Bölgemizde Meydana Gelen Ekonomik, Sosyal ve Siyasi Gelişmelerin Doğal Gaz ve Petrol Arz Güvenliğine Etkileri

Aşağıda okuyacağınız metin, Dünya Enerji Konseyi Türk Millî Komitesinin 14-16 Kasım 2012 tarihlerinde ODTÜ Kültür ve Kongre Merkezi’nde düzenlediği toplantının “Bölgemizde Meydana Gelen Ekonomik, Sosyal ve Siyasal Gelişmelerin Doğal Gaz ve Petrol Arz Güvenliğine Etkileri” başlıklı panelinde yapılan açıklamaların geniş şeklidir. Bazı eklemeler de yapılmıştır. Paneldeki süre kısıtlamasının doğal sonucu olarak okuyacağınız metnin çok kısa bir özeti bazı bölümleri atlanarak sunulabilmiştir.

Dünya Enerji Konseyi Türk Millî Komitesi tarafından düzenlenen “Türkiye 12. Enerji Kongresi” nde,  “Bölgemizde Meydana Gelen Ekonomik, Sosyal ve Siyasi Gelişmelerin Doğal Gaz ve Petrol Arz Güvenliğine Etkileri” konulu panelde bana görüşlerimi açıklama fırsatını verdikleri için düzenleyici Türk Millî Komitesi’ne ve beni dinlemek için zaman ayırdığınız için siz katılımcılara teşekkürlerimi sunarım.

Konu başlığını, aslında birbirinin içine geçmiş ve birbirinden etkilenmiş olsalar da birkaç farklı açıdan ele almak mümkündür. Bunlardan ilki, doğal gaz ve petrolü dünya pazarlarına sunan bölgemizdeki ülkelerin içinde bulundukları durumlar açısından arz güvenliği ne durumdadır? İkincisi, sunulan doğal gaz ve petrolü tüketen önde gelen ülkelerin bölgemizde izledikleri politikalar bölgenin arz güvenliğini nasıl etkilemektedirler? Üçüncüsü de bütün bu gelişmelerin ışığında Türkiye’nin enerji sunucu bölge ülkelerine yönelik izlediği politikalar, Türkiye açısından nasıl bir arz güvenliği ortaya koymakta olduğudur?

Konuyu bu başlıklar altında incelemeye başlamadan önce, değerlendirmelerimde bana yardımcı olacak bazı kavramları anımsamak ve altını çizmek isterim.

1855-1865 döneminde İngiliz İmparatorluğu Başbakanlığını yapmış olan Henry Temple Palmerston, 1 Mart 1848 günü Avam Kamarasında dış politika üzerindeki görüşmeler sırasında yaptığı konuşmasında ulusal çıkarları, o günden bu güne geçerliliğinden ve gerçekçiliğinde hiçbir şey yitirmeyen, şu sözcüklerle tanımlamıştır; “Bizim sonsuza dek yanımızda olacak dostlarımız yoktur ve bizim sürekli kalıcı düşmanlarımız da olmayacaktır. Bizim, sürekli ve sonsuza dek var olacak çıkarlarımız vardır ve işte bu çıkarları izlemek bizim görevimizdir.[1]

A.B.D. nin ünlü politika yazarlarından olan Walter Lippmann bir yazısında, Palmerston’un düşüncesini destekleyen ve ona yeni boyut katan şu gözlemde bulunmuştur; ”… bir devletin uzun vadede sergilediği tutum, o devletin çıkarlarının tek göstergesi olmasa bile o konuda en güvenilir olanıdır. Çünkü bir devletin çıkar hesapları değişmez olmasa bile süreklilik gösterirler … Bu süreklilik gayet doğaldır. Zira coğrafyalar değişmez … bu nedenle her yeni kuşak aynı coğrafyada aynı sorunlarla karşılaşıp aşağı yukarı aynı tepkileri verirler.[2]

A.B.D. Başkanı Nixon’un Ulusal Güvenlik Danışmanlığını ve Dışişleri Bakanlığını yapmış olan Henry Kissinger’e atfedilen bir sözü de bu aşamada anımsamakta fayda vardır; “Petrolü denetlediğinizde ulusları kontrol altında tutarsınız, gıdayı kontrol altına aldığınızda da halkları denetlersiniz.[3] Kissinger’in bu söylemi şüphesiz petrol yanında doğal gazı da içerir.

Bu bağlamda paylaşmak istediğim son görüş A.B.D. li ekonomist Fred Bergstein’a aittir. Bergstein, A.B.D. Senatosu’nun Bütçe Komisyonu’nda Şubat 2007 de yaptığı açıklamalar sırasında şu uyarıda da bulunmuştur; “Mevcut düzeyinde bile cari işlemler açıkları ve dış borç ABD ekonomisi ve dış politikası bakımından kabul edilemez bir riski taşımaktadır.[4] Bu uyarıdaki A.B.D. sözcüğünü çıkarıp yüksek cari işlemler açığı veren ve dış borcu devamlı büyüyen hangi ülkenin adını koyarsanız aynı derecede geçerli olur.

Bölgede doğal gaz ve petrol üreten ülkelerin arz güvenlik durumu

Ülkemizin bulunduğu coğrafyada doğal gaz veya petrol üreten veya bu maddelerin dünya pazarlarına sunulmasında stratejik öneme sahip ulaşım yollarını denetleyen ülkelerde yer alagelmekte olan ekonomik, sosyal ve siyasi gelişmeler doğal gaz ve petrol üretiminde ve bu maddelerin piyasalara sunumunda güvenli ve istikrarlı bir ortam sağlamakta mıdır? Bu soruyu yanıtlayabilmek için bu ülkelerle ilgili bazı verilere kısaca göz atmak uygun olacaktır. Konumuz bakımından önem taşıyan bölgemiz ülkelerine ilişkin kişi başına milli gelirlerin 1980-2010 döneminde gösterdiği gelişmeler Tablo 1 de yer almaktadır.

Tablo   1

Cari fiyatlarla kişi başına Gayrı Safi   Yurtiçi Hasıla

A.B.D. doları olarak

Ülkeler 1980 1990 2002 2010
Azerbaycan

v.y.

192 (*)

749

5,847

Bahreyn

8,852

9,433

12,127

19,420

Mısır

552

1,779

1,326

2,776

İran

2,445

1,559

1,767

5,638

Irak

v.y.

v.y.

917 **

2,624

Kuveyt

20,966

8,588

15,757

33,481

Libya

12,706

7,013

3,935

11,239

Katar

36,100

17,426

28,374

74,901

S.   Arabistan

17,629

7,676

8,773

16,541

Suriye

1,422

967

1,305

2,803

Tunus

1,502

1,658

2,374

4,199

B.A.E.

40,015

26,622

32,791

54,411

Yemen

v.y.

1,046

560

1,272

Kaynak: IMF veri tabanı.    (*) Bu veri 1993 yılına aittir.  (**)Bu veri 2004 yılına aittir.

Tablo 1 in incelenmesinden de görüldüğü üzere, dünyanın en zengin petrol veya doğal gaz kaynaklarına sahip ülkelerden bazıları ile enerji taşımacılığında önemli yeri olan geçiş ülkelerinden çoğunda 1980-2010 döneminde kişi başına milli gelir düzeyleri dalgalı bir seyir izlemiştir. Tablo 1 in kaynağında yer alan veri tabanına girilip yıllar itibariyle kişi başına GSYİH rakamlarına bakılırsa bu dalgalanmanın gerçek boyutu çok daha net görülür. Görüldüğü üzere ülkelerden çoğu 2002 yılında 1980 yılındaki kişi başına milli gelir düzeyinin çok gerisinde kalmışlardır. Bu büyük ölçekli gelir dalgalanmasının toplumsal psikoloji üzerindeki etkisini düşünürken, anılan ülkelerde gelir dağılımında da büyük uçurumlar olduğunu göz önüne almak gerekir.  Bu gelir dalgalanmasında, enerji fiyatlarında yer alan inişler-çıkışlar yanında, hızlı nüfus artışının da çok önemli katkısı olmuştur.

Bu konuda bir fikir vermek üzere Tablo 2 düzenlenmiştir. Tablo 2 nin incelenmesinden de görüleceği üzere, 1980-2010 dönemini kapsayan 30 yıllık dönemde seçilmiş ülkelerin nüfusları, Tunus yüzde 65 ile hariç olmak ve iki ülkenin de yüzde 90 larda kaldığını görme dışında, geri kalanları çok yüksek boyutta nüfus artışı yaşamışlardır. Bu nüfus patlamalarında, petrol gelirlerindeki artışın etkisi olduğu kadar, nüfus artışını özendiren ulusal politik söylemlerin de büyük yansıması olmuştur. Bunun sonucunda, petrol ve doğal gaz üretimindeki ve enerji fiyatlarındaki artışlar birçok ülkede kişi başına milli gelirlerdeki artışı uzunca süre gönence ve varsıllığa çevirememiştir. Nitekim bu ülkeler nüfus artışını yavaşlatan politikalar uygulamaya başladıktan sonra yeninden kişi başına GSYİH rakamlarında önemli artışlar görülmüştür.

Tablo   2

Seçilmiş ülkelerin 1980-2010 döneminde   nüfus gelişmeleri

(000 ilavesiyle)

 Ülkeler 1980 1990 2002 2010 Artış %
Azerbaycan

v.y.

7,483 (*)

8,328

9,122

21.9

Bahreyn

347

480

700

1,107

219.0

Mısır

40,554

51,360

66,000

77,800

91.8

İran

38,350

54,500

65,657

74,733

94.9

Irak

v.y.

v.y.

v.y.

32,046

Kuveyt

1,370

2,130

2,420

3,582

161.5

Libya

3,062

4,365

5,569

6,548

113.8

Katar

217

422

682

1,700

683.4

S. Arabistan

9,320

15,187

21,491

27,563

195.7

Suriye

9,129

12,721

17,438

21,393

134.3

Tunus

6,390

8,154

9,749

10,544

65.0

B.A.E.

1,010

1,844

3,349

5,218

416.6

Yemen

v.y.

12,086

19,094

24,398

101.9

Kaynak: IMF veri tabanı.     (*) Bu veri 1993 yılına aittir.

2006 yılında yayınlanan bir araştırmaya göre, Suudi Arabistan dünyada en yüksek oranda genç nüfusa sahip ülkedir. Buna göre, nüfusun yüzde 75 i 30 yaşın altında ve yüzde 60 i da 21 yaşın altındadır[5].

Süratle artan genç nüfusu eğitmek için bu ülkelerin büyük bölümü önemli kaynak da ayırmışlardır. Çok geniş ölçüde petrole dayalı ekonomik yapılar süratle artan genç nüfusa yeterince iş olanağı yaratabilmiş midir şimdi ona bakalım. Bu amaçla Tablo 3 düzenlenmiştir.

Tablo   3

Seçilen ülkelerde 1990-2010 döneminde   işsizlik oranları %

Ülkeler 1990 1994 2007 2010 CIATahmini %
Azerbaycan

v.y.

v.y.

6.5

6.0

1.2 (2006)

Bahreyn

v.y.

v.y.

v.y.

v.y.

15.0   (2005)

Mısır

8.0

11.1

9.2

9.2

10.3 (2006)

İran

14.2

10.0

10.5

13.5

15.0   (2007)

Irak

v.y.

v.y.

v.y.

v.y.

25.0-30.0   (2005)

Kuveyt

0.5

7.2

1.7

2.1

2.2 (2004)

Libya

v.y.

v.y.

v.y.

v.y.

30.0   (2004)

Katar

v.y.

v.y.

v.y.

v.y.

3.2 (2006)

S. Arabistan

v.y.

v.y.

11.0

10.0

13.0-25.0   (2004)

Suriye

v.y.

v.y.

9.2

8.6

12.5 (2005)

Tunus

16.2

16.3

12.4

13.0

13.9 (2006)

B.A.E.

v.y.

v.y.

v.y.

v.y.

2.4 (2001)

Yemen

v.y.

v.y.

v.y.

v.y.

35.0   (2003)

Kaynak: IMF veri tabanı ve The CIA World Fact Book 2008.

Tablo 3 ün incelenmesinden de görüldüğü üzere seçilen ülkelerin önemli bölümü üyesi oldukları IMF veya Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşlara işsizlik verileri konusunda bilgi vermemişler veya vermek istememişlerdir. Bu bilgi vermeme elbette bu ülkelerde işsizlik olmadığı anlamına gelmemektedir. Bu ülkelerdeki işsizlik konusunda bir fikir verebilmek için ABD merkezi haber alma kuruluşunun yayınladığı bir belgedeki tahminlere yer vermenin uygun olacağını düşündüm ve Tablo 3 ün son sütununa bu verileri ekledim. Tablo 3 ün son sütunundan da gözlendiği üzere, Irak, Libya, Suudi Arabistan ve Yemen’deki işsizlik sıra dışı boyutlarda olduğu tahmin edilmektedir.

Bu ülkelere ilişkin işsizlik verilerini değerlendirirken, anılan ülkelerden birçoğunda kadınların işgücüne katılım oranlarının son derece düşük olduğu da gözden ırak tutulmamalıdır. Tablo 3 seçilen ülkelerden birçoğunda işsizliğin ciddi bir sosyal sorun olduğunu ortaya koymaktadır. Gelir dağılımlarındaki ciddi bozukluk, yüksek işsizlik ile birleştiğinde toplumsal dengelerde önemli kırılganlıklar yaratabilir. Kaldı ki bu gibi toplumların önemli bölümünün totaliter yönetimlerin baskısı altında oldukları da unutulmamalıdır. Bu gibi toplumlarda etnik ve inanç farklılıkları da mevcut ise, içeriden veya dışarıdan bu ülkelerde dengesizlikleri tetiklemek çok kolaylaşır.

Seçilen ülkelerdeki işsizliğin yapısına da göz atıldığında ilginç bir görüntü ile de karşılaşılır. Bu amaçla Tablo 4 düzenlenmiştir.

Tablo   4

2007-2010 döneminde işsizlik   oranlarının içinde, eğitim durumuna göre paylar %

Ülkeler ilköğretim Ortaöğretim Yüksek
Azerbaycan

9.9

75.8

14.3

Bahreyn

22.7

38.8

31.7

Mısır

v.y.

v.y.

v.y.

İran

40.4

31.0

25.5

Irak

v.y.

v.y.

v.y.

Kuveyt

v.y.

v.y.

v.y.

Libya

v.y.

v.y.

v.y.

Katar

19.0

52.7

24.0

S. Arabistan

7.5

48.6

43.6

Suriye

46.1

28.0

4.9

Tunus

v.y.

v.y.

v.y.

B.A.E.

19.7

42.6

33.2

Yemen

v.y.

v.y.

v.y.

Kaynak: Dünya Bankası World Development Indicators 2012.

Tablo 4 ün incelenmesinden de görüldüğü üzere, yine bazı ülkeler bu konuda veri açıklamaktan uzak durmaktadır. Veri açıklamayan ülkelerdeki oranların da açıklayanlardan çok farklı olmadığı varsayılabilir. Eğitimli işgücünde yüksek oranda işsizliğin var olması sosyal dengesizlikleri olumsuz yönde etkilemesi ve içerideki muhalefeti desteklemesi söz konusudur.

Seçilmiş ülkelere ilişkin bir bilgi daha bölge ülkelerinin durumunu daha net görmeyi sağlayacaktır. Fakirlik sınırı altında yaşayan nüfuslara ilişkin bilgiler Tablo 5 de yer almaktadır. Tablo 5 deki bilgiler geçmiş yıllara ilişkindir. Olasıdır ki bu ülkelerden bazıları fakirlik sınırı altında yaşayan nüfus oranlarını düşürmek için ciddi çaba göstermiş ve bu oranları düşürmüş olsalar bile, sorunun tümden ortadan kalktığını varsaymak oldukça güçtür. Fakirlik sınırı altında yaşayan nüfus oranlarının yüksekliği ülke iç barışı için ciddi bir potansiyel risk oluşturur. Tablo 5 özellikle büyük petrol üreticisi olmayan ülkeler ile petrol taşımacılığında önemli coğrafi konuma sahip ülkelerde fakirlik sınırı altında yaşayan nüfusun küçümsenmeyecek boyutlarında olduğu bütün açıklığı ile ortaya koymaktadır.

Tablo   5

Fakirlik sınırı altında yaşayan nüfus   oranı %

Ülkeler Uluslararasıtanıma göre günde2 $ ın altında yaşa-yan nüfus % (*) Ulusal tanıma göre fakirlik sınırıaltında yaşayanNüfus % (**) Fakirlik sınırı altında yaşayan nüfus (**)
Azerbaycan

27.1 (2001)

14.8 (2008)

49.0 (2002)

Bahreyn

v.y.

v.y.

v.y.

Mısır

18.5 (2005)

22.0 (2008)

20.0 (2005)

İran

8.3 (1998)

v.y.

40.0 (2002)

Irak

v.y.

22.9 (2007)

v.y.

Kuveyt

v.y.

v.y.

v.y.

Libya

v.y.

v.y.

7.4 (2005)

Katar

v.y.

v.y.

v.y.

S. Arabistan

v.y.

v.y.

v.y.

Suriye

v.y.

v.y.

11.9 (2006)

Tunus

12.8(2000)

v.y.

7.4 (2005)

B.A.E.

v.y.

v.y.

v.y.

Yemen

36.4 (1998)

34.8 (2005)

45.2 (2003)

Kaynaklar (*) Dünya Bankası, World Development Indicators 2012 ve (**) CIA World Fact Book 2008.

Bölgemizdeki doğal gaz ve petrol üreten ülkeler ile taşımacılıkta önemli coğrafi konuma sahip ülkelerden çoğunun arasında hâkim bulunan güvensizlik duygusu yanında iç güvenlik kaygıları nedeni ile her yıl ciddi boyutta savunma ve iç güvenlik harcaması yaptıkları da gözlemlenmektedir. Savunma ve iç güvenlik harcamalarının büyük boyuta ulaşması ülkeler arasındaki güvensizlik kadar, ülke yönetimlerinin mutlakıyet esasına dayanmasının da azımsanmayacak etkisi olduğu söylenebilir. Bu konuda bir fikir vermesi amacıyla Tablo 6 düzenlenmiştir.

Tablo   6

Seçilmiş ülkelerin 1990-2011 dönemi

Savunma harcamaları milyon dolar olarak

Ülkeler SavunmaHarcamaları 2011GSYİH Sav. Har./GSYİH %
Bahreyn

10,585

26,108

40.54

Mısır

95,168

235,719

40.37

İran (1990-2008)

120,304

482,445

24.94

Irak (2004-2011)

23,919

115,388

20.73

Kuveyt

134,948

176,667

76.39

Libya (1997-2008)

7,987

80,442 *

9.93

Katar (2002-2008)

11,557

173,847

6.65

S. Arabistan

635,820

577,595

110.08

Suriye

38,960

59,957

64.98

Tunus

9,916

46,360

21.39

B.A.E. (1997-2010)

156,219

360,136

43.38

Yemen

v.y.

33,675

Kaynak: SIPRI ve IMF veri tabanları     (*) Bu veri 2010 yılına aittir.

Tablo 6 nın incelenmesinden de görüldüğü üzere, bölge ülkeleri yüksek düzeyli savunma harcamaları yapagelmektedirler. Bir fikir vermesi amacıyla bu harcamaların toplamı 2011 GSYİH ile karşılaştırılmıştır. Tablodan da görüldüğü üzere, örneğin S. Arabistan’ın 1990-2011 döneminde yaptığı savunma harcamaları toplamı 2011 GSYİH ndan yüksek düzeydedir. Bu yüksek düzeyli savunma harcamaları İsrail’e karşı korunma amaçlı olduğu ileri sürülse de, geniş ölçüde bölge ülkeleri arasında birbirlerine karşı duyulan güvensizliğin de azımsanmayacak etkisi mevcuttur. İç güvenlik harcamaları için bir zaman serisi bulamadım. Ancak, bu amaçla harcanan paraların da yüksek düzeyli olduğu tahmin edilebilir. Kaldı ki, savunma amaçlı harcamaların bir kısmı, iç güvenlik sorunları ile karşılaşıldığında askeri birliklerin de kullanıldığı göz önüne alındığında, kısmen iç güvenlik amaçlı olarak da kabul edilebilir.

İncelenen ülkelerin etnik yapısı ve inanç yelpazesine kısaca göz atmak bu etnik farklılıkların bölge içi ve bölge dışı güçler tarafından kendi çıkarlarına hizmet etmek için kolayca kullanılabileceği görüntüsü de vermektedir. Nitekim bu etnik ve inanç farklılıkların bölge dışı güçler tarafından kullanıldığı örneklere rastlana gelmektedir. Bunun son örneklerinden birisi Sudan’da yaşanan iç savaştır. Bölge ülkelerindeki etnik ve inanç farklılıkları gösterebilmek amacıyla Tablo 7 düzenlenmiştir. Tablo 7 nin incelenmesinden de görüldüğü üzere, seçilen bölge ülkelerinin bir bölümünde tek etnik grubun hakimiyeti ve İslam inancı hâkim unsur olarak görülmekle birlikte, diğer bir bölümünde hem etnik kimlik hem de inanç kimliği yelpazesinde yaygın farklılıklar gözlemlenebilmektedir. Bu bilgiler de diğer bilgilerle bir arada değerlendirildiğinde bölge ülkelerinin ekonomik, sosyal ve politik yapısı ve istikrar boyutu daha sağlıklı değerlendirilebilir. Bu değerlendirmeyi yaparken, İran ve Irak’ın 1980-88 döneminde savaştığı, Irak’ın 1990 yılında Kuveyt’i işgal ettiği, Yemen’in Kuzey ve Güney çatışmalarının yıllarca sürdüğü göz önüne alındığında bölgenin sıcak savaş geçmişinin küçümsenmeyecek boyutta olduğu görülür. Bu durumda, bölge ülkeleri arasında karşılıklı güven esasına dayalı güçlü bir ilişki olduğunu söylemek de pek olası değildir. Ayrıca, zaman zaman S. Arabistan-Yemen sınırında silahlı çatışmaların yoğunlaştığı da gözden ırak tutulmamalıdır. Arap baharı etkisini Bahreyn’de gösterdiğinde S. Arabistan bu ülkeye askeri müdahalede de bulunmuştur. Son dönemde başta S. Arabistan olmak üzere bazı Arap ülkelerinin Suriye’de rejim değişikliği için silah ve parasal yardım yaptığı da unutulmamalıdır. Kaldı ki, Türkiye de izlediği politikalarla Suriye’de rejim değişikliğine ciddi destek verir konumda olmayı geçip öncülük eder role dönüşmüştür. Diğer taraftan Batılı güçlerin İran’ın nükleer enerji ve nükleer silah yapabilme programına yaptırım uygulamaları da bölgedeki ülkelerin farklı konumlarda bulunmasına yol açabilmiştir. Bütün bunlar bölge ülkeleri arasındaki ilişkilerdeki güven eksikliğini göstermektedir. Diğer taraftan bölge ülkelerinin petrol üretim ve ihraç potansiyelini kullanırken OPEC bünyesinde bile gizli kota aşımları ve ihracat sorunları yaşanmış ve bu durum zaman zaman üye ülkeler arasında huzursuzluk ve sürtüşmeler yaratmıştır. Ayrıca, geçmişte Suudi Arabistan’ın ve zaman zaman da Kuveyt’in yedek üretim kapasiteleri ile dünya petrol fiyatlarını düşürücü rol oynamaları diğer ülkeler tarafından hoş karşılanmamıştır. Bölge ülkeleri olmalarına rağmen İran ile diğer Arap ülkeleri arasındaki ilişkiler güven esasına dayanmamakta ve İran diğer ülkeler tarafından bir tehdit unsuru olarak algılana gelmektedir. İran’a ilişkin bu değerlendirmelerde, diğer ülkelerin bünyesinde Şii azınlıkların bulunmasının da rolü olduğu şüphesizdir. İran’ın nükleer teknoloji ve beraberinde nükleer silah üretme çabaları da bölge ülkeleri arasındaki güvensizliği yeni boyutlara taşımıştır. Bölgedeki etnik ve inanç farklılıkların yaratmakta olduğu sorunlara yönelik olarak, 1989-1992 döneminde ABD Dışişleri Bakanlığı görevinde de bulunmuş olan James A. Baker III ün eş başkanlığını yaptığı ve Kasım 2006 da yayımlanan Irak Çalışma Grubu Raporunda şu ifade yer almaktadır. “Irak, bölge için olduğu kadar küresel istikrar bakımdan yaşamsal önemde olup, ABD çıkarları bakımından da kritik öneme sahiptir. Bu ülke, Şii ve Sünni İslam’ın ve Kürt-Arap halklarının fay hattı üzerinde bulunmaktadır. Aynı zamanda dünyanın bilinen ikinci büyük petrol rezervine sahip bulunmaktadır. Halen (raporun yazıldığı dönemde) El Kaide’de olmak üzere uluslararası terör faaliyetlerinin üssü konumundadır. Irak Amerikan dış politikasında temel taşlardan birisidir.[6]

Tablo   7

Seçilen ülkelerin etnik bünyesi ve   inanç yelpazesi % olarak

Ülkeler Etnik bünye İnanç yelpazesi
Azerbaycan Azeri 90.6; Dağıstanlı 2.2; Rus 1.8; Ermeni 1.8;   Diğer 3.9 Müslüman 93.4; Rus Ortodoks 2.5Ermeni Ortodoks 2.3; Diğer 1.8
Bahreyn Bahreynli   62.4; Çeşitli Yabancı 37.6 Müslüman (Sünni ve Şii) 81.2; Hıristiyan 9.0;   Diğer 9.8
Mısır Mısırlı 98.0; (Berberi, Nubian, Beduin, Beja)   1.0; Yunanlı, Ermeni, Avrupalı 1.0 Sünni ağırlı Müslüman 90.0; Kıptî   9.0; Diğer Hıristiyan 1.0
İran İranlı   51.0; Azeri 24.0; Gilaki ve Mazandrani 8.0; Kürt 7.0, Arap 3.0; Lur 2.0;   Balok 2.0; Türkmen 2.0; Diğer 1.0 Müslüman 98.0 (% 89.0 ı Şii); Sünni 9.0; Diğer   (Zaroistrian, Yahudi, Hıristiyan ve Bahai) 2.0
Irak Arap   75.0-80.0; Kürt 15.0-20.0; Diğer (Türkmen, Suriyeli ve diğer) 5.0 Müslüman 97.0 (% 60-65 Şii); Hıristiyan ve diğer   3.0
Kuveyt Kuveytli   Arap 45.0; Diğer Arap 35.0; Güney Asyalı 9.0; İranlı 4.0; Diğer 7.0 Müslüman 85.0 (Sünni 70.0; Şii 30.0); Diğer   (Hıristiyan, Hindu, Farsi) 15.0
Libya Berberi ve Arap 97.0; Diğer (Yunanlı, Maltalı,   İtalyan, Mısırlı, Pakistanlı, Türk, Hintli ve Tunuslu) 3.0 Müslüman Sünni 97.0; Diğer 3.0
Katar Arap 40.0;   Hintli 18.0; Pakistanlı 18.0; İranlı 10.0; Diğer 14.0 Müslüman 77.5; Hıristiyan 8.5; Diğer 14.0
S. Arabistan Arap 90.0; Afrika-Asyalı 10.0 Müslüman 100.0
Suriye Arap 90.3; Kürt, Ermeni ve diğer 9.7 Sünni Müslüman 74.0; Müslüman Alevi, Dürzî 16.0;   Hıristiyan 10.0; Yahudi çok az
Tunus Arap 98.0; Avrupalı 1.0; Yahudi ve diğer 1.0 Müslüman 98.0; Hıristiyan 1.0; Yahudi ve diğer   1.0
B.A.E. Emirlik   Arap 19.0; Diğer Arap ve İranlı 23.0, Güney Asya 50.0; Diğer göçmen (Batılı   ve Doğu Asyalı) 8.0 Müslüman 98.0 (Şii 16.0); Diğer (Hıristiyan ve   Hindu) 4.0
Yemen Büyük bölüm Arap, bunun yanında Afrika kökenli   Arap, Güney Asya ve Avrupalı Müslüman Şafîî-Sünni,   Zeydî,   Şii, küçük oranda Yahudi Hıristiyan ve Hindu

Kaynak: CIA The World Fact Book 2008.

Bu veriler bir arada değerlendirildiğinde, Arap Baharının yaşandığı Tunus, Libya, Mısır ve Yemen gibi ülkelerde yeniden istikrar oluşturulmakta karşılaşılan sorunlar daha kolay anlaşılabileceği gibi, söz konusu ülkelerdeki istikrarın pamuk ipliğine bağlı olduğu da açıkça görülür. Ayrıca, Arap Baharı ile başlayan sürecin petrol ve doğal gaz üreten ve mutlakıyetle yönetilen diğer ülkelerde de mevcut rejimlere karşı muhalefet hareketlerinin başlatması tehlikesi de gözden uzak tutulmamalıdır.

Buraya kadar sunduğum bilgiler, bölgemizdeki doğal gaz ve petrol üreticisi ve enerji taşımasında önemli yer tutan ülkeler açısından arz güvenliğinin belirli ölçekte çok ciddi riskler taşıdığını göstermektedir.

Listede yer alan ülkelerden Mısır, Suriye, Yemen ve ayrıca Tunus 2007-2008 yılından sonra devamlı cari işlemler açıkları veregelmişlerdir. Yemen’in cari işlemler açığının GSYİH’ya oranı 2009 yılında yüzde 10.2 ye ve Tunus’un açık oranı da 2011 yılında yüzde 7.3 e kadar tırmanmıştır. Bu da bu ülkelerin ekonomik dengelerini sürdürebilmek için son yıllarda sürekli dışarıdan artan miktarda borç aramaları demektir.

Bu noktada Victor Hugo’nun Sefiller kitabından bir alıntı yapmakta fayda görüyorum; “Borç veren bir efendiden çok daha kötü, zira efendi bedeninize sahip olurken, borç veren onurunuzu eline geçirir ve ona dil uzatır.[7]” Bu noktada “Dış Yardım ve Dış Politika” ilişkisi üzerine 1964 yılında bir kitap yazmış olan ABD’li diplomat Herbert Feis’in anılan kitabından da iki alıntıya yer vermek istiyorum. Birincisi, Fransız Bankalarının 19 uncu yüzyılda borç verirken Dışişleri Bakanlığına danıştıklarını ve onun tavsiyelerini göz önüne aldıklarını belirttikten sonra “Rusya’yı etkileme olasılığı olan ülkelere verilecek borçlardan önce de Rus Dışişleri Bakanlığı’nın görüşüne başvurulduğu” belirtilmiştir[8]. Diğer birçok kaynakta Osmanlı Devleti’nin Fransız Bankalarından yaptığı her borçlanmada Rusya’nın görüşüne göre hareket edildiği yazılıdır. Aynı kitaptan yapacağım diğer alıntı ise şöyledir; “Amerikan Yatırım kurumları ile Bankalarından yabancı ülkelerle herhangi bir işlem yapmadan önce Dışişleri Bakanlığına danışmaları ve onun görüşünün beklenmesinin istenir.[9]

Büyük ölçekte doğal gaz ve petrol tüketen ülkelerin bölgemize yönelik politikalarının arz güvenliği üzerindeki etkileri

Başta ABD ve AB olmak üzere büyük ölçekte petrol ve doğal tüketen Çin, Hindistan ve Rusya gibi ülkeler zengin petrol ve doğal gaz rezervlerinin bulunduğu bölgelere yönelik olarak yakın ilgi duymuşlar ve dış politikalarında bu ülkelere özel önem vermişlerdir. ABD, İngiltere ve Rusya açısından bölge ülkelerinde askeri üs edinebilmek de büyük stratejik önem taşımıştır. Bu bağlamda da ülkemizin bulunduğu coğrafya özellikle II. Dünya Savaşından bu yana büyük devletlerin giderek daha da yoğunlaşan enerji çıkar çatışmasının odak noktası olmuştur. Zira başta petrol ve doğal gaz olmak üzere enerji, ekonomik büyümenin ana itici gücü konumundadır.  20 inci yüzyılın sonlarında Çin ve Hindistan’ın ekonomik büyümeleri ivme kazanmaya başlamış ve sürekli artan enerji talebi ile piyasalara girmişlerdir. Bu bağlamda son yıllarda Çin’in hangi tarihte ekonomik büyüklüğü ile Almanya, Japonya ve ABD’ni geçeceğine ilişkin senaryolarda geliştirilmiştir. Bu konuda Kasım 2008 de ABD Ulusal Güvenlik İdaresi tarafından yayınlanan “Küresel Eğilimler 2025”  (Global Trends 2025) isimli raporda Çin’in GSYİH büyüklüğü ile 2010 yılında Almanya’yı, 2015 yılında Japonya’yı ve 2036 yılında da ABD’ni geçeceği ileri sürülmüştür. Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) veri tabanında yer alan bilgilere göre, Çin’in 2007 yılında GSYİH’sı 3.5 trilyon dolara ulaşmış ve Almanya’yı geride bırakmıştır. 2010 yılına gelindiğinde ise 5.9 trilyon dolara çıkan GSYİH ile de Japonya geride bırakılmıştır. IMF’nin veri tabanında yer alan tahminlere göre 2017 yılında Çin’in GSYİH’sının 13.2 trilyon dolara ve ABD’nin de 19.7 trilyon dolara çıkacağı öngörülmüştür. Bu tahminler, Küresel Eğilimler 2025 başlıklı raporda ileri sürülen Çin’in 2036 yılında ABD GSYİH’nı geçme senaryosunun oldukça gerçekçi olduğunu doğrulamakta ve öne geçmenin daha erken bir tarihte olma olasılığını da ortaya koymaktadır. Küresel Eğilimler 2025 başlıklı rapor, Hindistan’ın Almanya’nın GSYİH’nı 2020 ve Japonya’yı da 2025 yılında geçeceği tahmininde bulunmuştur. IMF’nin veri tabanında yer alan tahminlerine göre Hindistan’ın GSYİH büyüklüğü 3.2 trilyon dolara 2017 yılında ulaştığında Almanya’nın GSYİH’nın da 3.7 trilyon dolar olacağı görülmektedir. Bu tahminler de Hindistan’ın Almanya ve Japonya’yı milli gelir olarak yakalama öngörülerinin gerçekten uzak olmadığını ortaya koymaktadır.

Doğal olarak Çin ve Hindistan’ın bu hedefleri tutturmaları da başta petrol ve doğal gaz olmak üzere enerji kullanım boyutları ile doğrudan ilgilidir. Söz konusu ülkelerin geleceğe yönelik petrol talep tahminleri bu konuya ışık tutacaktır. Bu amaçla Tablo 8 düzenlenmiştir.

Tablo 8 in incelenmesinden de görüleceği üzere, ABD ve AB’nin petrol talebi 2008-2030 döneminde, doğal gaz, bio-yakıtlar, rüzgâr ve güneş enerjisi gibi alternatif enerji kaynakları kullanımındaki ve enerji kullanım verimliliğindeki artışlar nedeni ile daralma göstermesi beklenmektedir. Buna karşılık Çin ve Hindistan’ın petrol talepleri, yukarıda sayılan alternatif enerji kaynaklarına ve kömüre yönelik taleplerinin artmasına ve enerji kullanım tasarruf önlemleri almalarına rağmen çok hızlı bir artış göstermesi beklenmektedir.

Tablo 8

Seçilmiş   ülkelerin 1980-2030 dönemi birincil petrol taleplerindeki beklenen gelişmeler

(milyon   varil/gün olarak)

Ülkeler 1980 2000 2015 2030 2008-30 ortalamaDeğişme %
ABD

17.4

19.0

17.9

17.2

-0.3

AB

v.y.

12.9

11.7

11.3

-0.4

Çin

1.9

4.6

10.4

16.3

3.5

Hindistan

0.7

2.3

3.8

6.9

3.9

Dünya

64.8

76.5

88.4

105.2

1.0

Kaynak: World Energy Outlook 2009.

Ekonomik büyümenin tetiklediği başta petrol ve doğal gaza yönelik talepler beraberinde enerji arz güvenliği konusunun da giderek daha da önem kazanmasına yol açmış ve esasen yıllar öncesinden başlamış bulunan enerji kaynaklarına erişim, bu kaynakları ve ulaşım yollarını denetleyebilme rekabetini de yoğunlaştırmış ve giderek daha da yoğunlaştıracaktır.

ABD’nin tanınmış petrol uzmanları Michael T. Klare ve Dilip Hiro son dönemde yazdıkları kitaplarında bu rekabetin hangi boyutlara ulaşacağını irdelemişler ve kitaplarına sırasıyla “Kaynak Savaşlar-Küresel Çatışmaların Yeni Alanları” ve “Yer Kürenin Kanı-Dünyanın Yok Olmaktaki Petrol Kaynakları İçin Savaş.[10]”  Her ki kitap da Ortadoğu’yu odak olarak ele almaktadır. Bu mücadelenin hangi coğrafyada yoğunlaşacağını ise Tablo 9 da yer alan bilgilerden kolayca görülebilecektir.

Tablo 9 un incelenmesinden de görüleceği üzere, dünya petrol arzının sürekli artış göstermesi öngörülmektedir. Ancak, ham petrol üretiminin 2015 e doğru gerilemesi ve sonra da yeniden yükselmesi öngörülmektedir. Ham petrole yönelik bu öngörü ve Tablo 9 daki rakamlar uzun süredir tartışılagelen “Petrol Üretiminin Tavan Yapması-PÜT” (Peak Oil) konusunu anımsamayı zorunlu hale getirmektedir. Bilindiği üzere, uzun süredir ham petrol üretiminin 2010 dolaylarında tavana ulaşacağı ve bir süre platoda kaldıktan sonra gerilemeye başlayacağını öngörülmektedir. PÜT konusunda daha fazla bilgi edinmek isteyenler www.Hikmetulugbay.com/?p=43 adresindeki yazıya göz atabilirler. Petrol ve doğal gaz üretimlerinin tavan yaptığı ve yapacağı savına karşılık enerji uzmanlarında F. William Engdahl, söz konusu ham maddelerin üretimlerinin tavan yapmasının söz konusu olmadığını bu kaynakların artmaya devam edeceği tezini Rus araştırmalarına dayanarak savunmaktadır. Bu konuda son yazdığı kitabın başlığı “Mitler, Yalanlar ve Petrol Savaşları”dır[11].

Tablo   9

1980-2030 döneminde petrol üretim ve

arzındaki gelişmeler

(milyon varil/gün olarak)

Ülkeler 1980 2008 2015 2030 2008-30ortalamadeğişim %
Avrupa-Avrasya

11.5

12.0

12.4

14.9

1.0

Asya

4.3

6.9

6.3

4.6

-1.8

OPEC

26.8

36.3

40.3

53.8

1.8

Ortadoğu

17.9

21.5

22.6

29.2

1.4

Dünya

63.5

83.1

86.6

103.0

1.0

Ham petrol

58.6

70.5

69.2

76.7

0.4

Kaynak: World Energy Outlook 2009.

Petrol üretiminin tavan yapmasına yönelik sav konusunda çok ayrıntılı analizler Matthew R. Simmons’un “Çöldeki Alacakaranlık-Gelmekte olan Suudi Petrol Şoku ve Dünya Ekonomisi” başlıklı kitabında yer almaktadır[12]. Ham petrol üretiminin tavan yapıp platoda bir süre kalması döneminde ortaya çıkabilecek talep açığı Tablo 9 da öngörüldüğü gibi diğer yöntemlerle üretilen bio-dizel, LPG, kaya gazı ve şist petrolü ve benzeri petrol ürünleri ile dengelenemediği durumda, hem petrol ve ürünleri fiyatlarında büyük artışlar yer alacak hem de ham petrol üretiminin artacağı varsayılan Ortadoğu’yu ticari, siyasi ve sair yöntemlerle denetlemek için uluslararası çekişme yoğunlaşacaktır. Ham petrol üretiminin tavan yapacağı öngörüsünü petrol uzmanları yanında önde gelen siyasetçilerden de vurgulayan olmuştur. ABD eski Başkan Yardımcısı Dick Cheney, bu göreve seçilmeden önce petrolle yakından ilgili Halliburton şirketinin Başkanlığını yürüttüğü dönemde 1999 yılında yaptığı bir konuşmada şu söylemde bulunmuştur; “Dünya geneline bakıldığında, petrol şirketlerinin her gün tüketilmekte olan 71 milyon varilden fazla petrolü yerine koyacak ve onun ötesinde ortaya çıkacak yeni talebi de karşılayacak yeni petrol sahalarını bulmaları ve işletmeye almaları beklenmektedir. Bazı tahminlere göre gelecek yıllarda petrole yönelik talebin ortalama yüzde 2 dolayında artması beklenirken, halen işletilmekte olan petrol yataklarındaki üretimin de mütevazı tahminlere göre ortalama yüzde 3 dolayında düşeceği öngörülmektedir. Bu öngörülerin anlamı 2010 lara gelindiğinde günlük 50 milyon varil dolayında ek petrol üretimine gereksinim olacaktır. Bu petrol nereden bulunacaktır? Halen Hükümetler ve ulusal petrol şirketleri mevcut kaynakların yüzde 90 ını denetlemektedirler. Petrol temelde bir hükümet işidir. Dünyanın birçok bölgesi büyük petrol fırsatlarına sahip ise de Ortadoğu dünya petrol rezervlerinin üçte ikisine en düşük maliyetle sahip olduğu için halen büyük ödülün bulunduğu yerdir. Şirketler bu bölgeye daha fazla nüfuz edebilmek için büyük beklenti içinde olmakla birlikte bu konudaki gelişme yavaş olmaya devam edecektir.[13]

Bu ifadeden de görüldüğü üzere, 1999 yılında 2010 lar civarında petrol üretiminin tavan yapıp inişe geçeceği öngörülmüş ve ülkemizin bulunduğu coğrafyaya da çözümün bulunduğu yer olarak işaret edilmiştir. Aynı ifadede dikkati çeken diğer bir husus ise, dünya petrol sahalarının ve üretiminin yüzde 90 ölçüsünde devlet şirketlerinin elinde olduğudur. Petrol üretiminin devlet şirketleri elinde bulunması başta ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya gibi ülkelerin pek de hoşlandıkları bir durum değildir. Onların tercihi enerji kaynaklarının üretim ve pazarlanması başta kendi şirketleri olmak üzere özel kesimin denetiminde olmasıdır. Yukarıdaki alıntıda Cheney özel şirketlerin Ortadoğu’nun bu zengin kaynaklarına yeniden nüfuz edebilmeyi çok arzuladıklarını ancak bunun çok yavaş bir süreç içinde olabileceğine de dikkat çekmektedir. 2000 yılında G.W. Bush’un ABD Başkanı olarak seçildiğinde Cheney de Başkan Yardımcılığı görevine gelmiştir. Bush-Cheney yönetimindeki ABD müttefikleri ile birlikte 2003 yılında Irak’ı işgal etmişlerdir. ABD’nin işgali devam ettiği dönemde Irak yönetimine yeni bir petrol yasası çıkarmak için öneride bulunup taslak vermiş olmasına rağmen Irak parlamentosu bu baskılara boyun eğmemiş ve verilen metni yasalaştırmamıştır. Buna rağmen ABD ve Avrupa ülkelerine ait şirketler başta Kuzey Irak olmak üzere Irak’ın bazı bölgelerinde petrol arama izinleri elde etmişlerdir. Irak’ın işgalinin petrol ile hiç ilgisi bulunmadığı uzun süre ABD ve İngiliz Hükümetleri ve sözcülerince yadsınmış ise de son dönemde ortaya çıkan belgeler bu işgalin petrolü denetleme ile çok yakından ilişkili olduğunu tartışmaya yer bırakmayacak açıklıkta ortaya koymuştur.

Bu noktada bir hususu biraz daha açmakta fayda vardır. Saddam Hüseyin döneminde Irak Hükümeti, Rusya, Çin ve diğer bazı ülkelere Irak’ta petrol arama ve çıkarma izinleri vermiştir. ABD, Irak’a askeri müdahalede bulunmak için Birleşmiş Milletler Güvenlik Konsey’inden karar çıkarmaya çalışmış ise de bu öneri Çin ve Rusya tarafından veto edilmiştir. Bu vetoların arkasında, ABD’nin Saddam Hüseyin rejiminin Rusya ve Çin’e verdiği petrol ayrıcalıklarının geçerliliğini kabul etmemesi vardır. Saddam Hüseyin’in sonunu hazırlayan sadece anılan ülkelere verdiği petrol arama ve çıkarma ayrıcalıkları değildir. Irak, Libya ve Venezuela petrol satışlarını dolar dışındaki dövizlerle yapmaya başlamışlar ve ayrıca ellerindeki dolar rezervlerini de Avro ve altına çevirme girişiminde bulunmuşlardır. Bu dünya ticaretinin çok büyük ölçüde dolarla yapılmasının ABD’ye sağladığı muhteşem avantajı tehdit etmekle eşdeğerdi. Anımsandığı üzere, Saddam’dan sonra 2012 yılı başında Libya’ya NATO şemsiyesi altında askeri müdahalede bulunulmuş ve Kaddafi devrilerek rejim değişikliğine gidilmiştir. Venezuela Devlet Başkanı Chavez’e yönelik komplo girişimleri de sıkça gündeme gelmiştir.

Özetle sunduğum bu bilgilerden de görüldüğü üzere, ABD, Ortadoğu’daki ve dünyanın diğer bölgelerindeki petrol ve doğal gaz kaynaklarının Rusya ve Çin gibi büyük devletlerin denetimine geçmesini arzu etmemekte ve bu konuda her türlü senaryoyu uygulamaktadır. Buna ilişkin diğer bahse değer bir örnek de Çin’in ulusal petrol şirketi CNOOC’un 2005 yılında ABD’nin dördüncü büyük petrol şirketi Unical’ı 19.5 milyar dolara satın alma girişimi, ABD’nin ulusal çıkarlarına aykırı olduğu gerekçesi ile reddedilmiş ve Unical 18 milyar dolara diğer bir ABD şirketi olan Chevron’a satılmıştır[14]. Bu davranış ABD’nin ulusal çıkarlarını korumak açısından doğru olduğu gibi, petrol şirketlerinin ve üretim alanlarının diğer büyük güçlerin eline geçmesine ne denli tepkili davranacağının da diğer bir örneğidir. Bu konudaki son örnek ise mali iflas halinde bulunan Yunanistan’ın Doğal Gaz Kamu Şirketi (DEPA) nın özelleştirilmesi ile ilgilenen Rus Gasprom şirketinin bu girişimi Avrupa Birliği ve ABD rahatsızlık yarattığı konusundaki haberdir[15].

ABD’nin ve diğer güçlerin Ortadoğu petrollerini denetleme girişimleri yeni bir olgu değildir. Daha II Dünya Savaşı devam ederken, ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt 18 Şubat 1943 günü “Silah Ödünç Verme Ve Kiralama İdaresi” Başkanı’na (Lend-Lease Administration) gönderdiği bir talimatla Suudi Arabistan’ın Programa dahil edilmesini istemiş ve bu ülkenin savunmasının ABD’nin savunması kadar yaşamsal önemde olduğunu belirtmiştir[16]. II. Dünya Savaşı’nı izleyen dönemde bu süreç ivme kazanarak devam etmiş ve o günden bugüne Ortadoğu’daki ABD hâkimiyet alanlarına Rusya, Çin ve Hindistan gibi ülkeler nüfuz etme yollarını aramışlardır. Çin bu yolda bazı kazanımlar elde edebilmiştir.

İngiltere, Ortadoğu bölgesinde S.S.C.B.’nin artan tehdidi karşısında bölgenin ekonomik ve askeri yükünü taşıyamayacağını bildirmesi üzerine, ABD Başkanı Truman 12 Mart 1947 tarihinde Kongre’ye gönderdiği bir mesajda hür dünyanın özgür kurumlarını sürdürerek dışarıdan gelecek saldırılara karşı ulusal bütünlüklerini koruması ve kendilerine dikte edilmek istenecek totaliter rejimlere karşı koymalarını destekleme kararlılığının sergilenmesi gerektiğini belirtmiş ve ayrıca Türkiye ve Yunanistan’a bu bağlamda ekonomik yardımda bulunmak için ödenek tahsis edilmesini istemiştir. Kongre Türkiye ve Yunanistan’a 700 milyon dolara yaklaşan ekonomik yardım paketini onaylamıştır. ABD Başkanı’nın bu hamlesi “Truman Doktrini” adı ile anılmış ve böylece ABD bölgeyi dış politika öncelikleri arasına almıştır[17].

ABD ve İngiltere, Haziran 1951 de Ortadoğu’da bir Ortadoğu Komutanlığı kurulması konusunda görüş birliğine varmışlardır. Ancak bu Komutanlık çeşitli gelişmeler nedeni ile yaşama geçememiştir. Bu konuda daha fazla bilgi edinmek isteyenler Prof. Dr. Baskın Oran’ın editörlüğünü yaptığı Türk Dış Politikası Cilt I sayfa 617-627 ye bakabilirler. Ancak bu süreçte 24 Şubat 1955 de Türkiye ile Irak arasında “Bağdat Paktı” diye anılan Karşılıklı İşbirliği Antlaşması imzalanmıştır. 14 Temmuz 1958 de General Kasım’ın Irak’ta yaptığı ihtilal üzerine Bağdat Paktı’nın yerini Merkezi Antlaşma Teşkilatı /CENTO almıştır.

ABD’nin Ortadoğu bölgesine ilk somut ve açıktan müdahalesi, 1951 yılında seçimleri kazanarak İran Başbakanlığına gelen ve aynı yıl Meclis’ten çıkardığı bir yasa ile İran petrollerini millileştirme kararı alan Muhammed Musaddık’ı İngiltere ile işbirliği içinde 1953 yılında iktidardan devirmesi ile yaşanmıştır.

Ortadoğu’da yukarıdaki gelişmeleri yakından izleyen ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik bakışı da etkilenmiş ve ABD yönetimi 9 Mart 1957 tarihinde Kongre tarafından onaylanan Başkanlık kararı ile Bölgeye yönelik tutumunu daha da katılaştırmıştır. Eisenhower Doktrini olarak tarihe geçen bu belgede, “ABD, Ortadoğu’daki milletlerin bağımsızlığının ve bütünlüklerinin (integrity) korunmasını dünya barışı ve ulusal çıkarları bakımından yaşamsal olarak görmektedir. … Herhangi bir Ortadoğu ülkesinin uluslararası komünizmin kontrol ettiği bir ülke tarafından silahlı saldırıya uğraması halinde ABD’den yardım talep edilmesi durumunda silahlı kuvvetlerini kullanarak yardıma hazır olduğu” açıklanmıştır[18].

1973-74 petrol şokları ve 1974 yılında Arap ülkelerinin İsrail’in bölgede izlediği politikalara ABD ve Avrupa’nın destek vermesi nedeniyle petrol ambargosu uygulamalarından ve 1979 yılında da İran’da Şah’ın devrilmesi ve yerine Humeyni’nin iktidara gelmesinden sonra, ABD bölgeden petrol sevkiyatında risklerin artabileceğini gözlemesi üzerine Başkan Jimmy Carter Kongre’nin 23 Ocak 1980 tarihli ortak toplantısında Carter Doktrini olarak anılacak şu açıklamayı yapmıştır; “Herhangi bir dış gücün Basra Körfezi bölgesini kontrolü altına almak üzere harekete geçmesi ABD’nin yaşamsal çıkarlarına saldırı olarak kabul edilecektir. Böyle bir saldırı askeri güç kullanma dahil gerekli her türlü araç ile def edilecektir.[19]

İlginç olan şudur ki, Başkan Carter’in Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski, bu göreve gelmeden önce 1977 yılında yayınladığı “Büyük Satranç Tahtası” isimli kitabının “Avrasya Balkanları” bölümünün başlangıcında “Her ne kadar Basra Körfezi ve Ortadoğu’daki devletlerin pek çoğu da istikrarsızsa da, bu bölgede son sözü Amerikan gücü söyler[20]” saptamasını yapmıştır. Aynı bölümün izleyen sayfalarında ise dünya enerji tüketiminin otuz yıllık bir dönemde hızla artacağını belirttikten sonra bu artışın sadece 1993-2015 döneminde yüzde 50 den fazla olacağının altını çizmiştir. Brzezinski enerji talebindeki bu sıra dışı artışın, Meksika Körfezi ve Kuzey Denizi enerji kaynakları kadar zengin olduğu tahmin edilen, başta Azerbaycan olmak üzere Orta Asya enerji kaynaklarına yönelik şirketlerin ve devletlerin isteklerini kabartacağını da öngörmüştür. Brzezinski o bölümde belirtmemiş olsa bile, bahsedilen boyuttaki enerji talebi büyümesinin Ortadoğu enerji kaynaklarına yönelik mücadeleyi de yoğunlaştırdığı da tartışmasızdır.

Ağustos 1990 da Irak’ın Kuveyt’i işgali ABD Başkanı G.H.W. Bush tarafında bölgede birçok ülkenin de katılımı ile birkaç yüz bine yakın bir askeri güç  oluşturularak, Irak’ın savaşla geri çekilmeye mecbur etmiştir. Bu süreçte Başkan Bush, ABD Kongresi’nin Silahlı Kuvvetler Komitesi’nde ortaya çıkan krizi değerlendirirken şu olasılıklara da işaret etmiştir; Saddam bir kez Kuveyt’i ele geçirip Suudi Arabistan sınırına bütün askeri gücünü yığarsa, geleceğe yönelik olarak dünyanın enerji politikaları üzerinde söz sahibi ve ABD’nin ekonomisinin de boğazını tutma fırsatını ele geçirmiş olacaktır[21].  Irak’ın Kuveyt’i işgali sadece ABD’yi endişelendirmemiş diğer büyük devletleri de rahatsız etmiştir. Zira bu işgal kabul edilirse, Irak dünya petrol rezervlerinin yüzde 20 sine yakın bölümünü kontrol eder duruma gelecekti. O nedenle de ABD’nin başını çektiği askeri müdahaleye dünya ülkeleri kayda değer bir muhalefet de göstermemişlerdir.

ABD’nin Ortadoğu’ya ikinci büyük askeri müdahalesi yukarıda da değinildiği üzere, 2003 yılında Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olduğu ve bunları yok etmeyi kabul etmediği gerekçesi ile işgal edilmesidir. Bu nokta da anımsanması gereken birkaç husus vardır. Bunlardan ilki 26 Ocak 1998 tarihinde “yeni muhafazakarlar” veya neo-con olarak bilinen ve aralarında ABD’li strateji ve diplomasi uzmanlarının bulunduğu bir grubun 26 Ocak 1998 tarihinde Başkan Clinton’a gönderdikleri bir yazıdaki şu ifadeler dikkat çekicidir; “Saddam Hüseyin’e yönelik ‘hareketsizleştirme’ (containment) politikası son aylarda etkisini sürekli kaybetmektedir. … Eğer Saddam kitle imha silahlarını atabilme yeteneğine sahip olursa ki mevcut yaklaşımı izlediğimiz sürece buna sahip olacağı kesindir … dünya petrol arzının azımsanmayacak bölümü zarar görecektir. … Kabul edilebilecek tek strateji Irak’ın kitle imha silahı kullanma tehdidini veya kullanma olasılığını ortadan kaldırmaktır. Bunun anlamı, yakın gelecekte diplomasi açıkça işlemez olduğunda askeri eylemde bulunma arzusunu göstermek ve uzun vadede de Saddam Hüseyin’i ve rejimini iktidardan uzaklaştırmaktır. Bunun Amerikan dış politikanın amacı olması gerekmektedir.[22]” Görüldüğü üzere, Irak’ta rejim değişikliği için ABD’de plan yapma 1998 yılı belki de daha öncesine gitmektedir. İkinci olarak anımsanması gereken husus ise, 11 Eylül 2001 tarihinde ABD’de yer alan saldırıların arkasında Irak’ın yer aldığının söylentilerinin medyada yer alması ve Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olduğunun İngiltere ve ABD yetkililerince ısrarla ileri sürülmesidir. Üçüncü olarak anımsamakta fayda olan husus ise 2003 işgalinden kısa süre sonra Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olmadığının açıklanması ve Irak savaşının geniş ölçüde petrole yönelik olduğunun ABD Merkez Bankası eski Başkanı Alan Greenspan tarafından anılarında açıklanmasıdır.

Ülkemizin bulunduğu coğrafyanın büyük devletlerarası enerji çekişmeleri yönünden taşıdığı risk konusunda önemli bir gözlem de, ABD Ulusal İstihbarat Konseyi’nin Kasım 2008 ayında yayınladığı Küresel Eğilimler 2025 Raporunda “Kaynaklara Yönelik Yeni Çatışmalar” başlığı ile yer almaktadır. Rapora göre, “Artan nüfus ve büyüyen ekonomilerin yükselttiği enerji talebi, enerji arzının devamı, güvenilirliği ve fiyat düzeyi sorunlarını beraberinde getirmektedir. Bu sorunlar sınırlı kaynaklar için rekabet eden ülkeler arasında tansiyonu yükseltmekte ve bunların yanında Ortadoğu’da politik çalkantı ve piyasalarda artan talebi karşılama konusunda genel güven kaybı duyulduğunda, bu gerilim daha da yükselmektedir. Dünya hidrokarbon kaynaklarının büyük bölümünü ulusal şirketlerin denetlemesi enerji-devlet ilişkilerini ve jeopolitik sorunları daha da karmaşıklaşmasına yol açmaktadır. Enerji kıtlığı düşüncesi ülkeleri enerji kaynaklarına gelecekte de ulaşabilmek için önlemler almaya yönlendirmektedir. En kötü durumda, hükümet liderleri rejimlerinin geleceği ve ülke içi ekonomik ve sosyal istikrar bakımından enerji kaynaklarına erişimi güven altına almak zorunda olduklarına inanırlarsa devletlerarası silahlı çatışmalar bile gündeme gelebilir. … Enerji güvenliğini sağlayabilme endişeleri Çin ve Hindistan gibi ülkeleri enerji alanında ortak olmaya sevk ediyor ve yoğunlaşan rekabet giderek askeri olarak da desteklenmek istenince gerilim, hatta savaş olasılığını da arttırmaktadır. Enerji açığı olan ülkeler, enerji üreten ülkelerle stratejik ilişkilerini geliştirmek için silah, hassas teknoloji yardımı ve askeri ittifak ve politik destek gibi araçları da devreye sokabilir.[23]

Yukarıdaki alıntıda belirtilen tüm araçlar bulunduğumuz coğrafyadaki enerji kaynaklarına erişimi ve denetlemeye yönelik olarak başta ABD olmak üzere bazı ülkeler tarafından yoğun olarak kullanıla gelmiştir. Bundan sonra da yeni araçlarda eklenmek suretiyle kullanılmaya devam edecektir. Son yıllarda Ortadoğu enerji kaynaklarını denetlemeye yönelik olarak ortaya atılan yeni stratejilere de kısaca göz atmak uygun olacaktır.

ABD Başkanı G.W. Bush’un Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleeza Rice, 7 Ağustos 2003 günü “Orta Doğu’yu Değiştirmek” başlığı ile yayınlanan bir yazısında diğer hususların yanında şu hususlara da değinmiştir; “Bugün ABD, dostları ve müttefikleri kendilerini dünyanın bir başka bölgesini uzun vadeli bir değişime adamalıdırlar: Orta Doğu. 22 ülkeden oluşan ve toplam nüfusu 300 milyonu bulan Orta Doğu’nun toplam GSYİH sı, nüfusu 40 milyon olan İspanya’dan bile geridir. Bu bölge, Arap aydınlarının deyimi ile “özgürlük açığı” nedeni ile geri bırakılmıştır. … Irak kurtarılması ile, Orta Doğu’da ve dünyada güvenliği güçlendirecek, olumlu bir gündeme başlamak için özel bir fırsat vardır.[24]

Ulusal Güvenlik Danışma Rice’ın bu yazısından bir süre sonra Nisan 2004 de ABD, G-8 toplantısında “Büyük Ortadoğu Projesini” sundu[25]. Proje Başkan Bush’un “Özgürlüğe İlerleme Projesi”nin bir parçası olduğu belirtildi.

Başkan Bush’un Ulusal Güvenlik Danışmanı konumundan Dışişleri Bakanı koltuğuna geçen Rice, Haziran 2006 ayında İsrail’de yaptığı bir konuşmada Büyük Ortadoğu Projesi’nin adını “Yeni Ortadoğu Projesi” şekline değiştirdi. Rice Washington’a döndüğünde yaptığı basın toplantısında da Lübnan’da yaşananları (İsrail’in Lübnan’a saldırıları)Yeni Ortadoğu’nun “doğum sancıları” olarak tanımlamıştır[26].

İlginç bir rastlantı olsa gerek, yine Haziran 2006 tarihinde ABD Silahlı Kuvvetler Dergisi’nde Yarbay Ralph Peters’ın “Kanlı sınırlar-Ortadoğu daha iyi nasıl görünür” başlıklı makalesi ve bir harita yayınlandı. Bu haritada Ortadoğu’daki devletlerin sınırları yeniden çizilmiş ve Türkiye dahil birçok devletin toprakları küçültülürken yeni devletler yaratılıp haritaya dahil edilmiştir. Yarbay Peters’ın Yeni Ortadoğu haritası 15 Eylül 2006 günü Roma’daki NATO Askeri Koleji’inde de sahne almıştır. Bu durum Türkiye’nin tepkisine yol açmıştır. Bu tepkiye verilen yanıt ise, Yarbay Peters’ın yazısında yer alan değerlendirmeler ile çizdiği haritanın kendi kişisel düşüncelerini yansıttığı ve ABD’nin resmi politikası ve hedeflerini yansıtmadığı şeklinde olmuştur[27]. Yarbay Ralph Peters’ın makalesinde kullandığı harita Görsel 1 de yer almaktadır.

Condoleeza Rice’ın Haziran 2006 ayında Lübnan’daki olayları “Yeni Ortadoğu’nun doğum sancıları” söylemini, Yarbay Ralph Peters’ın haritasıyla birlikte değerlendirdiğimizde, anlaşılan Büyük Ortadoğu Projesi ile Ortadoğu’ya “dokuz doğurtulmak” istendiği sonucuna varabiliriz.

Görsel 1

Kaynak: The Armed Forces Journal 2006.

2006 yılının aynı günlerinde Lübnan’da yaşananlar da “Yapıcı Kaos” veya “Yapıcı Yıkım” söylemi ile tanımlanmaya başlanmıştır. 18 Aralık 2010 tarihinde, Tunus’ta başlayan “Yapıcı Yıkım” gösterileri ve olayları ile birlikte “Arap Baharı”  kavramı söylemlere katıldı. Tunus’ta başlayan Arap Baharı sırasıyla Libya’ya sıçramış ve NATO’nun askeri müdahalesi sonucu Muammer Kaddafi rejiminin yıkılması ile sonuçlanmış, Arap Baharı rüzgarı daha sonra Mısır, Yemen gibi ülkelere sıçramıştır. Arap Baharı Bahreyn’e de uğradı ise de oradaki ziyaretini, Suudi Arabistan ordusunun da bu ülkeyi acilen ziyaret etmesi sonucu kısa kesmek zorunda kaldı ve soluğu Suriye’de aldı. Suriye’ye yönelik bir harita da son aylarda dünya basınında yer almaya başladı. Bu harita Görsel 2 dedir.

Görsel 2

Kaynak: “Wiping Countries Off the Map”: Who’s Failing the “Failed States” Washington is in the “business of destroying” a very long list of countries. By Prof Michel Chossudovsky Global Research, December 29, 2012.

 

Suriye’deki gelişmeler, ülkemiz bakımından da önem taşıdığı için ayrıca tartışılması gereken bir konudur. Suriye boyutuna ayrı bir incelememde ayrıntısı ile tartışacağım.

Ortadoğu’da dış güçlerin izlediği politika ve stratejilere ilişkin olarak verdiğim bilgilerin geniş ölçüde madalyonun ABD tarafını yansıttığını ve Rusya ve Çin gibi diğer süper güçlerin izledikleri stratejiler konusuna yeterince yer verilmediği şeklinde eleştirilebilir. Bu doğru bir eleştiri olur. Ancak buna verebileceğim yanıt iki kademeli olacaktır. Birincisi ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik politikaları konusunda çok fazla yayın olmasına karşılık benim bildiğim yapancı dilde Rusya ve Çin’in izlediği bölgeye yönelik izlediği stratejiler konusunda daha sınırlı bilgi yer almaktadır. Bunlar da geniş ölçüde ABD’li strateji uzmanlarının değerlendirmeleridir. Ancak şunu duraksamadan belirtebilirim ki, Ortadoğu’nun zengin enerji kaynaklarında Çin ve Rusya’nın küçümsenemeyecek emelleri vardır.  İkinci boyut ise ABD’nin Ortadoğu sahnesinde sergilenen büyük oyunda rol alan baş aktör ve şimdiye kadar birinci oyun kurucu olduğu ve diğer oyunculara vermek istediği ve şimdiye kadar verdiği roller de figüranlıktan öteye pek geçmediği ve bundan böyle de geçmesine izin vermek istemeyeceği bir gerçektir. Bu hususları belirttikten sonra Çin’in Bölge’deki arayışları konusunda da bazı özet bilgilere yer vermek uygun olacaktır. Çin, Azerbaycan’da enerji yatırımı için fırsat aramıştır. İran’la doğal gaz ve petrol arama konusunda anlaşmalar imzalamıştır. Saddam Hüseyin döneminde petrol arama ayrıcalığı elde etmiştir. Kaddafi döneminde Libya’da petrol arama hakkı elde etmiştir. Sudan’da büyük boyutlu petrol yatırımı yapmıştır. Çin Devlet Başkanı ve Başbakan düzeyinde 2000-2010 döneminde Afrika ülkelerine ve Güney Amerika ülkelerine enerji yatırımları konusunda devamlı ve karşılıklı ziyaretlerde bulunmuş ve birçok anlaşma yapmıştır. Bunun dışında ayrıca, Suudi Arabistan ile de ortak petrol rafinerisi kurma müzakereleri yapmış ve bu bağlamda her iki ülke en üst düzeyde karşılıklı ziyaretlerde bulunmuşlardır. 2005 yılında Exxon ve Saudi Aramco şirketlerinin Çin’de 3.5 milyar dolarlık rafineri ve petrokimya yatırımları yapmayı planladıkları açıklanmıştır[28]. Diğer taraftan 2007 yılında dört ay içinde Çin ve Suudi Arabistan Devlet Başkanları düzeyinde karşılıklı yaptıkları ziyaretler ile Çin’in stratejik petrol stoklarının oluşturulması konusunda görüşmeler yaptıkları da basına yansımıştır[29].

Rusya’nın da Saddam Hüseyin yönetiminden elde ettiği bir petrol ayrıcalığı vardı. Ancak yukarıda da değinildiği üzere, ABD bu ayrıcalığı tanımamıştır. Bu noktada anımsanması gereken ince bir nokta da Başbakan (eski Cumhurbaşkanı) Putin’in petrol ve enerji konuları üzerinde KGB’de çalıştığı dönemde doktora yapmış olduğu gerçeğidir. Rusya, Kafkasya’da olduğu gibi Ortadoğu’da da yer alan enerjiye ilişkin gelişmelerini de daima yakından izlemiştir. Bu bağlamda Rusya, SSCB döneminden beri Ortadoğu petrolleri ile yakından ilgili olagelmiş ve bölgede üs edinme çabasında olmuştur. Bu üssü Suriye’de edinmiştir.

2012 yılı sonuna doğru, Uluslararası Enerji Ajansı’nın 2012 yılı “Dünya Enerji Görünümü Raporu”nu yayınladı. Batı basınında bu rapora dayanarak ABD’nin yeniden petrol ve doğal gaz ihracatçısı konumuna geleceğine ve Çin’in petrol ve doğal gaz gereksinimini Ortadoğu’dan rahatça karşılayabileceğine ilişkin haberler yer almıştır. UEA’nın basına verdiği “Gerçekler Kağıdı”na (Factsheet) göre, ABD kaya gazı üretimi son yıllarda hızla artmaktadır. Bu gelişme 2035 e kadar böyle devam ettiğinde ABD petrol üretimini arttırma yanında azalan ithalatını da geniş ölçüde Kanada’dan sağlaması öngörülmektedir. Bunun yanında “hydrolic fracturing and horizantal drilling”  (Basınçlı su ile parçalama ve yatay delme) tekniklerinin geliştirilmesi ile kaya gazı üretiminde son yıllarda çok büyük artış sağlanmış ve ABD’nin gaz üretimi Rusya’yı geçmiştir[30]. Bu haberler beraberinde ABD’ de petrol ve gaz üretiminin artmakta oluşu bu ülkenin Ortadoğu politikasında köklü değişikliğe yol açabilir mi sorusunu akla getirmektedir. Bu sorunun yanıtı, bana göre, “hayır” değiştirmezdir. Bu düşüncemin dayanaklarını şöyle açıklayabilirim: 1) 2013-2035 arasında geçmesi gereken 22 yıl vardır. Bu da birçok belirsizlik demektir. 2) ABD, Ortadoğu petrollerine kendisi net petrol ihracatçısı olduğu yıllarda 1947 de el koymağa başlamıştır. O nedenle yeniden ihracatçı konumuna gelecek olması, bu alanları denetleme arzusundan vaz geçme nedeni olmaz. 3) ABD’nin ürettiği petrolün ve doğal gazın üretim maliyetleri kullanılan teknoloji nedeni ile Ortadoğu’nun üretim maliyetlerinden çok yüksek olacaktır. Dolayısı ile dünyanın en ucuz petrollerinin üretim ve pazara erişim yollarını 2035 yılında GSYİH’sı ABD’yi geçmesi beklenen Çin gibi bir ülkenin denetimine bırakma istemez. 4) Ortadoğu petrolleri halen yer yüzeyine yakın derinliklerden çıkarılmaktadır. Bu seviyenin altında yeni petrol veya doğal gaz havuzlarının olup olmadığına ilişkin olarak kamuya açık bir araştırma ve bilgi yoktur. 5) ABD’nin petrol ve doğal gaz üretimine ilişkin olarak uygulamakta olduğu teknoloji dün bulunup bugün uygulamaya konulmamıştır. Bu teknikler yıllardır ABD tarafından kullanılagelmektedir. Buna rağmen ABD Büyük Ortadoğu Projesi ve onun Arap Baharı versiyonunu uygulamaya koymuştur. Bütün bu saydıklarım ve daha birçok neden ABD’nin Ortadoğu petrollerini, doğal gazını ve ulaşım yollarını denetlemekten vaz geçmeyeceğini açıkça göstermektedir.

Bu noktada, UEA’nın basına verdiği “Gerçekler Kağıdı”nda (Factsheet) yer alan bir bilgiyi buraya almak uygun olacaktır. “Yeni Politika Senaryosu’na göre, 2012-2035 döneminde dünya enerji sistemine 37 trilyon dolarlık toplam yatırım yapılması gerekmektedir. Bu miktar anılan dönem için tahmin edilen dünya GSYİH ortalamasının yüzde 1.5 na eş değer bir yatırımdır. Bu yatırımın yüzde 61 i OECD üyesi olmayan ülkelerde yapılacaktır. Bu yatırım tutarı içinde petrol ve doğal gaz için yapılacak yatırım harcamaları 19 trilyon dolardır. …[31]” Bu ifade ile birlikte Cheney’in yukarıya alıntılanan ifadesinden şu tümceleri de anımsamak uygun olacaktır; “… Petrol temelde bir hükümet işidir. Dünyanın birçok bölgesi büyük petrol fırsatlarına sahip ise de Ortadoğu dünya petrol rezervlerinin üçte ikisine en düşük maliyetle sahip olduğu için halen büyük ödülün bulunduğu yerdir. Şirketler bu bölgeye daha fazla nüfuz edebilmek için büyük beklenti içinde olmakla birlikte, bu konudaki gelişme yavaş olmaya devam edecektir.” Cheney’in bu ifadesinde özellikle dikkat edilmesi gereken bölüm; “Şirketler bu bölgeye daha fazla nüfuz edebilmek için büyük beklenti içinde …” Bu tümcede bahsedilen “Şirketler” ABD’nin büyük petrol şirketlerinden başka şirketler değildir. Olsa olsa bunlara BP, Shell ve belki de Total ana aktörlere yardımcı olarak katılabilir. Diğer şirketler ise bu büyük şirketlerin politik ve ekonomik hesaplarına göre figüran rolü ve payları düşebilir. Zira, ABD’de yeni yöntemlerle petrol ve doğal gaz üretimini yüksek maliyetlerle bu şirketler yürütmektedir. Bu işlemler için gerekli sermayeyi en kolay ve en ucuz maliyetle bulabilecekleri yer ise Ortadoğu petrol ve doğal gaz üretim alanlarını ve pazarlamasının sunacağı yüksek kâr marjlarıdır. ABD’nin petrol ve doğal gaz dışa bağımlılığı azalsa veya tamamen ortadan kalksa bile, dünya petrol ve doğal gaz üretim bölgelerinde “vanaları” kendi denetiminde tutmak istemektedir. Bu noktada giriş bölümünde yer verdiğim Kissinger’in deyişini de unutmamak gerekir; “Petrolü denetlediğinizde ulusları kontrol altında tutarsınız, gıdayı kontrol altına aldığınızda da halkları denetlersiniz.” Son yıllarda ABD’nin enerji kaynaklarını denetleme girişimleri artık tek başına yapılmamakta ve NATO şemsiyesi altında yürütülmektedir. Böylece hem AB ülkelerine hem de AB dışında kalan NATO üyesi ülkelere enerji arz güvenliklerinin sağlanmada askeri ve mali yükü aktarılmaktadır.

Uygulanagelmekte olan Büyük Ortadoğu Projesi de, Cheney’in altını çizdiği Şirketlerin bu alanları ele geçirmesi için çizilmiştir. Irak’ın yeniden yapılandırılmasından sonra çıkarılmaya çalışılan Petrol Yasası ve petrol arama ihale ve izinlerinin hangi şirketler tarafından ele geçirildiğine ilişkin ayrıntılı bir liste açıklandı mı? Libya’daki petrol sahalarını hangi şirketler işletecek, belli mi? İlk sorunun yanıtı benim bildiğim kadarı ile hayır ve ikinci sorunun yanıtı ise henüz belli değil.

Bu noktada üzerinde durmak istediğim diğer bir husus ise, büyük enerji üreticisi olmamalarına rağmen ulaşım yollarını denetledikleri için Tablolarda yer alan ülkelerdir. Bölgemizde bulunan ve stratejik boğazları kontrol eden Mısır, Yemen gibi ülkeler ile Hürmüz Boğazı’nın bugünkü ve gelecekteki önemini belirten bir haritayı sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu harita Görsel 3 de yer almaktadır. Görsel 3 günümüzde enerji taşımacılığı bakımından büyük önem taşıyan Hürmüz, Bab el-Mendeb boğazları ile Süveyş Kanalı’nın 2030 da öneminin çok daha artacağı açıkça görülmektedir.  Bu deniz ulaşım yollarının, Avrupa’ya ve Uzakdoğu’ya yönelik petrol, LPG ve likit doğal gaz taşımacılığı açısından önemi 2030 yılında çok büyük ölçüde artacağı açıkça görülmektedir. İşte bu deniz yollarını ve boğazları korumak için ABD uzun yıllardır Hint Okyanusu’nda ve Basra Körfezi’nde uçak gemi grupları bulundurmaktadır.  Bab-el-Mendeb Boğazı’nın güvenliğini sağlamak ve Yemen’i denetleyebilmek için, Afrika Boynuzu olarak bilinen Somali’nin Hint Okyanusu’na uzanan burnundan 80 kilometre uzakta ve Güney Yemen sahillerinden de 380 kilometre uzaktaki Socotra takım adalarında ABD askeri bir üs kurmuştur[32]. Bab-el-Mendeb’i denetlemek üzere, ABD’nin ayrıca Cibuti’de bir askeri üssü mevcuttur[33]. İşte tam bu noktada İngiliz Koramirali ve jeostratejist Alfred Thayus Mahan’a (1840-1914) ait şu söylemi anımsamakta yarar görüyorum; “Hint Okyanusu’nda deniz gücünü elinde bulunduran ülke uluslararası sahnede baş aktör olacaktır.[34]

Görsel 3

Kaynak: IEA Oil Supply Security 2007 Global Oil Choke Points

Görsel 3 de yer alan bilgiler göz önüne alındığında Mısır’da ve Yemen’de esen Arap rüzgârlarının nedenleri çok daha iyi anlaşılmaktadır. Dikkat edilirse Arap Baharı uğradığı Tunus, Libya, Mısır ve Yemen gibi ülkelere demokrasi getirmemiş, Şeriat uygulayacak politik yapılanmalar oluşmasını sağlamıştır.

Bu bilgilerden de görüldüğü üzere, Batı ülkeleri petrol ve doğal gaz sunum güvenliğini bizzat kendi ellerine almış ve bu amaçla kapsamlı bir yeni Ortadoğu yapılanma projesi uygulamaktadırlar.

Türkiye’nin bölgedeki izlediği politikalar ve Türkiye’ye petrol ve doğal gaz sunumu üzerindeki etkiler

Türkiye dünyada en fazla (kara ve denizde) sınır komşusu olan ülkelerin en başlarında yer alır. Üstelik bu sınır komşularının büyük çoğunluğu, Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında Osmanlı Devletinden koparak bağımsızlıklarını elde ettikleri için Türkiye’ye yönelik ön yargıları ve hesapları vardır. O nedenle de Türkiye bulunduğu coğrafyaya yönelik olarak izleyeceği politikaları “çok bilinmeyenli” denklem çözebilme yeteneğine göre kurgulamak durumundadır. Bu kurgulamada ve uygulamada verilecek yanlış görüntüler ve yapılacak hatalar, bölge ülkeleri arasında Türkiye’ye karşı kendi aralarında oluşturacakları geçici veya kalıcı işbirliği ilişkilerini güçlendirebilir. Bu çok bilinmeyenli denklemin en kritik bilinmeyeni ise Arap ülkeleri ile İsrail ilişkileri olagelmiştir. Ancak bu ikili kritik bilinmeyenlere bir yenisi eklenmiştir; İsrail-İran ilişkileri. Bu noktada anımsanması gereken diğer bir husus da Arap ülkelerinin homojen bir birlikteliğinin olmamasıdır. Bu ülkeler süper güçlerle ilişkileri bakımından uzun süre ayrışmışlardır. Irak, Mısır, Libya, Suriye ve Yemen zaman zaman ABD ekseninde çoğu zaman da Rusya ekseninde rol almışlar ve bölgedeki süper güç çekişmelerinden kendi çıkarlarına yararlanmaya çalışmışlardır. Arap ülkelerindeki bu çıkar yalpalanmaları Türkiye’nin çok bilinmeyenli denklemine yeni bilinmeyenler eklemiştir. Buna rağmen, Türkiye uzun süredir bu kritik çok bilinmeyenli denklemi belirli bir ince denge ile sürdüre gelmiştir. 1980 li yıllarda PKK terör eylemlerinin başlaması ile birlikte Türkiye’nin denklemi daha karmaşık hale gelmiştir. Zira komşu olan veya olmayan, dost olan ve olmayan ülkeler Türkiye’ye ve zaman zaman da Irak’a ve İran’a yönelik yaklaşımlarında Kürt kartını joker olarak politik araçları arasına bir seçenek olarak eklemişlerdir. Türkiye’ye karşı PKK kartını uzun süre kullanan ülke Suriye olmuştur. İsrail İse Irak ile çatışmalarında Kuzey Irak Kürtlerinden yararlanacak adımlar atmıştır.

Saddam Hüseyin’in geliştirmekte olduğu nükleer tesisleri İsrail’in vurması ile başlayan İsrail-Irak gerginliğinde, İsrail, Kuzey Irak’ta yerleşik Barzani ve Talabani güçleri ile yakın ilişki içine girmiştir. Aslında bu ilişkilerin çok daha eski tarihlere gittiği de ileri sürülmektedir. Suriye ile Golan tepelerinin işgali ile başlayan gergin süreç de İsrail’in Kuzey Irak ve Suriye’deki Kürt gruplarını desteklemesini özendirdiği anlaşılıyor. İran’ın nükleer teknoloji üzerinde çalışmaya başlaması ve İsrail’e yönelik düşmanca söylemleri üzerine İsrail’in Kuzey Irak Kürt gruplara desteği peşmerge gruplarına komando eğitimi vermeye kadar uzanmıştır[35]. Hersh’in 2004 tarihli yazısında İsrail’in eğittiği bu grupların Suriye ve İran’da operasyonlarda bulunduğu da belirtilmektedir. Hersh’in anılan yazısı dikkatle okunmaya değer içeriktedir.

Yukarıdakilere ek olarak, ABD ve AB ülkeleri İran’ın nükleer enerji ve silah üretme çalışmalarına karşı uygulayageldikleri yaptırımların yoğunluğu ve kapsamı da giderek artmaktadır.

Suriye’de rejim değişikliğine yönelik baskılar da büyük yoğunluğa ulaşmış durumdadır.

Türkiye, işte böyle iyice karmaşıklaşmış bir Ortadoğu’da çok bilinmeyenli denklemle ilişkilerini sürdürmek ve bölgeden gelecek petrol ve doğal gaz arz güvenliğini sağlamak durumundadır.

Irak’a ABD’nin askeri müdahalesi öncesinde, Türk ve ABD yetkilileri arasında neler görüşüldü ise, ABD’nin 4. Piyade Tümeni’nin asker ve tank gibi birçok savaş teçhizatı yüklü gemiler Kuzey Irak cephesini açmak üzere günlerce Doğu Akdeniz’de beklemişlerdir. 1 Mart teskeresinin TBMM’den çıkmaması üzerine bu gemiler Basra Körfezine yönelmişlerdir. Bu gelişmenin ABD yönetimi içerisindeki bazı çevrelerde yoğun tepkiye yol açtığı anlaşılmaktadır. Bu bağlamda, Dick Cheney’in danışmanlarının başkanı S. Libby’nin “Türkler milyarlarca dolarlık ABD yardımını tepiyorlar, Washington karışmamalı ve mali piyasalar Türk ekonomisine gereken bedeli ödetmeli” anlamına gelen söylemler dile getirdiği kitaplara geçmiştir[36]. Irak’ın işgali sırasında Türkiye’nin Kuzey Irak’ta PKK’ya yönelik operasyonları ABD tarafından engellenmiş ve hatta o bölgedeki Türk askerlerinin başına çuval geçirilmesine ulaşan olaylar yaşanmıştır. Ankara’nın Hamas ve Hizbullah liderleri ile görüşmesi ve Gazze’ye yapılan ziyaretler İsrail ile ilişkileri limonileştirmişken, bir de Mavi Marmara’nın Gazze yolculuğuna çıkmasına izin verilmesi ve İsrail’in gemiye uluslararası sularda askeri müdahalede bulunması bu ülke ile ilişkileri ciddi şekilde germiştir.

Bu arada, Doğu Akdeniz’de İsrail-Gazze sahilleri ile Güney Kıbrıs arasındaki sularda doğal gaz kaynaklarının keşfi, İsrail Güney Kıbrıs arasında enerji işbirliği kurulmasına neden olduktan başka, askeri işbirliğine uzanan gelişmeler de yer almıştır.

Son yıllarda Irak-Türkiye ilişkilerindeki gerginlik giderek tırmanmaya başlamıştır. Bu tırmanma, Irak eski Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık Haşimi’nin hakkında dava açıldığı sırada Türkiye’ye sığınması ve mahkumiyet kararından sonra da kalmasına izin verilmesi ile de devam etmiştir. Irak Hükümeti, Türkiye’yi iç işlerine karışmakla suçlamıştır. Irak’ta ABD askerlerinin geniş ölçüde çekilmesinden sonra iç çekişmeler de tırmanmaya başlamış ve Bağdat- Kuzey Irak Yerel Yönetimi arasındaki ilişkiler de gerginleşmiştir.

Türkiye’nin Doğu Anadolu’da NATO’ya radar üssü kurma izni vermesi İran tarafından tehdit olarak algılanmış ve Türkiye’ye karşı söylemler sertleşmeye ve zaman zaman tehdide varan düzeye çıkmaya başlamıştır. 2012 de Türkiye’nin Suriye ile sertleşen ilişkileri nedeniyle NATO’dan savunma amaçlı olarak Patriot füzeleri isteminde bulunması İran tarafından kendisine yönelik olarak algılanmış ve gerginliğin daha da tırmanmasına neden olmuştur. İşin ilginci, aynı dönemde Türkiye’nin İran’a altın dış satımında bulunması da başta ABD olmak üzere Avrupa ülkelerinde ciddi rahatsızlık yaratmıştır.

Bu süreç içerisinde Büyük Ortadoğu Projesi veya yeni adıyla Yeni Ortadoğu Projesi çerçevesinde Arap Baharının Suriye durağına gelmesi ve Türkiye’nin Suriyeli muhaliflere sınırda sığınma olanağı tanıması Suriye ile Türkiye ilişkilerini de ciddi biçimde bozmuştur. İlişkiler, savaş söylemlerinin gündeme geldiği bir düzeye tırmanmıştır. Esat rejimi Kuzey Suriye’de yerleşik Kürt gruplarına bu bölgenin denetimini bırakıvermesi Türkiye’nin çok bilinmeyenli denklemini daha da karmaşık hale getirmiştir. Bu arada, Suriye’nin bir savaş uçağımızı Doğu Akdeniz’de Suriye karasuları içinde veya dışında vurması da gerginliği daha da tırmandırmıştır. Rusya’nın Suriye’de askeri üssünün bulunması, bu ülkeyi Suriye denklemine dahil etmektedir. Denklemin ciddi şekilde karmaşıklaştığı bu ortamda, Türkiye’nin Rusya’dan kalkan bir Suriye uçağını zorunlu inişe mecbur edip arama yapması her iki ülkenin de ciddi tepkilerine yol açmıştır. Uçakta yapılan aramalarda bildirilen kargo dışında bir malzeme bulunamaması da sıkıntının boyutunu arttırmıştır. Türkiye-Suriye ilişkilerinde her atılan adım Moskova’nın tepkilerini de tetikleyebilmektedir. Rus basınından Batı basınına geçen haberlere göre, Karadeniz’deki Rus Savaş Filosuna ait bir büyük çıkarma gemisinin 31 Aralık 2012 günü Suriye’nin Tarus Limanına doğru yola çıkmıştır[37]. Suriye konusunu ayrı bir yazıda değerlendirmek düşüncesinde olduğum için bu ülkeye ilişkin değerlendirmelerimi bu boyutta bırakıyorum.

Türkiye’nin “komşularla sıfır sorun” diye yola çıkışının sonucunda gelinen nokta, halk deyişi ile tam bir arapsaçına dönüşmüş görünmektedir. Durumu daha da karmaşık duruma getiren ise, Türkiye’nin cari işlemler açığı bağımlısı konumuna gelmesidir. Tablo 10 bu konuda bir fikir verecektir. Cari işlemler dengesinin sürekli ve büyük boyutta açıklar vermesi ve bu gelişmeyi tersine çevirecek önlemlerden uzak durulması ve orta vadeli programlarda bu yüksek açığın süreceğinin açıklanması, doğal olarak Türkiye’nin dış politikasını da etkilemektedir.

Anımsanacağı üzere, Libya’ya NATO’nun askeri müdahalesinin açıklandığı günde “NATO’nun Libya’da ne işi var?” söyleminde bir iki gün sonra NATO’nun emrine savaş gemileri vermenin ötesinde hafızam beni yanıltmıyorsa savaş uçağı dahi gönderilmişti. Bu olgu ile birlikte başlangıçta alıntıladığım ABD iktisatçısı Fred Bergstein’ın Şubat 2007 de Senato Bütçe Komitesindeki açıklaması anımsanırsa, dış politikadaki hareket kabiliyetimizin ne denli sınırlı olduğu da ortaya çıkar.

Tablo   10

2003-2012 döneminde cari işlemler   açıklarının (CİA) izlediği seyir

Milyon ABD doları olarak

 Yıllar CİA CİA Birikimli
2003

7,515

7,515

2004

14,431

21,946

2005

22,309

44,255

2006

32,249

76,504

2007

38,434

114,938

2008

41,524

156,462

2009

13,370

169,832

2010

46,643

216,475

2011

76,986

293,461

2012/10 ay

41,095

334,556

Kaynak: T.C. Merkez Bankası Tablo 5 Ödemeler Dengesi Ayrıntılı Sunum ve 2012 aylık veriler.

Japonya’daki nükleer santral kazasından sonra başta Almanya olmak üzere birçok Avrupa ülkesi enerji kullanımında doğal gaza daha fazla ağırlık verme kararı alması ve ABD’nin de doğal gaza enerji kullanımında ağırlık verdiği bir ortamda bu iki ülke grubunun Ortadoğu enerji kaynaklarını denetleme çalışmaları da yoğunlaşmıştır. Bu gelişmeler yer alırken, Türkiye bir yandan nükleer enerjiye yatırım yapma çabasını sürdürürken, diğer yandan da Birleşik Arap Emirlikleri ile Afşin-Elbistan düşük kalorili linyit santrallarına 10-12 milyar dolarlık bir anlaşama imzaladığı haberleri basına yansımıştır[38].

ABD, Japonya ve Avrupa ülkeleri sanayi üretimlerinde CO² oranlarını düşürürken, Dünya Ticaret Örgütü’nde CO² ve diğer sera gazlarına bağlı olarak korumacı vergi uygulamasını kurallaştırırken, diğer yandan da Türkiye ve belki de Çin ve Hindistan gibi ülkelere CO²kota satışlarından da büyük kaynak elde etme fırsatını elde etmiş olacaklardır.

Bütün bu sunduğum bilgilerin ortaya koyduğu ortamda Türkiye’nin izlediği politikalarla ve politik seçimlerle bölge ülkelerinden petrol ve doğal gaz sağlamada arz güvenliğini de risklerden arındıramadığı kolayca görünmektedir.

Bulunduğumuz bölgede enerjiye dayalı açık ve/veya taşeronlar aracılığı ile sürdürülen kavgadaki tehlikeli tırmanışların 2013 de de artarak devam etmesi söz konusudur. Bölgede yaşanan ve yaşanacak her türlü olumsuz gelişmeden Türkiye’nin en az hasarla kurtulmasını ve mucize beklemek hâlâ mümkünse hiçbir hasar almadan çıkmasını umalım ve dileyelim.

Hikmet Uluğbay

 


[1] Bartlett bJ. Ve Kaplan J., Bartlett’s Familiar Quotations sayfa 397.

[2] A.B.D. Başkanı Ronald Reagan’ın Nisan 1988 tarihinde açıkladığı “National Security Strategy of the United States sayfa 2, Department of State Bulletin.

[3] Engdahl F. William, “Seeds of Destruction”, Global Research, sayfa 56.

[4] Bergstein Fred C., Peterson Institute for International Economics, “The Current Account Deficit and US Economy”, Testimony before the Budget Committee of the United States senate, February 1, 2007.

[5] “Young and Restless” 3w.smithsonianmag.com/issues/april/saudiarabia.htm

[6] James A. Baker III and Lee H. Hamilton, Co-Chairs, “The Iraq Study Group Report”.

[7] Ehrlich Eugene and Marshall DeBruhl, The International Thesaurus of Quotations, HarperPerennial 1996, sayfa 148.

[8] Feis Herbert, “Foreign Aid and Foreign Policy” Delta Book 1966, sayfa 37.

[9] Y.a.g.k., sayfa 42.

[10] Klare Michael T., “Resource Wars-The New Landscape of Global Conflict” A Metropolitan/Owl Book ve “Dilip Hiro “Blood of The Earth-The Battle for the World’s Vanishing Oil Resources” Nation Books.

[11] Engdahl F. William, “Myths, Lies and Oil Wars, edition.engdahl 2012.

[12] Simmons Matthew R., “Twilight in the Desert- The Coming Saudi Oil Shock and the World Economy”, John Wiley & Sons Inc.

[13] Aleklett Kjell, “Dick Chenney, Peak Oil and the Final Count Down”, Uppsala University, Sweden May 12, 2004.

[14] Hiro Dilip, “Blood of the Earth” sayfa 2008-9.

[15] Geropoulos Kostis, “EU, US oppose Russia’s DEPA bid”, NewEurope, January 4, 2013.

[16] Shwadran Benjamin, “The Middle East, Oil and the Great Powers” Fredewrick A. Praeger 1955 sayfa 309.

[17] Morison Samuel Eliot and Henry Steele Commager, “The Growth of the American Republic”, Oxford University Press, 1960, 9 uncu baskı, Cilt 2 sayfa 825-6.

[18] Blum William, “Killing Hope”, Commuon Courage Press 2004 sayfa 89.

[19] Klare Michael T., “Rising Powers Shrinking Planet- The New Geopolitics of Energy”, Metropolitan Books 2008, sayfa 180.

[20] Brzezinski Zbigniew, “The Grand Chessboard”, Basic Books 1977, sayfa 123.

[21] Klare, Rising Powers …, sayfa 180-81.

[22] Bu yazının tam metnine Newamercancentury.org adresinden ulaşmak mümkündür.

[23] National Intelligence Council, “Global Trends 2025” Kasım 2008 sayfa 63.

[24] Rice Dr. Condolezza, National Security Advisor, “Transforming The Middle East”, The Washington Post August 7, 2003.

[25] Wittes Tamara Cofman, “The New U.S. proposal for a Greater Middle East Initiative: An evaluation”, Brookling Ins.

[26] Nazemroaya Mahdi Darius, “Plans for Redrowing the Middle East: The Project for a ‘New Middle East’”, Global Research November 12, 2010.

[27] Nazemroava, y.a.g.m.

[28] Bahree Bhushan ve Thaddeus Herrick, “Exxon, SAudi Aramco Plan Project in China”, The Wall Street Journal, July 11, 2005, sayfa A4.

[29] Bhadrakumar M. K., “China’s Middle East Journey via Jerusalem”, Asia Times January 13, 2007.

[30] Yergin Daniel, “US energy is changing the World again”, Financial Times November 16, 2012.

[31] World Energy Outlook 2012 Factsheet, “How will global energy markets evolve to 2035”.

[32] Chossudovsky Michael, “Yemen and The Militarization of Strategic Waterways – Securing US Control over Socotra Island and The Gulf of Aden”, Global Research February 7, 2010.

[33] Rozoff Rick, “New Colonialism: Pentagon Carves Africa into Military Zones”, Global Research 5 Mayıs 2010.

[34] Chossudovsky, Y.a.g.m.

[35] Hersh Seymour H., “Plan B” The New Yorker June 21, 2004.

[36] Gordon Michael R. Ve General Bernard E. Trainor, “Cobra II”, Pantheon Books 2006, sayfa 115.

[37] “Russian Warships Head For Syria” Global Research-Itar-Tass December 31, 2012,

[38] “Enerjide BAE işbirliği” Cumhuriyet Gazetesi 4 Ocak 2013 sayfa 11.

Bölgemizde Meydana Gelen Ekonomik, Sosyal ve Siyasi Gelişmelerin Doğal Gaz ve Petrol Arz Güvenliğine Etkileri” üzerine bir yorum

  1. Çeşitli yerli yabancı sitelere, yayın organlarına abonelik/üyeliklerimi azalttığım bir dönemde (75 yaşını aştım) istisnaî olarak kaydolduğum ilk ve tek site bu oldu. Yukardaki olağanüstü incelemeyi hem keyif ve hayranlıkla hem de derin bir hüzünle okudum. Hüznün nedeni böylesine bir emeğin hiç ses getirmemiş olmasından kaygılanmamdı. Gündelik siyasetin boğuculuğu yetmezmiş gibi sinema sanatı adına “Recep İvedik” izlemek için salonları dolduran yurdumun insanları ruhumuza karamsarlık pompalıyor. Bu yüzden siteye üye olup gelen tepki ve yorumları da okumak istedim. Henüz bir şey bulamadım. Umarım kusur bendedir zira bu metnin sessizlikle karşılanabileceği ihtimali beni üzüyor ve korkutuyor. ODTÜ’deki Panele katılanlardan hiç kimse sözlü sunum dışında ayrıntılı asıl metne bir göz atmak ihtiyacı duymamış olabilir mi? Böylesine duyarsız bir toplum olabileceğimize inanmak istemiyorum. Bu ön tepkime ilişkin kısa yorumu bitirince siteyi başka yorumları bulmak için didikleyeceğim. Ama öncesinde Uluğbay’a kendi adıma ve tüm diğer okurları adına içten teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Bizim toplumumuz kaç yüzyıldır içten dıştan çökertme çabalarına dayanabildiyse arada sırada nasılsa Uluğbay gibi insanları da yetiştirebilmemiz sayesindedir. Eminim benim gibi Uluğbay’ın emeğine saygı duyanların sayısı az değildir. Ancak, o insanlar biraz da seslerini yükseltseler olmaz mı? 21. Yüzyılın koşullarında da büyük ustanın “Akrep gibisin kardeşim” dizesini yinelemek zorunda mıyız? Bakalım sitede aradığım bir kaç yorumu bulabilecek miyim?

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s