Son Paylaşım ve Tarihsel Kökenleri


(Aşağıdaki yazı, 25-29 Nisan 2011 tarihleri arasında Ankara’da yapılan Türkiye Jeoloji Kurultay’ında yapılan konuşmanın, o tarihi izleyen günlerde edindiğim ek bilgilerle güncellenmiş metnidir.)
Değerli jeologlar ve değerli katılımcılar,
64. Türkiye Jeoloji Kurultayı’nda, “Son Paylaşım ve Tarihsel Kökenleri” konusunda siz değerli katılımcılara düşüncelerimi açıklama onur ve ayrıcalığını bana verdikleri için Kurultay’ı düzenleyenlere, bu bağlamda Prof. Dr. Okan Tüysüz’e teşekkürlerimi ve siz değerli katılımcılara saygılarımı sunuyorum.  
Sizlerin de yakından izleyip gözlemlediğiniz üzere, dünya uzunca sayılabilecek bir süreden beri -bir tarih vermek gerekirse 20 inci yüzyılın son çeyreğinden bu yana- başta petrol, doğal gaz olmak üzere, stratejik mineraller, tatlı su kaynakları ve tarım arazilerinin kontrolünü eline geçirmek isteyen çok uluslu şirketler ve onların arkasındaki devletlerin arasında son kaynak paylaşım kavgasını yaşaya gelmektedir. Bu kavga, dünyanın önde gelen gelişmiş ülkeleri ile, gelişmiş ülkeler arasında yer alma konusunda güçlü iddia sahibi olan gelişen ülkeler arasında, söz konusu kaynaklara sahip ülkelerin hükümranlık alanlarındaki coğrafyalarda yer almaktadır. Bu coğrafya kara parçalarını olduğu kadar karasularını ve kıta sahanlıklarını da kapsamaktadır.  Bu kavga olabildiğince diplomatlar, şirket yöneticileri, istihbarat örgütleri aracılığı ile yürütülmekle birlikte, zorunluluk doğduğunda taşeronlar aracılığı ile veya doğrudan silah kullanma yoluna da gidilmektedir. Bu kavgada başvurulan silahlar, sadece yüksek ateş gücü ile tahrip eden silahlar değil, onların kullanılmasından önce parasal ilişkiler, sivil toplum örgütlerinin kullanılması yanında, toplumların sosyal dokularında ve toplumsal barışlarında onarılması zor yaralar açan etnik ve inanç farklılıkları da sıkça kullanılmaktadır.
Bu konuşmada son paylaşımın petrol ve doğal gazla ilgili boyutları ele alınacaktır. Diğer paylaşım konularına değinilmemesi o konuların daha az önemli olmasından kaynaklanmamaktadır. Zira stratejik mineraller, tatlı su kaynakları ve tarım arazilerinin ve tarımsal girdilerinin denetlenmesine yönelik kavga da en az enerji kaynakları kadar çetin ve acımasız bir süreçten geçmektedir. Ancak, Kurultay’ın içeriği ve zaman kısıtlaması konu kapsamını petrol ve doğal gazla sınırlı tutmaya zorlamıştır.    
Konuyu incelemeye başlamadan önce üç araştırmacı yazarın gözlemlerini sizlerle paylaşmak isterim. David Morse, 2005 yılında yazdığı makalesinde şu gözlemde bulunmuştur; “Halen, Sudan diye bilinen Kuzeydoğu Afrika ülkesinin çöllerinde geleceğe yönelik bir savaş sürmektedir. … Bu savaş kalaşnikoflarla, sopalarla ve bıçaklarla yürütülmektedir. … Kullanılan en son teknolojiler, bir tarafta siyah Afrikalıların köylerine saldıran milisleri desteklemek için Hükümet güçlerinin helkopterleri, diğer tarafta tamamen farklı bir silah, yabancı petrol şirketlerinin yer altındaki petrol yataklarını tesbit etmek için yararlandıkları sismografi cihazları. … Bu büyük ekonomik güçlerin büyümek için gereksinim duyduğu sınırlı doğal kaynaklar havuzu için maşalar aracılığı ile yaptıkları bir kaynak savaşıdır.[1]”. Petrol üzerine yaptığı araştırmalarla haklı bir ün kazanmış olan Michael T. Klare, yine 2005 yılında yazdığı bir makalede, şu saptamada bulunmuştur; “Küresel enerji kaynaklarına yönelik mücadele yoğunlaştıkça, Vaşington’dan Yeni Delhi’ye, Karakas’a, Moskova’ya ve Pekin’e değin ulusal liderlerin ve şirket yöneticilerinin belli başlı petrol ve doğal gaz kaynaklarını kontrol etmeye yönelik çabaları da artmaktadır. [2]” Küresel kaynak kavgasını yakından izleyen ve değerli analizler ortaya koyan araştırmacı yazar Noam Chomsky’nin ilginç gözlemi de şöyledir; “Irak’ın önde gelen dış satım ürünleri marul ve salatalık olsa ve büyük petrol sahaları da Güney Pasifik’te yer alsa idi, ABD’nin yine de bu ülkeyi özgürleştireceğine inanabilmek için bizi yönetenlere sıra dışı bir teslimiyet içinde olmamız gerekirdi.[3]
Dünyada son dönemlerde yer alan olayları, kısaca geriye giderek hatırlar ve olayların yaşandığı ülke veya coğrafyanın özelliklerine göz atarsak, bu son paylaşım kavgasını ve buna yönelik bazı yazarların gözlemlerini daha somut bir biçimde anlayıp çözümleyebiliriz.  Anımsayacağınız üzere son aylarda Tunus’ta başlayan ve tsunami dalgaları gibi Mısır, Bahreyn, Yemen ve Libya’yı vuran ve demokratikleşme süreci adı takılan bir seri gelişme yaşanmaktadır. Aslında bu süreç çerçevesinde “son kullanma tarihleri” dolmuş ve enerji kaynaklarını denetlemek isteyenlere sorun çıkarmaya başlamış bulunan diktatörler emekliye sevkedilirken, yerlerine yeni işbirlikçilerin yerleştirilme yolları aranmaktadır. Bu ülkelere Suriye gibi yeni ülkeler de eklenmeye başlamıştır. Mısır’da Hüsnü Mübarek’in diktatörlük rejimi devrilmiş, yeni yapılanmaya yönelik çalışmalar sürmektedir. Mısır’ı, stratejik araştırmacı F. William Engdahl’in dile getirdiği sözcüklerle, “yaratıcı yıkım” uygulaması[4] için öne çıkarak iki unsur vardır. Birincisi, Süveyş kanalının petrol taşımacılığındaki önemidir. 2008 yılında Kanal’dan Kuzey yönüne günde 1.6 milyon varil petrol ve ürünleri giderken, bu miktar ciddi bir düşüşle 2009 yılında 1 milyon varile gerilemiştir. Güney yönüne giden miktar ise 0.8 milyon varildir. İkincisi ise, Mübarek’in, son zamanlarda ABD’nin İran’a yönelik yaptırım programlarına karşı çıkagelmesidir. Diğer taraftan Mısır’daki rejimin kimliği, izlediği dış politika ve egemen güçlerin politikaları karşısında sergilediği tutumu, İsrail’in bölgedeki güvenliği açısından da kilit önem taşımaktadır. Zira İsrail, bölgede ABD ve AB için en güvenilir ve vaz geçilmez stratejik ortak konumundadır.
Rejim değişikliği uygulamasına hedef olan diğer ülke Yemen’dir. Yemen’i böyle bir yıkım için ön plana çıkaran hususlar ise şu noktalar etrafında toplanabilir. Yemen’in bir sahilini kontrol ettiği, Kızıl Deniz’in güney ucundaki 18 mil genişliğindeki Bab el-Mendeb boğazı, uluslararası petrol trafiği açısından “yaşamsal önemdeki boğazlardan” biridir. Bu boğazdan 2008 yılında günde yaklaşık 4 milyon varil petrol geçerken, bu hacim 2009 yılında 3.8 milyon varile gerilemiştir. Söz konusu 3.8 milyon varilden 1.8 milyon varili Süveyş yönüne giderken, 2 milyon varil kadarı da güney yönünde geçmektedir. Bu boğazın özelliklerinden birisi de Çin’e, Somali’den ve Suudi Arabistan’dan giden petrolün gönderildiği ana kapı oluşudur. Dolayısı ile bu boğazın hangi ülkeye politik yakınlığı olan rejimin denetiminde olduğu, ABD, AB ülkeleri, Çin ve hatta Hindistan açısından da büyük önem taşımaktadır.
Biraz sonra da değinileceği üzere, Çin, Libya’da da petrole yönelik önemli yatırımlara da girişmiştir. Bu durumda, Süveyş ve Bab el-Mendeb’in bulunduğu coğrafyanın denetlenmesi Çin’e yönelik olarak Suudi Arabistan’dan, Libya’dan ve Somali’den petrol gidişini de kontrol edebilmek anlamını taşımaktadır. Ayrıca, Çin’in Avrupa pazarlarına sevk ettiği diğer ticari mallar açısından da büyük önem taşımaktadır.
Bab el-Mendeb’in Afrika’daki ucunda ise (Van ilimizden -22,983 km²- den biraz büyük olan) 23,000 kilometrekarelik toprağı ve yarım milyon nüfusu olan Cibuti devleti yer almaktadır. ABD Afrika Komutanlığı bu küçük ülkede 2 milyar dolar harcayarak bir askeri üs kurmakta ve bu üsse yönelik olarak 4 milyar dolar daha harcamayı planladığı ileri sürülmektedir[5].
Diğer taraftan Yemen’in henüz işletmeye açılmamış dünyanın en zengin petrol yataklarına sahip olduğu ileri sürülmekte ve bu yatakları işletmek için Fransız petrol şirketi yanında bazı küçük petrol şirketlerinin de bu sahaları işletmeye almak için yatırım yaptıkları belirtilmektedir[6]. Bazı kaynaklarca ileri sürüldüğü gibi Yemen, dünyanın 50 yıllık tüketimini karşılayacak petrol varlığına sahip ise[7], bu ülkeyi yöneteceklerin siyasi eğilimleri büyük ölçekli petrol tüketen küresel güçler açısından yaşamsal önem taşıyacaktır. Anımsanacağı üzere, son yıllarda Suudi Arabistan Yemen’e yönelik askeri harekâtlarda da bulunmuştu. Bilindiği üzere, Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Yemen ulusal bütünlüğünü sağlayamamış ve sürekli ikiye bölünmüş Yemen olmanın veya olmaya zorlanmanın bedelini ekonomik, sosyal ve politik bakımdan ödeyegelmiştir. Bu noktada anımsanması gereken tarihi bir bilgi de Birinci Dünya Savaşı’nın hemen başında 6 Kasım 1915 günü İngiltere’nin Yemen’in Asir bölgesindeki bir kabile şeyhi olan Seyid İdris’le Osmanlı ordusuna saldırması için bir anlaşma yaptığıdır. Bu konuda daha ayrıntılı bilgi almak isteyenler http://www.ulugbay.com/blog_hikmet/?p=113 de yer alan “Yemen Türküsü’nün Yakılmasında Petrol Çıkarlarının Oynadığı Rol” başlıklı yazıya bakabilirler.
Bu bağlamda kısaca değinilmesi gereken diğer bir ülke de NATO askeri harekâtının sürmekte olduğu Libya’dır. Libya, yakın geçmişte, Batı’nın tepkisini çeken birçok olaya taraf olmuş veya olduğu ileri sürülegelmiştir. Bu bağlamda bazı olayları kısaca anımsamak, bu ülke için de Batı’nın birden bire demokrasi havarisi kesilmesini anlamaya yardımcı olacaktır. İlk olarak anımsamakta yarar gördüğüm olay, Libya da, İran, Irak ve Venezuela gibi petrol ticaretini dolar dışında dövizlerle de yürütme arzusunu ileri süren ülkelerden birisi olmasıdır. Böyle bir uygulamaya göz yumulması, ABD dolarının uluslararası ticaretteki temel para birimi olma ayrıcalığına başkaldırmak anlamını taşır. Bu savı ileri süren ülkelerden Irak’ın başına gelenler bilinmektedir. Diğer ülkelere de biraz sonra değinilecektir. İkinci olarak anımsanması gereken husus, ABD Başkanı Bush, Şubat 2007 yılında Afrika Komutanlığı’nı (AFRICOM) kurulması için emir vermiştir. Bu Komutanlığı’n konuşlanması için hiçbir Afrika ülkesi izin vermediği için Karagah geçici olarak Almanya’nın Stuttgart kentinde konuşlanmıştır[8]. Bu komutanlığın kurulmasına yönelik en ciddi karşı çıkış, Libya’dan gelmişti[9]. Libya’nın karşı çıkışı, elbette anılan Komutanlığın kurulmasını önleyememiştir. ABD, niçin böyle bir Komutanlık kurma gereksinimi duymuştur, sorusunun yanıtı ise, Afrika’nın dünya petrol üretimindeki payının yüzde 11 olmasına karşılık ABD’nin petrol dış alımındaki payının yüzde 18 düzeyinde olmasıdır. Afrika ülkelerinin, başta savaş sanayii olmak üzere birçok sektörde yaşamsal önem taşıyan birçok stratejik mineralin üretim merkezi olduğu da hatırlandığında, Afrika’nın başta ABD olmak üzere gelişmiş Batı ülkelerinin yanında Çin ve Hindistan gibi büyük güç olmada iddialı ülkeler bakımından önemi de bütün çıplaklığı ile ortaya çıkar. Çin’in Devlet Başkanı ve Başbakanı son yıllarda Afrika ülkelerine birçok resmi ziyaret yapmış ve birçok projenin finansmanı için on milyarlarca dolarlık yükümlülük altına girmişlerdir. Afrika’nın, 2030 larda ABD’nin petrol ithalatındaki payının yüzde 25 e çıkması beklentileri de göz önüne alındığında Afrika Komutanlığı’nın önemi kendiliğinden ortaya çıkar. Çin Ticaret Bakanlığı’nın açıklamalarına göre, Çin’in Libya’da 50 büyük ölçekli proje için ayırdığı kaynak tutarı 18 milyar dolar boyutundadır[10]. Anımsanacağı üzere, Saddam Hüseyin döneminde de Çin, Fransa ve Rusya Irak’ta yeni petrol sahalarını işletmeye almak üzere milyarlarca dolarlık sözleşmeler imzalamışlardı. Irak’a yapılacak askeri müdahale Birleşmiş Milletler’de müzakere edilirken, perde arkasında Fransa, Çin ve Rusya Saddam Hüseyin ile imzalanan sözleşmelerin geçerliliğinin kabul edilmesini istemişlerdir. Bu istekler ABD tarafından reddedildiği için de B.M. oylamasında red oyu vermişlerdir. Aynı şekilde Libya’ya yaptırım konusu B.M. ele alındığında Çin ve Rusya oylamada çekimser kalmışlardır. Red oyu vermeyip çekimser kalınması çok bilinmeyenli yeni bir denklemin gereği miydi, onu da bir süre sonra hep birlikte öğrenebiliriz.
Irak’ın işgaline hazır değinmişken bazı bilgilere de göz atmak uygun olacaktır. İngiltere Başbakanı Tony Blair, Irak’ın işgalinin başlamasından birkaç hafta önce 6 Şubat 2003 günü, Irak’a yönelik silahlı müdahalenin petrolle ilgili olduğunu şu cümlelerle yadsımıştı; “Petrol konusuna da değineyim. … dürüstce analiz edildiğinde, petrole yönelik komplo teorisinin son derece saçma olduğu görülür. Gerçek şu ki, Irak’taki petrolle ilgilense idik, muhtemelen hemen yarın Saddam ile petrole yönelik anlaşma yapabilirdik. Konu petrol değildir, konu silahlardır. …[11]”   Irak’a yönelik işgal girişimin petrolle ilişkili olduğu ABD ve İngiliz yetkililerince daima yadsınmıştı. Ancak aradan yıllar geçtikten sonra, ortaya çıkan bilgiler ve belgeler, o dönemde ülkelerin hem kendi kamuoylarına hem de dünya kamuoyuna yalan söylediklerini ortaya çıkmıştır. İngiliz gazetesi Independent geçtiğimiz hafta bu konuda çok çarpıcı bir haber yapmıştır. Haberde, “Mart 2003 de Irak’ın işgal edilmesinden beş ay önce, dönemin Ticaret Bakanı Barones Symons’un BP yetkililerine Hükümetin, ABD’nin Irak’taki rejim değişikliğine Tony Blair’in askeri katkıda bulunma sözü karşılığında İngiliz enerji şirketlerine Irak’ın büyük petrol ve gaz rezervlerinden bir payın ödül olarak verilmesi gerektiğine inandığını söylemiştir.[12]”  Aynı gazete haberinde Ticaret Bakanı’nın İngiliz şirketi adına Bush yönetimi nezdinde lobi faaliyetinde bulunma sözü de verdiği yer almaktadır. Bu noktada da tarihten küçük bir anımsatma yapmak uygun olacaktır. Lozan Konferansı’nın sonuçlanmasından sonra, İngiliz Parlamentosu’nda milletvekili T. Johnson, Lord Curzon’u Lozan’da petrol şirketlerinin çıkarları için çalışmakla suçlamıştır. Dışişleri Bakanı Lord Curzon bu iddiaya şiddetle karşı çıkmış ve “Musul Sorunu’na ilişkin olarak Majestelerinin Hükümetleri’nin veya benim tutumumda petrolün en küçük bir etkisi olmamıştır.[13]” Lord Curzon’un da o tarihte gerçekleri söylemediği daha sonra ortaya çıkan belgelerle aydınlığa çıkmıştır[14].
Irak’ın işgal edildiği dönemi de kapsayacak şekilde çok uzun bir süre ABD Merkez Bankası Başkanlığı görevini yürütmüş olan Alan Greenspan, 2007 yılında yayınlanan anılarında, “Siyasi bakımdan huzursuzluk verse de, üzülerek belirtmek gerekir ki, Irak savaşı geniş ölçüde petrole yönelikti.[15]” açıklamasına yer vermiştir. Greenspan, kitabına bu açıklamayı koymadan önce de “Uzun Dönem Enerji Sıkışıklığı” başlığı altında 26 sayfa içinde ülkesinin enerji gereksinimi konusundaki düşüncelerini ve sorunların analizini yapma gereğini duymuştur.
Bu arada, ABD, Irak petrol yasasının değiştirilmesini istemiş ve kendi uzmanlarının hazırladığı petrol yasası taslağı Hükümet tarafından Meclis’e sunulmasına rağmen, Meclis bu petrol yasasını çıkaracak çalışmaları yapmamıştır.
Çin’in enerji ve minerallere yönelik Afrika’daki yatırımları sadece, Somali ve Libya ile sınırlı değildi, başta Nijerya olmak üzere, daha birçok ülke ile de finansman ve ortak girişim anlaşmaları imzalanmıştır.
2003 yılında ABD Senato’sunun bir komisyonuna bilgi sunan, Avrupa’daki ABD askeri birliklerinin komutanı Orgeneral James Jones’un şu beyanı dikkat çekicidir; “Afrika’nın 21 inci yüzyılda ilgi çeken çok ama çok önemli bir kıta olacağını düşünüyorum.[16]” Bu tarihlerde henüz AFRİCOM kurulmadığı için, Afrika kıtası da Avrupa’daki bu komutanın görev sorumluluğu içinde bulunmaktaydı.
Bugün hatırlayanların sayısı çok azalmıştır, ancak Mart 2004 ayında, Zimbabwe’nin Harare hava alanında bazı tutuklamalar yer aldı. Tutuklananlar, Ekvator Gine’sinin Devlet Başkanı’na karşı darbe girişimi ile suçlandılar. Suçlamaların ucu, İngiliz eski Başbakanlarından Margaret Thacher’in oğlu Sir Mark Thacher’a kadar uzandı. Mark Thatcher, darbe girişimini mali açıdan destekleme suçlamasına hedef oldu[17].  Yarım milyon nüfuslu ve Sivas ilimiz büyüklüğündeki Ekvator Gine’sinde darbe girişiminin nedeni, bu ülkenin Afrika’nın petrol üretim zenginliklerinin bulunduğu coğrafyayı denetleyecek stratejik bir konumda olmasıdır.
Şubat 2005 de Çin, Küba ile bir anlaşma imzalamış ve Küba ile ABD arasındaki denizde Çin Şirketi Sinopec’in petrol araması kararlaştırılmıştı. Bu girişim ABD’den Meksika Körfezi’nde çevre kirliliği yaratacağı savı ile çok ciddi eleştiri almıştı[18]. 2008 yılında, Küba’nın Kuzey’indeki denizlerde 20 milyar varil boyutunda bir petrol rezervi olduğu açıklanmıştır[19]. Aynı yıl Çin Devlet Başkanı Hu Jintao Kübayı ziyaret etmiş ve ortaklaşa geliştirilecek birçok proje için anlaşmalar imzalanmıştır. Meksika Körfezi’nde yerleşik ülkelerin petrol aramalarına karşı çevre kirliliği duyarlığı sergileyen ABD, BP’nin 2010 yılında aynı körfezde petrol kuyusu açmasına izin verirken ve uygulamaları denetlerken çevre önlemlerinin alınıp alınmadığını kontrolda aynı duyarlılığı göstermediği için, hala tam denetim altına alınamayan, çok sıradışı büyüklükte bir çevre kirliliği yaşanmasına neden olmuştur.
Yakın geçmişte Meksika Körfezi’ne yönelik olarak yine bir ilginç olay yaşanmıştır. 12 Ocak 2010 günü Haiti’de 7.0 büyüklüğünde bir deprem olduğunda, hemen ertesi gün ABD, Sivas ilimizden biraz daha küçük olan bu ülkeye karada ve denizde bulunmak üzere 20,000 asker sevketmiştir. B.M. de konuşan ABD Daimi Delegesi Alejandro Wolff, “Orada uzun vadeli olarak kalacağız, bu kolayca ve çabukça çözümlenebilecek bir şey değilidir.[20]” açıklamasında bulunmuştur. Haiti, çok uzun süreden beri ABD askeri müdahalelerine sahne olagelen bir ülkedir. Ülke stratejik konumu ile ilgili olduğu kadar, ABD’nin tarımsal ve Kanada’nın madencilik çıkarları açısından büyük önem taşımaktadır. Deprem gibi yaşamsal sorunların yaşandığı ve dünyanın derhal yardım yağdırmaya başladığı ülkenin hava meydanları Fransız, Çin, Venezuela yardım uçaklarına felaketin ilk günlerinde kapalı tutulmuştur.
Venezuela, ABD, petrol dış alımında önemli yer tutan ülkelerden birisidir. Hugo Chavez solcu bir politikacı olarak 1998 yılında başkan seçildiği günden başlayarak petrol konusunda ulusalcı bir tutum izleyegelmiştir. Chavez’e karşı 2002 yılında bir darbe yapılmış ise de Chavez iktidarını koruyabilmiştir[21]. Chavez, ülkesinde petrol arama ve üretiminde bulunan yabancı şirketlere çevre koşullarını titizlikle uygulamanın dışında, Venezuela’daki arama ve işletme işlerinde Venezuela ulusal petrol şirketinin hâkim sermayedar olmasını da bütün baskı ve itirazlara karşı dayatmış ve sağlamıştır. Ayrıca, Çin ve İran ile petrol konusunda işbirliği anlaşmaları yapmıştır. Diğer taraftan petrol ticaretinin dolarla yapılmasına karşı çıkan politikalar izlemiştir. ABD’nin petrol dış alımlarının yüzde 10 unu yaptığı bu ülkeye karşı uygulamaya koyduğu yaptırımlar geçmişte satmış olduğu silahların yedek parçalarını vermemeye ve hatta İspanya’nın bu ülkeye uçak ve yedek parça satmasını engellemeye kadar uzanmıştır. Çin ve İran’ın Venezuela Devlet Başkanı Chavez ile petrol konusunda işbirliği anlaşmaları imzalamaları, ABD Başkanı James Monroe’nun 2 Aralık 1823 tarihinde Güney Amerika Kıtası’nı ABD’nın çıkar alanı olarak ilan eden doktrinine[22] ciddi bir darbe girişimi görüntüsü vermektedir.
Paylaşım kavgasının sürdüğü alan sadece karalar ve kıta sahanlığı bölgeleri ile sınırlı değildir. Bu kavga son on yıl içinde “Kutup Bölgeleri”ni de içine almaya başlamıştır. Ocak 2009 da İzlanda’nın Reykjavik kentinde düzenlenen NATO seminerinde Genel Sekreter Jaap de Hoop Scheffer üye ülkelere Kuzey Kutbu’na yönelik anlaşmazlıklarını Teşkilat içinde çözmelerini istemiş ve böylece Teşkilatın bölgede askeri faaliyetler düzenleyebilmesine imkân hazırlamalarını istemiştir. Genel Sekreter, “Açıkçası, Kuzey’in ileri bölgelerinde, Teşkilatın stratejik çıkarları mevcut olduğunu [23]” söylemiştir.  Aynı yazıda yer aldığına göre, ABD Coğrafya İdaresi, Kuzey Kutbu bölgesinin dünyanın işletmeye açılmamış doğal gaz ve petrol varlıklarının dörtte birini barındırdığına inanmaktadır. ABD, bu bölgedeki ekonomik çıkar alanını Deniz Hukuku kuralları çerçevesinde 200 deniz mili olarak açıklamış ve ek 150 millik bölgeyi de aynı kapsam içine aldırabilmek için bu ek bölgenin de kıta sahanlığının uzantısı olduğunu kanıtlamaya çalışmaktadır. Kuzey Kutbu Rusya açısından da büyük stratejik önem taşımaktadır. Rusya’nın nükleer deniz altı filosu Kola yarımadasında konuşlanmıştır, Rusya’nın kıta sahanlığının ötesinde Kuzey Kutup çemberi içinde kalan 3.1 deniz mili kare boyutundaki (yaklaşık Hindistan büyüklüğünde) ekonomik çıkar alanında üretilen doğal gaz ülke üretiminin yüzde 80 ini, petrol üretiminin yüzde 60 ını sağlamakta olup stratejik öneme sahip nadir metalleri barındırmaktadır. Kuzey Kutbu bölgesindeki kıta sahanlığı yaklaşık 4 milyon mil kare olup, 2030 yılında 30 milyon ton petrol ve 130 milyar metre küp doğal gaz üretebilecektir. Rusya’nın ekonomik çıkar alanını 350 mile çıkarma talebi B.M. ce kabul edildiği taktirde, bölgedeki ekonomik çıkar alanına 1.2 milyon mil karelik bir alan daha eklenmiş olacaktır[24].  Kuzey Denizi’nde küçük bir kayalık üzerinde hükümranlık hakkı olan İngiltere bile pay almak isteyenler arasınadır.
İlgitere’de yayımlanan Guardian gazetesinde, 12 Mayıs 2011 tarihinde Greenland’ın Nuuk kentinde Kuzey Kutbu’na sahildar sekiz ülkenin katılımı ile yapılan toplantı ile ilgili olarak “ABD Clinton’ı kutup zirvesine gönderirken Kutup petrolü için kavga yoğunlaşmakta, wikileaks belgeleri Kutup kaynaklarına yönelik rekabet, Nato ve Rusya arasında askeri çatışmaya yol açabileceğini gösteriyor” başlığı ile yer alan haberde geçen şu ifade dikkat çekicidir; “İngiltere’nin Cairn Energy şirketi Greenland açıklarında petrol aramaya hazırlanırken, Shell Alaska açıklarında petrol ararken ve BP Rusya’nın Arktik bölgesinde arama yapma anlaşması yapmışken siyasi manevralar ortaya çıkmaktadır. Bu tür manevralar wikileaks diplomatik yazışmaları yayınladıkça da ortaya çıkmakta ve Amerikalı diplomatların, Çin gibi politik ve ekonomik rakipler üzerinde ABD etkisini açıkça ortaya koyma ihtiyacından söz etmektedirler.[25]” Aynı haberde, wikileaks belgelerinde yer aldığı belirtilen şu bilgiye de yer verilmiştir; “Greenland’lılarla giderek yoğunlaşan yakınlaşmamız, onları bizimle Avrupa arasında yanlış bir seçim yapmaya karşı dirençli kılacaktır. Bu tutumumuz Greenland ile ilişkilerimizi, bu ülkenin doğal kaynaklarına giderek artan ölçüde ilgi gösteregelen Çin’e göre, daha güçlendirecektir.”  Kuzey Kutbu kaynaklarını paylaşma açısından yakın gelecekte önemli rol oynayacak olan Greenland üzerinde kısaca durmakta yarar görüyorum. Greenland 2.1 milyon kilometre kareden büyük arazisi başta petrol, doğal gaz, platin ve altın olmak üzere çok zengin doğal kaynaklara sahiptir. 57 bin kişi dolayında nüfusu olan Greenland, 2008 yılında Danimarka’dan özerklik statüsü kazanmıştır. Greenland’ın tam bağımsız statüye kavuşmasına yönelik çalışmalar olduğu Wikileaks’in yayınladığı belgelerden anlaşılmaktadır. ABD Büyükelçiliklerinin gönderdikleri mesajları yayınlayan Wikileaks kaynaklarına göre, 2007 yılında Washington’a gönderilen bir telgrafta (129049 numaralı) şu ifade yer almıştır; “Greenland, açıkça bağımsızlık yolunda yürümektedir. Bağımsızlık, Danimarka Krallığının beklediğinin çok ötesinde olarak çok daha erken bir tarihte gerçekleşebilir. … Greenland’ın bağımsızlığı ufukta görünürken, ABD, bağımsız bir ulusun doğuş ortamını şekillendirmek için eşsiz bir fırsata sahiptir.[26]”  
Greenland, 2010 yılında mineral arama konusunda 40 lisans vermiştir. Altın, platin ve uranyum dahil birçok maden araması için verilen izinlerin sayısı 120 dolayına ulaşmıştır[27].
Greenland’a yönelik olarak çok özet olarak sunulan bu bilgiler, Kuzey Kutup bölgesinin sahip olduğu doğal kaynakların paylaşımına yönelik kavganın iç yüzüne küçük de olsa bir ışık tutacak niteliktedir. 
B.M. 2008 yılında, Deniz Hukuku antlaşması çerçevesinde Avustralya’ya Güney Kutbu denizlerinde 2.5 milyon mil karelik bir bölgeyi kıta sahanlığı ekonomik çıkar bölgesi olarak tanımıştır[28]. İngiltere’de B.M. 11 Mayıs 2009 günü, Güney Kutbu denizlerinde 1 milyon mil karelik bir alanda kıta sahanlığı hakkının kabul edilmesi için başvurmuştur. 
Bu örneklerden de görüldüğü üzere, Güney Kutbu için de benzeri kavga verilmektedir. Bu bölge için kısa iki bilgi sunmakla yetineceğim. Bunlardan ilki Falkland Adaları’na ilişkindir. Çok az kişi 1982 yılında Arjantin ile İngiltere’nin Güney Atlantik’te yer alan bu adalar için kısa süreli bir savaş yaşadıklarını hatırlar. 2010 yılında Falkland Adalarının Güney Kutbu yönündeki ekonomik alanında 60 milyar varil boyutunda bir petrol rezervi bulunduğunu açıklanması, iki ülke arasında yeniden çekişmelerin başlamasına neden olmuştur.
Güney Kutbu bölgesinde hak iddia eden ülkeler şunlardır; İngiltere, Fransa, Norveç, Avustralya, Yeni Zelanda, Arjantin ve Şili. Ancak, Peru, Rusya, Güney Afrika,  ABD ve Brezilya da geleceğe yönelik olarak hak iddia edebilme haklarını saklı tutmaktadırlar.
Denizlerdeki çıkaralara yönelik bu politik çekişme sadece petrol ve doğal gaz kaynakları ile sınırlı değildir. Denizlerin altında çok zengin mineral yatakları da bulunmaktadır. Denizlerin dibindeki yumrular (nodules) manganez yanında zengin kobalt ve nikel de barındırmaktadır[29]. Deniz dibindeki yumruların işlenebilmesine yönelik teknik geliştirme çalışmalarına 1960 lı yıllarda başlanılmıştır. Karadaki petrol, doğal gaz, mineral ve maden yataklarındaki rezervlerin azalmasına paralel olarak denizler ve okyanusların stratejik önemleri giderek daha da artacaktır. Michael T. Klare’ın “Kaynak Savaşları” isimli kitabındaki şu gözlemi anımsanmaya değer; “ABD Donanması varlığını enerji taşımacılığında kullanılan sulara da yaymaktadır. Doğal kaynak endişeleri uluslararası güvenlik ilişkilerinin merkezine kesin olarak yerleşmiştir.[30]
Özetle sunulan bilgilerin büyük çoğunluğunda iki büyük baş aktör görünmektedir, ABD ve Çin. Aslında kavgada baş aktörlerin destekçisi veya bağımsız olarak yer alan diğer birçok ülke de vardır.  Bunların arasında İngiltere, Fransa, Rusya, Hindistan, Japonya, Brezilya, Norveç, ve ismini saymadığım daha birçok ülke yer almaktadır. Bu ülkelerden bazıları sadece kendi coğrafyalarında yer alan olaylarda aktif rol oynarken, diğerleri dünya ölçeğindeki çekişmenin içinde yer almaktadırlar.
Yukarıda çok özet olarak sunduğum olaylar ve bilgiler günümüzde yaşanmakta olan son paylaşım kavgası konusunda kabaca bir fikir vermek için yeterlidir. Ancak hemen şunu belirtmeliyim ki, bahsedilen bu olaylar, paylaşım kavgası buzdağının su üstünde kalan kısmının tamamını değil sadece çok küçük bir bölümünü oluşturmaktadır.
Şimdi de son kaynakların paylaşım kavgasını tetikleyen unsurlar üzerinde kısaca durmak istiyorum. Bu unsurların başında nüfus artışı gelmektedir. Petrolün yaygın kullanımının başladığı 20 nci yüzyılın başında dünya nüfusu 1.6 milyar düzeyinde idi[31]. Dünya nüfusu 2010 yılında 6.8 milyarı aşmıştır ve 2050 yılında da 9 milyarın üzerine çıkması beklenmektedir[32]. 150 yılda 6 kata yakın nüfus artışı, paralelinde kentsel nüfusun daha hızlı artışı ve ona bağlı olarak da başta petrol olmak üzere enerji tüketiminde büyük artışlara yol açmış ve açmaya devam edecektir. Nüfus artışı kentleşme ve kişi başına gelir artışları ile birleşince başta otomotiv sanayi ürünleri olmak üzere birçok dayanaklı tüketim malları mülkiyetinde de çok hızlı bir büyümeye neden olmuştur. Petrol tüketimini yakından etkileyen ulaştırmadaki süratli gelişmeye kısa bir göz atış resmi somut olarak gözler önüne serecektir. 1900 yılında dünyadaki toplam motorlu taşıt sayısı sadece 11,000 adet idi, bu sayı 1950 de 70,4 milyona yaklaşmış ve 2010 yılında da 800 milyonu aşmıştır ve 2020 yılında da 1.1 milyarı bulması beklenmektedir[33]. Ulaşımda kullanılan petrol miktarındaki artış, enerji kullanımında verimliliğin süratle geliştirilmesine rağmen, motorlu taşıt sayısından daha hızlı olmuştur. Çünkü, 1900 veya 1950 yılındakine oranla motorlu taşıtların yıllık kilometre yapışları, kentleşmenin dikey olduğu kadar yatay olarak gelişmesi, iş ve gezi amaçlı kullanımlardaki uzaklıkların artması, aile başına düşen motorlu taşıt sayısındaki artış, uçak ve gemi gibi ulaştırma türlerinin gelişmesi, artan ölçüde rağbet görmesi gibi nedenlerle petrol tüketimi sıradışı bir artış göstermiştir. Ulaştırma sektörü dışında savunma sanayi, petro-kimya sanayindeki ve gübre sanayindeki gelişmeler de petrol ve ürünlerine yönelik yeni talepler yaratmıştır.      
Bu saydıklarım ve diğer etmenlerin de etkisi ile günlük petrol üretimindeki tarihsel gelişmeye ilişkin birkaç veriyi hatırlamakta yarar vardır. Ulaşabildiğim en eski verilere göre 1913 de dünya yılda 385.3 milyon varil ham petrol üretirken, bu üretim 1960 yılına gelindiğinde 7,663.2 milyon varile varmış ve 2002 yılında da 26,988.1 milyon varil düzeyine gelmiştir. 1913-2002 arasında yıllık üretimdeki artış 70 kattır. Aynı dönemde dünya nüfusunun yaklaşık 6 kat arttığı hatırlandığında, nüfus artışı ile birlikte, teknolojik gelişme ve diğer faktörlerin enerji tüketimini hangi ivme ile tetiklediği çok net görülür. 2025 de ise üretimin 41,427.5 milyon varile çıkması ümit edilmektedir. 2025 yılı için üretim tahminini ifade ederken “ümit edilmektedir” sözcüklerini kullandım. Bunun nedeni dünya petrol üretiminde “Petrol Üretiminin Tavan Yapma” dönemine girildiği savıdır. Bu sav, Rus araştırmacılarınca yadsınmaktadır. Bu tartışmalara burada girmeye sürem ve konu kapsamı izin vermemektedir. Ancak şu kadarını belirtmeliyim ki, ham petrol üretimini klasik metodlarla ve bilinen sahalarda beklenen ölçüde arttırmak mümkün olamadığı gibi bazı havzalarda uzun süredir önemli üretim düşüşleri vardır.
Başta ABD, Avrupa Birliği’nin gelişmiş ülkeleri, Japonya gibi ülkeler enerji tüketiminde belirli bir platoya ulaşmış ve o düzeyi enerji verimliliğini yükselten teknolojilerin yardımı ile korumaktadırlar. Bu konuda bir fikir vermesi amacıyla Tablo 1 düzenlenmiştir. Tablo 1 seçilmiş bazı ülkelerin 1971 ve 2008 yılında kişi başına tükettikleri birincil enerji miktarları yer almaktadır. Bu tablo başta petrol olmak üzere doğal kaynaklara yönelik kavganın nedenleri konusunda somut bir bakış açısı edinmemize de yardımcı olacaktır.
Tablo 1 in incelenmesinden de görüleceği üzere, dünyadaki kişi başına birincil enerji tüketimi 1971-2008 döneminde 37 yıl içinde yüzde 60 a yaklaşan boyutta artmıştır. Ancak ülkeler bazında gelişmeye bakıldığında, ABD, Japonya, Almanya gibi gelişmiş ülkelerde birincil enerji tüketimi çok küçük boyutlarda artarken, Çin, Hindistan, Güney Kore, Endonezya ve Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerdeki artış çok yüksek oranlarda gerçekleşmiştir. Çin, 2008 yılında kişi başına birincil enerji tüketiminde ABD’nin yüzde 21 i, Japonya’nın yüzde 41 i ve Almanya’nın yüzde 39 u düzeyinde olmasına rağmen 2010 yılı verilerine göre, dünyanın ikinci büyük GSYİH sahip ülke konumuna ulaşmıştır. Aynı şekilde Hindistan, ABD’nin yüzde 7 si, Almanya’nın yüzde 13 ü ve Japonya’nın yüzde 14 ü kadar kişi başına birincil enerji tüketmesine rağmen 2009 yılı verilerine göre, GSYİH büyüklüğünde dünyanın 12 nci ekonomisi konumundadır.
Çin, Hindistan, Endonezya gibi ülkelerin gelişmiş ülke olma iddiaları vardır. Bu durumda bu ülkelerin gelişmeleri diğer unsurların yanında kullandıkları birincil enerji miktarları ve birincil enerjinin kompozisyonu ile de yakından ilgisi vardır. Bu hedefe ulaşabilmek için kişi başına birincil enerji kullanımlarını sürekli artırarak Japonya, Almanya veya Güney Kore boyutunda ulaşmaya çalışacaklardır. Çin ve Hindistan’ın kişi başına birincil enerji kullanımları, Avrupa Birliği ülkeleri düzeyine yaklaştıkça, Çin’in GSYİH büyüklüğü bakımından ABD’nin önüne geçmesi için gereken sürede oranyılı olarak kısalacak ve Hindistan’ın da Almanya, Japonya gibi ülkeler düzeyine gelmesi uzun süre almayacaktır. Halen bu ülkelerin düşük düzeyde olan birincil enerji kaynak kullanımlarında kömür, odun ve hatta tezek gibi maddelerin ağırlığı önemli yer tutmaktadır. O nedenle kişi başına birincil enerji kaynak kullanımlarını artırırken kömür, linyit ve tezek benzeri enerji kaynaklarına göre göreceli olarak daha temiz enerji kaynağı olan petrol ve doğal gaza yönelik taleplerini de hızla yükseltmeye başlamış ve dünyanın çeşitli yerlerinde bu kaynakların üreticisi olabilme arzularını ve emellerini de güçlendirmiştir. Bu ise esasen üretim artış hızı düşmüş petrole yönelik talep baskılarını ve beraberinde bu kaynakların denetimi kavgasını hızlandırmaktadır.

Tablo 1
Seçilmiş ülkelerin kişi başına birincil enerji
tüketimlerindeki değişme
(Petrol eşdeğeri kilogram olarak)

    

Ülke adı

    

1971

    

2008

    

Artış %

Nüfus
milyon
GSYİH
Milyar $
ABD
     7,615
    7,500
         -1.5
        302
14,369.1
Çin
       281
    1,600
      469.4
     1,326
  4,519.9
Japonya
    2,539
    3,880
        52.8
        128
  4,887.0
Almanya
    3,930
    4,080
          3.8
          82
  3,651.6
Rusya
      v.y.
    4,840
          …
        142
  1,667.0
Brezilya
       360
    1,290
      258.3
        192
  1,635.5
Hindistan
       112
       540
      382.1
     1,140
  1,260.6
G. Kore
       507
    4,670
      821.1
          48
     931.4
Türkiye
       377
    1,390
      268.7
          74
     614.5
Endonezya
         72
       840
   1,066.7
        228
     538.5
Nijerya
         40
       730
   1,725.0
        151
     168.8
Pakistan
       111
       500
      350.5
        142
     162.0
Dünya
    1,154
    1,830
        58.6
   

Kaynak: World Bank World Development Report 1994 ve IEA ile IMF veri tabanları
Nükleer enerji kullanımları da artacaktır. Ancak gelişme yolundaki ülkelerin nükleer enerjiye geçişlerinde siyasi engellerle karşılaşmaları söz konusudur. Hindistan’ın nükleer enerjiye geçişine başta ABD olmak üzere birçok ülke karşı çıkagelmişlerdir. Geçen yıl ABD’nin Hindistan’a yeşil ışık yakması ile sorun geniş ölçüde aşılmıştır. Ancak, ABD’de, Rusya’da ve son olarak da Japonya’da yaşanan nükleer santral felaketleri dünyada yeni nükleer enerji santralları kurulmasının ivmesini uzun süre yavaşlatabilecektir. Kaldı ki bazı ülkeler, kamuoyu baskısı ile nükleer santrallarından bir kısmını güvenlilik kontrolünden geçirmeye başlamalarının yanında, kapatma kararı da almaya başlamışlardır. Bu gelişmeler de petrol ve doğal gaza yönelik talebi hızla yükseltecektir. Bu gelişme petrol ve doğal gaz kaynaklarını ve ulaşım yollarını denetlemeye yönelik olarak esasen çoktan beri sürmekte olan kavganın daha da gerginleşmesine yol açabilecektir.
Enerji kaynaklarına yönelik kavgayı etkileyen bir diğer unsur da yukarıda kısaca değinilen “petrol üretiminin tavan yapmakta olduğu” ve kısa süre sonra da aynı sorunun “doğal gazda” yaşanacağına yönelik tartışmalardır. Her ne kadar Rus araştırmaları petrol ve doğal gaz üretimlerinin tavan yapma kuramına karşı çıkan petrol ve doğal gaz rezervlerinin oluşumuna ilişkin yeni tezler ortaya koysa da dünya enerji kamuoyunda taraftar sayısı etkin konuma henüz ulaşmamıştır.  
Petrol üretiminin tavan yapması savı tartışmalı olsa bile, en azından dünya ucuz petrol enerjisi üretimini eskisi kadar artıramamaktadır. Bu durum, şist dahil, birim maliyeti çok yüksek olan ve çevreyi olumsuz yönde etkileyen ağır petrol yataklarından üretime hız verilmesine yol açmıştır. Bu gelişme, birim maliyeti düşük petrol kaynaklarının stratejik önemini çok daha yüksek düzeye çekmiş ve son yıllardaki enerji kaynaklarını ve erişim hatlarını denetlemeye yönelik kavganın daha da sertleşmesine yol açmıştır. Bazı yazarlar bu kavganın üçüncü dünya savaşına yol açmasından duydukları ciddi endişeleri de zaman zaman gündeme getirmektedirler.
Anımsanacağı üzere, Irak Kuveyt’i işgal ettiğinde, koalisyon güçleri Kuveyt’e özgürlük getirmek için Irak’a yönelik büyük harekâta girişmişlerdi. Daha sonra Irak’ın 2003 yılında işgali de bu ülkeyi kitle imha silahlarından arındırmak savı ile başlatılmış, ancak, kitle imha silahları olmadığı anlaşılınca da, Irak halkına özgürlük getirme söylemlerine dönüşmüştü.
Ukrayna, Rus ve Orta Asya doğal gaz ve petrolünün Avrupaya ulaşmasında boru hatlarının yoğun olarak geçtiği stratejik bir coğrafyadır. Bu coğrafyanın denetlenebilmesi için Rusya ve Batılı güçler arasında yoğun mücadele yaşanmış ve sonunda renkli devrimler sayesinde Ukrayna NATO üyeliği vadi dahil birçok özendirici politikalara hedef olmuş ve rejim değişikliği olmuştur. Ukrayna aynı zamanda demir çelik üretimindeki önemli konumu yanında demir çelik sanayi bakımından çok önemli bir stratejik ham madde olan zengin manganez yataklarına da sahiptir.
Aynı şekilde Gürcistan Rusya ve Batı arasında yoğun çekişmelerin yaşandığı bir sahne olmuştur. Burada da renkli bir devrimle yönetim kadroları değiştirilmiş ve demokrasi getirildi denilmiştir. Bakü-Ceyhan boru hattının buradan geçmiş olması bu çekişmenin temelinde yatan unsurdur.
Şimdi de başlangıçta da değinildiği üzere, Mısır, Libya, Yemen’e demokrasi getirilmesi için yoğun uğraşlar verilmektedir. Buraların petrol ve petrol ulaşımı bakımından önemine değinmiştim.
Hatırlanırsa, 2009 yılında Hindi-Çin yarımadasında Myanmar’da rahiplerin önderliğinde bir “safran” hareketi başlatılmıştı. Bu hareket de demokratikleşme kapsamında sunulmuştu. Bu hareket tartışılırken, Çin’in bu ülkenin en dar yerinde bir petrol boru hattı yaptırmak için 2.6 milyar dolarlık yükümlülük altına girdiğine hemen hiç değinmemişti. Çin bu projeyi ülkesine, Basra Körfezi ve Bab el-Mendeb’den gelen petrolü Malaka Boğazı’ndan geçirmeksizin kendisi için daha güvenli ve ulaştırma maliyeti en düşük yöntemle ulaştırmak için girişmiştir. Malaka Boğazı’ndan 2009 yılında günde 13.6 milyon varil ham petrol geçmiştir. Bu boğazın güvenliği için ABD Hint Okyanusu’nda uçak gemileri ile destekli bir savaş filosu bulundurmaktadır.    
Görüldüğü üzere, dünya kamuoyuna “demokratikleşme” veya “demokrasi götürme” diye sunulan rejim değişikliği olaylarının perde arkasına bakıldığında petrol ve doğal kaynaklara yönelik özel çıkar hesaplarının da yer aldığı görülür. Sahneye konulan bu oyun geçmişte de yaşanmıştı. Birinci Dünya Savaşı sona erdiğinde İngiltere ve Fransa, Irak ve Suriye’deki işgallerini hem yerel halka hem de dünya kamuoyuna 7 Kasım 1918 tarihli bir deklerasyonla açıklamışlardı. Bu deklerasyonun birinci paragrafı aynen şöyleydi; “Almanya’nın denetimden çıkmış ihtirasları sonucu başlayan savaşı İngiltere ve Fransa’nın Doğu’da sürdürmelerinin amacı, uzun süredir Türklerin baskısı altında yaşayan halklara tam ve kesin kurtuluş sağlamak, kendi halklarının seçtiği yönetimleri ve ulusal hükümetlerini kurmalarını zemin hazırlamaktır.[34]” Özgürlük vaadedilen Irak ve Suriye halkları uzun yıllar İngiltere ve Fransa’nın himayesinde birer sömürge olarak yaşamışlardır. Suriye de Tunus, Mısır, Yemen, Libya katarına eklenen şimdilik son vagon durumundır.
İngiliz İmparatorluğu’nun Dışişleri Bakanı Lord Landsdowne, Mayıs 1903 de Lordlar Kamarası’nda yaptığı bir konuşmada şu hususu açıklamıştır; “İngiltere hükümeti, İran Körfezi’nde kendisinden başka hiçbir gücün denizde üs kurmasına veya berkitilmiş-liman kurmasına müsaade edemez ve böyle bir olguyu kendi çıkarlarına yöneltilmiş menfur bir hareket sayar. Bu itibarla bu tür bir girişime ellerindeki tüm imkânları seferber ederek mani olacaktır.[35]” Bu açıklama bir anlamda, İngiltere’nin Basra Körfezi’ne yönelik Monroe doktrinidir. Büyük Britanya İmparatorluğu çöküp dünya liderliğinde yerini ABD’nin almasından çok sonra benzeri söylem ABD Başkanı Jimmy Carter tarafından Ocak 1980 ayında şu cümlelerle yenilenmiştir; “Basra Körfezi’ni yabancı bir devletin denetimine almaya teşebbüs etmesi, ABD’nin yaşamsal çıkarlarına saldırı olarak kabul edilecek ve askeri güç kullanımı dahil her vasıta kullanılarak bu girişim durdurulacaktır. [36]
Yeniden 20 nci yüzyıl başlarına dönersek, 1904 yılında, İngiliz Coğrafya Profesörü Sir Halford Mackinder, Kraliyet Coğrafya Derneği’nde “Tarihin Coğrafî Ekseni” başlıklı bir konferans vermiştir. Bu konuşmasında ortaya attığı görüşler Mackinder’i, jeopolitik’in kuramsal babası konumuna taşımıştır. Mackinder, coğrafya, ekonomik politika ve güç arasındaki yakın ilişkiyi ortaya koymuştur. Mackinder’in görüşü şöyle özetlenmektedir;
“Doğu Avrupa’yı yöneten güç, yaşamsal alana (Heartland) hakim olur:
“Yaşamsal alanı yöneten, Dünya Adasına hâkim olur;
“Dünya adasını yöneten, Dünya’ya hükmeder.[37]
Mackinder, bu ifadesindeki Doğu Avrupa tanımlaması ile Fransa, Almanya, Avusturya ve Polonya’nın içinde yer aldığı Kıta Avrupası’nı, yaşamsal alan (heartland) sözcüğüyle, Avrasya’nın Rus Çarlığının elinde olan bölümünü ve Dünya adası ibaresi ile de Avrasya’yı (Avrupa ile birlikte Asya kıtasının) ifade etmektedir.
Günümüzde bu ifadeyi, çok daha kısaltarak söylemek mümkündür, doğal kaynakların bol olduğu coğrafyayı denetleyen güç, dünyayı ve ekonomilerdeki gelişmeleri denetleme gücünü elde eder.
1948 yılında ABD Dışişleri Bakanlığı Politika Planlama Genel Müdürü ve eski Moskova Büyükelçisi George Kennan şu saptamada bulunmuştur; “Biz dünya nüfusunun sadece yüzde 6 sına sahip olmamıza rağmen dünya varlıklarının yüzde 50 sine sahibiz. Geleceğe yönelik gerçek amacımız, gerekli ilişkiler yapısını oluşturmak suretiyle bu dengesiz durumu ulusal çıkarlarımıza zarar vermeksizin sürdürebilmek olacaktır. …[38]
1970 lere gelindiğinde ve birinci petrol krizi yaşanmaya başladığında ABD Dışişleri Bakanı Kissinger şu gözlemde bulunmuştur; “Petrolü kontrol ettiğinizde Devletleri denetlersiniz, gıdayı kontrol ettiğinizde halkları denetlersiniz.[39]” 
Dünya kaynaklarını paylaşma mücadelesine sunulan bu çok kısa bilgiler dahi amansız bir kavganın yaşandığını göstermektedir. Bu mücadele önümüzdeki yıllarda daha da çetinleşmeye adaydır.  Zira ekonomik büyüme, caydırıcı bir askeri güce sahip olma ve dünyaya hükümran olabilmek, rakiplerin ekonomik büyümelerini ve askeri güçlerini kontrol atında tutabilmek, başta enerji kaynakları olmak üzere stratejik maden ve minerallerin bulunduğu coğrafyaları denetim altında tutabilmeyi gerekli kılmaktadır.
Bu kavganın önemli bir boyutu bulunduğumuz coğrafyada yaşanmakta ve yaşanmaya devam edecektir. Zira dünyanın üretim maliyeti en düşük dolayısı ile kâr marjı en yüksek petrol ve doğal gaz kaynakları bu coğrafyada yer almaktadır. Bulunduğumuz coğrafya bazı maden ve mineraller bakımından da küçümsenmeyecek zenginliklere sahiptir.
O nedenle, ülkemiz politikacıları, bürokratları ve bilim insanları bu gelişmeleri yakından izleyip, ulusal çıkarlarımız için en uygun strateji ve politikaları oluşturmak ve oyundaki her hamleyi önceden okuyabilecek yeteneğe sahip olmak zorundadırlar.
Bu kavgada yer alan ulusları ve şirketleri eleştirmek kolaycılıktır. Zira bu oyunlar sanayi devriminden bu yana yaşanagelmektedir. Değişen sadece kavganın yoğunluğu ve kavgada kullanılan teknikler ile teknolojilerdir. Osmanlı Devleti doğal kaynak kavgalarını anlayacak ve karşıt strateji geliştirecek beyinleri yetiştirme yeteneğini sergileyemediği için yıkılmak ve parçalanmak durumunda kalmıştır. Osmanlı Devleti, sanayi devrimi başladığında dünyanın en zengin petrol yataklarının bulunduğu coğrafyaya egemendi. Ancak, bu zenginlikleri arayıp bulacak ve işletecek jeologları, maden ve kimya mühendislerini yetiştirme yeteneğini ortaya koyamamıştır. Osmanlı Devleti, yıkıldığında kaç jeolog, maden ve kimya mühendisini Cumhuriyet’e miras bırakabilmiştir?
ABD Başkanı James Monroe’nun 1823 de doktrinini ilan ettiği tarihte Osmanlı Sultanı benzeri bir kararı alabilmiş midir? Mayıs 1903 de İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Landsdowne Basra Körfezi’ne ilişkin İngiliz doktrinini açıklarken Osmanlı Devleti kendi hükümranlık alanını ilgilendiren bu coğrafyaya yönelik olarak ne yapabilmiştir? 1904 yılında Sir Halford Mackinder jeopolitiğin temelini atarken benzerini düşünen bir coğrafyacıyı Osmanlı eğitim sistemi yetiştirebilmiş midir?
İşte Atatürk’ün kuruluş önderliğini yaptığı Cumhuriyet, insan kaynaklarının yetenekleri üzerinde en büyük yatırımı yapmanın da başlangıcıdır.
Sorgulamamız gereken, Atatürk’ün açtığı bu çağdaş yolda insan kaynaklarımızın yetenekleri üzerinde yaptığımız yatırımlarla başta ABD, Avrupa Birliği, Japonya olmak üzere Güney Kore ve Çin ile aramızdaki farkın ne kadar kapanıp ne kadar açıldığıdır. Ara yeterince kapanamadı ise nerede hata yaptığımızı sorgulamak durumundayız.
Bana düşüncelerimi sizlerle paylaşma fırsatını verdiğiniz için teşekkür ve saygılarımı sunuyorum.
 

Hikmet Uluğbay   
 


   

[1] Morse David, “War of the Future, How oil drives the genocide in Darfur”, MotherJones.com, August 18, 2005.
[2] Klare Michael T., “The Global Struggle for Energy”, MotherJones.com, May 9, 2005.
[3] Buncombe Angrew, “Saddam: The question that will live on”, Independent online, December 30, 2006.
[4] Engdahl F. William, “Egypt’s Revolution:Creative Destruction for a ‘Greater Middle East’?”, February 5, 2011.
[5] Mountain Thomas C., “US African Command: AFRICOM’s $ 6 billion fiasco in Djibouti”, Global Research May 31, 2009.
[6] Engdahl F.W., “The Yemen Hidden Agenda: Behind the Al-Qaeda Scenarios, A Strategic Oil Transit Chokepoint”, Global Research.ca, January 5, 2010.
[7] Engdahl, Y.a.g.m.
[8] JUhasz Antonio, “US in military misstep over African oil”, Asia Times, June 19, 2008.
[9] Henningsen Patrick, “The West Versus China: A New Cold War Begins On Libyan Soil”, Global Research.ca, April 15, 2011.
[10] Henningsen, Y.a.g.m.
[11] Bignell Paul, “Secret Memos expose link between oil firms and invasion of Iraq”, The Independent, April 19, 2011.
[12] Bignell P., y.a.g.m.
[13] Mejcher H., Imperial Quest for Oil, Iraq 1910-1928”, Ithaca Press 1976, sayfa 131.
[14] Uluğbay Hikmet, “İmparatorluktan Cumhuriyete Petropolitik”, De-Ki Yayını 2008.
[15] Greenspan Alan, “The Age of Turbulance”, Penguin Books 2008, sayfa 463.
[16] Burn Timothy, “The Hunt for New Oil”, Washington Times September 28, 2003.
[17] Tempest Matthew, “Q&A: The Equatorial Guinea ‘coup’”, The Guardian August 25, 2004.
[18] Göksu Cüneyt, “Küba’nın Petrol Kozu”, Cumhuriyet Gazetesi Strateji eki 27 Kasım 2006.
[19] “Cuba’s claims of 20 B barrels in offshore oil raise eyebrows” Reuters October 24, 2008/Canada.com.
[20] “U.S. says it will stay in Haiti for Long Term” Global Research.ca January 23, 2010.
[21] Hari Johann, “Venezuela: revolutionaries and a country on the edge”, The Independent 25 August 2005.
[22] James Monroe’s State of the Nation Addressi Proclaiming the Monroe Doctrine.
[23] Radyuhin Vladimir, “Russia and America Clash in the Artic? Arctic Region, Prime Target of U.S. Expansionist Strategy”, Global Research.ca October 31, 2010.
[24] Radyuhin V., y.a.g.m.
[25] Macalister Terry, “Battle for Arctic oil intensifies as US sends Clinton to polar summit WikiLeak cables show fears that Arctic resources rivalry could lead to military conflict between Nato and Russia”, Guardian co.uk, 12 May 2011.
[26] “Wikileaks cables confirm Arctic Oil Rush”, climatichangesocialchange.wordpress.com May 18, 2011.
[27] Miller-Nagan Blog, “Greenland bets on oil, metals, cows for independence” May, 12, 2011.
[28] Rozoff Rick, “NATO of the South: Chile, South Africa, Australia, Antartica”, Global Researc.ca  May 31, 2009.
[29] Priest Tyler, “Global Gambits -Big Steel and the U.S. Quest for Manganese-”, Praeger 2003, sayfa 275.
[30] Klare M. T., “Resource Wars” A Metropolitan/Owl Book 2002, sayfa 10.
[31] Cipolla Carlo M., “Dünya Nüfusunun İktisat Tarihi”, Ötüken Yayınları, 1980, sayfa 99.
[32] “World Development Indicators 2009”, The World Bank, Table2.1 Population Dynamics, sayfa 42 ve Birleşmiş Milletler Teşkilatı tahminleri.
[33] “Proceed With Caution: Growth in the Global Motor Vehicle Fleet”, World Resource Institute.
  Issawi and Yeganeh, “The Economics of Middle Eastern Oil”, sayfa 8 ve Michael T. Klare, “Blood and Oil” sayfa 77.
[34] Hurewitz J.C., “Diplomacy in the Near and Middle east, A Documentary Record: 1914-1956”, Volume II, D. Van Nostrand Company Inc. Sayfa 30.
[35] Mejcher H., y.a.g.e. sayfa 10
[36] Klare, y.a.g.e., sayfa 60-61.
[37] Brzezinski Zbigniew, “The Grand Chessboard” Basic Books 1997, sayfa 38.
[38] http://www.engdahl.oilgeopolitics.net sitesinde yer alan metinden alınmıştır.
[39] Engdahl William, “Seeds of Destruction”.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s