve Asur ve Babil sözcüklerinden bir bölümünün yaşayan dillere küçük değişikliklerle gelebilmelerine güzel bir örnektir. Aynen nafta sözcüğü gibi.

Hazar Denizi havzası çok eski dönemlerden beri petrol varlıkları ve Hazar Denizinde gaz kabarcıkları ve alevleri ile de biline gelmektedir. Bazı kaynak, M.Ö. 6 yüzyılda ateşe tapanların “Bakü’nün Sonsuz Ateşi”ndeki ayinlerinden bahsetmektedir[7]. Bu söylem bana ateşi çalıp insanlığa verdiği için Zeus tarafından cezalandırılan Prometheus mitini bir bakıma çağrıştırdı. Mitolojiye göre, Prometheus Zeus’ten gizlice güneşten ateşi çalar ve insanlığa armağan eder. Zeus bunu öğrenince çok kızar ve Prometheus’ü Kafkas Dağları’nın en yüksek kayalarına bağlatır ve her gün bir akbaba gelip karaciğerini gagalar, geceleri karaciğer kendini onarır ve böylece Prometheus bitmeyen bir işkenceye hedef olur[8]. Zeus, Herakles’in yakarıları üzerine Prometheus’u serbest bırakır, ancak onun parmağına sonsuza dek takması için Kafkas dağlarındaki kayadan çıkardığı bir halkayı takar. Kafkasya’nın petrol ve gaz sızıntısı varlığı ile Prometheus’un Kafkas dağlarına bağlanmasını ve o dağların kayalarından yapılmış bir yüzüğü parmağına takmaya mahkum olmasını birlikte düşününce, benim aklıma şu soru geliyor, Prometheus gerçekte ateşi güneşten değil de Kafkasya’nın yanmakta olan gaz sızıntılarından çalmış olmasın?

Ünlü tarihçi Heredot (M.Ö. ? 484-420 ?) “Tarih” isimli kitabında, Pers Kralı Darius (M.Ö. ? 558-486 ?) zamanında “Kissia” bölgesindeki Arderikka yöresinde bulunan petrol kuyularından petrolün nasıl çıkarılıp hangi yöntemle işlendiğini şöylece anlatır; “Köle olarak toplanan Eretrialılar (Afrika Boynuzu’nda bulunan Etiopya Devleti’nin Kızıl Deniz’in Güney sahil bölgesi olan Eritre olmalı [Benim notum]), … deniz yolu ile Asya’ya getirildikten sonra Susa’ya yolladılar. … Susa’ya yaklaşık 40 kilometre uzaklıktaki Arderikka denilen alana yerleştirdiler. Buradan yaklaşık 8 kilometre uzakta üç çeşit ürün veren garip bir kuyu. Bu kuyudan bitüm, tuz ve yağ çıkarılır. Bunlar şöyle çıkarılır: kova yerine çıkrık kullanılır, çıkrığa yarım tulum bağlanır; tulum kuyuya daldırılır, sonra yukarıya alınır, bir havuza boşaltılır, oradan da üç çeşide ayrılarak akar; bitüm dibe çöker, tuz çabucak kristalleşir, yağ da bir kaba akıp orada birikir; Persler bu yağa ‘radimake’ diyorlar; rengi kara olur, kokusu serttir. …[9]” Heredot, gezdiği yerler arasında en zengin petrol pınarlarının Hit (Kuzey Irak) dolaylarında olduğunu da belirtmiştir[10].

Plutarkos (50-125), Büyük İskender’in yaşam öyküsünü anlatırken, M.Ö. 331 yılında Babil topraklarının fethi sırasında yaşadığı iki ilginç olayı anlatır. Bugünkü Batı İran topraklarında bulunan Hemedan kenti yakınlarında büyük bir göl oluşturan petrol sızıntılarını ve bunlardan fışkıran alevleri gördüğünde İskender’in çok etkilendiğini yazar. Bu gölcüklerden biraz ötede konaklayan İskender için yöre halkı bir görsel şov da sunmuştur. Gece basmadan önce İskender’in Otağ’ına giden yolun iki tarafında birer şerit halinde nafta dökülmüş ve gece ile birlikte ateşe verilerek İskender’e görkemli bir gösteri sunulmuştur[11].

Petrolün stratejik bir ham madde olarak ilk kez tarihe adını yazdırması, Yunanlılar ile Roma İmparatoru Severus arasında M.S. 193-211 yılları arasında yapılan savaşlar sırasındadır. Yunanlılar, petrol, sodyum ve potasyum tuzları ile kireci karıştırarak elde ettikleri malzemenin yakıldığında su da bile yandığını gözlemlemişler ve bu silah ile Severus’un donanmasını ve ordusunu yenmeyi başarmışlardır.

Ortadoğu ve Kafkasya’daki petrol kaynaklarına ilişkin bilgiler birçok Arap gezgininin kitaplarının yanında Marco Polo’nun kitabında ve Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesinde de yer almaktadır. Evliya Çelebi bu konuda ayrıntılı bilgi verdikten başka Van dağının mağaralarındaki petrol sızıntılarının Devlet idaresi tarafından nasıl korunup pazarlandığını da anlatır.

İnsanoğlu, antik çağlarda sızıntılardan elde ettiği petrolü yukarıda anlatılanların yanında aydınlanmada, mumya yapımında kullandığı gibi ilaç üretmede de yararlanmıştır. Bitkisel yağlardan olduğu kadar petrol sızıntısından elde edilen yağların yakılması için antik çağlarda kandil diye adlandırdığımız aydınlanma gereçleri de üretilmiştir. İnternet ortamında “antik yağ lambaları” sorusu ile yapılacak aramalarda bunlara ilişkin çok zengin örneklerle karşılaşmak mümkündür.

Öykücü Dede’nin masallarına burada son vererek 19 uncu yüzyılın sonlarından başlayarak ilk petrol paylaşımına ilişkin uluslararası ayak oyunlarına ve ilk politik söylemleri de kısaca inceleyelim.

Birinci petrol paylaşımı

Birinci ve son petrol paylaşımlarının gerisinde yatan politik ve ekonomik anlayışları kavrayabilmek için bu olaylardan bağımsız olarak söylenmiş birkaç tarihi sözü daha başlangıçta sizlerle paylaşmak isterim. İlki, 1855-1865 döneminde İngiliz İmparatorluğu Başbakanlığı görevini üstlenecek olan ünlü devlet adamlarında Henry Temple Palmerston’un 1 Mart 1848 günü Avam Kamarasında dış politika üzerine yaptığı konuşmadan dile getirdiği söylem inceleyeceğim konu açısından büyük önem taşımaktadır; “Bizim sonsuza dek yanımızda olacak dostlarımız yoktur ve bizim sürekli kalıcı düşmanlarımız da yoktur. Bizim, sürekli ve sonsuza dek var olacak çıkarlarımız vardır ve işte bu çıkarlarımızı izlemek bizim görevimizdir.[12]” İkinci söylem ise İngiliz Deniz Albayı Alfred Thayer Mahan (1840-1914) tarafından 1892 de söylenmiştir; “Dünya, tarihi boyunca deniz gücünün etkisinden daha etkileyici bir şey görmemiştir. Büyük ordumuzun hiçbir zaman gidemediği uzak diyarlar ve dünya egemenliğinin arasında, fırtınaların dövdüğü gemilerimiz durmaktadır.[13]”  Üçüncü söylem ise ünlü jeopolitik kuramcısıHalford Mackinder’in 25 Ocak 1904 de İngiliz Coğrafya Derneği’nde yaptığı “Tarihin Coğrafi Pivotu” başlıklı konuşmasında dile getirilmiştir; “Büyük bir sanayi gücüne dayanmayan ve gerisinde büyük bir halk olmayan bir deniz gücü, dünya çatışması sırasında karşılaşacağı saldırılar karşısında varlığını sürdürebilmede çok zayıf kalır. … deniz ve demiryolu birlikte geleceğe uzanmaktalar … ve gelecekte hareket sahası olarak hava da eklendiğinde  … başarılı olacak güçler arkalarında büyük sanayi varlığı olanlardır. Bu devletlerin kıtaların ortasında veya ada olmaları fark etmeyecektir. Sanayi gücüne sahip olan ve bilim ile keşfetme gücüne sahip olan halklar bütün diğerlerini yeneceklerdir.[14]

İngilizlerin “ulusal çıkar”, “sanayi gücü” ve “açık denizlere egemenliğe” ilişkin olarak söylediği bu sözleri belleklerimizde tutarken, birinci petrol paylaşım kavgası öncesinde ağırlığı Avrupa olmak üzere, dünyada petrol tüketimini yönlendirecek ve onu stratejik bir ham madde konumuna taşıyacak bazı önemli gelişmeleri de satır başları ile hatırlamakta fayda görüyorum.

1750 li yıllarda İngiltere’de başlayan ve kısa bir gecikme ile Avrupa ve ABD’ye yayılan Sanayi Devrimi gereksinim duyduğu enerjiyi başlangıçta odun kömürü ve sonra da maden kömürü ile sağlamıştır. 18 yüzyılda kömür madenlerinden kullanılan ve vagonlarını beygirlerin çektiği sistem zamanla geliştirildi ve 1801 de lokomotifin ilk ve en basit modeli Londra civarındaki kömür madeninde kullanıldı[15].   Lokomotifi geliştirme çalışmaları aynı hızla devam etti ve 1825 de Stockport-Darlington yük hattı ve 1830 da da hem yük hem de yolcu taşımak üzere Liverpool-Manchester hattı işletmeye açıldı[16]. İzleyen yıllarda demiryolları altyapı ve üst yapı olarak hızla gelişmesini sürdürdü ve diğer ülkelere de yayıldı.

Yukarıda antik çağa ilişkin bilgiler arasında da değinildiği üzere, insanoğlu gerek bitkisel ve gerek petrol sızıntılarından elde edilen yağları aydınlanmak için kullanmaktaydı. Bu geleneksel aydınlanma aracı izleyen dönemlerde de hemen hiçbir yapısal değişikliğe uğramadan çok uzun süre varlığını sürdürdü. 1784 yılına gelindiğinde bu lambaya yağ haznesi geliştirildi ve yassı dokuma fitil eklenerek önemli bir yapısal değişiklik kazandırıldı ve aydınlatma gücü yükseltildi[17].Bu cihazın yaygınlaşması sıvılaştırılmış balina ve domuz yağına talebi hızla yükselterek fiyatları yukarıya hızla ittiğinden alternatif yağ üretimine ilişkin araştırmalar yoğunlaştı ve bir süre sonra kömürün rafine edilmesinden elde edilen daha ucuz yağın kullanımı yaygınlaştı.

Bu gelişmelerin yer aldığı dönemde William Murdock isimli şahıs 1792 yılında Cornwall’daki çalışma ofisini ve evini kömürden elde ettiği gaz ile aydınlatmayı başardı. 1805 yılında bu buluşunu fabrikasını aydınlatmada da kullandı ve fabrikasında gece vardiyası yapma olanağını da buldu[18]. 1817 yılına gelindiğinde İngiltere’de kentlerin sokaklarını kömür gazı ile aydınlatacak şirketler kurulmaya başlandı.

Buharlı gemilerin en ilkel türleri 1807 de ABD’de Clearmont gemisi Hudson vadisinde ve Comet 1811 de İskoçya’da ilk seferlerini yaptılar. Bu ilk gemilerin motorları süratle geliştirildi ve 1840 yılında Kuzey Atlantik’i de aşmaya başlamışlardı. 1850 li yıllara gelindiğinde enerji kaynağı olarak kömürü kullanan buharlı gemiler sanayi devrimini başarmış ülkelerin dünya ölçeğindeki deniz taşımacılığında temel araç haline gelmişti[19]. 1850 li yıllarda Avrupa’daki buharlı gemilerin ağırlığı 186,000 ton iken 1910 yılında 19,045,000 tona çıkmıştır. 1879 yılından başlayarak çelikten gemilerin yapımına başlanmıştır. Bu süreçte 1893 yılına gelindiğinde dünya gemi üretiminin yüzde 81.6 sı İngiliz tezgahlarında yapılmaktaydı. Bu gelişmelerin yer aldığı dönemde, Osmanlı Devleti savaş donanmasında uzun süre İngiliz subayları görev yapmıştır. 1908 de bu görevlilerin başına Amiral Sir Douglas Gamble atanmıştır[20]. 1908-1911 döneminde Osmanlı Devleti’nde görev yapan Donanma Bakanı’nın sayısı 9 dur. Osmanlı Donanması, Abdülhamit II döneminde 20 yılı aşkın süre hiçbir tatbikat da yapmamıştır[21].

1914 yılında dünyanın önde gelen ülkelerinde buharlı gemi net tonajları ve paylaşım oranları Tablo 3 de yer almaktadır. Tablo 3 ün incelenmesinden de görüldüğü üzere dünyadaki buharlı ticari gemi tonajının yaklaşık yarısı İngiltere’nin elinde bulunmaktaydı ve sahip olduğu ticari filo hacmi ikinci sıradaki Almanya’nın yaklaşık dört katı düzeyinde idi.

Tablo 3

30   Haziran 1914 tarihi itibariyle

Dünyadaki   buharlı ticaret filosunun boyutları

   Ülke   Adı Net tonaj Ülkenin payı %
Birleşik Krallık

11,538,000

44.4

Almanya

3,096,000

11.9

ABD

1,195,000

4.6

Norveç

1,153,000

4.4

Fransa

1,098,000

4.2

Japonya

1,048,000

4.0

Hollanda

910,000

3.5

İtalya

871,000

3.4

Toplam

30,909,000

80.4

Kaynak:Clough and Cole, Economic History of Europe sayfa 595.

1895 yılında Osmanlı Devleti’nin bayrağını taşıyan ticaret gemisi sayısı yaklaşık 50,000 dolayında ve bunların içinde kömüre dayalı buhar gücü ile çalışan gemi sayısı sadece 3,047 iken bu sayılar 1905 yılında sırasıyla 68,769 ve 4,756 ya çıkmıştır[22].

İngiltere, deniz ticaret filosunda sağladığı üstünlüğe eşdeğer üstünlüğü savaş filosunda da daha Kırım Savaşı döneminde sağlamıştı. Bu üstünlük İngiltere’yi savaş filosunu güncelleme kponusunda rehavete sürüklemiştir. Zira, 1867 Fransa Prusya Savaşı sırasında Alman donanması yok denecek boyutlarda olmasına karşılık Fransız donanması savaşın sonucunu etkileyecek bir başarı elde edememişti[23]. Ancak Fransa bir süre sonra güçlü bir savaş donanmasının sunabileceği fırsatları fark ederek yeni savaş gemileri inşa programına başladı ve 1884 yılına gelindiğinde İngiliz Hükümeti Fransız savaş filosunun ulaştığı boyut karşısında ciddi endişe duymaya başladı. Mart 1889 da İngiliz Hükümeti yasama organına Deniz Savunma Yasası’nı sundu ve 10 u savaş gemisi yapımı olmak üzere donanma için 21.5 milyon sterlinglik harcama yetkisi aldı[24]. İngiltere’nin savaş donanması yapımına harcadığı paralar barış dönemi için yadırganacak bir ivme ile 1883 deki 11 milyon sterling boyutundan 1910 da 40.4 milyon sterlinge tırmanmıştır[25]. 1908 yılından sonraki harcama artışlarında Almanya’nın savaş filosu yapımını hızlandırmasının itici gücü de etkin olmuştur. Biraz sonra değineceğim üzere bu süreçte İngiliz donanmasının kömür yakan teknolojiden petrol yakan teknolojiye geçmesinin de çok büyük etkisi mevcuttur. İngiltere ve Almanya arasında savaş donanmalarını modernleştirme ve ateş gücü ile açık denizde kalabilme sürelerini uzatmaya yönelik bu yoğun teknoloji savaşının sürdüğü dönemde Osmanlı donanmasının içinde bulunduğu durum hakkında bilgi edinmek isteyenler, Bernd Langensiepen ve Ahmet Güleryüz’ün “1828-1923 Osmanlı Donanması” isimli kitabını ve bu bağlamda özellikle “Osmanlı-İtalyan Savaşı 1911-1912” bölümünü incelemelerini öneririm.

Denizlere hakimiyet, karaları demiryolu ile erişir kılma konusundaki bu çalışmaların yanında yürütülen diğer bir çalışma da hayvanların çektiği arabaları içten patlamalı motorlarla hareket ettirmeye ilişkin arayışlar 18 inci yüzyıldan beri yılmadan sürdürülmekteydi. Kendi kendini eğitip yetiştiren Alman buluşçu Nicholas Otto ile yine bir Alman mühendisi olan Gottlieb Daimler 1876 yılında gazla çalışan dört zamanlı içten patlamalı motorunu eski çalışmalardan yararlanarak geliştirdiler[26]. Bu başarı yeni buluş ve arayışlarla otomobil sanayiinin süratle gelişmesine ve 1900 lü yıllarda dünya yollarına yayılmaya başladı.

Kırım Savaşları sırasında İngilizler tarafından çamurlu arazilerde hareket eden ve kömürle çalışan ilk traktörler kullanılmıştı. Bu araçların geliştirilmesine yönelik çalışmalar devam ederken, Nicholas Otto ve Gottlieb Daimlerin dört zamanlı içten patlamalı motoru bulması ile büyük bir aşama kaydedilmiş ve bu traktörlerin savaş tankına dönüşüm sürecine girilmiştir[27].

İnsanoğlunun M.Ö. sine giden ve Leonardo da Vinci (1452-1519) ile ilk projelendirme çizimleri somutlaşmaya başlayan uçabilme arayışları 19 Ekim 1783 de Mongolfiers kardeşlerin içinde insan bulunan balonu uçurması ile ivme kazanmıştır. Sir George Cayley 1700 lerin sonlarına doğru uçuş fiziğine ilişkin ilk ciddi çalışmayı yapmış ve 1804 yılında bir planör modelini uçurmuştur. Bu ve diğer uçuş denemelerinde barutu yakıt olarak kullandığı içten ve dıştan patlamalı motorları da planörlerine takmıştı[28]. Onlarca belki de yüzlerce mucidin çeşitli denemeleri bir birini izlemiş ve 1900-1903 döneminde Wright kardeşler arayışları yeni boyutlara çekmişler ve ilk uçaklarını 1903 yılı sonunda uçurabilmişlerdir. Bunu takiben uçak yapımına yönelik girişimler hızlanmıştır. Uçağı askeri amaçla kullanan ilk ülke İtalya’dır. Osmanlı Devleti ile İtalya arasında 1911-1912 arasındaki Trablus Savaşı sırasında keşif ve bombalama amaçlı kullanılmıştır. Arkasından uçağı, Bulgaristan Birinci Balkan savaşı (1912-1913) sırasında Osmanlı ordusuna yönelik keşif ve saldırı amaçlı kullanılmıştır[29].

İşte Edvin Drake 27 Ağustos 1859 günü Pennsylvania Eyaleti’nin Titusville köyü dolaylarında Petrol Deresi (Oil Creek) te kuyu delme yöntemi ile petrolü ilk defa çıkardığında, akışkan enerji kaynağına susamış böyle bir sanayi ve teknoloji gelişim süreci beklemekteydi. 1859 yılı izleyen yıllarda bir yandan Pennsylvania’da yeni yeni kuyular süratle delinmeye başlarken rafineri alanında da çok hızlı gelişmeler yer almıştır. Ancak petrolün ağırlıklı tüketimi, yukarıda açıklanan gemiler, motorlu taşıtlar, tanklar ve uçaklar üretilip sivil yaşamda ve ordularda yer almasına değin geçen uzun süre ağırlıkla aydınlanma lambaların da olmuştur. Gazyağı (Karosen) lambaları süratle ABD’de yaygınlaşırken dünya pazarlarında da geniş bir taleple karşılaşmış ve ABD dünyanın önde gelen gazyağı ihracatçısı olmuştur.

Kuyu delme yöntemi ile petrol çıkarma teknolojisi 1859 dan itibaren Eflak-Buğdan (Romanya) kullanılmaya başlamış ve petrol üretimi başlamıştır. 1866 da Rus Çarlığının Azak Denizi’nin Kuzey Doğusu’ndaki Kuban bölgesinde Gowan isimli bir Amerikalı petrol araması yapmış ve üretmiştir[30]. 1870 li yıllardan sonra da Bakü dolaylarında kuyu delme tekniği süratle yaygınlaşmıştır. Bu dönemde dünyanın diğer yerlerinde de aynı teknikle petrol aramaları yapılmıştır.

İngiliz girişimci William Knox D’Arc, 28 Mayıs 1901 tarihinde İran Şahı Muzaffereddin ile 60 yıl süre ile Güney İran’daki petrol varlıklarını arama ve işletme anlaşması imzalamıştır. Yine 1901 yılında Alman Maden Mühendisi Paul Groskopf Sultan Abdülhamit’in Hazine-i Hassa’sı adına Mezopotamya petrol varlıklarını incelemiş 22 Ekim 1901 tarihinde de İdare’ye raporunu sunmuştur. Raporun içinde yer alan şu cümle çok önemlidir; “Kesinlikle söyleyebilirim ki, Fırat ve Dicle kıyılarında bulunan petrol madenleri dünyada en çok petrol üreten kaynaklardan biri olacaktır.[31]” Sultan Abdülhamit II nin Mezopotamya petrol varlıklarını bir Alman Maden Mühendisine inceletmesinin gerisinde yatan temel neden ise, 6 Şubat 1889 tarihli ferman ile, Devlet Hazinesi mülkiyetinde olan tüm Musul Vilayeti petrol varlıklarını, Padişah özel mal varlığını yöneten Hazine-i Hassa’ya ve yine 20 Eylül 1898 tarihli diğer bir fermanla Güney Mezopotamya petrol varlıklarını da Devlet Hazinesi’nden Hazine-i Hassa’ya devretmiştir. Dolayısı ile Sultan Abdülhamit Alman maden mühendisine Devlet mülkiyetinden kişisel mülkiyetine aktardığı petrol varlıklarının gerçek durumunu saptatmıştır.  18 Kasım 1902 tarihinde yeni bir ferman çıkaran Sultan Abdülhamit II Musul Vilayetindeki petrol varlığının Hazine-i Hassa’ya ait olduğunu bir kez daha yinelemiştir. Bu fermanın çıkarılmasına neden olan bir seri olaylar zincirinin ayrıntısını öğrenmek isteyenler “İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e Petropolitik” isimli kitabıma başvurabilirler. 1908 de Sultan Abdülhamit II nin tahtan indirilmesi üzerine Hazine-i Hassa’nın mülkiyetindeki bu petrol hakları Devlet Hazine’sine iade edilmiştir. 1901 yılında yer alan diğer önemli bir olay da, İngiliz Donanma Bakanlığı II. Lordu Amiral John Arbuthnot Fisherin Bakan Lord Selborne’e donanmanın petrolü yakıt olarak kullanabilmesine yönelik tüm teknik hazırlıkların tamamlandığını bildirmesidir[32]. İngiliz Donanma Bakanlığı’nın Amiral Fisher gözetiminde yürüttüğü bu teknik çalışmalar petrol ham maddesine stratejik önem kazandırma bakımından büyük önem taşımıştır. Nitekim kısa süre sonra 1904 de Amiral Fisher Donanma Birinci Lord’luğu görevine getirilmiş ve İngiltere petrol üreten bir ülke olmamasına rağmen bazı savaş gemilerini hem kömür hem de fuel-oil yakabilen şekilde inşa etmeye başlamış ve bazı gemilerinde de bu yönde değişiklik yapmaya başlamıştır. Bu uygulamalar, petrol arzı güvenliğinin belirsizliği nedeni ile yavaş ve ihtiyatlı olarak yürütülmüştür. Ancak Donanma Bakanlığı Birinci Lord’luğu görevine Ekim 1911 tarihinde Sir Winston S. Churchill getirildikten sonra İngiliz savaş filosunun tamamen fuel-oil ile çalışan bir yapıya döndürülme kararı alınmış ve uygulamaya süratle geçilmiştir. Churchill, bu dönüşümü en kısa sürede gerçekleştirmek üzere, Temmuz 1912 tarihinde Amiral Fisher Başkanlığı’nda bir komisyon kurmuş ve ona şu talimatı vermiştir; “Petrolü bulmalısın, onun barışta nasıl ucuz ve düzenli bir şekilde, savaşta ise kesintisiz olarak nasıl sağlanabileceğini göstermelisin. Daha sonra da petrolün en etkin şekilde, mevcut ve yeni yapılacak gemilerde kullanılabilmesini sağlayacak tekniği geliştirmek için tüm gayretini ortaya koymalısın.[33]

Yaklaşık yüzyıl önce, Churchill, 17 Temmuz 1913 günü Avam Kamara’sında yaptığı konuşmada İngiltere’nin dünyanın bilinen petrol kaynaklarını eline geçirme kararlılığını büyük bir açıklıkla şöyle dile getirmiştir; “1907 yılında tamamen petrole dayanan ilk açık deniz destroyer filosu inşa edilmiştir. O günden bu yana her izleyen yıl ‘yalnız petrolle çalışan’ yeni bir filo inşa edilmiştir. Halen inşa edilmiş ve inşa edilmekte olan 100 den fazla (kıyı destroyerleri de dahil) sadece petrolle çalışan destroyer vardır. Aynı şekilde son beş yıl zarfında kömürle çalışan zırhlı ve kruvazörler de kritik zamanlarda tüm güçlerini kullanabilmek için petrollü hale getirilmektedir. … Bizim nihai politik amacımız, Donanma’nın akaryakıt ihtiyacını karşılamada, bu maddenin bağımsız üreticisi ve petrol sahalarının sahibi olmaktır. Bunun için savaşta kendimizi güvenli hissettirecek ve barışta fiyat dalgalanmalarından koruyacak düzeyde stok oluşturmalıyız. İkinci aşamada, piyasaya ucuz petrol geldikçe satın alacak mali güce sahip olmalıyız. Ve nihayet kaynağında petrolün sahibi veya gereksinim duyduğumuz petrolün bir bölümünü en azından kontrol eder durumda olmalıyız.[34]” Churchill’in Avam Kamarası’ndaki bu konuşmasından yaklaşık 10 ay sonra, İran petrol ayrıcalığını elinde bulunduran D’arcy’nin petrol şirketinin yüzde 51 hissesi İngiliz Hazinesi tarafından satın alınmış ve Donanmanın petrol gereksinimini karşılamak için özel bir anlaşma imzalanmıştır[35].

İngiltere’de Amiral Fisher’in başlattığı çalışmalar sonucu İngiliz donanması süratle petrolle çalışır hale getirilirken, ABD donanması da aynı dönemde fuel-oil’ı yakıt olarak kullanmaya başlamıştı. Dolayısıyla ABD savaş donanmasının petrolü güvenli ve istikrarlı olarak sağlayabilmesine yönelik endişeler de yükselmeye başlamıştı. Bu güvenliği sağlayabilmek için ABD Başkanı William Howard Taft Kongre’ye California ve Wyoming eyaletlerindeki petrol potansiyeli yüksek kamuya ait toprakları Donanma’nın petrol gereksinimini karşılamak için tahsis etmek amacıyla bir yasa tasarısı sevk etmiştir. Yasalaştığında “Pickett Yasası 1910” olarak anılan bu yasa tasarısını Kongre’ye gönderirken Başkan Taft 6 Aralık 1910 tarihli mesajında şu hususu vurgulamıştır; “Sadece petrol potansiyeli yüksek ülke toprakların en büyük sahibi olarak değil, fakat aynı zamanda Donanma’nın giderek artan fuel oil kullanması nedeni ile en büyük petrol tüketicisi olma olasılığı bulunan Federal Hükümet, petrol kaynaklarının akılcı (rasyonel) geliştirilmesini özendirme ve aynı zamanda petrolün en uzun süreli olarak da sunumunun güvenliği ile de doğrudan ilgili bulunmaktadır.[36]

Size son birkaç dakika içinde üç devlet adamının, 20 nci yüzyıl başlangıcında geleceğin enerji kaynağı olacağı kesinleşmiş bulunan, petrole ilişkin tutumlarına ilişkin örnekler sundum. Ülkesinin petrol varlıklarını kişisel mal varlığına aktaran devlet adamının devleti kısa süre sonra yok olmuşken, diğer iki devlet adamının ülkeleri 20 inci yüzyılda dünyaya yön veren ve bir anlamda da yöneten devletleri konumuna gelmiştir. O tavırlardan sonra böyle olması da kaçınılmazdı.

Birinci dünya Savaşı öncesinde, sırasında ve sonrasında dünya ve bu bağlamda da Osmanlı İmparatorluğu’nun kontrolü altındaki petrol kaynaklarının ele geçirilmesi ve paylaşılması için devletler ve şirketler arasında çok büyük çekişme kavgalar yer almıştır. Zaman darlığı nedeni ile o olaylara ayrıntısı ile değinmeyeceğim.

Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması ile birlikte İngiltere’nin Mısır Valisi McMahon ile Mekke Şerifi Hüseyin arasında, Şerif’in Osmanlı’ya savaş açması için bir seri yazışma yapılmış ve bu bağlamda Osmanlı Devletinden ayrılacak Arapların kuracağı devletlerin sınırı da müzakerelerin temeli olmuştur. Bu müzakereler devam ederken Emir Suud ile de gizli görüşmeler yürütülmüş ve anlaşmalar imzalanmıştır. Aynı şekilde Yemen emiri ile de Emir’in Osmanlı birliklerine saldırması konusunda anlaşma imzalanmıştır.

Bunlara ek olarak İngiltere, Fransa ve Çarlık Rusya’sı arasında Osmanlı Devleti’nin paylaşılmasının esaslarını belirleyen anlaşmalar da imzalanmıştır. Rusya’da Sovyet Devrimi’nin gerçekleşmesi üzerine bu gizli anlaşmalar Lenin tarafından dünyaya açıklanmıştır.

Birinci Dünya Savaşı sonlarına doğru Kafkasya’nın İngiliz Ordularının eline geçmemesi için sevk edilen Osmanlı Orduları karşısında Alman askeri birlikleri bulmuş ve iki birlik arasındaki çatışma üst düzey Devlet yetkililerinin araya girmesi ile önlenmiştir[37].

Birinci Dünya Savaşı’nı sonlandıracak anlaşmaların esaslarını görüşmek üzere 1920 yılında İtalya’nın San Remo kentinde toplanan İngiliz ve Fransız yetkilileri bu arada dünya petrollerini aralarında paylaştıran ve San Remo Anlaşması olarak bilinen gizli anlaşmayı 24 Nisan 1920 günü imzalamışlardır[38].

Mustafa Kemal Atatürk’ün Bağımsızlık Savaşını başlattığı günlerde İstanbul Hükümeti, yukarıda Devlet mülkiyetine iade edildiği belirtilen Mezopotamya petrol haklarını Hazine-i Hassa’ya geri vermiştir. Bunun üzerine, Ankara Hükümeti derhal aldığı bir kararla bunları yeniden Devlet Hazinesi’ne iade etmiştir.

İşte bütün bu sürecin yaşandığı ortamda dönemin önde gelen Devlet adamlarının dile getirdikleri söylemler aşağıdaki Tablo 4 de yer almaktadır.

Tablo   4

Birinci petrol paylaşımında söylenenler

İngiliz Dışişleri Bakanı Lord   Landsdowne Mayıs 1903 de Lordlar Kamarası’nda yaptığı   bir konuşmada çok önemli bir politik görüşü dile getirmiştir; “İngiltere Hükümeti, İran Körfezi’nde   kendisinden başka hiçbir gücün denizde üs kurmasına veya berkitilmiş-liman   kurmasına müsaade edemez ve böyle bir olguyu kendi çıkarlarına yönetilmiş   menfur bir hareket sayar. Bu itibarla bu tür bir girişime ellerindeki tüm   imkânları seferber ederek mani olacaktır.”Kaynak:Mejcher H., “Imperial   Quest for Oil, Iraq 1910-1928”, sayfa 10.
İngiltere’nin Donanma Haber alma İdaresi’nin Genel Müdürü 31 temmuz   1916 günü Hükümete sunduğu raporda şu ifadeye yer vermiştir; “… hiç bir koşul altında, İngiltere’nin   kontrolü altında bulunan petrollü topraklar bir yabancı devletin veya yabancı   ortaklığın eline geçmemelidir. … ‘bırakınız yapsınlar politikası’ ile bu   büyük zenginlikleri yabancı şirketlerin ellerine geçmesi, diğer yönleri bir   tarafa bırakılsa bile İngiliz halkının öfkesine yol açacaktır. ”Kaynak: Jones Goeffrey, “The   State and the Emergence of the British Oil Industry”, sayfa 186.

 

İngiliz Amirali Slade Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru   hazırladığı raporunda Mezopotamya petrollerinin ve bu petrollü sahaların ele   geçirilmesinin önemi üzerinde durmuştur. Bu raporu Savaş Kabinesine sunan   Kabine Sekreteri Maurice Hankley, Dışişleri Bakanı Balfour’a da şu notu   iletmiştir; “Mezopotamya’da ilerlemenin askeri açıdan yararı yoktur. Zira   Almanlar artık Hindistan’a saldırmayı Bağdat Demiryolu üzerinden değil   Kafkasya üzerinden denemektedirler. Mezopotamya’daki bir harekatla onların   Hazar Denizi üzerinden yaptıkları ilerlemeyi durduramayacağımız Amiral   Slade’ın raporunda belirtilmektedir. Ancak Amiralin bana gönderdiği harita, Mezopotamya’da Kuzey’e ilerlemenin   askeri nedenlerin ötesinde haklı gerekçeleri olduğunu açıkça göstermektedir.   Mezopotamya’nın değerli petrol kuyularını savaş bitmeden ele geçirmek bir   avantaj olmaz mı? ” Amiral Slade’ın raporunu Savaş Kabinesi 13 Ağustos   1918 günü görüşmüş ve sonuçta, Başbakan   “Savaş sona ermeden Musul’a ulaşılmalı” talimatını vermiştir.Kaynak: Mejcher H.,   “Imperial Quest for Oil, Iraq 1910-1928” sayfa 39.
Savaş sona erip Kuzey Irak ve Suriye da işgal edildikten sonra,   İngiltere ve Fransa Araplar arasında doğabilecek huzursuzlukları engellemek   amacıyla 7 Kasım 1918 günü bir   Ortak Bildiri yayınlamışlardır. Bu bildiride yer alan şu ifade dikkat   çekicidir; “Doğu’da, Almanya’nın   denetimsiz ihtiraslarının yol açtığı mücadeleyi, Fransa ve Büyük Britanya’nın   sürdürmesinin nedeni, uzun süredir Türkler tarafından ezilmekte olan halklara   tam ve kusursuz özgürlük vermek ve yerel halkların hür iradeleri ile ulusal   hükümetlerini kurmalarına yardım etmektir.” Savaş sonrasında Irak   İngiltere’nin, Suriye’de Fransa’nın mandası altında uzunca bir süre   kalmışlardır.Kaynak: Hurewitz J.C.,   “Diplomacy in the Near and Middle East A Documentary Record: 1914-1956 sayfa   30.”

 

İngiliz Kabinesinde petrol işlerinden de sorumlu olan Bakan Sir Hamar Greenwood, 12 Mart 1920   günü Parlamento’da şu konuşmayı yapmıştır; “… Trajedi, bu ülkeye gelen   petrolün yüzde 80 inin ABD ve Meksika’da üretilmesine karşılık sadece yüzde 2   sinin İngiliz bayrağı altındaki topraklarda çıkarılmasıdır. Söz veririm ki,   Hükümet ve benim başında bulunduğum İdare, petrolün daha çok petrolün İngiliz   bayrağı tarafından kontrol edilmesinin yaşamsal öneminin farkındadır.   Yeryüzünde petrol aramaya açık olup da, petrol aramadığımız tek bir yer bile   yoktur. Petrolün kaynağından   tüketicisine kadar İngiliz Hükümeti tarafından kontrol edilebileceği tüm   petrol kaynaklarını ele geçirmek için büyük çaba sarf etmekteyiz.Kaynak: Hornbeck  K.S.,    “The Struggle for Petroleum”, The Annals of the American Academy of   Political and Social Sciences Cilt CXII Mart 1924 sayfa 164.
İngiltere Donanma Bakanı Walter Hume Long ise 23 Mart 1920 günü Petrol Teknolojisi Uzmanları Enstitüsü’nde   yaptığı konuşmada şu söylemde bulunmuştur; “Dünyadaki halen bilinen petrol yataklarını ele geçirebilirsek,   dilediğimiz gibi kullanabiliriz. Eğer Büyük Britanya, ‘ele geçirilebilir’   petrol sahalarına sahip olma fırsatını elinden kaçırırsa Hükümet, ‘ulusal   çıkarlar bakımından en uygun zamanda harekete geçmemekle suçlanacaktır.   Olağan dışı fırsatların eşiğindeyiz; ya biz bu kapıdan girmek için gerekeni   yapacağız veya başkaları girecek ve geleceğin anahtarına sahip olacaktır.”Kaynak: Hornbeck, y.a.g.m.
Aynı Enstitüde, Donanma Bakanı’ndan bir süre önce konuşan Amiral Philip   Dumas ise şu hususu büyük bir açıklıkla söylemiştir; “Bu, geniş ölçüde petrole yönelik bir savaştı. Geleceğin harpleri   tamamen o amaca yönelik olacaktır. Bismark’ın ‘kan ve demir’ özdeyişi artık   ‘kan ve petrol’ şeklinde ifade edilecektir.”Kaynak: DeNovo, “The   Movement for an Aggressive American Oil Policy Abroad 1918-1920” American   Historical Review 61 July 1956, sayfa 855 dipnot 4.

 

Irak’ın İngiltere’nin mandası altında bir devlet olmasına yönelik   çalışmaların tamamlanmak üzere olduğu aşamada İngiliz devlet adamlarında Winston S. Churchill 4 Ağustos 1921   günü planların uzun vadeli hedefi olarak şu ifadede bulunmuştur; “Başından beri, Mezopotamya’yı, tamamen   güçle değil, fakat halkının özgürce kabul edebileceği Kralı ve Hükümeti ile   birlikte benimseyeceği ve Hava Kuvvetleri, İngiltere’nin denetimindeki yerel   askerler ve dört İmparatorluk taburu ile destekleyerek elde tutmayı   düşünmüştüm. Daha sonraki aşamada, daha fazla güç indirimini ve nihai olarak   da ülkenin bağımsız, Büyük Britanya’ya dost ve onun ticari çıkarlarına olumlu   bakan ve İngiliz Hazine’sine yük getirmeyen yerel bir devlet durumuna   ulaşmasını öngörüyordum.”Kaynak: Stivers W., “Supremacy and Oil, Iraq Turkey and the   Anglo-American World Order, 1918-1930 sayfa 78.
Lozan Konferansı’nın açılmasını izleyen gün olan 24 Ocak 1923 ta, Lord Curzon İsmet Paşa’nın konuşmasını   yanıtlarken şu hususa da değinmiştir; “Sözlerime son vermeden önce, değinmek   istediğim bir konu daha vardır. Bu konuyu ortaya İsmet Paşa atmış değildir.   Fakat dünya basını bu konuyu bol bol ve sürekli olarak tartışmıştır. İngiliz   Hükümeti’nin Musul’u elinde tutma isteğini petrol sorunun etkilediği   sanılmaktadır. Bunun böyle olduğu iddia edilmektedir. Musul Vilayetindeki petrol sorununun benim öne sürdüğüm iddialarla   hiçbir ilgisi yoktur. İngiliz tezini, kendi başına ve bu ülkede var   olabilecek doğal kaynakları hiçbir şekilde göz önünde tutmaksızın öne sürdüm.   Musul dolaylarında ne kadar petrol bulunabileceğini ya da işletmenin verimli   olup olmayacağını, yoksa bu masalın boş bir hayal mi olduğunu bilememekteyim.”Kaynak: Meray Seha Prof.   Dr., Lozan Barış Konferansı, Tutanaklar Belgeler, A.Ü. Siyasal Bilgiler   Fakültesi Yayınları No 29, 1961

 

Birinci petrol paylaşımına ilişkin çekişmeler Birinci dünya Savaşı sonrasında da devam etmiştir. Bu paylaşım kavgasına, San Remo Anlaşması’nın içeriğini öğrenen ABD de dahil olmuştur. Sonuçta 31 Temmuz 1928 günü şirketler arasında imzalanan, fakat gerisinde devletlerce desteklenen, “Kırmızı Çizgi Anlaşması” imzalanmış ve paylaşım geçici olarak tamamlanmıştır. Ancak Birinci Dünya Savaşı sonrasında sömürgelerin ve kaynakların paylaşımından pay alamayan Almanya ve Japonya’nın yol açtığı II. Dünya Savaşı’nda bu ülkeler yenilince, geçmişte kurulan düzen aynen devam ettirilmeye çalışılmıştır.

Bu noktada sizlerle II. Dünya Savaşı sırasında Alman orduları Rusya Kafkasya yönünde ilerlerken Stalin’in Sovyet Rusya’nın Petrol Üretiminden Sorumlu Müsteşarı Nikolai Baibakov ile 1942 yazında Kremlin’de yaptığı görüşme sırasında söylediklerini paylaşmak isterim; “Yoldaş Baibakov, Hitler Kafkasya’ya yürüyor. Kafkas petrollerini ele geçiremez ise savaşı kaybedeceğini açıkladı. Almanların eline tek bir damla petrolün geçmemesi için gereken her şey yapılmalı. Şunu unutma, Almanların eline bir ton bile petrol geçerse seni kurşuna dizeriz. Ancak petrol varlıklarını doğru zamandan önce imha edersen ve Almanlar emeline ulaşmayı başaramamış olur ise ve biz petrolsüz kalırsak, seni yine kurşuna dizeriz.[39]”  Stalin Baibakov görüşmesinde söylenen sözlerden daha net olarak petrolün stratejik önemi ve savaş sonucunu belirleme boyutu daha iyi nasıl anlatılabilirdi ki?

Sanayileşmiş ülkelerin iyi eğitilmiş beyinleri Birinci Dünya Savaşı öncesinden beri sadece petrol kaynaklarının değil tüm doğal kaynakların kıt ve dengesiz dağılımının ve dolayısı ile ülkeleri için yaşamsal öneminin farkında idi. Bu düşünen beyinler birçok makale, kitap ve konuşma içinde bu konudaki ulusal çıkarlarını korumak için düşüncelerini ve önerilerini açıklamışlardır. Aynı araştırma ve çalışmalar sayıca ve içerik olarak daha da gelişmiş olarak günümüze kadar gelmiştir. Bu bağlamda burada anılmaya değer bulduğum diğer bir görüş de ABD Dışişleri Bakanlığı planlama uzmanlarından George Kennan’ın 1948 yılında yayımladığı bir çalışmasında yer almaktadır; “Biz (ülke olarak) dünya zenginliğinin yaklaşık yüzde 50 sine sahipken dünya nüfusunun yüzde 6.3 ünü oluşturuyoruz. Bu durumumuzla kıskançlık ve kızgınlık duygularına hedef olabiliriz. Gelecek dönemler için bizim gerçek hedefimiz, ilişkilerimizi bu dengesiz durumu sürdürebilecek şekilde belirlemektir. … Bunu yapabilmek için tüm duygusallıklardan ve hayal kurmaktan uzak durmalı ve bütün dikkatimizi her yerde doğrudan ulusal amaçlarımıza yoğunlaştırmalıyız. … İnsan hakları, yaşam standartlarının yükseltilmesi ve demokratikleşme gibi gerçekçi olmayan amaçlardan ve muğlak konuşmalara son vermeliyiz. Doğrudan doğruya güç gösterme kavramı ile uğraşmak zorunda kalacağımız gün uzak değildir. Öyle bir günde idealistik sloganlardan ne kadar uzak durursak o kadar iyidir. … Gelecekte Uzak Doğu’daki etkimizin askeri ve ekonomik olacağının farkında olmalıyız. Pasifik ve Uzak Doğu dünyasının hangi bölgelerinin bizim güvenliğimiz için mutlak yaşamsal değerde olduğunu dikkatlice saptamalı ve bu bölgelerin bizim tarafımızdan kontrol edileceğine veya güvenilebileceğine ilişkin politikalar üzerinde yoğunlaşmalıyız.[40]

II. Dünya Savaşı sonrasında dünyanın Batı ve Doğu Bloku olarak ikiye bölünmesinin yanında Avrupa’nın yeniden inşa edilmesi ve sanayileşme çabalarının dünya genelinde yaygınlaşması sonucunda diğer kaynaklara olduğu kadar petrole yönelik çıkar çatışmalarının yeni boyutlara ulaşmasına da neden oldu. Bu bağlamda da ülkemizin bulunduğu coğrafya sahip olduğu zengin petrol kaynakları nedeni ile Batı ve Doğu Bloku çekişmesinin merkezine oturdu. Bu çıkar çatışmalarının boyutu ve önemli ABD Devlet Başkanları’nın açıkladığı yeni doktrinlerle çok açık ve somut biçimde ifade edilmeye başlandı. Konumuzu yakından ilgilendiren ikisini kısaca anımsamakta fayda görüyorum. Ortadoğu’da yukarıdaki gelişmeleri yakından izleyen ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik bakışı da etkilenmiş ve ABD yönetimi 9 Mart 1957 tarihinde Kongre tarafından onaylanan Başkanlık kararı ile Bölgeye yönelik tutumunu daha da katılaştırmıştır. Eisenhower Doktrini olarak tarihe geçen bu belgede, “ABD, Ortadoğu’daki milletlerin bağımsızlığının ve toprak bütünlüklerinin (integrity) korunmasını dünya barışı ve ulusal çıkarları bakımından yaşamsal olarak görmektedir. … Herhangi bir Ortadoğu ülkesinin uluslararası komünizmin kontrol ettiği bir ülke tarafından silahlı saldırıya uğraması halinde ABD’den yardım talep edilmesi durumunda silahlı kuvvetlerini kullanarak yardıma hazır olduğu” açıklanmıştır[41]. Görüldüğü üzere, bu doktrin ile ABD, dünya petrol rezervlerinin yüzde 65 ine sahip bulunan Orta Doğu bölgesindeki çıkarlarını gerekirse silah kullanmak dahil her türlü vasıta ile koruyacağını ilan etmiştir. Aradan 23 yıl geçtikten sonra ABD bu konudaki kararlılığını bu kez Başkan Carter’ın sözleri ile yinelemiştir. Başkan Jimmy Carter Kongre’nin 23 Ocak 1980 tarihli ortak toplantısında Carter Doktrini olarak anılacak şu açıklamayı yapmıştır; “Herhangi bir dış gücün Basra Körfezi bölgesini kontrolü altına almak üzere harekete geçmesi ABD’nin yaşamsal çıkarlarına saldırı olarak kabul edilecektir. Böyle bir saldırı askeri güç kullanma dahil gerekli her türlü araç ile def edilecektir.[42]”  Şimdi bu bilgilerin eşliğinde birinci petrol paylaşımında dile getirilenler ile 2003 yılında Irak’ın işgali ile başlayan ve Arap Baharı ile devam etmekte olan son paylaşım sürecinde söylenenleri yan yana koyarak bir karşılaştıralım. Bu amaçla Tablo 5 düzenlenmiştir.

Tablo   5

İlk   ve Son Paylaşımda Söylenenler

Birinci paylaşımda söylenenler Son paylaşımda söylenenler
İngiliz Dışişleri Bakanı Lord   Landsdowne Mayıs 1903 de Lordlar Kamarası’nda yaptığı   bir konuşmada çok önemli bir politik görüşü dile getirmiştir; “İngiltere Hükümeti, İran Körfezi’nde   kendisinden başka hiçbir gücün denizde üs kurmasına veya berkitilmiş-liman   kurmasına müsaade edemez ve böyle bir olguyu kendi çıkarlarına yönetilmiş   menfur bir hareket sayar. Bu itibarla bu tür bir girişime ellerindeki tüm   imkânları seferber ederek mani olacaktır.”Kaynak:Mejcher H., “Imperial   Quest for Oil, Iraq 1910-1928”, sayfa 10. ABD Başkanlarından Jimmy Carter   görev yaptığı dönemde, Ocak 1980   de şu açıklamayı yapmıştır; “Basra   Körfezi’ni yabancı bir devletin denetime almayı teşebbüs etmesi, ABD’nin   yaşamsal çıkarlarına saldırı olarak kabul edecek ve askeri güç kullanımı   dahil her vasıta kullanılarak bu girişim durdurulacaktır.” Başkan Carter   Basra Körfezi’nde ortaya çıkabilecek sorunlarda kullanılmak üzere “Hızlı   Harekat Gücü” (Rapid Deployment Force) kurdu. Bu güç daha sonra “Merkezi   Komutanlık” olarak isimlendirildi.Kaynak: Klare M.T.,   “Resource War” sayfa 60-61.
İngiltere’nin Donanma Haber alma İdaresi’nin Genel Müdürü 31 temmuz   1916 günü Hükümete sunduğu raporda şu ifadeye yer vermiştir; “… hiç bir koşul altında, İngiltere’nin   kontrolü altında bulunan petrollü topraklar bir yabancı devletin veya yabancı   ortaklığın eline geçmemelidir. … ‘bırakınız yapsınlar politikası’ ile bu   büyük zenginlikleri yabancı şirketlerin ellerine geçmesi, diğer yönleri bir   tarafa bırakılsa bile İngiliz halkının öfkesine yol açacaktır. ”Kaynak: Jones Goeffrey, “The   State and the Emergence of the British Oil Industry”, sayfa 186.

 

ABD Başkan Yardımcısı olarak görev yapan Dick Cheney, bu göreve   gelmeden önce 1999 yılında şunu dile getirmiştir; 2010 yılında günlük ilave 50 milyon varile daha gereksinim   olacak. Petrolün üçte ikisine en düşük maliyetle sahip olan Orta Doğu ödülün   bulunduğu yerdir.”Kaynak: The Independent,   “Blood and Oil: How the West will profit from Irq’s most precious commodity”   January 7, 2007.
İngiliz Amirali Slade Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru   hazırladığı raporunda Mezopotamya petrollerinin ve bu petrollü sahaların ele   geçirilmesinin önemi üzerinde durmuştur. Bu raporu Savaş Kabinesine sunan   Kabine Sekreteri Maurice Hankley, Dışişleri Bakanı Balfour’a da şu notu   iletmiştir; “Mezopotamya’da ilerlemenin askeri açıdan yararı yoktur. Zira   Almanlar artık Hindistan’a saldırmayı Bağdat Demiryolu üzerinden değil   Kafkasya üzerinden denemektedirler. Mezopotamya’daki bir harekatla onların   Hazar Denizi üzerinden yaptıkları ilerlemeyi durduramayacağımız Amiral   Slade’ın raporunda belirtilmektedir. Ancak Amiralin bana gönderdiği harita, Mezopotamya’da Kuzey’e ilerlemenin   askeri nedenlerin ötesinde haklı gerekçeleri olduğunu açıkça göstermektedir.   Mezopotamya’nın değerli petrol kuyularını savaş bitmeden ele geçirmek bir   avantaj olmaz mı? ” Amiral Slade’ın raporunu Savaş Kabinesi 13 Ağustos   1918 günü görüşmüş ve sonuçta, Başbakan   “Savaş sona ermeden Musul’a ulaşılmalı” talimatını vermiştir.Kaynak: Mejcher H.,   “Imperial Quest for Oil, Iraq 1910-1928” sayfa 39. Cobra II başlıklı kitapta, Ağustos 2002 de yapılan bir brifing ile   ilgili olarak şu bilgilere yer verilmiştir; Orgeneral Tommy Franks’ın planının stratejik hedefi; “… İttifakın   askeri güçleri Irak’ın yönetim merkezini (centre of gravity) bu merkezin   karşılık veremeyeceği şekilde baskı altına alarak Irak rejimini elemine   edecektir. … Bu operasyonun sonucu rejim değişikliğidir. Başarı, rejimin   liderliğinin ve güç merkezinin yok edilmesi, Kitle İmha Silahlarının yok   edilmesi veya kontrolü, toprak bütünlüğünün korunması, komşuları tehdit etme   yeteneğinin ortadan kaldırılması, kabul edilebilir bir geçici/kalıcı   hükümetin oluşması olarak tanımlanmıştır. …”Kaynak: Gordon Michael R.,   & General B. E. Trainor, “Cobra II” Pantheon Books 2006, sayfa 67.
Savaş sona erip Kuzey Irak ve Suriye da işgal edildikten sonra,   İngiltere ve Fransa Araplar arasında doğabilecek huzursuzlukları engellemek   amacıyla 7 Kasım 1918 günü bir Ortak Bildiri yayınlamışlardır. Bu bildiride   yer alan şu ifade dikkat çekicidir; “Doğu’da,   Almanya’nın denetimsiz ihtiraslarının yol açtığı mücadeleyi, Fransa ve Büyük   Britanya’nın sürdürmesinin nedeni, uzun süredir Türkler tarafından ezilmekte   olan halklara tam ve kusursuz özgürlük vermek ve yerel halkların hür   iradeleri ile ulusal hükümetlerini kurmalarına yardım etmektir. ” Savaş   sonrasında Irak İngiltere’nin, Suriye’de Fransa’nın mandası altında uzunca   bir süre kalmışlardır.Kaynak: Hurewitz J.C.,   “Diplomacy in the Near and Middle East A Documentary Record: 1914-1956 sayfa   30.”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

9 Mayıs 2003 tarihinde ABD Başkanı G.W.   Bush, on yıl içinde ABD-Ortadoğu Serbest Ticaret Bölgesinin kurulacağını   açıkladı. Kaynak: Achcar Gilbert,   “Fantasy of A Region That Doesn’t Exist”, Le Monde Diplomatique, 4.4.2004.

 

ABD Başkanı G.W. Bush’un Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleeza Rice, 7 Ağustos 2003 günü “Orta Doğu’yu Değiştirmek”   başlığı ile yayınlanan bir yazısında diğer hususların yanında şu hususlara da   değinmiştir; “Bugün ABD, dostları ve   müttefikleri kendilerini dünyanın bir başka bölgesini uzun vadeli bir   değişime adamalıdırlar: Orta Doğu. 22 ülkeden oluşan ve toplam nüfusu 300   milyonu bulan Orta Doğu’nun toplam GSYİH sı, nüfusu 40 milyon olan   İspanya’dan bile geridir. Bu bölge, Arap aydınlarının deyimi ile “özgürlük   açığı” nedeni ile geri bırakılmıştır. … Irak kurtarılması ile, Orta Doğu’da   ve dünyada güvenliği güçlendirecek, olumlu bir gündeme başlamak için özel bir   fırsat vardır.”

Kaynak: Rice Dr. Condolezza,   National Security Advisor, “Transforming The Middle East”, The Washington   Post August 7, 2003.

 

Nisan 2004 de ABD, G-8 toplantısında “Büyük Ortadoğu Projesini” sundu. Proje Başkan Bush’un “Özgürlüğe   ilerleme projesi”nin bir parçası olduğu belirtildi.

Kaynak: Wittes Tamara   Cofman, “The New U.S. proposal for a Greater Middle East Initiative: An   Evaluation, Brookling Ins.

 

G-8, 26-27 Mayıs 2011 de yaptığı   toplantısı sonucunda “Arap Baharı Açıklaması”nı yaptı. Açıklamanın 2 inci   maddesinde “Biz G-8 üyeleri ‘Arap   Baharı’ nı olduğu kadar İran halkının büyük beklentilerini kuvvetle destekliyoruz.   Halkın sesini duyuyoruz, onların demokrasi, açık toplum ve ekonomik   modernleşme de dahil haklı isteklerini destekliyoruz. Bu değişim hareketinde   oynadıkları rol nedeni ile özellikle gençleri ve kadınları övüyoruz.”

Kaynak: G-8 Deklerasyonu

 

 

 

 

İngiliz Kabinesinde petrol işlerinden de sorumlu olan Bakan Sir Hamar Greenwood, 12 Mart 1920   günü Parlamento’da şu konuşmayı yapmıştır; “… Trajedi, bu ülkeye gelen   petrolün yüzde 80 inin ABD ve Meksika’da üretilmesine karşılık sadece yüzde 2   sinin İngiliz bayrağı altındaki topraklarda çıkarılmasıdır. Söz veririm ki,   Hükümet ve benim başında bulunduğum İdare, petrolün daha çok petrolün İngiliz   bayrağı tarafından kontrol edilmesinin yaşamsal öneminin farkındadır.   Yeryüzünde petrol aramaya açık olup da, petrol aramadığımız tek bir yer bile   yoktur. Petrolün kaynağından   tüketicisine kadar İngiliz Hükümeti tarafından kontrol edilebileceği tüm   petrol kaynaklarını ele geçirmek için büyük çaba sarf etmekteyiz.Kaynak: Hornbeck  K.S.,    “The Struggle for Petroleum”, The Annals of the American Academy of   Political and Social Sciences Cilt CXII Mart 1924 sayfa 164.
İngiltere Donanma Bakanı Walter Hume Long ise 23 Mart 1920 günü Petrol Teknolojisi Uzmanları Enstitüsü’nde   yaptığı konuşmada şu söylemde bulunmuştur; “Dünyadaki halen bilinen petrol yataklarını ele geçirebilirsek,   dilediğimiz gibi kullanabiliriz. Eğer Büyük Britanya, ‘ele geçirilebilir’   petrol sahalarına sahip olma fırsatını elinden kaçırırsa Hükümet, ‘ulusal   çıkarlar bakımından en uygun zamanda harekete geçmemekle suçlanacaktır. Olağan   dışı fırsatların eşiğindeyiz; ya biz bu kapıdan girmek için gerekeni   yapacağız veya başkaları girecek ve geleceğin anahtarına sahip olacaktır.”Kaynak: Hornbeck, y.a.g.m. Temmuz 2011 tarihinde   yayınlanmış bulunan, “Irak, Petrol   Potansiyeli ve Küresel Petrol Pazarlarına ve OPEC Politikalarına Etkileri”   başlıklı raporda; “Altı süper saha, Irak’ın Rumalia bölgesindeki ham petrol   üretiminin büyük ölçüde belirleyicisi olacaktır. Batı Kurna 1 ve 2, Mecnun,   Zubayir ve Halfaya toplam olarak 200 milyar varile yakın ham petrole   sahiptir. Rumalia, Zubayir ve Batı Kurna 1 üretimlerinde platoya ulaştıklarında   günde 5 milyon varil ham petrol üretebilir. Bütün sözleşmeler hedeflendiği   şekilde yapıldığında Irak’ın günlük petrol üretimi 2017 yılında 12-13 milyon   varile ulaşabilir.”Kaynak: Elass Jareer, Amy   Myers Jaffe, “Iraq, Oil Potential and Implications for Global Oil Markets and   OPEC Politics”, sayfa 12, James A. Baker III Instıtution.
Aynı Enstitüde, Donanma Bakanı’ndan bir süre önce konuşan Amiral Philip   Dumas ise şu hususu büyük bir açıklıkla söylemiştir; “Bu, geniş ölçüde petrole yönelik bir savaştı. Geleceğin harpleri   tamamen o amaca yönelik olacaktır. Bismark’ın ‘kan ve demir’ özdeyişi artık   ‘kan ve petrol’ şeklinde ifade edilecektir.”Kaynak: DeNovo, “The   Movement for an Aggressive American Oil Policy Abroad 1918-1920” American   Historical Review 61 July 1956, sayfa 855 dipnot 4.

 

ABD Merkez Bankası Eski Başkanı Alan   Greenspan 2007 yılında yayınlanan kitabında şu ifadeye yer vermiştir;   “Herkesin bildiği bir gerçeği teslim etmek politik olarak rahatsız edici olsa   da üzülerek belirtirim ki, Irak   savaşı geniş ölçüde petrolle ilgili idi.”Kaynak: Greenspan Alan, “The   Age of Turbulance” Penguin Yayınları 2008 sayfa 463
Irak’ın İngiltere’nin mandası altında bir devlet olmasına yönelik   çalışmaların tamamlanmak üzere olduğu aşamada İngiliz devlet adamlarında Winston S. Churchill 4 Ağustos 1921   günü planların uzun vadeli hedefi olarak şu ifadede bulunmuştur; “Başından beri, Mezopotamya’yı, tamamen   güçle değil, fakat halkının özgürce kabul edebileceği Kralı ve Hükümeti ile   birlikte benimseyeceği ve Hava Kuvvetleri, İngiltere’nin denetimindeki yerel   askerler ve dört İmparatorluk taburu ile destekleyerek elde tutmayı düşünmüştüm.   Daha sonraki aşamada, daha fazla güç indirimini ve nihai olarak da ülkenin   bağımsız, Büyük Britanya’ya dost ve onun ticari çıkarlarına olumlu bakan ve   İngiliz Hazine’sine yük getirmeyen yerel bir devlet durumuna ulaşmasını   öngörüyordum.”Kaynak: Stivers W., “Supremacy and Oil, Iraq Turkey and the   Anglo-American World Order, 1918-1930 sayfa 78. ABD Başkanı G. W. Bush, 1 Mayıs   2003 günü uçak gemisi USS Abraham Lincoln’ün güvertesinde yaptığı “Görev   Tamamlandı” konuşmasında diğer hususların yanında şunları söylemiştir; “Bu savaşta, özgürlük ve dünya barışı   için dövüştük. … Irak’ı özgürleştirme harekatı, ne düşmanın ne de dünyanın   daha önce görmediği bir hassasiyet, sürat ve cesaretle gerçekleştirildi. …   Irak’ın sivil halkı, erkek ve kadın askerlerimizin yüzlerine baktıklarında   güç, şevkat ve iyi niyeti görmektedirler. …”
Lozan Konferansı’nın açılmasını izleyen gün olan 24 Ocak 1923 ta, Lord Curzon İsmet Paşa’nın konuşmasını   yanıtlarken şu hususa da değinmiştir; “Sözlerime son vermeden önce, değinmek   istediğim bir konu daha vardır. Bu konuyu ortaya İsmet Paşa atmış değildir.   Fakat dünya basını bu konuyu bol bol ve sürekli olarak tartışmıştır. İngiliz   Hükümeti’nin Musul’u elinde tutma isteğini petrol sorunun etkilediği   sanılmaktadır. Bunun böyle olduğu iddia edilmektedir. Musul Vilayetindeki petrol sorununun benim öne sürdüğüm iddialarla   hiçbir ilgisi yoktur. İngiliz tezini, kendi başına ve bu ülkede var   olabilecek doğal kaynakları hiçbir şekilde göz önünde tutmaksızın öne sürdüm.   Musul dolaylarında ne kadar petrol bulunabileceğini ya da işletmenin verimli   olup olmayacağını, yoksa bu masalın boş bir hayal mi olduğunu bilememekteyim.”Kaynak: Meray Seha Prof.   Dr., Lozan Barış Konferansı, Tutanaklar Belgeler, A.Ü. Siyasal Bilgiler   Fakültesi Yayınları No 29, 1961 İngiltere Başbakanı Tony Blair,   2003 yılında Irak’ın işgalinin başlamasından kısa süre önce, 6 Şubat 2003 günü, harekatın petrolle   ilgili olduğu iddialarına şu yanıtı vermiştir; “Petrol konusuna da değineyim.   … Dürüstçe analiz edildiğinde, petrole   yönelik komplo teorisinin son derece saçma olduğu görülür. Gerçek şu ki,   Irak’taki petrolle ilgilense idik, muhtemelen hemen yarın Saddam ile petrole   yönelik anlaşma yapabilirdik. Konu petrol değildir, konu silahlardır. …”Kaynak: Bignell Paul,   “Secret Memos expose link between oil firms and invasion of Iraq”, The   Independent, April 19, 2011.

 

Tablo 5 in incelenmesinden de görüldüğü üzere, Ortadoğu petrollerini denetim altına almak için ilk ve son paylaşımda söylenenler içerik aynı kalmış sadece söyleyen şahıslar değişmiştir. Dolayısı ile İngiliz Başbakanlarından Winston S. Churchill’in (1874-1965) geçmişte ifade ettiği gibi; “Ne kadar geriye bakabilirseniz, o kadar ilerisini de görme olasılığınız olabilir.[43]” gözleminden ders alarak ülkemizin bulunduğu coğrafya yer alan gelişmeleri tarihi geçmişi ile birlikte çok iyi analiz etmek zorundayız ki, ülkemiz gereksiz ve yüksek maliyetli bir bedel ödemesin.

Sizler bana, “verdiğiniz örnek söylemlerin hemen tamamı ABD ve İngiliz devlet adamlarından seçilmiş” diye haklı bir eleştiride bulunabilirsiniz. Gerçekten de haklı olursunuz. Ancak sunduğum bu bilgilerin bu şekilde olmasının iki nedeni vardır. Birincisibenim bildiğim yabancı dil İngilizce olduğu için bu dildeki kaynaklardan erişebildiklerimi kullanmak durumunda kaldım. İkincisi ve en az birincisi kadar kısıtlayıcı olan gerçek ise petrol ve diğer stratejik ham madde kaynakları paylaşımının diğer baş aktörleri Rusya, Çin, Hindistan, Fransa ve Almaya gibi ülkelerin devlet adamları bildiğim kadarı ile bu tür söylemlerden uzak durmaktadırlar. Ancak bu ülkelerin devlet adamlarının benzeri söylemleri dile getirmemiş olmaları, bu devletlerin petrol dahil tüm doğal kaynakları denetleme ve paylaşmada ABD ve İngiltere’den daha az yoğunlukta mücadele etmekte oldukları anlamına gelmemektedir. Yukarıda alıntıladığım sözcükleri Rusça, Çince, Fransızca ve Almancaya çevirip o ülkelerinin devlet adamlarının adlarını yazdığınızda kimsenin yadırganacağını sanmıyorum.

Ancak işin ilginç boyutu dünyanın en zengin petrol ve stratejik ham maddelerine sahip ülkelerin devlet adamlarından ne geçmişte ne de bugün ulusal çıkarlarını bu alanlarda koruyabilmek için alıntılarda yer alan sözler kalitesinde bir söylemle karşılaşmıyoruz. Bu konuda Kenya’nın ilk Cumhurbaşkanı Jomo Kenyetta’ya haksızlık etmek istemem. Sizlerin de çok iyi bildiği sözü bu noktada hatırlamakta fayda görüyorum; “Misyonerler Afrika’ya geldiklerinde onların ellerinde İncil ve bizim elimizde de topraklarımız vardı. Onlar bize gözlerimiz kapalı olarak dua etmeyi öğrettiler. Gözlerimizi açtığımızda İncil bizim elimizde, topraklarımız onların ellerinde idi.[44]

Petrol dahil doğal kaynaklar kavgası başlamasından bu yana yüzyıldan fazla süre geçmiş durumda, bu kaynaklara sahip ülkeler, insanlarına laik ve çağdaş eğitimi vererek nitelikli devlet adamı ve uzmanlar yetiştiremediler ise, sadece kaynaklara el koymak ve denetlemek isteyen ülkeleri eleştirmeleri kendilerini aldatmaktan başka bir anlam ifade etmez.

Son yıllarda gerek dünya genelinde ve gerek ülkemizde düşünce açıklayanların dile getirdikleri bir husus da “ulus devlet” anlayışının çağını tamamladığı ve bu anlayışı sürdürmenin tutarsız olduğu savına hiçbir şekilde katılmıyorum. Zira “ulusal çıkar” kavramı var olduğu ve onun için savaş dahil her araca baş vurulduğu sürece ulus devlet anlayışı güçlenerek devam edecektir. Başta ucuz enerji kaynakları olmak üzere, barış ve savaş sanayileri için yaşamsal değer taşıyan stratejik mineral ve madenlere talep süratle artmaya devam ederken, bu kaynakların bilinen rezervleri azaldıkça ulusal çıkar kavgaları daha da artarak devam edecektir. Böyle bir geleceğin insanlığı beklediği ortamda “ulus devlet” çağı son bulmuştur söylemi, doğal kaynakları daha kolay denetleyebilmek veya ele geçirebilmek için üretilmiş bir slogan olmaktan öte bir anlam taşımamaktadır. Kaynak paylaşım kavgasını kendileri açısından en ucuz maliyetle kazanabilmek için eskiden beri kullanılan ve zamanı gelince yeniden ısıtılıp servise konulan yöntemlerden birisi de kaynak zengini olan ülkelerdeki inanç ve etnik farklılıklarının kaşınarak uygun ortamın yaratılmasıdır. Ulus devletler, inanç ve etnik farklılıklarını saygı duydukları kültürel zenginlikleri olarak kabul edip, Birleşmiş Milletler insan hakları evrensel anlayışını temel alan laik hukuk devleti çerçevesinde laik ve çağdaş eğitime dayalı bir toplumsal yapıyı yaşama geçirip sürdürme konusunda kararlı bir tutum sergileyemedikleri sürece, inanç ve etnik farklılıklar üzerine ülke kaynaklarına yönelik olarak oynanacak oyunların tuzaklarından kolaylıkla kurtulamayacaklardır.

Konuşmamı ABD’li araştırmacı gazeteci David Morse’ın 18 Ağustos 2005 günü yayınlanan “Geleceğin Savaşı” başlıklı yazısından bir alıntı yaparak tamamlamak istiyorum; “Şu anda Afrika’nın Kuzey Doğusunda Sudan denilen ülkede bir gelecek savaşı başlamış durumda. Ancak silahlar geleceğin silahları değil. … Hayır, bu savaş kalaşnikovlar, sopalarla ve bıçaklarla yapılıyor. Sudan’ın Darfur diye anılanbatı bölgesinde deve ve at sırtındaki Arap milisleri tarafından tercih edilen taktikler yakma, yağmalama, hadım etmek ve tecavüzdür. … Bu, büyük devletlerin ekonomik büyümesinin dayandığı sınırlı kaynaklarla ilgili olan, ancak taşeronlar tarafından dövüşülen bir kaynak savaşıdır. Bu Michael Klare’in “Kan ve Petrol” isimli kitabında anlatılan ve bizim petrol kolik olmamızın muhteşem ürünü olan bir savaştır. Ve görünmeyen bir savaş da değildir.[45]

Ve sizleri yanıtlamanız için bir soru ile baş başa bırakıyorum, Arap Baharı çerçevesinde yaşananlar Sudan’dan çok mu farklı? Saygılar sunuyorum.

 

Hikmet Uluğbay

 

 


[1] Kramer Samuel Noah, “Tarih Sümer’de başlar” Kabalcı Yayınevi 1998 sayfa 418.

[2] Casson L., “Imagine a time when oil was only a nuisance”, Smithsonian, Aralık 1991, Cilt 22, No 9, sayfa 109.

[3] Tosun Prof. Dr. Mebrure ve Doç. Dr. Kadriye Yalvaç, “Sumer, Babil, Assur Kanunları ve Ammi-Şaduqa Fermanı”, Türk Tarih Kurumu 2002, sayfa 252.

[4] Armstrong Karen, “The Great Transformation”, Anchor Books April 2007, sayfa 197-8

[5] Armstrong, sayfa 203.

[6] The Cambridge Ancient History, Cilt II, Kısım 2, “Middle East and Agean Region”, sayfa 465 ve Wikipedia Marduk-Nadin-Ahhe Maddesi.

[7] The New Caxton Encyclopedia, Cilt 14, sayfa 4471.

[8] Agizza Roza, “Antik Yunan’da Mitoloji”, Arkeoloji ve Sanat Yayınları 2. Baskı 2006 sayfa 157.

[9] Heredotos, “Tarih” Hasan Âli Yücel Klasikleri Dizisi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları V. Baskı Şubat 2009, sayfa 496.

[10] Casson, y.a.g.m. sayfa 109.

[11] Plutarch, “Selected Lives”, Wordworth Classics of World Literature, 1998 sayfa 423.

[12] Bartlett J. Ve Kaplan J., “Bartlett’s Familiar Quotations”, Sixteenth Edition 1992 sayfa 397.

[13] Bartlett ve Kaplan, a.g.e. sayfa 541

[14] Kennedy M. Paul, “The Rise and Fall of British Naval Mastery”, The MacMillan Press Ltd. 1983, sayfa 184.

[15] Heaton Herbert, “Avrupa İktisat Tarihi”, Paragraf Yayınları 2005 sayfa 444.

[16] Marshall Dorothy Ed., “Industrial England 1776-1851”, Routledge&Kegan Paul 1973, sayfa 12.

[17] Clough Shepard Bancroft ve Charles Woolsey Cole, “Economic History of Europe”, D.C. Heath and Comp. Boston 1952, sayfa 547.

[18] Clough ve Cole, a.g.e. sayfa 414.

[19] Heaton, sayfa 461-2.

[20] Langensiepen Bernd ve Ahmet Güleryüz, “1828-1923 Osmanlı Donanması”, Galatasaray Holding, Denizler Kitapevi, sayfa 13.

[21] Langensiepen ve Güleryüz, a.g.e., sayfa 14.

[22] Shaw J. Stanford ve Ezel Kural Shaw, “History of the Ottoman Empire and Modern Turkey”, Vol. II Cambridge University Press 1977, sayfa 228.

[23] Kennedy, a.g.e. sayfa 178.

[24] Kennedy, a.g.e. sayfa 178-9..

[25] Kennedy, a.g.e. sayfa 193.

[26] Bardou, Chanaron, Fridenson and Laux, “The Automobile Revolution”, The University of North Carolina Press 1982, sayfa 5.

[27] Internette “evolution of tank” maddesi.

[28] Wikipedia, “History of Aviation” maddesi.

[29] Wikipedia, “History of Aviation” maddesi.

[30] Hamilton C. W., “Americansand Oil in the Middle East”, Gulf Publishing Co., Houstan Texas 1962, sayfa 21.

[31] “Osmanlı Döneminde Irak”, T.C. Başbakanlık Devlet Arşivler Genel Müdürlüğü, Osmanlı Arşiv Daire Başkanlığı Yayaın Numarası 83..

[32] Jones Goeffrey “The State and the Emergence of British Oil Industry”, MacMillan Press  1981, sayfa 10 ve 15.

[33] Jack M., “The Purchase of the British Government’s Share in the British Petroleum Company 1912-1914”, Past and Present No 39, Nisan 1968 sayfa 148.

[34] Great Britain Parliamentary Debates, Commons, V Seri Cilt 55, sayfa 1465-66 ve 1474-75.

[35] Kent Marian, “Oil and Empire, British Policy and Mezopotamian Oil 1900-1920”, Barnes and Noble Books 1976 sayfa 49.

[36] ABD Başkanı Taft’ın Kongre’ye 6 Aralık 1910 tarihli mesajı, “The Naval Petroleum and Oil Shale Reserves –
90 Years of Ensuring the National Security” başlığı altında internette bulunan metin.

[37] Uluğbay Hikmet, “İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e Petropolitik” De-Ki Yayın Evi 2008 sayfa 214-217.

[38] Uluğbay, a.g.e. sayfa 435-436 Anlaşma metni.

[39] Rees Laurence, “World War II Behind Closed Doors Stalin, The Nazis and the West”, BBC Books, sayfa 151.

[40] Kennan George, U.S. State Department Policy Planning, Study #23, February 24, 1948.

[41] Blum William, “Killing Hope”, Commuon Courage Press 2004 sayfa 89.

[42] Klare Michael T., “Rising Powers Shrinking Planet- The New Geopolitics of Energy”, Metropolitan Books 2008, sayfa 180.

[43] National Churchill Museum, Miscellaneous wit & wisdom, Quotes.

[44] Kenya Quotes, Internet sayfası.

[45] Morse David, “War of the Future-Oil Drives the Genocide in Darfur”, TomDispatch.com August 18, 2005.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s