Son Paylaşımın Tarihsel Kökenleri ve Ekonomik Nedenler

(Aşağıda okuyacağınız metin, TMMOB ve EMO tarafından 17-19 Kasım 2011 tarihleri arasında gerçekleştirilen 8. Enerji Sempozyumu’nun “Küresel ve Bölgesel Gelişmelerin Enerji Politikalarına Etkileri” başlıklı Panel’inde, süre kısıtı nedeniyle çok özetle açıkladıklarımın tam metnidir. Panel konuşmasında vermediğim doğal gaz tablosu da bu metinde yer almaktadır. Bu yazıda yer alan bilgiler, Site’de daha önce yayınladığım “Son Paylaşım ve Traihsel Kökenleri” başlıklı yazımın tekrarı niteliğinde olmayıp onu tamamlar niteliktedir. İki yazıda yer alan ortak bilgiler çok sınırlıdır.)  

Türk Mühendis ve Mimarlar Odaları Birliği (TMMOB) adına Elektrik Mühendisleri Odası (EMO) tarafından düzenlenen, “Küresel Enerji Politikaları ve Türkiye” konulu TMMOB 8 inci Enerji Sempozyumu’nda, “Küresel ve Bölgesel Gelişmelerin Enerji Politikalarına Etkileri” panelinde, “Son Paylaşımın Tarihsel Kökenleri ve Ekonomik Nedenleri” konusunda bana görüşlerimi açıklama onur ve ayrıcalığını verdikleri için TMMOB ve EMO yönetimlerine ve siz değerli katılımcılara da beni dinlemek için yaşamlarınızdan zaman ayırdığınız için teşekkürlerimi sunuyorum. 

Sizlerin de yakından izleye geldiğiniz üzere, dünya, bir süreden beri başta petrol, doğal gaz olmak üzere, stratejik mineraller, tatlı su kaynakları ve verimli tarım arazilerinin kontrolünü ele geçirmek isteyen çok uluslu şirketler ile onları perde arkasından destekleyen devletlerin arasında son kaynak paylaşım kavgasını yaşamaktadır. Son enerji paylaşımı da, aynen ilk enerji paylaşım gibi bir İmparatorluğun tarihe karışması ile ivme kazanmış bulunmaktadır. İlk paylaşım, çok geniş ölçüde Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş sürecinde yaşanmışken, sonucu paylaşım S.S.C.B.’nin dağılmasından önce başlamış olsa bile bu süreç ile büyük bir ivme kazanmıştır. İlk paylaşımda, Osmanlı toprakları içindeki petrol alanları yağmalanmışken, son paylaşım kavgası Orta Doğu, Batı ve Orta Asya Türk Cumhuriyetleri petrol ve doğal gaz kaynaklarını, Afrika, Kutup bölgeleri ve Orta ve Güney Amerika dahil tüm dünya coğrafyasını kapsamış bulunmaktadır. Bu bölgelerin karasuları ile kıta sahanlıkları da kavganın yer aldığı alanların içinde bulunmaktadır. İlk paylaşımda olduğu gibi son paylaşımda da sahnede şirketler ve sivil toplum örgütleri ön planda yer alırken, perde arkasında ve suflör kabininde diplomatlar, istihbarat örgütleri, taşeron silahlı örgütler ve silahlı kuvvetler mevzilenmiş bulunmaktadır. Bu kavgada kullanılan araçları da şöylece saymak mümkündür; demokratikleşme söylemleri, etnik ve inanç farklılıkları, her türlü parasal ilişkiler, terör örgütleri ile yeri ve zamanı geldiğinde de yüksek ateş ve tahrip gücüne sahip silahlı kuvvetler.

Sempozyum, görüşme ve tartışma alanı olarak “Küresel Enerji Politikaları ve Türkiye” sınırlamasını koyduğu için ben de konumu bu boyutlar içinde kalmaya çalışarak sunacağım. Ağırlığı da petrole ve kısmen de doğal gaza vereceğim. Zira petrol ve doğal gaz kaynakları ile ulaşım yollarını denetlemek için verilen kavga diğer kavgalardan daha kapsamlı ve daha açık bir biçimde yapıldığından bu konuyu bilmek diğer konularda verilen mücadeleler konusunda da genel bir fikir verebilecektir.

Konuyu işlerken akla gelen ilk soru enerji paylaşım kavgasına yol açan nedir? Herkese yetecek bollukta enerji kaynağı yok mudur? Bunun ilk ve en basit yanıtı, bir süreden beri, başta petrol olmak üzere mevcut enerji kaynaklarının üretimi, tüketiminin hızına yetişememektedir. İkinci ve daha önemlice bir yanıt ise, içinde bulunulan yıllarda dünya petrol üretiminin tavan yaptığı ve yakın gelecekte düşmeye başlayacağına ilişkin ekonomik ve politik endişelerdir. Üçüncü ve en az diğerleri kadar önemli bir yanıt, stratejik ve ekonomik rakiplerinizin enerji kullanımını denetlediğinizde onların ekonomik ve askeri gücünü denetlemiş olursunuz. Petrol üretiminin tavan yapmasına paralel endişeler doğal gaz için de konuşulmaya başlanmıştır. Dünya Enerji Görünümü 2009 (WEO 2009) belgesinde, mevcut üretim düzeyi ile sadece konvansiyonel doğal gaz rezervlerinin 130 yıllık gereksinimi karşılamaya yetecek boyutta olduğu belirtilmektedir. Aynı belgede, doğal gaz kullanım tavanına 2025 yılında ulaşılabileceğine de değinilmektedir[1]. Belgede kullanılan “doğal gaz kullanımının 2025 gibi erken bir tarihte tavan yapacağı” ifadesi tartışılması gereken bir fikirdir. Anılan tarihe kadar Çin, Hindistan, Endonezya, Pakistan v.b. çok nüfuslu ülkelerde doğal gaz kullanımının artmasının duracağını düşünmek bana gerçekçi gelmemektedir. Bu ülkelerde doğal gaz talebinin hızla artmaya devam etmesini beklemek daha gerçekçi bir senaryo olur. Önce bu endişelerin ne denli geçerli olduğuna kısaca göz attıktan sonra, son paylaşım kavgasının hangi coğrafyalarda yaşanmakta olduğu ve ilk ve son paylaşım arasındaki benzerliklere tarihin tuttuğu ışığa ve ekonomik nedenlere değinmek istiyorum. 

Tablo 1 in incelenmesinden de görüleceği üzere, günlük ham petrol tüketimi 1938-1960 dönemindeki 22 yılda (22,020/5,585=) yüzde 294 oranında artmışken, 1960-1970 döneminde (48,941/22,020=) yüzde 122 boyutunda yükselmiş, 1970-1980 döneminde (63,987/48,941=) yaklaşık yüzde 31 büyümüş, 1980-1990 döneminde artış hızı (66,426/63,987=) yüzde 3.8 e kadar inmiş, 1990-2000 döneminde ise (77,768/66,426=) yüzde 17.1 kadar genişlemiş ve 2000-2009 döneminde ise artış hızı (84,389/77,768=) yüzde 8.5 a düşmüştür. Görüldüğü üzere, 1980 sonrasında dönemsel olarak petrol tüketim artış hızlarında çok ciddi düşüşler yaşanmıştır. Bu düşüşte elbette yükselen petrol fiyatlarının, başta otomotiv olmak üzere petrol tüketen sektörlerde verimlilik yükselten ve tüketim düşüren teknolojik gelişmelerin ve petrolden doğal gaz gibi alternatif kaynaklara kayışın kesinlikle önemli katkısı olmuştur ve bundan sonra da olmaya devam edecektir. Ancak bu verimlilik ve tasarruf önlemlerinin geliştirildiği dönemlerde, gelişme yolundaki ülkeler petrol ve doğal gaz tüketimlerini yükseltmeye başlamış ve ayrıca petrol tüketen sektörlerde üç boyutlu artışlar da yer almıştır. Örneğin, motorlu taşıt sayılarında ve motorlu taşıt başına düşen yıllık kullanım kilometrelerinde önemli artışlar olmuştur. 1950 yılında dünyada 70 milyon dolayında motorlu taşıt varken bu sayı 2009 yılında 965 milyonun üzerine çıkmıştır. Motorlu taşıt sayılarında 60 yıla yaklaşan sürede yer alan artış 14 kata yakındır. Araç başına yapılan yıllık yol uzunluğunun da bu düzeyden daha fazla olması olasıdır. Benzeri büyümeler, sivil havacılık ve diğer petrol ve ürünlerini tüketen sektörlerde de hem yatay hem dikey boyutta yer almıştır.  Çin ve Hindistan gibi yüksel nüfuslu ülkeler petrol ve doğal gaz tüketimlerini yükseltmeye başlamışlardır.

              Tablo 1

                Dünya petrol tüketimindeki gelişmeler ve

         geleceğe yönelik beklentilerde yer alan değişmeler

 Yıllar Petroltüketimi

Bin varil/gün

EIA’nın2000 yılıtahmini EIA’nın2006 yılıtahmini EIA’nın2009 yılıtahmini
1938 5,585      
1960 22,020      
1970 48,941      
1980 63,987      
1990 66,426      
2000 77,768      
2009 84,389      
2010   93,500 94,300 86,300
2015   103,400 101,600 90,600
2020   112,800 107,600 95,900
2025   114,900 101,100
2030   123,300 106,600

Kaynak: Energy Information Administration International Energy Outlook 2000,2006 ve 2009 raporları Reference Case tahminleri

Tablo 1 in ortaya koyduğu diğer bir gerçek ise, Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IEA) geleceğe yönelik petrol tüketim tahminlerinde çok ciddi bir biçimde düşüş düzeltmeleri yapılmakta olduğudur. ABD’nin Enerji Bilgi İdaresi’nin (EIA) 2000 tahminleri 2020 yılı için günlük tüketimin 2020 yılında 112,8 milyon varile ulaşacağını ileri sürerken, 2009 tahminleri 2020 yılındaki tüketim düzeyini 95.9 milyon varile geri çekmiş ve 2030 yılı için ancak 106.6 milyon varil düzeyini öngörebilmiştir. İdare’nin 2010 ve 2011 yıllarına ilişkin raporlarda bu rakamların daha da gerileyip gerilemediği bu belgeler kamuoyuna açıklandığında görülecektir. Geleceğe yönelik petrol tüketim tahminlerinin ciddi ölçekte aşağıya çekilmesinde petrol fiyatlarındaki artış kadar, yeni büyük petrol sahalarının bulunup işletmeye alınamaması ve petrol üretiminin tavan yapmasına yönelik beklentilerin artmasının da rolü büyüktür. Biyo-enerji, güneş ve rüzgar enerjisi gibi alternatif enerji kaynaklarının kullanımında yer alacak artışların bu petrol tüketim hedeflerinin düşüşünde daha az rol oynadığını düşünüyorum. Bu noktada hemen belirtmek gerekir ki, halen yürürlükte olan petrol fiyatları gerçek anlamda geçmişteki en yüksek fiyat düzeylerine de ulaşmamıştır.

Petrol üretiminin 1935 ten bu yana izlediği seyir ve üretimin tavan yapma beklentisine ilişkin bilgiler Görsel 1 de yer almaktadır. Görsel 1 e göre, otuz dolayında ülkede petrol üretimi geçmiş yıllarda tavan yapmış bulunmaktadır. Bu ülkelerin petrol üretimleri de, tavan yapmaya paralel olarak, gerilemeye başlamıştır. 2004 yılı sonrasında petrol üretimi tavan yapmış olabilecek ülkeler bu görsele dahil edilmediği anlaşılmaktadır.

Görsel 1 in koordinatlarında yer alan rakamlar, dünya petrol üretiminin hangi yılda ne düzeyde olduğunu da göstermektedir.

                                                                             Görsel 1

Petrol Üreten ülkelerin yaşadıkları petrol üretiminin tavan yaptığı dönemler

Kaynak: energy watch group.org’un Crude oil -the supply outlook Final Draft 2007/10/13 LBST

belgesinden görüntülenmiştir.

Dünya’nın önde gelen petrol üretim alanlarına ilişkin bazı bilgiler de petrol üretiminin tavan yapması konusunu bizlere daha net anlamamıza yardımcı olacaktır. Tablo 2 den de görüldüğü üzere, dünyada halen 116 adet dev olarak tanımlanan petrol üretim sahası mevcuttur. Bu 116 dev sahanın 2000 yılındaki toplam günlük üretimi 32,350,000 varildir. 2000 yılı dünya ham petrol üretiminin (doğal gaz sıvıları ve rafineri kazanımların hariç) 68.0 milyon varil olduğu göz önüne alındığında, 116 dev üretim sahasının 2000 yılı ham petrol üretiminin yüzde 48 ini sağladığı ortaya çıkar.  Dünyada 2008 yılı itibariyle toplam 70,000 üretim sahası mevcut olduğu hatırlandığında geri kalan yüzde 52 yaklaşık 69,880 sahadan elde edilmiş demektir.

Bu petrol sahalarının en yüksek verimliliğe sahip olan 14 ünün ortalama ömrünün 55 yaşın üzerinde olduğu anımsandığında, bu dev boyutlu sahalarda verim düşüklüğünün her an başlayabilme olasılığı da çok yüksektir. Hatta bazılarında kayda değer verimlilik düşüşleri gözlemlenmektedir. Bu sahalardan denize yakın olanlarında üretim seviyesini koruyabilmek ve rezervuarlardaki basıncı koruyabilmek veya basıncın düşüşünü yavaşlatabilmek için hergün milyonlarca varil deniz suyu, bu rezervuarlara enjekte edilmektedir. Matthew R. Simmons’ın “Twilight in the Desert” isimli kitabında Gavar havzasına 1976 yılında 9.2 milyon varil su basılarak 5.9 milyon varillik üretimin sürdürülebildiği belirtilmektedir[2]. Bu büyük petrol üretim sahaları yıllardan beri sürekli artan dünya ham petrol talebini karşılayabilmek için yüksek düzeyde üretim yapmışlardır. Bu durum kuyuların yıpranmasına ve üretim sorunlar yaşamaya başlamasına da neden olmaktadır. Bu dev petrol sahalarına eş değer veya yakın boyutta yeni sahaların uzun süredir keşfedilememiş olması da, petrol üretiminin tavan yapmakta olduğu savlarını desteklemiştir. Petrol üretiminin tavan yapma tezine karşı çıkan, fakat henüz yaygın taraftar bulmayan, Rus tezi vardır. Ancak konuyu yaymamak için ona değinmiyorum.

                                                                                   Tablo 2          

 Dev petrol sahaları keşif tarihleri ve 2000 yılı üretimleri hakkında bilgiler

 Günlük

Üretim

 Saha

sayısı

ToplamÜretim

000 varil

 1950

öncesi

 1950

ler

  1960

lar

  1970

ler

 1980

ler

 1990

lar

1,000,000 + 4 8,000 2 1   1    
500,000-999,999  10  5,900  2  3  3  1  1  
300,000-499,000  12  4,100  3  1  6  1  1  
200,000-299,00  29  6,450  8  4  6  9  1  1
100,000-199,000  61  7,900  5  8  13  13  11  11
Toplam 116 32,350 20 17 28 25 14 12

Kaynak: The World’s Giant Oilfields, Matthew R. Simmons

1990 yılı öncesinde keşfedilmiş bulunan dev petrol sahaları ile 1990 sonrasında keşfedilen petrol sahalarının karşılaştırılmalı bilgileri Tablo 3 de yer almaktadır. Tablo 3 ün incelenmesinden de görüleceği üzere, 1990 öncesinde keşfedilen dev petrol sahalarının rezerv tahminleri 10 milyar varil ve üzeri boyutlardadır. Buna karşılık, 1990-2000 aralığında keşfedilen dev petrol sahalarından bütün yöntemler denenerek kanıtlanmış rezerv tahmini 10 milyar varile ulaşabilen olmadığı da ileri sürülmektedir.

Bu arada 2000 den sonra da bazı dev petrol sahaları bulunduğuna ilişkin haberler ve makaleler de yayınlanmaktadır. Bu bağlamda, Marc Airhart ve Paul Mann’ın 2007 yılında yayınladıkları ortak makalede 2000-2005 döneminde 57 dev petrol sahasının keşfedildiğini yazmışlardır[3]. Ayrıca, son yıllarda, Kuzey ve Güney Kutup bölgelerinde, Brezilya kıta sahanlığında, Meksika Körfezi’nde yeni dev petrol ve doğal gaz kaynaklarının keşfedildiğine ilişkin haberler de yayınlanmıştır. Ancak bunların araştırmalarının tamamlanıp üretim aşamasına geçmelerine kadar bu dev petrol alanlarına ilişkin bilgiler geniş ölçüde tartışmaya açık olmaya devam edeceklerdir. Ancak bu haberlerin değeri tartışılırken terazinin diğer kefesine şu hesabı koymak gerekecektir. Dünyadaki günlük ham petrol üretiminin kabaca 80 milyon varil olduğunu varsayarsak yıllık üretim miktarı (80 x 365=) 29.2 milyar varil olduğu görülür. Bu durumda 10 yılda üretilen ve dolayısı ile tüketilen ham petrol miktarı kabaca 300 milyar varile ulaşır. Eğer 2000-2010 döneminde 300 milyar varilden daha az rezerve sahip petrol sahası keşfedildi ise, tüketilen ham petrolün yerine yenisi konulamamış olur.

Yukarıda Tablo 2 açıklanırken belirtildiği üzere, 116 petrol sahasının 2000 yılında günlük yaklaşık 32.3 milyon varil ham petrol ürettiği ve bunun anılan yıl üretiminin yüzde 48 ini oluşturduğu belirtilmiştir.

 

                                                                Tablo 3         

1990 öncesi keşfedilen dev petrol sahaları ile 1990 sonrası keşfedilen                             dev petrol sahalarının rezerv karşılaştırılması                                                

  (milyar varil olarak)

 Saha adı  Ülke Keşif tarihi Rezerv

aralığı

   Saha adı  Ülke Keşif tarihi Rezerv aralığı
Gawar S.A. 1948 66-100   Kaşagan Kazak. 2000 7-9
B.Burgan Kuveyt 1938 32-60   Azadegan İran 1999 6-9
Safaniya S.A. 1951 21-36   Roncador Brezilya 1996 2.9
BolivarCoastal Vene-zuela 1917 14-36   Cusiana/Cupiagua Colom-biya 1991 1.6
Berri S.A. 1964 10-25   Sihil Meksika 1999 1.4
RumaliaK/G Irak 1953 22   Ourhoud Cezayir 1994 1.2
Zakum Abu Dabi 1964 17-21   Thunder Horse ABDGoM 1999 1-1.5
Cantarell Complex Meksika 1976 11-20          
Manifa S.A. 1957 17          
Kerkük Irak 1927 16          
Gaşsaran İran 1928 12-15          
Abkaik S.A. 1941 10-15          
Ahwaz İran 1958 13-15          
Marun İran 1963 12-14          
Samotlor Rusya 1961 6-14          
Aga Jari İran 1937 6-14          
Zuluf S.A. 1965 12-14          
Prudhoe Alaka/ABD 1969 13          

Kaynak: Roberius Fredrik, “Giant Oil Fields of The World”, 23 May 2005, Uppsala Universitet.

Şimdi bu konuya bir başka boyuttan bakmayı düşünüyorum. Bu dev ve süper dev petrol sahalarında en önemli 20 tanesinin hangi yıllarda en yüksek üretim seviyelerine çıktıkları ve bu sahaların 2007 yılı üretim miktarlarını bir tablo eşliğinde göstermek istiyorum. Bu amaçla Tablo 4 düzenlenmiştir.

Tablo 4 ün incelenmesinden de görüleceği üzere, dünyanın en büyük 20 petrol sahasının hemen tamamında ciddi boyutta yıllık üretim kaybı yaşanmaktadır. 2007 yılı dünya ham petrol üretiminin 81.4 milyon varil olduğu[4] hatırlandığında, dünyanın en büyük 20 petrol sahası bu üretimin (19.2/81.4=) yüzde 23.6 sını üretmiştir. Geri kalan 69,980 petrol sahası da geri kalan yüzde 76.4 ü üretmiş demektir. Bu süper sahaların ilerleyen yıllardaki olası üretim düşüşlerini karşılayacak yeni üretim alanları devreye girmez ise, petrol fiyatlarında yeni ve büyük sıçramalar kaçınılmaz durumu gelir.

Bu aşamada kısaca doğal gaz yataklarında üretimin tavan yapıp yapmadığına da kısaca göz atmak yukarıda bu kaynağa yönelik endişeleri anlayıp değerlendirmeye de yardımcı olacaktır. 2009 yılı itibariyle dünyanın kanıtlanmış konvansiyonel doğal gaz rezervi 6,609 trilyon fit küptür. 2009 yılındaki üretim ise 106.5 trilyon fit küptür. Bu durumda üretim 2009 yılı seviyesini artmadan korusa, rezervlerin ömrü 62 yıldır. Konvansiyonel rezervlerden doğal gaz üretiminin bu ömürden çok daha erken bir tarihte, yukarıda da değinildiği üzere, 2025-2030 aralığında tavan yapmasını beklemek gerçekçi görünmektedir. Bu bilgileri değerlendirmek amacıyla bir tablo sunmak istiyorum.

                                                                 Tablo 4                                  

Dünyanın en büyük 20 petrol sahasının günlük üretimlerindeki değişme(bin varil olarak)

  Saha adı  Ülke   Keşifyılı En yüksek üretimin yapıldığı yıl En yüksek

üretimmiktarı

2007

Üretimmiktarı

Gawar S.A 1948 1980 5,588 5,100
Canterell Meksika 1977 2003 2,054 1,675
Safaniyah S.A. 1951 1998 2,128 1,408
Rumalia K/G Irak 1953 1979 1,493 1,250
B. Burgan Kuveyt 1938 1972 2,415 1,170
Samotlor Rusya 1960 1980 3,435 903
Ahwaz İran 1958 1977 1,082 770
Zakum BAE 1964 1998 795 674
Azeri-ÇırağGüneşli Azarbey-can 1985 2007 658 658
Priobskoye Rusya 1982 2007 652 652
Bu Hasa BAE 1962 1973 794 550
Marun İran 1964 1976 1,345 510
Raudhatain Kuveyt 1955 2007 501 501
Gachsaran İran 1928 1974 921 500
Katif S.A. 1945 2006 500 500
Şaybah S.A. 1968 2003 520 500
Saertu Çin 1960 1993 633 470
Samotlor (ana) Rusya 1961 1980 3,027 464
Federova/Surguts Rusya 1962 1983 1,022 458
Zuluf S.A 1965 1981 677 450
Toplam         19,163

Kaynak: IEA, “World Energy Outlook 2008”, Chapter 10 Field-by-field analysis of oil production.

Tablo 5 de dünyada 2009 yılı itibariyle işletilmekte olan en büyük konvansiyonel doğal gaz sahalarının keşif tarihleri, rezerv boyutları, üretimin hangi tarihte tavan yaptığı bilgileri yer almaktadır.  Tablo 5 in incelenmesinden de gözlemleneceği üzere, dünyanın önde gelen bazı dev doğal gaz yatakları tavan üretimlerini yapmıştır.

Tablo 5 doğal gaz üretim alanalrı içinde, süper dev petrol sahası Gavar’ın isminin bulunması bir hatanın ürünü değildir. Bu saha, ürettiği petrolün bünyesinde gaz da barındırmakta ve bu gaz üretim işlemi sırasında petrolden ayrılmaktadır.  

                                                                Tablo 5

         Dünyanın en büyük konvansiyonel doğal gaz sahalarına ilişkin bilgiler

                     (bcm= milyar metre küp, tcm= trilyon metre küp)

 Saha  Ülke  Keşif

tarihi

İşletme

Açılıştarihi

Tavan

Üretimbcm

TavanÜretim/

Rezerv %

Rezerv

Miktarıtcm

Urengoy Rusya 1966 1976 299 2.9 10.2
Yamburg Rusya 1969 1983 177 2.9 6.1
Zapolyar Rusya 1965 1999 103 2.9 3.5
Groningen Hollan. 1959 1963 83 2.8 3.0
Kuzey Saha  Katar  1971  1988  75  0.3  28.0
Medvezhy Rusya 1967 1968 74 3.4 2.2
Hassi R’Mel  Cezayir  1957  1961  69  2.2  3.1
Gavar S. Arab. 1948 1962 53 1.3 4.2
G. Pars İran 1993 2002 49 0.4 14.0
Devlet-Abad  Türkm.  1973  1980  39  2.8  1.4

Kaynak: World Energy Outlook 2009, Table 11.5, sayfa 420.

Bu konular çerçevesinde son on yılda ham petrol üretimi ile petrol tüketiminin izlediği gelişmelere de kısaca göz atmak uygun olacaktır. Bu amaçla Tablo 6 düzenlenmiştir.

Tablo 6 nın incelenmesinden de görüldüğü üzere, 1998-2008 döneminde petrol üretimi yüzde 11.26 artarken, tüketim yüzde 14.71 oranında yükselmiş ve sonuçta da ham petrol fiyatları yaklaşık 6 kat sıçramıştır. Bu noktada hemen altını çizmekte yarar görüyorum ki, petrol üretim rakamları, ham petrolün yanında, kaya petrolünü (shale oil), kumtaşı petrolünü (oil sands) ve doğal gaz üretimi sırasında çıkan likiti de kapsamaktadır.  Tüketim rakamları da, üretim sırasındaki tüketimleri, havacılık kullanımlarını, rafineri yakıtları ile etenol ve biyo-dizeli de içermektedir. Petrol üretimi adı altında verilen çeşitli ürünlere ek olarak etenol ve biyo-dizel de tüketilmesine rağmen ham petrol fiyatları ve buna bağlı olarak da ürün fiyatlarında anormal artışlar yer alabilmiştir. Üstelik petrol üretim ve tüketim rakamlarının hemen hemen sabit kaldığı 2007-2008 döneminde ham petrol fiyatları (100.06/72.2=) yüzde 38.6 oranında artabilmiştir. Üstelik 2008 yılında ABD ile başta İngiltere olmak üzere bazı Avrupa ülkelerinde konut kredilerinin geri ödenememesinden kaynaklanan bir kriz yaşanmasına rağmen böyle bir artış gerçekleşmiştir.

Bu gelişmelerde birçok unsur elbette birlikte rol oynamıştır. Bu bağlamda petrol üzerine yapılan spekulasyonların da yeri olduğunu gözden uzak tutmamak gerekir. Ayrıca, büyük ölçekli petrol üreten ülkelerde yaşanan politik krizlerin, istikrarsızlıkların ve sıcak savaşların olası etkilerini hatırda tutmak gerekir. Diğer taraftan biraz sonra görüleceği üzere, petrol deniz taşımacılığında kilit konumu olan coğrafyalarda yer alan politik ve sair gelişmeler de bu fiyat hareketlerini tetikleyebilmektedir. O nedenle ham petrol fiyatlarında yer alan artışları tek başına üretim miktarına bağlamamak gerçekçi bir yaklaşım olur.

                                       Tablo 6     

1998-2008 döneminde petrol üretim ve tüketimindeki gelişmeler(bin varil olarak)

 Yıllar  Üretim  Tüketim Varil Fiyatı $ Batı Texas orta kalite
1998 73,538 73,628 14.39
1999 72,325 75,313 19.31
2000 74,861 76,132 30.37
2001 74,794 76,758 25.93
2002 74,431 77,675 26.16
2003 76,990 79,071 31.07
2004 80,256 81,796 41.49
2005 81,089 83,065 56.59
2006 81,497 83,797 66.02
2007 81,443 84,878 72.20
2008 81,820 84,455 100.06
Artış % 11.26 14.71 595.34

Kaynak: BP “Statistical Review of World Energy June 2009.

Bu durumda dünya petrol rezervlerine ilişkin bilgilere de kısaca göz atmak uygun olacaktır. Bu amaçla Tablo 7 düzenlenmiştir. Tablo 7 nin incelenmesinden de görüleceği üzere, Energy Gözetim Grubu’nun 2007, IHS’nin 2006 ve IEA’nın 2009 raporları arasında ham petrol rezervlerinin toplamında ve ülkeler itibariyle rezerv verilerinde göze çarpan farklılıklar mevcuttur. Doğrudur, verilerin ait olduğu yıllar arasında üç yıla varan farklar mevcutsa da bu zaman farkı, veri farklılıklarını açıklamaya yetmez diye düşünüyorum. IHS ve EIA verileri arasında göze batan en büyük farklar Kanada, Rusya, Kuveyt, Irak, BAE, Libya ve Çin’e ait verilerde görülmektedir.

Üç yıllık süre içinde bu ülkelerde veri farklılıklarını haklı kılacak yeni saha keşifleri veya rezerv yeniden değerlendirmeleri olmadığı hatırlandığında, rezerv tahminleri ve hesaplarının en azından bir miktar tartışmaya açık olduğu ortaya çıkmaktadır. 

Örneğin, EWG ile IHS verileri arasındaki rezerv farkı boyutu 401 milyar varildir.

Bu noktada Kanada’nın rezerv rakamı üzerinde kısaca durmakta yarar görmekteyim. IHS, bu ülkenin rezerv rakamını 15.3 milyar varil olarak gösterirken, IEA 2009 raporunda rakamı 178.1 milyar varil olarak gösterdikten sonra dip notunda bu rakamın bünyesinde 5.4 milyar varillik konvansiyonel ham petrol rezervinin (includes 5.4 billion barrels of conventional crude oil and condensate) dahil bulunduğunu belirtmiştir. Bu durumda Kanada’nın petrol rezervlerinin (178.1-5.4=)172.7 milyar varillik kısmının konvansiyonel olmayan Shale oil ve diğer türleri mevcut ise bu uygulama neden diğer ülkeler için de uygulanmamıştır sorusu akla geliyor ve zihinlerde soru işaretleri yaratıyor.

Esasen, petrol rezervlerine ilişkin akıl karışması bu kadarla da kalmıyor. Biraz sonra göreceğimiz başka tablolar ve bilgiler de bu karmaşaya yeni boyutlar ekleyecektir.

                                               Tablo 7    

Dünya bakiye petrol rezervlerine ilişkin  tahminler                                

  (milyar varil olarak)

 Bölge/Ülke EWG2005 IHS2005 IEA2009
OECD Kuzey Amerika  84.0  67.6  
Kanada 17.0 15.3 178.1*
ABD 41.0 31.9 21.3
Meksika 26.0 20.4 10.5
OECD Avrupa  25.5  23.5  
Norveç 11.0 11.6 6.7
İngiltere 8.0 7.8 Veri yok
GeçişSürecindekiler  154.0  190.6  
Rusya 105.0 128.0 60.0
Azerbaycan 9.2 14.0 7.0
Kazakistan 33.0 39.0 30.0
Çin 27.0 25.5 16.0
Latin Amerika 52.5 129  
Brezilya 13.2 24.0 12.6
Venezuela 21.9 89 99.4
Ortadoğu 362.0 678.5 746.0
Kuveyt 35.0 51.0 104.0
İran 43.5 134 136.2
Irak 41.0 99.0 115.0
S. Arabistan 181.0 286.0 266.7
BAE 39.0 57.0 97.8
Afrika 125.0 104.9 117.0
Cezayir 14.0 13.5 12.2
Angola 19.0 14.5 9.0
Libya 33.0 27.0 43.7
Nijerya 42.0 36.0 36.2
Dünya 854.0 1,255.0 1,342.2
  • WEO 2009 Kanada rakamına 5.4 milyar varillik konvansiyonel ham petrolü de dahildir.

Kaynak: Energy Watch Group, “Crude Oil The Supply Outlook October 2007” ve IEA WEO 2009.

Bu aşamada üzerinde durmak istediğim diğer bir konu da, 1980-2004 döneminde kanıtlandığı iddia edilen ham petrol rezervlerine ilişkin gelişmelerdir. Bu konudaki bilgiler Tablo 8 de yer almaktadır.

Tablo 8 den de görüldüğü üzere, büyük rezerv sahibi OPEC ülkeleri 1987 yılında önemli rezerv artışı göstermişlerdir. Suudi Arabistan bu işlemi 1989 yılında yapmıştır. İran ve Irak 2004 yılında yeniden rezervlerini yükseltme yoluna gitmiştir. Bu artışlar o zaman olduğu gibi günümüzde de tartışmaya açık görülmüştü. 1980 li yıllarda bu ülkelerin açıkladığı rezerv artış rakamları toplamda 300 milyar varil boyutunu aşmıştır. 2011 yılının ilk aylarında Wikileaks tarafından açıklanan ve ABD’nin Suudi Arabistan Büyükelçiliğinde gönderilen raporlarda, bu ülkenin rezervlerinin yüzde 40 varan ölçüde şişirilmiş olduğu bilgilerinin yer aldığını da hatırda tutmakta fayda vardır.  Tablo 8 dikkatle incelendiğinde bu ülkelerin rezerv şişirme boyutları (63.8+83.7+67.9+26.0+85.0+52.2=) 378.6 milyar varile ulaşır. Bu hesaplamadan Venezuela coğrafi konumu bakımından hariç tutulursa, Ortadoğu ülkelerindeki şişkinlik 326.4 milyar varil olarak ortaya çıkar.

Tablo 8

OPEC üyesi bazı ülkelerin kanıtlandığı iddia edilenHam petrol rezervlerindeki artışlar(rakamlar milyar varil olarak verilmektedir)

 Yıllar BAE İran Irak Kuveyt S. Arabistan Venezuela
1980 30.4 57.5 30.0 67.9 168.0 18.0
1981 32.2 57.0 29.7 67.7 167.9 20.3
1982 32.4 55.3 41.0 67.2 165.3 21.5
1983 31.8 51.0 43.0 66.7 168.9 24.9
1984 31.9 48.5 44.5 92.7 171.7 25.8
1985 32.4 47.9 44.1 92.7 171.5 25.6
1986 32.4 48.8 47.1 94.5 169.2 25.0
1987 96.2 92.9 100.0 94.5 169.6 56.3
1988 96.2 92.9 100.0 94.5 172.6 58.1
1989 98.1 92.9 100.0 97.1 257.6 58.5
1990 98.1 92.9 100.0 97.0 260.0 59.0
1991 98.1 92.9 100.0 96.5 260.3 59.1
2004 97.8 132.5 115.0 99.0 262.7 77.2
Artış 63.8 83.7 67.9 26.0 85.0 52.2

Kaynak: BP Statistical Review ve Blake McLean “Middle East Oil Production and Export Risks” June 6, 2006

Petrol üretiminin içinde bulunduğumuz dönemde tavan yapma olasılığı tartışılırken, elbette 1980 li yıllardaki bu sıra dışı ve ani rezerv artış bildirimlerinin zihinlerde bıraktığı duraksamalarda etkili olmaktadır. Dünya ham petrol üretiminin geçmiş görüntüsü ile geleceğe yönelik beklentiler konusunda Enerji Gözetim Grubu’nun (Energy Watch Group) Ekim 2007 raporunda yer alan grafik Görsel 2 de yer almaktadır.  

Görsel 2 nin incelenmesinden de görüleceği üzere Enerji Gözetim Grubu, 2006 yılında dünya petrol üretiminin günde ortalama 81 milyon varil ile tavan yaptığını ve izleyen yıllarda önce bir platoda seyredeceğini sonra düşmeye başlayacağını ileri sürmektedir.  Buna göre günlük ortalama petrol üretiminin 2020 de 58 milyon varile ve 2030 da da 39 milyon varile düşeceği varsayılmaktadır. Aynı görselde Uluslararası Enerji Ajansı’nın “Dünya Enerji Görünümü 2006” raporuna göre petrol üretiminin 2020 de 105 milyon varile ve 2030 da da 116 milyon varile çıkacağı beklentisi de işaretlenmiş bulunmaktadır. Tablo 6 dan anımsanacağı üzere, dünya petrol üretimi 2005-2008 yılları arasında 81.5 milyon varil civarında küçük oynamalar göstermiştir. 2010-2012 dönemine ilişkin raporlar yayınlandıkça petrol üretiminin tavan yapması konusu daha net görülmeye başlanacaktır.

                                                                          Görsel 2

                                                        Petrol üretiminin tavan yapması

                                            1935-2030 döneminde olası ham petrol üretimi

Kaynak: Energy Watch Group. org, Crude Oil The Supply Outlook Final Draft 2007/10/13 LBST sayfa 68 den

alıntılanmıştır.

Buraya kadar sunduğum Tablo ve Görsellerdeki özet bilgiler petrol ve doğal gaz üretim kaynaklarını ve ulaşım yollarını denetleme kavgasının niçin verildiğine ilişkin bazı önemli ipucu vermiştir. Üretimin tavan yapma sürecinin yaşandığına işaret eden bilgiler ile yakın gelecekte düşmeye başlayacağından şüphe edilen ham petrol üretiminin mevcut kaynaklarını ve onların ulaşım yolarını denetlemek, denetleyen ülke veya ülkelere ekonomik ve askeri strateji bakımından önemli bir güç vereceği açıkça görülmektedir. Bu anlayış, 1970 lerde birinci petrol krizi yaşandığında ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger tarafından çok anlamlı bir biçimde ifade edilmiştir; “Petrolü kontrol ettiğinizde Devletleri denetlersiniz, gıdayı kontrol ettiğinizde ise halkları denetlersiniz.[5]”  Bu ifadedeki petrol ile birlikte gıda kontrolüne de değinilmiş olması çok ilginçtir ve üzerinde düşünülmeye değer.

ABD dış politikasına ve stratejilerine uzun süre liderlik etmiş bir devlet adamının 1970 li yıllarda dile getirdiği bu stratejik bakış açısı bir anlamda OPEC’in kurulması ve birinci petrol krizi ile birlikte son petrol paylaşımına ilişkin fikri alt yapının oluşturulmaya başlandığına da işaret etmektedir. Doğal kaynakları denetlemeye yönelik anlayışın kökenlerinin daha eskilere dayandığını biraz sonra daha ayrıntılı olarak göreceğiz.

Petrol üretilmesi kadar dünya pazarlarına sevk edilmesi de büyük önem taşımaktadır. Dolayısı ile üretim alanlarının denetlemesi kadar, petrolün ve doğal gazın deniz ve karayolu ile ulaşım yollarını da denetlemek en az onun kadar büyük stratejik ve ekonomik açıdan önem taşımaktadır. Doğalgazın deniz ve karalar üzerinden taşınma haritası bir örümcek ağını andırdığından burada ayrıca gösterilme yoluna gidilmemiş sadece petrolün denizyolu sevkiyatına ilişkin bilgi sunulmakla yetinilmiştir. Petrolün denizyolu ile ulaşımında çok büyük önem taşıyan altı adet kritik boğulma noktası vardır. Bunlar Görsel 3 de yer almaktadır.

Görsel 3

Dünya petrollerinin dünya ulaşımındaki 6 boğulma noktaları

Kaynak: EIA (2003), Jean-Paul Rodrigue “Straits, Passages and Chokepoints, A Maritime Geostrategy of Petroleum Distribution”, Holstra University, Hempstead N.Y.

Görsel 3 de yer alan her boğazdan geçen petrolün 2009 yılına ait değerleri sırasıyla şöyledir; Hürmüz Boğazı 15.5 milyon varil/gün, Malaka Boğazı 13.6 m.v./g., Bab-el-Mendeb 3.2 m.v./g., Süveyş Kanalı 2.0 m.v./g., İstanbul-Çanakkale Boğazları 2.9 m.v./gündür. Bu boğazların bulunduğu coğrafyalar biraz sonra değineceğim üzere çok ciddi sorunlar yaşamaktadırlar.

Şimdi de son paylaşım kavgasını körükleyen diğer bazı verilere kısaca göz atmak uygun olacaktır. Bu bağlamda ilk olarak üzerinde durmak istediğim bilgi şeçilmiş bazı ülkelere ait kişi başına “toplam birincil enerji sunumu” (TBES) verilerinin 2000-2008 döneminde nasıl değiştiği olacak, arkasından da toplam birincil enerji sunumunun içinde petrol ve doğal paylarının bu ülkelerde nasıl değiştiğine ilişkin veriler sunulacaktır. Bu amaçla Tablo 9 ve Tablo 10 düzenlenmiştir.

Tablo 9 da yer almakta olan seçilmiş ülkelerin verilerinden de görüldüğü üzere, dünya genelinde kişi başına düşen birincil enerji sunumunda çok büyük ve sürdürülemez bir dengesizlik mevcuttur. 1971-2008 döneminde bu dengesizlik küçük ölçekte daraltılabilmiştir. Ancak arada kapanması gereken çok büyük açıklar vardır. Bu açıkların bir bölümü enerji kullanımında verimlilik yükseltilerek kapatılsa bile, geride önemli ölçekte kullanılan birincil enerji miktarını arttırma gereği kalacaktır. 

Çin, Hindistan, Brezilya ve benzeri büyük nüfuslu ülkeleri yönetenler de ülkelerinin ekonomik kalkınma ve gelişmesini sağlayarak refah düzeyini yükseltmek arzusundadırlar. Bunun sağlanabilmesi için gerekli olanlardan birisi de ülkelerindeki kişi başına düşen toplam birincil enerji sunum miktarını gelişmiş ülkeler düzeyine hızlı bir şekilde çıkarmaktadır. Bu ülkelerin önünde G. Kore gibi bir başarı örneği de mevcuttur. Çok nüfuslu gelişmekte olan ülkelerin toplam birincil enerji sunumlarını güvenli bir biçimde arttırabilmeleri de ya uzun vadeli enerji satın alma sözleşmeleri imzalamak, ya da enerji üretimleri için kaynak sahibi ülkelerde yatırım yapmak ve kaynaklar üzerinde nüfuz sahibi olabilmektir. Bu ise, dünyada uzun süreden beri sürmekte olan dünya enerji dengelerinde köklü değişiklik talep etmek demektir. Böyle bir talebin yaşama geçebilmesi elbette çok ciddi bir mücadele gerektirecektir.

Tablo 9

Seçilmiş bazı ülkelerde kişi başına toplam birincil enerji sunumlarının (TBES) 2000-2008 dönemindeki değişimi (petrol eşdeğeri ton olarak)

 Ülkeler  1971  2000  2008 Nüfus000
ABD 7,615 8.35 7.50 304,718
Çin 0.281 0.90 1.60 1,328,020
Hindistan 0.112 0.49 0.54 1,182,060
G. Kore 0.507 4.10 4.67 48,607
Rusya Veri yok 4.22 4.84 141,900
İspanya 1,262 3.13 3.04 45,289
Brezilya 0.360 1.07 1.29 189,613
Türkiye 0.377 1.15 1.39 69,659

Kaynak: IEA veri tabanı “Key Energy Indicators in 2000 and 2008” ve World Bank Development Report 1994, 1971 yılı için.

Ülkelerin kişi başına düşen birincil enerji sunumlarındaki dengesizliğe benzer bir dengesizlik de birincil enerji kaynaklarının sunum kompozisyonunda mevcuttur. Bu kompozisyon dengesizlikleri yine aynı seçilmiş ülkeler bazında Tablo 10 da sunulmaktadır.

Tablo 10 un incelenmesinde de görüldüğü üzere, gelişme yolundaki çok nüfuslu ülkelerde TBES’unda kömür hatta Tablo’ya dahil edilmeyenlerde tezeke uzanan ilkel maddeler önemli yer tutarken gelişmiş ülkelerde petrol, doğal gaz ve nükleer enerji önem taşımaktadır. Ancak bu noktada hemen hatırlamak gerekir ki Japonya’da yaşanan büyük deprem ve arkasından gelen nükleer felaket ülkeleri nükleer tesis yatırımlarını ertelemeye, mevcutlardan bazılarını derhal, diğerlerini de aşamalı olarak kapatma planları üzerinde ciddi çalışmalar başlatmaya sevk etmiştir. Gelecekte, nükleere yönelik böyle bir anlayış yaşama geçirilirse, doğal gaz ve petrole yönelik talepte de büyük artışlara yol açabilir. 

Tablo 10

Seçilmiş bazı ülkelerde toplam birincil enerji sunum (TBES)kompozisyonundaki değişiklikler(yüzde olarak)

Ülke Yıllar Kömür Petrol D.Gaz Nükleer
ABD 2000

2008

23.6

23.9

38.7

37.3

23.7

23.8

9.1

9.6

Çin 2000

2008

57.4

66.5

19.4

17.2

2.53.2

0.4

0.8

Hindistan 2000

2008

32.9

42.1

20.4

23.3

4.4

5.7

v.y.

0.6

G. Kore 2000

2008

21.7

27.7

53.6

39.5

8.8

14.0

14.7

17.3

Rusya 2000

2008

18.0

17.0

21.1

20.5

51.8

53.2

5.6

6.2

İspanya 2000

2008

16.8

9.6

52.1

46.6

12.5

25.0

13.0

11.0

Brezilya 2000

2008

7.6

5.6

48.9

39.1

4.2

8.7

0.9

1.5

Türkiye 2000

2008

30.5

29.9

40.5

30.0

16.4

30.6

0.0

0.0

Kaynak: IEA, “Key Energy Indicators 2000 & 2008”.

Tablo 9 ve 10 birlikte değerlendirildiğinde petrol ve doğal gaz kaynaklarının bulunduğu ve bulunma olasılığı yüksek coğrafyaları ve bu kaynakları denetlemeye yönelik mücadele de o denli güçlü yaşandığını gözlemek mümkündür. Bu kavgayı en anlamlı olarak dile getirenlerden birisi de petrol ve enerji konularında önemli çalışmaları bulunan Michael T. Klare yapmıştır. Klare, 2005 yılıında yayınladığı bir makalesinde şöylece dile getirmiştir; “Küresel enerji kaynaklarına yönelik mücadele yoğunlaştıkça, Vaşington’dan Yeni Delhi’ye, Karakasa, Moskova’ya ve Pekin’e değin ulusal liderlerin ve şirket yöneticilerinin belli başlı petrol ve doğal gaz kaynaklarını kontrol etmeye yönelik çabaları da artmaktadır.[6]

Buraya kadar sunduğum bilgiler ile dünya petrol üretiminin tavan yapma sürecine girdiğine ve petrol tüketiminde dünyada çok dengesiz bir durumun yaşandığını ve gelecek yıllara ilişkin petrol üretim beklentilerinin umutvar olmadığını ortaya koymaya çalıştım. Şimdi de kısaca geleceğe yönelik petrol ve benzeri sıvılara yönelik dünya ve seçilmiş ülkelerde tüketim büyüme beklentilerine göz atmak uygun olacaktır. Bu amaçla Tablo 11 hazırlanmıştır. Tablo 11 in incelenmesinden de görüleceği üzere, gelişmiş ülkeler petrol ve benzeri sıvı tüketimlerindeki artışı yavaşlatmak için bir yandan enerji verimliliklerini yükseltmeye devam ederken, diğer yandan da kullandıkları petrol ve diğer sıvılardan oluşan enerji kullanımlarını düşük oranda da olsa arttırmaya devam edecekleri görülmektedir. Buna karşılık gelişmekte olan ülkeler, enerji verimliliklerini yükseltme yanında kullandıkları petrol ve benzeri sıvı yakıt tüketim miktarlarını kayda değer şekilde arttıracakları anlaşılmaktadır.

Petrol ve benzeri sıvı sunumu gelecek yıllarda bu talep artışlarını karşılayacak şekilde yükseltilemez ise, bir yandan alternatif enerji arayışlarını hızlandırılacak, diğer yandan petrol fiyatları süratle artmaya devam edecek ve en önemlisi de petrol ve doğal gaz kaynaklarını denetleme kavgası kızışacak ve belki de savaşlar yaşanacaktır. Bir önceki cümleye doğal gaz sözcüklerini eklememin nedeni, doğal gazın, petrolün en yakın ikame ürünü olmasındandır.

Tablo 11

Dünyada 2006-2030 döneminde petrol ve benzeri sıvılara yönelik tüketim beklentileri(milyon varil/gün olarak)

 Ülke  2006  2010  2015  2020  2025  2030 Yıllık büyüme %
ABD 20.7 19.6 20.2 20.2 20.8 21.7 0.2
G. Kore 2.2 2.8 2.7 2.6 2.7 2.8 1.0
Çin 7.2 8.5 10.0 12.1 13.8 15.3 3.2
Hindistan 2.7 2.4 3.1 3.9 4.3 4.7 2.4
Rusya 2.8 2.7 2.8 2.9 2.8 2.7 -0.1
Brezilya 2.3 2.5 2.8 3.0 3.4 3.7 2.1
Dünya 85.0 86.3 90.6 95.9 101.1 106.6 0.9

Kaynak: EIA, International Energy Outlook 2009 Reference Case senario.

Petrol ve doğal gaz sahalarının kontrolüne yönelik kavga, ABD, Avrupa Birliği’nin büyük ekonomileri olan Almanya, Fransa ve İngiltere gibi üyeleri ve Japonya dahil dünyanın önde gelen sanayileşmiş ülkeleri ile gelişmiş ülkeler arasında yer almak konusunda güçlü iddiaları olduğunu ortaya koymuş bulunan Rusya, Çin, Hindistan, Brezilya, Endonezya ve benzeri ülkeler arasında, söz konusu kaynaklara sahip ülkelerin hükümranlık alanlarındaki coğrafyalarda yer almaktadır. Bu coğrafyalar karaların yanında kara suları, kıta sahanlıkları, açık denizler ile kutup bölgelerini bile kapsamaya başlamıştır. 

Bu aşamada seçilmiş bazı ülkelerin 2006 yılı ABD doları cinsinden (diğer bir deyişle sabit dolar değeri ile) GSYİH değerlerinin 2006-2050 döneminde nasıl gelişeceğine ilişkin bir projeksiyonu da sunmak istiyorum. Bu bilgiler Tablo 12 de yer almaktadır.

Tablo 12 de yer alan gelişmelerin gerisinde birçok varsayım vardır. Bunlardan birisi de doğal kaynaklara erişilebilirliktir. Tablo 11 den de görüldüğü üzere, 2006 yılı sabit dolar değerleri ile GSYİH boyutu bakımından, Çin’in ABD’yı 2030 yılı önce geçmesi söz konusu olabilecektir. 2050 yılına gelindiğinde ise bu kez Hindistan ABD’i yakalaması söz konusudur.

Bu noktada, 1940 lı yıllarda ABD Dışişleri Bakanlığında Politika Planlama Genel Müdürü ve Moskova Büyükelçisi olarak görev yapan George Kennan’ın 1948 yılındaki şu sözünü anımsamakta fayda vardır.; “Biz dünya nüfusunun sadece yüzde 6 sını oluşturmamıza rağmen dünya varlıklarının yüzde 50 sine sahibiz. Geleceğe yönelik gerçek amacımız, gerekli ilişkiler yapısını oluşturmak suretiyle bu dengesiz durumu ulusal çıkarlarımıza zarar vermeksizin sürdürebilmek olacaktır.[7]”    

Tablo 12

Seçilmiş bazı ülkelerin 2006 dolar değeri ile GSYİH büyüklüklerinin 2006-2050 döneminde gelişme tahmini (milyar 2006 doları)

 Ülkeler 2006 2015 2020 2030 2040 2050
ABD 13,247 16,197 17,981 22,821 29,827 38,520
Çin 2,701 8,172 12,676 25,625 45,019 70,605
Hindistan 915 1,913 2,870 6,748 16,715 38,227
Brezilya 1,064 1,720 2,194 3,720 6,631 11,366
Rusya 988 1,908 2,562 4,269 6,316 8,564
Endonezya 350 562 752 1,479 3,286 7,010
Türkiye 403 588 759 1,302 2,322 3,948

Kaynak: Goldman&Sachs, “Brics and Beyond” 2007, sayfa 149

Çin ve Hindistan’ın gelişme hızı durudurulamasa bile enerji kaynakları sağlamaları denetim altına alındığında en azından yavaşlatılabileceği düşüncesi için, yukarıda alıntılanan Henry Kissinger’e ait olduğu ileri sürülen söylem bir örnek oluşturmaktadır.

Bu aşamada, ilk petrol paylaşım kavgası sırasında devlet adamlarınca söylenen sözlerle son petrol ve doğal gaz kaynaklarını denetleme kavgasında yine devlet adamlarınca söylenmekte olan bazı söylemleri bir tablo sunumu çerçevesinde sizlerle paylaşmak isterim.

Birinci paylaşımda söylenenler Son paylaşımda söylenenler
İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Landsdowne Mayıs 1903 de Lordlar Kamarıs’nda yaptığı bir konuşmada çok önemli bir politik görüşü dile getirmiştir; “İngiltere Hükümeti, İran Körfezi’nde kendisinden başka hiçbir gücün denizde üs kurmasına veya berkitilmiş-liman kurmasına müsaade edemez ve böyle bir olguyu kendi çıkarlarına yönetilmiş menfur bir hareket sayar. Bu itibarla bu tür bir girişime ellerindeki tüm imkanları seferber ederek mani olacaktır.”Kaynak:Mejcher H., “Imperial Quest for Oil, Iraq 1910-1928”, sayfa 10. ABD Başkanlarından Jimmy Carter görev yaptığı dönemde, Ocak 1980 de şu açıklamayı yapmıştır; “Basra Körfezi’ni yabancı bir devletin denetime almayı teşebbüs etmesi, ABD’nin yaşamsal çıkarlarına saldırı olarak kabul edecek ve askeri güç kullanımı dahil heer vasıta kullanılarak bu girişim durdurulacaktır.” Başkan Carter Basra Körfezi’inde ortaya çıkabilecek sorunlarda kullanılmak üzere “Hızlı Harekat Gücü” (Rapid Deployment Force) kurdu. Bu güç daha sonra “Merkezi Komutanlık” olarak isimlendirildi. Kaynak: Klare M.T., “Resource War” sayfa 60-61.
İngiltere’nin Donanma Haberlama İdaresi’nin Genel Müdürü 31 temmuz 1916 günü Hükümete sunduğu raporda şu ifadeye yer vermiştir; “… hiç bir koşul altında, İngiltere’nin kontrolü altında bulunan petrollü topraklar bir yabancı devletin veya yabancı ortaklığın eline geçmemelidir. … ‘bırakınız yapsınlar politikası’ ile bu büyük zenginlikleri yabancı şirketlerin ellerine geçmesi, diğer yönleri bir tarafa bırakılsa bile İngiliz halkının öfkesine yol açacaktır. ”Kaynak: Jones Goeffrey, “The State and the Emergence of the British Oil Industry”, sayfa 186. ABD Başkan Yardımcısı olarak görev yapan Dick Cheney, bu göreve gelmeden önce 1999 yılında şunu dile getirmiştir; “2010 yılında günlük ilave 50 milyon varile daha gereksinim olacak. Petrolün üçte ikisine en düşük maliyetle sahip olan Orta Doğu ödülün bulunduğu yerdir.”Kaynak: The Independent, “Blood and Oil: How the West will profit from Irq’s most precious commodity” January 7, 2007.
İngiliz Amirali Slade Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru hazırladığı raporunda Mezopotamya petrollerinin ve bu petrollü sahaların ele geçirilmesinin önemi üzerinde durmüştur. Bu raporu Savaş Kabinesine sunan Kabine Sekreteri Maurice Hankley, Dışişleri Bakanı Balfour’a da şu notu iletmiştir; “Mezopotamya’da ilerlemenin askeri açıdan yararı yoktur. Zira Almanlar artık Hindistan’a saldırmayı Bağdat Demiryolu üzerinden değil Kafkasya üzerinden denemektedirler. Mezopotamya’daki bir harekatla onların Hazar Denizi üzerinden yaptıkları ilerlemeyi durduramayacağımız Amiral Slade’ın raporunda belirtilmektedir. Ancak Amiral’in bana gönderdiği harita, Mezopotamya’da Kuzey’e ilerlemenin askeri nedenlerin ötesinde haklı gerekçeleri olduğunu açıkça göstermektedir. Mezopotamya’nın değerli petrol kuyularını savaş bitmeden ele geçirmek bir avantaj olmaz mı? ” Amiral Slade’ın raporunu Savaş Kabinesi 13 Ağustos 1918 günü görüşmüş ve sonuçta, Başbakan “Savaş sona ermeden Musul’a ulaşılmalı” talimatını vermiştir.Kaynak: Mejcher H., “Imperial Quest for Oil, Iraq 1910-1928” sayfa 39. Cobra II başlıklı kitapta, Ağustos 2002 de yapılan bir brifing ile ilgili olarak şu bilgilere yer verilmiştir; Orgeneral Tommy Franks’ın planının stratejik hedefi; “… İttifakın askeri güçleri Irak’ın yönetim merkezini (centre of gravity) bu merkezin karşılık veremeyeceği şekilde baskı altına alarak Irak rejimini elemine edecektir. … Bu operasyonun sonucu rejim değişikliğidir. Başarı, rejimin liderliğinin ve güç merkezinin yok edilmesi, Kitle İmha Silahları’nın yok edilmesi veya kontrolü, toprak bütünlüğünün korunması, komşuları tehdit etme yeteneğinin ortadan kaldırılması, kabul edilebilir bir geçici/kalıcı hükümetin oluşması olarak tanımlanmıştır. …”Kaynak: Gordon Michael R., & General B. E. Trainor, “Cobra II” Pantheon Books 2006, sayfa 67.
Savaş sona erip Kuzey Irak ve Suriye da işgal edildikten sonra, İngiltere ve Fransa Araplar arasında doğabilecek huzursuzlukları engellemek amacıyla 7 Kasım 1918 günü bir Ortak Bildiri yayınlamışlardır. Bu bildiride yer alan şu ifade dikkat çekicidir; “Doğu’da, Almanya’nın denetimsiz ihtiraslarının yol açtığı mücadeleyi, Fransa ve Büyük Britanya’nın sürdürmesinin nedeni, uzun süredir Türkler tarafından ezilmekte olan halklara tam ve kusursuz özgürlük vermek ve yerel halkların hür iradeleri ile ulusal hükümetlerini kurmalarına yardım etmektir. ” Savaş sonrasında Irak İngiltere’nin, Suriye’de Fransa’nın mandası altında uzunca bir süre kalmışlardır.Kaynak: Hurewitz J.C., “Diplomacy in the Near and Middle East A Documentary Record: 1914-1956 sayfa 30.” 9 Mayıs 2003 tarihinde ABD Başkanı G.W. Bush, on yıl içinde ABD-Ortadoğu Serbest Ticaret Bölgesinin kurulacağını açıkladı. Kaynak: Achcar Gilbert, “Fantasy of A Region That Doesn’t Exist”, Le Monde Diplomatique, 4.4.2004.ABD Başkanı G.W. Bush’un Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleeza Rice, 7 Ağustos 2003 günü “Orta Doğu’yu Değiştirmek” başlığı ile yayınlanan bir yazısında diğer hususların yanında şu hususlara da değinmiştir; “Bugün ABD, dostları ve müttefikleri kendilerini dünyanın bir başka bölgesini uzun vadeli bir değişime adamalıdırlar: Orta Doğu. 22 ülkeden oluşan ve toplam nüfusu 300 milyonu bulan Orta Doğu’nun toplam GSYİH sı, nüfusu 40 milyon olan İspanya’dan bile geridir. Bu bölge, Arap aydınlarının deyimi ile “özgürlük açığı” nedeni ile geri bırakılmıştır. … Irak kurtarılması ile, Orta Doğu’da ve dünyada güvenliği güçlendirecek, olumlu bir gündeme başlamak için özel bir fırsat vardır.” Kaynak: Rice Dr. Condolezza, National Security Advisor, “Transforming The Middle East”, The Washington Post August 7, 2003.Nisan 2004 de ABD, G-8 toplantısında “Büyük Ortadoğu Projesini” sundu. Proje Başkan Bush’un “Özgürlüğe ilerleme projesi”nin bir parçası olduğu belirtildi.Kaynak: Wittes Tamara Cofman, “The New U.S. proposal for a Greater Middle East Initiative: An Evaluation, Brookling Ins.G-8, 26-27 Mayıs 2011 de yaptığı toplantısı sonucunda “Arap Baharı Açıklaması”nı yaptı. Açıklamanın 2 inci maddesinde “Biz G-8 üyeleri ‘Arap Baharı’ nı olduğu kadar İran halkının büyük beklentilerini kuvvetle destekliyoruz. Halkın sesini duyuyoruz, onların demokrasi, açık toplum ve ekonomik modernleşme de dahil haklı isteklerini destekliyoruz. Bu değişim hareketinde oynadıkları rol nedeni ile özellikle gençleri ve kadınları övüyoruz.”Kaynak: G-8 Deklerasyonu
İngiliz Kabinesinde petrol işlerinden de sorumlu olan Bakan Sir Hamar Greenwood, 12 Mart 1920 günü Parlamento’da şu konuşmayı yapmıştır; “… Trajedi, bu ülkeye gelen petrolün yüzde 80 inin ABD ve Meksika’da üretilmesine karşılık sadece yüzde 2 sinin İngiliz bayrağı altındaki topraklarda çıkarılmasıdır. Söz veririm ki, Hükümet ve benim başında bulunduğum İdare, petrolün daha çok petrolün İngiliz bayrağı tarafından kontrol edilmesinin yaşamsal öneminin farkındadır. Yeryüzünde petrol aramaya açık olup da, petrol aramadığımız tek bir yer bile yoktur. Petrolün kaynağından tüketicisine kadar İngiliz Hükümeti tarafından kontrol edilebileceği tüm petrol kaynaklarını ele geçirmek için büyük çaba sarfetmekteyiz.Kaynak: Hornbeck  K.S.,  “The Struggle for Petroleum”, The Annals of the American Academy of Political and Social Sciences Cilt CXII Mart 1924 sayfa 164.  
İngiltere Donanma Bakanı Walter Hume Long ise 23 Mart 1920 günü Petrol Teknolojisi Uzmanları Enstitüsü’nde yaptığı konuşmada şu söylemde bulunmuştur; “Dünyadaki halen bilinen petrol yataklarını ele geçirebilirsek, dilediğimiz gibi kullanabiliriz. Eğer Büyük Britanya, ‘ele geçirilebilir’ petrol sahalarına sahip olma fırsatını elinden kaçırırsa Hükümet, ‘ulusal çıkarlar bakımından en uygun zamanda harekete geçmemekle suçlanacaktır. Olagan dışı fırsatların eşiğindeyiz; ya biz bu kapıdan girmek için gerekeni yapacağız veya başkaları girecek ve geleceğin anahtarına sahip olacaktır.”Kaynak: Hornbeck, y.a.g.m. Temmuz 2011 tarihinde yayınlanmış bulunan, “Irak, Petrol Potansiyeli ve Küresel Petrol Pazarlarına ve OPEC Politikalarına Etkileri” başlıklı raporda; “Altı süper saha, Irak’ın Rumalia bölgesindeki ham petrol üretiminin büyük ölçüde belirleyicisi olacaktır. Batı Kurna 1 ve 2, Mecnun, Zubayir ve Halfaya toplam olarak 200 milyar varile yakın ham petrole sahiptir. Rumalia,Zubayir ve Batı Kurna 1 üretimlerinde platoyaulaştıklarında günde 5 milyon varil ham petrol üretebilir. Bütün sözleşmeler hedeflendiği şekilde yapıldığında Irak’ın günlük petrol üretimi 2017 yılında 12-13 milyon varile ulaşabilir.”Kaynak: Elass Jareer, Amy Myers Jaffe, “Iraq, Oil Potential and Implications for Global Oil Markets and OPEC Politics”, sayfa 12, James A. Baker III Instıtution.
Aynı Enstitüde, Donanma Bakanı’ndan bir süre önce konuşan Amiral Philip Dumas ise şu hususu büyük bir açıklıkla söylemiştir; “Bu, geniş ölçüde petrole yönelik bir savaştı. Geleceğin harpleri tamamen o amaca yönelik olacaktır. Bismark’ın ‘kan ve demir’ özdeyişi artık ‘kan ve petrol’ şeklinde ifade edilecektir.”Kaynak: DeNovo, “The Movement for an Aggressive American Oil Policy Abroad 1918-1920” American Historical Review 61 July 1956, sayfa 855 dipnot 4. ABD Merkez Bankası Eski Başkanı Alan Greenspan 2007 yılında yayınlanan kitabında şu ifadeye yer vermiştir; “Herkesin bildiği bir gerçeği teslim etmek politik olarak rahatsız edici olsa da üzülerek belirtirim ki, Irak savaşı geniş ölçüde petrolle ilgili idi.”Kaynak: Greenspan Alan, “The Age of Turbulance” Penguin Yayınları 2008 sayfa 463
Irak’ın İngiltere’nin mandası altında bir devlet olmasına yönelik çalışmaların tamamlanmak üzere olduğu aşamada İngiliz devlet adamlarında Winston S. Churchill 4 Ağustos 1921 günü planların uzun vadeli hedefi olarak şu ifadede bulunmuştur; “Başından beri, Mezopotamya’yı, tamamen güçle değil, fakat halkının özgürce kabul edebileceği Kralı ve Hükümeti ile birlikte benimseyeceği ve Hava Kuvvetleri, İngiletere’nin denetimindeki yerel askerler ve dört İmparatorluk taburu ile destekleyerek elde tutmayı düşünmüştüm. Daha sonraki aşamada, daha fazla güç indirimini ve nihai olarak da ülkenin bağımsız, Büyük Britanya’ya dost ve onun ticari çıkarlarına olumlu bakan ve İngiliz Hazine’sine yük getirmeyen yerel bir devlet durumuna ulaşmasını öngörüyordum.”Kaynak: Stivers W., “Supremacy and Oil, Iraq Turkey and the Anglo-American World Order, 1918-1930 sayfa 78. ABD Başkanı G. W. Bush, 1 Mayıs 2003 günü uçak gemisi USS Abraham Lincoln’ün güvertesinde yaptığı “Görev Tamamlandı” konuşmasında diğer hususların yanında şunları söylemiştir; “Bu savaşta, özgürlük ve dünya barışı için dövüştük. … Irak’ı özgürleştirme harekatı, ne düşmanın ne de dünyanın daha önce görmediği bir hassasiyet, sürat ve cesaretle gerçekleştirildi. … Irak’ın sivil halkı, erkek ve kadın askerlerimizin yüzlerine baktıklarında güç, şevkat ve iyi niyeti görmektedirler. …”
Lozan Konferansı’nın açılmasını izleyen gün olan 24 Ocak 1923 ta, Lord Curzon İsmet Paşa’nın konuşmasını yanıtlarken şu hususa da değinmiştir; “Sözlerime son vermeden önce, değinmek istediğim bir konu daha vardır. Bu konuyu ortaya İsmet Paşa atmış değildir. Fakat dünya basını bu konuyu bol bol ve sürekli olarak tartışmıştır. İngiliz Hükümet’nin Musul’u elinde tutma isteğini petrol sorunun etkilediği sanılmaktadır. Bunun böyle olduğu iddia edilmektedir. Musul Vilayeti’ndeki petrol sorununun benim öne sürdüğüm iddialarla hiçbir ilgisi yoktur. İngiliz tezini, kendi başına ve bu ülkede var olabilecek doğal kaynakları hiçbir şekilde göz önünde tutmaksızın öne sürdüm. Musul dolaylarında ne kadar petrol bulunabileceğini ya da işletmenin verimli olup olmayacağını, yoksa bu masalın boş bir hayal mi olduğunu bilememekteyim.”Kaynak: Meray Seha Prof. Dr., Lozan Barış Konferansı, Tutanaklar Belgeler, A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları No 29, 1961 İngiltere Başbakanı Tony Blair, 2003 yılında Irak’ın işgalinin başlamasından kısa süre önce, 6 Şubat 2003 günü, harekatın petrolle ilgili olduğu iddialarına şu yanıtı vermiştir; “Petrol konusuna da değineyim. … Dürüstçe analiz edildiğinde, petrole yönelik komplo teorisinin son derece saçma olduğu görülür. Gerçek şu ki, Irak’taki petrolle ilgilense idik, muhtemelen hemen yarın Saddam ile petrole yönelik anlaşma yapabilirdik. Konu petrol değildir, konu silahlardır. …”Kaynak: Bignell Paul, “Secret Memos expose link between oil firms and invasion of Iraq”, The Independent, April 19, 2011.

 

Yukarıdaki çizelgede yer alan alıntıları her iki paylaşım dönemi için de arttırmak mümkündür. Ancak buna gerek yoktur. Çünkü bu kadarı dahi her iki dönemin söylemlerinde büyük ölçüde paralellik olduğunu açıkça göstermektedir.

Hafızalarımızı yokladığımızda, Arap Baharı’ından önce bir seri “renkli devrim”lerin yer aldığı zaman dilimi de yakın tarihte yer almıştır. Bu renkli devrimlerden sadece ikisini anımsamakta fayda görüyorum. Birincisi Ukrayna’da yer alandır. Ukrayna’nın böyle bir renkli devrime konu olmasında her halde, Avrupa’ya giden petrol ve doğal gaz boru hatlarının stratejik coğrafyası olmak yanında, çelik üretiminin kilit ham maddelerinde manganezin dünyada Güney Afrika’dan sonra ikinci büyük rezervlere sahip olması olabilir.

Diğer bir renkli rejim, Myanmar’da “Safran” rengi ile uygulanmaya çalışılmıştır. Bu ülkenin önemi ise, Çin’in, Malaka boğazından petrol sevketmekten kurtulmak üzere bir boru hattı inşa etme projesi etkili olmuş olabilir mi suali akla geliyor. Bu arada basında, ABD Dışişleri Baskanı H. Clinton’un yakın gelecekte Myanmar’a resmi bir ziyaret yapacağı haberi yer almıştır.

Renkli devrimlerden ikisini anımsadıktan sonra şimdi de 2011 yılına damgasını vuracak geli,şme üzerinde kısaca durmak istiyorum Arap Baharı. Arap Baharı’nın yaşandığıdığı ülkelere kısaca göz atılır ise şu bilgiler hafızamıza gelecektir.

Mısır, küçük miktarda petrol ve doğal gaz rezervinin olması yanında, Basra Körfezi ile S. Arabistan’dan Batı ekonomilerine petrol sevkiyatında önemli yeri olduğu gibi, Libya’dan Çin’e giden petrolün geçtiği stratejik bir ülkedir. Ayrıca, İran’ a yönelik yaptırımlarda ayak sürüyen bir ülke olmuştur.

Libya, 43.7 milyar varillik ham petrol rezervi yanında, 54.7 trilyon kübik fitlik doğal gaz rezervine ve 290 trilyon kübik fitlik teknik olarak üretilebilir şist (shale) gaz rezervi mevcuttur. Ayrıca, ülke Çin’e petrol arama izni de vermişti. Diğer taraftan Libya ve Cezayir, Afrika Komutanlığı karargahı için ülkesinin ev sahipliği yapmayacaklarını açıklamışlardır[8]. Yaptırım uygulamaları gündeme geldiğinden beri İran’ı destekler pozisyon almıştır. Kaddafi’nin, en az bunlar kadar önemli bir günahı da, Saddam Hüseyin ve Hugo Chavez ile birlikte petrol bedellerinin ödemesinin ABD doları dışı rezerv paralarla yapılmasını istemiş olmasıdır. Bütün bunlara ek olarak, Kuzey Afrika ülkeleri için son derece değerli fosil su kaynaklarına sahiptir.

Yemen, Görsel 3 den de anımsanacağı üzere, günde 3.8 milyon varillik petrol trafiği olan Bab-el-Mendeb boğazını denetlemesi açısında çok büyük stratejik önem taşımasının yanında, çeşitli makalelerde büyük ölçekli petrol rezervine sahip olduğu şeklinde değerlendirmeler de mevcuttur. Yemen, konusunda daha ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler, bu sitede yayınlanmış bulunan “Yemen türküsünün yakılmasında petrol çıkarlarının oynadığı rol” başlıklı yazıya göz atabilirler.

Suriye, kayda değer boyutta petrol ve doğal gaz rezervi olmamasına karşın, 1935 yılında inşa edilen ve Kuzey Irak petrollerinin Hayfa (İsrail) ve Trablus (Lübnan) ulaştıran iki boru hattının geçtiği coğrafyayı denetlemektedir. Her iki boru hattı da uzun süredir işletilmemektedir. Bu boru hatlarının onarımı ve kapasite genişletilmesi üzerinde de projeler mevcuttur. Bu boru hatları onarılır ve kapasiteleri arttırılma yoluna gidilirse, Musul Havzası petrollerinin Akdenize ulaşması için Türkiye’ye ciddi bir alternatif yaratılmış olacak ve İsrail için güvenilir petrol kaynağı sağlanmış olacaktır. Bu güvenilirlik sadece Batı ülkeleri ve İsrail ile de sınırlı kalmayacak, Kuzey Irak Yerel yönetimi de petrol ihracatını, Türkiye’ye bağımlı olmaksızın, büyük ölçüde arttırarak ekonomik güçlenmesini finanse etme olanağını da bulacaktır. Bu ülke ayrıca, İran’a yaptırım uygulanmasına karşı çıkagelmektedir. Mevcut politikalarını sürdürecek bir iktidar yapılanması ile ABD’nin Irak’tan çekilmesinden sonra Irak için sorunlar yaratabilecek bir ülke olarak görülmektedir. En az bunlar kadar önemli bir özelliği de Rus Donanmasının Lazkiye Limanını kullanmasına izin vermiş olmasıdır. Libya’dan sonra Suriye’nin konum değiştirme durumuna düşmesi, Rus donanmasını Akdeniz’de limansız bırakacaktır. Arap Baharı içinde yer alan gelişmelerden, Suriye’de yer alanlar Türkiye’nin ulusal çıkarları üzerinde en büyük etki yaratacak olanıdır.

Arap Baharı adı altında, yukarıda saydığım ülkelerin yanında Tunus’a Birinci Dünya Savaşı sonrasında olduğu gibi demokrasi ve özgürlük getirilmek istendiği söylenmektedir. Üstelik bu ülkelere demokrasi getirilmesini Suudi Arabistan, Kuveyt, Katar, BAE gibi demokrasi ile adları anılması zor ülkeler de destekler görünmektedir. Bu anglo-saxson lieratüründe kullanılan bir deyişle “it does not add up”, bu sayıların toplamı bu toplamı vermez. Arap Baharı, aslında yukarıda ilk ve son paylaşım dönemine ilişkin söylemlerin içinde yer alan Büyük Orta Doğu Projesi’nin yaşama geçirilmesi için bu ülkelerin içindeki inanç farklılıkları ile etnik farklılıkların sahneye çıkarılmasıdır.

Arap Baharı için her türlü desteği esirgemeyen ABD ve Avrupa ülkeleri, Bahreyn’deki Bahar’ın çiçeklerinin filizlenmesine bile izin vermeden kurşunlara hedef olmasına sessiz kalmaları, bazı demokratik olmayan rejimlerin bazı hallerde sakıncasız bulunduğunu çifte standardına en güzel örneklerinden birisidir. 

Şimdi İran’a yönelik bir askeri harekat söylemleri son günlerde yeniden yoğunluk kazanmıştır. İran’ın nükleer enerjiye sahip olma girişimleri hedef konumuna gelmesinde çok önemli bir rol oynamaktadır. İran, Çin’e petrol satmanın yanında, bu ülkenin İran’ın hükümranlık alanlarında petrol ve doğal gaz aramasına da izin vermiştir. İran, 136.2 milyar varil petrol rezervi ile S. Arabistan ve Kanada’dan sonra dünyanın en büyük üçüncü petrol rezervlerine sahip olmanın yanında doğal gazda da 992 trilyon kübik feet rezervi ile Rusya’dan sonra ikinci sıradadır. Rusya, İran ve Katar’ın oluşturacakları GAZ OPEC’i bir çok ülke için bir karabasandır.

Arap Baharı’na ilişkin özet değerlendirmeleri bir küçük bilgi ile tamamlamak uygun olacaktır. ABD’nin Basra Körfezi bölgesi’ne yönelik savunma harcamaları Irak’ın işgalinden önce 49 milyar dolar düzeyinde iken, bu rakam 2008 yılında 138 milyar dolara çıkmıştır.

Bu aşamada kısaca Afrika Kıtası üzerinde de durmak istiyorum.  Tablo 7 den de anımsanacağı üzere, Afrika 117 milyar varil boyutunda petrol reservine sahip bulunmaktadır. Bu kıta aynı zamanda stratejik mineral ve madenler bakımından da dünyanın en zengin coğrafyasıdır. Kıta, Soğuk Savaş döneminde ABD ve Batı Bloku ile Rusya ve Doğu Bloku’nun stratejik ham maddeleri denetleyebilmek için yoğun mücadele ettiği bir alandır. Bu süreçte bazı Afrika ülkeleri blokların etkisi ile ikiye bile bölünmüşlerdir. Bölünen ve bölünmeyen ülkeler oldukça sık darbelere sahne olmuşlardır. Bu süreç içerisinde de zengin doğal kaynaklar Bloklar arasında paylaşılmaya çalışılmıştır. Bu süreç Soğuk Savaş’ın son bulması ve Sovyet İmparatorluğunun çökmesi ile sona ermemiş, daha da yoğunlaşmıştır.

Afrika’nın Guinea Körfezi çevresi, ABD’nin petrol dış alımlarında önemli bir yer tutmaktadır. 2000 yılında ABD’nın ham petrol dış alımının yüzde 15 i başta Nijerya olmak üzere bu Körfez’den sağlanmakta idi. Guinea Körfezi, 2015 yılında, ABD’nin ham petrol dış alımları içinde yüzde 25 paya sahip olacaktır[9]. 16 Mayıs 2001 tarihinde ABD Başkan Yardımcısı Richard Cheney’in Büros’unca açıklanan Ulusal Energy Politika Raporu’nda şu ifade yer almaktadır; “Batı Afrika, Amerikan petrol ve doğal gaz pzarında en hızlı büyüyen kaynak bölgesi olacaktır. Afrika petrolü yüksek kalitesi, düşük sülfürü ile ABD’nin Doğu Sahili’ndeki rafinerilerde büyüyen pay sahibi olmaktadır” göçzlemi yer almıştır[10]. Gana’nın da 2011 yılında, ham petrol dış satıcısı konuma gelmiş olması Guinea Körfezi’nin önemini daha da artırmıştır. ABD Kongre üyesi William Jefferson, bir konuşmasında, “11 Eylül sonrasında Afrika petrolü ABD ulusal güvenliği açısından öncelik kazanmalıdır” gözleminde bulunmuştur[11]. Afrika aynı zamanda ABD ve Batı Bloku’nun stratejik mineral ve maden gereksinimini yüz yılı aşkın süredir karşılayan çok önemli bir coğrafyadır. Afrika’nın ABD ulusal güvenliği açısından öneminin kabul edilmesi sonucu, 2007 yılı sonlarında “Afrika Komutanlığı” kurulmuştur.

Rusya, staretjik mineral ve madenler bakımından zengin olmasına rağmen, bunların bir bölümünü, Sovyet İmparatorluğu’nun çökmesi ile denetleme gücünü önemli ölçüde yitirmiştir. Rusya bir yandan eski Cumhuriyetleri ile bu konuda yeni dengeler kurmaya çalışırken, bir yandan da bu kaynaklar açısından zengin ülkelerle ilişkilerini güçlendirme çalışması içindedir.

Çin, gerek petrol ve gerek stratejik mineral ve madenler bakımından Afrika’ya büyük önem vermektedir. 2000 yılında Çin-Afrika İşbirliği Forum’u kurulmuştur. Bu gelişmenin ardından, Çin Devlet Başkanı, Başbakanları ve Bakanları çok sık olarak Afrika ülkelerini ziyaret etmiş onların yüksek düzeyli heyetlerini Pekin’de ağırlamıştır. Bu ilişkiler sonucunda gerek petrol ve gerek madenler konusunda çok öneli anlaşmalar yapmış ve yatırımlara imza atmıştır. 2006 yılında Pekin’de 48 Afrika ülkesinin katılımı ile bir zirve düzenlenmiştir. Çin bu arada uyguladığı yaklaşımla, Afrika ülkelerinde alt yapı yatırımlarını finanse etmiş, düşük faizli kredilerin yanında hibe katkısında da bulunmuştur. Enerji projelerine ve maden projelerine de Şirketleri aracılığı ile büyük boyutlu yatırımlar yapmıştır.

Bu gelişmeler ABD’ni kendi çıkarları açısından rahatsız ettiği için, bir yandan Afrika’da ekonomik katkılarını yükseltirken, diğer yandan da ABD Avrupa Komutanlığı’nın bünyesinde faaliyet göstermek üzere Afrika Komutanlığını kurmuştur. Bu komutanlık 2007 yılında bağımsız bir Komutanlık konumuna getirilmiştir. Bu Komutanlığın kurulmasına ilişkin olarak Kongre’de yapılan görüşmelerde Hükümet temsilcisi şu açıklamalarda bulunmuştur; “Bu doğal servetler, Afrika’yı Çin Halk Cumhuriyetı’nin ilgilendiren bir hedef haline de getirmektedir. Çin’in dinamik ekonomisi 20 yıla yakın süredir ortalama yüzde 9 büyürken, petrole ve diğer doğal kaynaklara karşı açlık duygusu yaratmaktadır. Çin, halen günde 2.6 milyon varil ham petrol dış alımı yapmaktadır. Bunun 765,000 varili başta Sudan, Angola ve Kongo olmak üzere Afrika’dan gelmektedir. … Bu yıl 12 gün sürecek 8 Afrika ülkesini ziyaretine (ki bu göreve geldiğinden bu yana üçüncü gezisidir) çıkmadan önce 3 milyar dolarlık düşük faizli kredi ve yardım yapılacağını açıklamıştır. …[12]”   

Afrika Komutanlığının Kurulması ABD’nin Afrika’da çıkarlarını korumak için kararlılığını sergileyen bir eylem olmuştur. Bu komutanlığın kurulmasından sonra 2011 yılında Büyük Orta Doğu Projesi çerçevesinde Arap Baharı’nın uygulanmaya başlaması ve bu süreçte ABD ve NATO’nun Libya’da Baharı getirmek için 8 aya yakın bomba yağdırması, başta petrol ve doğal gaz kaynakları olmak üzere yaşanmakta olan kaynak kavgasının ulaştığı boyutu göstermektedir.

Türkiye dünyanın en kritik coğrafyasında konuşlanmış bulunmaktadır. Bulunduğumuz coğrafyada yaşanan süreç çok ciddi riskler içermektedir. O nedenle Türkiye’deki politik kadrolar, teknotratlar, akademisyenler ve hatta sıradan kişiler, Orta Doğu’da yaşananların geri planında yer alanları, tarihsel kökenlerini, çıkar motiflerini, kısa ve uzun vadeli hedefleri bu senaryoları hazırlayanlar kadar okuma ve anlama yeteneğine sahip olmak durumundadır. Bu becerilerdeki noksanlık boyutumuz ülkemizin ulusal çıkarlarına yönelik risklerin büyümesine yol açabilir.

Petrolü, doğal gazı, stratejik mineral ve madenleri, su kaynaklarını ve verimli tarım alanlarını kontrol altına almaya yönelik kavganın büyük bir savaşa yol açıp açmayacağına ilişkin kaygılar mevcuttur. Irak ve Libya örnekleri büyük ölçekli silahlı mücadelelere son örneklerdir. Umalım bu kavga dünyayı felakete sürükleyecek savaşlara yol açmadan barışçı ve insanların yararına bir çözüme ulaşabilsin. Aksi bir duruma ilişkin olarak büyük bilim adamı Albert Einstein’ın şu sözü büyük bir uyarı içermektedir; “Uygarlığın atom bombaları ile yapılacak bir savaşla yok olacağına inanmıyorum. Belki dünya nüfusunun üçte ikisi ölebilir, fakat yeniden başlayabilmek için düşünebilme yeteneğine sahip yeteri kadar insan ile yeterli miktarda kitabın geri kalacak ve uygarlık yeniden kurulacaktır.[13]

Bana düşüncelerimi sizlerle paylaşma fırsatını verdiğiniz için teşekkür eder, saygı sunarım.

Hikmet Uluğbay


[1] World Energy Outlook 2009 sayfa 433.

[2] Simmons Matthew R., “Twilight in the Desert”, John Wiley & Sons, Inc., 2005, sayfa 74.

[3] Airhart Marc ve Paul Mann, “Location, Location, Location: mapping the world’s oil&gas fields”, August 2007.

[4] BP Statistical Review of World Energy, June 2009.

[5] Engdahl William, “Seeds of Destruction, The Hidden Agenda of Genetic Manipulation”, Global Research 2007, sayfa xıv.

[6] Klare Michael T., “The Global Struggle for Energy”, MotherJones.com., May 9, 2005.

[7] Engdahl W.F. ait web sitesinden alıntılanmıştır.

[8] Tisdall Simon, “African States oppose US presence”, The Guardian June 25, 2007.

[9] Rozoff Rick, “Militarization of Energy Policy: U.S. Africa Command And the Gulf Of Guinea”, Global Research, January 9, 2011.

[10] Rozoff, y.a.g.m.

[11] Rozoff, y.a.g.m.

[12] Engdahl W. F., “AFRICOM China and Congo Resource Wars” 25 November 2008

[13] Bartlett John& Justin Kaplan, “Bartlett’s Familiar Quotations” Sixteenth Edition sayfa 636.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s