Bursa-ÇEK Ödülü için teşekkür konuşması

Çağdaş Eğitim Kooperatifi’nin Başkanı değerli dost ve arkadaşım Ali Arabacı ve değerli Yönetim Kurulu Üyeleri, Kooperatifin saygın üyeleri ve değerli konuklar, hepinize özel yaşamınızdan birkaç saati bu etkinlik için ayırıp bizleri onurlandırdığınız için teşekkürlerimi, sevgi ve saygılarımı sunuyorum.  Bursa Çağdaş Eğitim Kooperatifi Yönetim Kurulu’nun, saygın “ÇEK Eğitim Ödülü”  için beni lâyık görmesi nedeni ile büyük bir onur ve ayrıcalık duyuyorum. Ödülün diğer adaylarının da en az benim kadar Türk eğitim sistemine “çağdaşlık” ölçütünde katkı da bulunduklarına ve bu ödüle layık olduklarına gönülden inanıyor ve onları bu özverili ve değerleri çalışmaları için gönülden kutluyorum. Böyle bir ödülü Çağdaş Eğitim Kooperatifinden almak benim için ayrı bir önem taşımaktadır. Zira sizler ÇEK yönetimi ve üyeleri olarak, uzun süredir Devrim Yasalarının izinde yürürken benim de gönlümde yatan bir özlemi, bir hizmeti de, 1995 yılından bu yana nitelik ve niceliği her yıl giderek artan bir şekilde büyük bir özveri ve kararlılıkla sürdüre gelmektesiniz. Uzun süreden beri gönlümde yatan özlem ve düşüncemi, 10 Kasım 2000 günü Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde Atatürk’ü anma toplantısında yaptığım konuşmada şu sözcüklerle dile getirmiştim: “Ülkemizde okumuşlar ile okumakta olanlar şunu asla unutmamalıdır ki, aldıkları diplomalarda, kazandıkları ve kazanacakları gelirler üzerinde; aslında onlar gibi okula devam etmesi gerekirken, edemeyip (fotoğraflarda gördüğünüzü gibi iş yerlerinde ve tarlalarda[1]) çalışan ve ödedikleri vergi ile okumuş ve okumakta olanların eğitimini finanse eden milyonlarca çocuğumuzun ve insanımızın alın teri ve gözyaşının hakkı vardır. Eğitimlerini tamamlamışlar ve halen okumakta olanlar, Cumhuriyet kuşağı olduklarını kanıtlamak ve yansıda gördüğünüz çocukların gözyaşları ve alın terlerinin diyetini ödeyebilmek için kendi çocuklarının dışında, ekonomik olanağı olmayan en az birer çocuğu eğitim evladı edinmeli ve cehaleti en kısa zamanda yok etmek için kararlılıklarını sergilemelidirler. Bu bağlamda da tek bir kız çocuğumuzun bile eğitimsiz kalmasına asla razı olmamalıdırlar.[2]

İşte sizler ÇEK kurucuları ve yönetimi olarak, benim ancak 2000 yılında dile getirdiğim bu özlemi, 1995 yılından bu yana uygulayageldiğiniz için sizin “Eğitim Ödülünüz”, benden önce alanlar, benim ve benden sonra alacaklar için büyük önem,  anlam ve saygınlık taşımakta ve taşımaya devam edecektir. Şimdiye kadar ki çalışmalarımla henüz bu ödülü hak ettiğime inanmıyorum, umarım, yaşamım son bulana değin, eğitim ve ulusal çıkarlarımıza yönelik yapacağım çalışmalarla bu değerli ödüle lâyık olmayı başarabilirim.

Anne ve baba olma kararı aldığımızda, doğacak çocuklarımıza karşı önemli bir borç senedini de imzalamış oluyoruz. Bu senedin üzerinde ‘sana kendi ulaşabildiğimizden daha nitelikli ve çağdaş bir eğitim, içinde yaşadığımız demokratik, lâik sosyal hukuk toplumunun daha nitelikli bir boyutunu sunmak ve seni çağdaş uygar bir toplumun nitelikli ve saygın bir üyesi olarak yetiştirmek için söz veriyoruz’ sözleri yazılıdır. O nedenle bütün anne ve babaların yaşamdaki önde gelen amaç ve hedefleri, kendi çocuklarına söz verdikleri nitelikte çağdaş eğitim olanaklarını sağlamak ve çağdaş toplum yapısını güven altına almaktır. Bunun için ülkede uygulanan eğitim programlarının yapısını ve onda yapılan değişiklikleri yakından izlemek ve çocuğuna söz verdiği yapıdan sapmalar varsa bu konuda demokratik tepkilerini sergilemek zorundadırlar. Hiç birimizin Türkiye’de eğitim kalitesi düşerse düşsün, ‘ben çocuğumu özel okullarda yurt dışında okuturum’ deme lüksümüz yoktur ve olamaz. Böyle diyenler var ise onların çocukları da bu toplumda yaşamlarını sürdürecek ve bu ülkedeki eğitim sisteminde öğrenimlerini tamamlayanlarla birlikte yaşayacaklar, sıkıntıları birlikte çektikleri gibi, mutluluğu, huzuru ve başarıyı birlikte aramak zorunda kalacaklardır. Dolayısı ile ülkede kendi çocukları için söz verdikleri kalitenin takipçisi olmakla sadece kendi çocuklarının değil ülkedeki tüm çocukların geleceğini, gelecekte yaşayacakları toplumsal ortamın nitelik ve kalitesini belirleyecektir. Bunu bireysel olarak yaptıkları gibi, ÇEK gibi kurumlar bünyesinde akıl, bilgi, kaynak, enerji ve güçlerini birleştirerek de yapmalıdırlar. Zira demokrasilerde, sivil toplum örgütlerinin çalışmaları ve etki gücü, bireysel çabalardan çok daha belirleyici, sesini duyurucu ve sonuca ulaştırıcıdır. Bunu sizler 1995 yılından bu yana yaşayarak uygulayarak öğrendiniz, geliştirdiniz ve en önemlisi başardınız. On dokuz yıla ulaşan başarılı çalışmalarınız ile sadece on binlerce çocuğumuzun yaşam ve eğitim kalitesini etkilemediniz, aynı zamanda yetiştirdiğiniz çocuklar da hayata atıldıklarında kendi meslek alanlarında sizlerin emeklerine ve çabalarına anlam, değer ve yeni boyutlar kattılar. Ne mutlu sizlere, yetiştirdiğiniz çocuklara ve ülkemize.

Geçmişte Millî Eğitim Bakanı olarak da görev yapmış bir kişi olarak, bir bilimsel temele dayanmayan, pedagojik boyutu etkin bir biçimde tartışılmayan, pilot proje uygulaması ile bir okulda bile denenmeyen ve hiçbir hazırlık olmadan birdenbire 2012-2013 ders yılında uygulanmaya konulan 4+4+4 eğitim yapılanmasının, eğitimcilerimizin 1923 yılından bu yana büyük bir emek, çalışma, tartışma ve özveri ile inşa edegeldikleri bilimsel, lâik ve çağdaş eğitim modelinden skolastik bir yapılanma yönüne doğru ciddi bir sapma içinde olduğunu görüyor ve ciddi endişe duyuyorum. Bu konudaki endişelerimi, eleştirilerimi ve düşüncelerimi yazılı olarak birçok kez açıkladığım gibi katıldığım toplantılarda ve ses ile görüntüyü birlikte taşıyan ortamlarda (televizyonlar) toplumla paylaşa geldim. Uygulanmaya başlanan eğitim yapılanmasında, aradan sadece 6 ay geçmesine karşın önemli sorunlar içerdiği ve ortaya çıkardığı yazılı ve görsel basında da dile getirilmeye başlandı. Bunlara ek olarak, bu yapılanmaya yeni yönler verilme arzuları da ortaya konulmakta. Bunlardan basına yansıyan birkaç örneği sizlerle paylaşmak isterim.

7 Kasım 2012 tarihli Resmî Gazete’de Millî Eğitim Bakanlığı’nın “Kılık Kıyafet Yönetmeliği” yayınlandı. Yönetmeliğin 3 üncü maddesinin 6 ıncı fıkrasında şu kural yer almaktadır; “Kız öğrenciler, imam-hatip ortaokul ve liseleri ile çok programlı liselerin imam-hatip programlarında tüm derslerde, ortaokul ve liselerde ise seçmeli Kur’an-ı Kerim derslerinde başlarını örtebilir.” Bana göre, Bakanlığın Yönetmelikte yaptığı bu düzenleme ile kız öğrencilerin okula başörtülü gelmeleri ve tüm derslere böyle girmeleri için kapı tümden açılmıştır. Kimse bunun belirli okullarda ve bazı derslerle sınırlı olduğu savını ileri sürmemelidir. Zira hatırlanacağı üzere, Ege Üniversite’sinde görevli bir öğretim üyesinin başı örtülü öğrencinin fotoğrafını çektiği ve derse almadığı için görevini kötüye kullandığı gerekçesi ile 2 yıl 1 ay hapis cezasına çarptırılmıştır[3]. Bu örnek göz önüne alındığında hangi okul yöneticisi veya öğretmeni diğer derslere başı örtülü olarak derse girmek isteyen kız öğrencisini bu davranışı için uyarabilecektir?

Basında yer alan haberlere göre, Şuurlu Öğretmenler Derneği Genel Başkanı’nın “Kız ve erkek öğrencilerin aynı ortamda okumaları eğitimi eğitim olmaktan çıkaran en önemli etkendir. Kız okulları yeniden açılmalıdır.[4]” görüşünü ifade ettiği belirtilmektedir. Dernek Başkanı’nın ayrıca, “Eğitimde Keskin ve Radikal çözümler istiyoruz. Ülkemizde yürütülen batıcı eğitimi milli değil, gayr-i millidir. Bu eğitim anlayışından hayır gelmemiştir, gelmeyecektir. Eğitim milletimizin temel görüşü olan Milli Görüş esaslarına göre yeniden inşa edilmelidir” ve “Kamuda çalışan bayan öğretmenler başta olmak üzere başörtüsü yasağı kaldırılmalıdır” istemlerini gündeme getirdikten sonra daha birçok istek sıralamış ve bu bağlamda “Okullarımızda mutlaka ibadet yerleri açılmalıdır. Uygulamalı eğitime imkan tanınmalıdır” düşüncesini de dile getirmiştir. Derneğin isteklerine bağlı bazı tek tük uygulamaların çeşitli örnekleri de görülmeye başlanmıştı. Bunlara yönelik bir örnek vermek gerekirse, anımsanacağı üzere, bazı öğrenciler Umre’ye götürülmüşlerdi.

Çağdaş ve lâik eğitime tümden aykırı bu söylemlerden sadece bir tanesi üzerinde kısaca durmak isterim, kız ve erkek öğrencilerin aynı ortamda okumaları eğitimi eğitim olmaktan çıkardığı görüşünü ortaya atanlar eğitimin tarihi sürecini ne kadar biliyorlar? Kızların okullara devamının ancak 19 uncu yüzyılda başlayabildiğini ve karma eğitime geçişin de Avrupa ülkelerinde aynı yüzyılın son çeyreği ile 20 inci yüzyılın başlangıcı arasına yayıldığını, ve karma eğitimin ülkemize ancak Cumhuriyet ile geldiğini ve bu süreçte yaşanan sorunlar ne denli biliyorlar?

Karma eğitime karşı çıkanlar, insanlık tarihi boyunca kadına karşı işlenen suçlar ile kız çocukları ile erkek çocukların erken eğitim aşamalarından başlayarak birbirlerini tanıma ve iletişim kurmasını engellemenin etkisinin üzerinde bir araştırma yapmışlar mıdır?

Ülkemizdeki günlük gazetelerin üçüncü sayfalarındaki haberlerde kadına şiddet ve kadının yaşamına kastetme sıklığının son yıllarda giderek arttığı görülmektedir. Çocukluk ve gençlik çağlarında kız ve erkek çocuklarının iletişiminin engellenmesinin ortaya çıkaracağı sosyolojik ve psikolojik sorunların kadına karşı bu suçların artışında nasıl etkisi olabileceği hiç düşünülmüş müdür?

Bu önerileri ileri sürenleri yadırgamıyorum. Yadırgadığım üniversitelerimizin eğitim fakültelerindeki akademisyenlerin, çocuk psikolojisi uzmanlarının ve pedagogların suskunluğudur.

Eğitimin lise aşaması üzerinde Millî Eğitim Bakanlığında çalışmaların sürdüğü basında yer almaktadır[5]. Geçen yıl üzerinde çalışılmaya başlanan yönetmelik taslağına ilişkin olarak o tarihlerde basına sızan bilgilere göre, lise öğrencisi iken nişanlanan veya evlenen kız öğrencilerin okulla ilişkisinin kesilmeyeceği de yer almıştı[6]. Türkiye’de 15-19 yaş arasında evlendirilen kadın sayısı oldukça yüksektir. Bu sayı 8 yıllık zorunlu ve kesintisiz eğitimle birlikte gerilemeye başlamıştı. Geçen sene gündeme gelen bu söylenti yeni yönetmelikte yer alır ise, ülkemizde 15-19 yaş arası evlenen kız çocuklarının sayısı yeniden tırmanmaya başlayacağı gibi, evlendirilen kız çocuklarının yaşı 13-14 e bile inebilir. Zira okula başlama yaşının 66 ay olmasında veya eski Bakan’ın ileri sürdüğü gibi kademeli olarak 60 aya indirilmesinde ısrar edilirse, 14 yaşında kız çocukları lise öğrencisi olabileceklerdir. İnsanın aklına ister istemez şu soru geliyor, acaba okula başlama yaşını 60 aya doğru çekme yaklaşımında, lise yönetmeliğinde yapılabilecek bu yöndeki bir değişiklik mi etkili olmuştur?

Okula başlama yaşının 66 aya indirilmesi ile okul öncesi sınıflar da ortadan kaybolmuştur. Bunun ilköğretimde öğrenim kalitesi üzerindeki olası zararları büyük olabilir.

Dünya Bankası’nın Kalkınma Raporu 2013 de yer aldığı belirtilen bilgilere göre, 2009 yılı verilerine göre, Türkiye’de 15-19 yaş arasındaki 900 bin genç kız ve 300 bin genç erkek ne çalışıyor ne de okula gidiyor[7]. Aynı rapor, Türkiye’deki kadınların işgücüne katılım oranının da OECD ülkelerinin çok altında olarak yüzde 30 olduğunu belirtmekte.

Buraya kadar seçtiğim örneklerin tamamı kız çocuklarına yönelik mevcut ve olası sorunlara yöneliktir. Elbette erkek çocuklar açısından da birçok sakıncaları içeren düzenlemeler veya tasarı söylemleri de mevcuttur. Ancak süresini kısa tutmak zorunda olduğum bir teşekkür konuşmasında ağırlığı kız çocuklarının sorunlarına vermemin bir nedeni var. Konuşmamı bu şekilde düzenlememde, Atatürk’ün 31 Ocak 1923 günü İzmir’de halk ile yaptığı konuşmada toplumsal başarısızlıklarımızı açıklayan şu gözlemi olmuştur; “Bir toplum, yapısını oluşturan cinslerden yalnız birisinin çağın gereklerine sahip olması ile yetinirse o toplumun yarıdan çoğu zaaf içinde kalır. … Bizim toplumumuzdaki başarısızlığın nedeni, kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz ilgisizlik ve kusurdan doğmaktadır. … O nedenle bir toplumun bir uzvu çalışırken diğer uzvu durgunlaşırsa, o toplum felç olmuş olur. … Bu sebeble bizim toplumumuz için ilim ve fen gerekli ise bunları aynı derecede hem erkek hem de kadınlarımızın kazanması lâzımdır.[8]

Yine basında yer alan haberlerden endişe ile izlediğim diğer bir konuda Anayasa değişikliği konusunda yaşananlar ve yapılacağı ileri sürülen değişikliklerdir. Haberlerde yer aldığına göre, Devrim Yasaları Anayasal koruma dışına çıkarılacak olmasıdır[9]. Böyle bir düzenlemeye gidildiği taktirde, Eğitim Birliği Yasası, Tekke ve Zaviyelerin kapatılması yasası, Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki hakkında kanun, Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine dair kanun ve diğerleri Anayasa koruması dışına çıkacağı için her an değiştirilebileceği gibi yürürlükten de kaldırılabilecektir.

Eğitimin skolâstikleşmesine ve toplumsal ve siyasal yapının değişim olasılıklarına ilişkin daha birçok örnek sayılabilir. Bunları sizler de yakından izlediğiniz için yineliyerek değerli zamanınızı daha fazla harcamak istemem. Son olarak bir hususun üzerinde daha durmak istiyorum.

Bir süreden beri kamu vicdanını sızlatan diğer bir olaylar zinciri de, bazı okullardan ve kamu kuruluşlarından, ülkemize bağımsızlığını kazandıran Kurtuluş Savaşı’nın alt yapısını oluşturan, fiilen başlatan, yönlendiren, kazanılmasında başrolü oynayan ve Cumhuriyetimizin kurulmasını sağlayan Mustafa Kemal Atatürk’ün resimleri ile İstiklal Marşı’nın basılı metinleri ile Gençliğe hitabenin basılı metinleri ve bayrağımızın çöpe atıldığına ilişkin haberler ve görseller yayınlana gelmektedir[10]. Bu yürekleri burkan ve vicdanları sızlatan davranışları sergileyenlere sadece Daniel Dumoulin isimli Belçika vatandaşının bastırdığı kartta yer alan bir metnin çevirisini aktarmakla yetineceğim; “Türkiye, Atatürk’ü Allah’a borçlusun, geriye kalan her şeyi de Atatürk’e![11]

Cumhuriyetin ve onun kurucusunun birey ve toplum olarak bizlere neler kazandırdığının bilincinde olanların ne gönlünden ne de aklından Atatürk sevgimizi, saygımızı ve ona yönelik şükran duygumuzu ve onun eserlerine sahip çıkma kararlılığımızı çıkarabilmek mümkün değildir ve asla mümkün olamayacaktır.

 Çağdaş Eğitim Kooperatifine, Atatürk’ün özlemlerine uygun olarak ülkemiz eğitiminin çağdaş çizgide sürmesine yönelik çalışmalarında ve gençliğimize sahip çıkma kararlılığında şimdiye kadar yaptıkları için gönülden teşekkürlerimi sunarken, bundan sonra da çalışmalarını aynı kararlılıkla sürdürmesi için başarılar dilerken, ÇEK örneğinin ülke geneline süratle yaygınlaşmasını da gönülden arzuluyorum.

Devrim Yasalarını çıkaranlara yeniden teşekkürlerimi sunuyor ve saygı ile anıyorum.

Saygılar sunuyorum.

Hikmet Uluğbay 3 Mart 2013

 


[1] Konuşma yapılırken, yansıda tarlada çalışan kız çocukları ile sanayi sitelerindeki işçi çocukların görselleri sunulmuştu.

[2] Bu konuşmanın metnine www.Hikmetulugbay.com/?p=59 adresinden ulaşılabilir.

[3] Bahri Karataş DHA İzmir, “Türbanı Engelleyen Profesöre 2 yıl 1 ay hapis”, Hürriyet Gazetesi online 14 Eylül 2012.

[4] “Şuurlu Öğretmen’ler Derneği’nden okulları bölme önerisi ‘Kızlar ve erkekler ayrılsın’ Cumhuriyet Gazetesi 5 Şubat 2013 sayfa 8,

[5] “Sinan Tartanoğlu “Lise sistemi sil baştan”, Cumhuriyet Gazetesi  28 Şubat 2013 sayfa 14.

[6] “Evli, hamile ve çocuklu liseliler geliyor”, HaberTürk online 2 Mayıs 2012.

[7] “1milyon 200 bin genç ne okuyor, ne çalışıyor”, Cumhuriyet Gazetesi 28 Şubat 2013, sayfa 9.

[8] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt II sayfa 89, Atatürk Araştırma Merkezi.

[9] “AKP-BDP el ele verdi Devrim Kanunları Anayasa’dan çıkarılıyor”, Sözcü Gazetesi 25 Şubat 2013 sayfa 11.

[10] “İstiklal Marşı, Atatürk ve Bayrağımızı çöpe attılar” Sözcü Gazetesi 1 Mart 2013, Birinci sayfa.

[11] Daniel Dumoulin’in kartında yer alan Fransızca metin şöyledir: “Turquie, Tu Dois Atatürk A Dieu Et Le Reste A Atatürk!”

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s