2023 İçin Gerçekçi Olarak Ne Öngörebiliriz?

(Aşağıda okuyacağınız yazı, geçmişte Devlet Planlama Teşkilatı’nda görev yapmış Planlama Uzmanları’nın ayda bir yaptıkları sohbet toplantılarından Mart 2011 deki “2023 teki Türkiye” başlıklı olanına sohbet açış sunuşudur.)

T.B.M.M. tarafından Haziran 2000 de kabul edilip yürürlüğe giren, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı (2001-2005) ile birlikte kabul edilen “Uzun Vadeli Gelişmenin (2001-2023) Temel Amaçları ve Stratejisi” isimli belgenin 18 inci maddesinde şu hedefe yer verilmişti; “Türkiye’nin (1) gerekeli yapısal dönüşümleri gerçekleştirmesi durumunda, (2) 2001-2023 döneminde yıllık ortalama yüzde 7 dolayında büyüme hızı sağlaması, (3) büyümenin yaklaşık yüzde 30 unun toplam faktör verimliliğinden karşılanması kaydıyla, ve (4) 1998 yılında yaklaşık 3,200 dolar olan kişi başına gelirin 2023 yılında Avrupa Birliği ülkeleri düzeyine yaklaştırılması beklenmektedir. Türkiye’nin dönem sonunda ulaşacağı 1.9 trilyon dolar civarında GSMH düzeyi ile dünyanın ilk on ekonomisi arasına girmesi öngörülmektedir.” Diğer bir deyişle, Cumhuriyet’in yüzüncü yılını, ekonomik büyüklük bakımından dünyanın ilk on devleti arasına girmiş bir ülke ve toplum olarak kutlama umudu hedef olarak seçilmiştir. Bu umudun gerçekleşmesinin de belirli şartların gerçekleşmesine bağlı olduğu özellikle vurgulanmıştır.

TBMM’nin bu hedefi kabul etmesinden yaklaşık 11 yıl sonra, Başbakan, 28 Ocak 2011 tarihli “Ulusa Sesleniş Konuşması”nda, 2023 hedefine yönelik olarak şu açıklamada bulunmuştur; “… Cumhuriyetimizin kuruluşunun 100 üncü yıldönümü için kendimize çok büyük, ama gerçekleştirilmesi mümkün hedefler belirledik. … 8 yılda, Türkiye’nin milli gelirini 3 kattan fazla artırdık, 230 milyar dolardan, … yaklaşık şu andaki haliyle 700 milyar doların üzerine çıkardık. Şimdi, önümüzdeki 12 yıl içinde, milli gelirimizi en az üç kat artırarak, inşallah 2023 yılında 2 trilyon dolar milli gelir seviyesine ulaşmayı hedefliyoruz. 12 yıl sonra nüfusumuzun 82 milyon olacağını tahmin ediyoruz. Bu durumda, kişi başına düşen milli gelirimizi de 25,000 dolara yükseltmiş olacağız. …[1]

Başbakan, 2000 yılında açıklanan stratejik hedefinin temel varsayımlarından söz etmeksizin sadece, 2023 yılı milli gelir hedefini, 2000 yılında açıklanan rakama 100 milyar dolar ekleyerek tekrarlamış ve kişi başına milli gelirin de 25,000 dolara yükseleceğini belirtmiştir. Ancak, gerçekçi bir yaklaşımla, 2000 stratejisinde yer alan dünyanın ilk on ekonomisinden birisi olma konusuna değinmemiştir. 

Hemen belirtmek gerekir ki, 2009 krizi öncesinde, 2008 yılında AB üyesi ülkelerden bazılarının kişi başına milli gelirleri sırasıyla Yunanistan (31,602), Kıbrıs Rum Kesimi (32,161), Portekiz (23,830), Fransa (45,991), Almanya (44,525) ve İspanya (35,364) dolardır. Dolayısı ile 13 yıl sonrası için ileri sürülen kişi başına milli gelir rakamı 25,000 dolar bugünkü AB üyelerinden bazılarının gelirinden oldukça geridir. 2023 e gelindiğinde AB ülkelerinin kişi başına milli gelirleri de önemli bir artış göstermiş olacaktır. Bu noktada hemen geçmişten bu konuya ilişkin bir örnek vereyim. Ülkemizde bu tür gelişmiş ülkeleri hangi tarihte yakalayacağımıza ilişkin ilk hedef çalışması 1970 yılındaki planlama çalışmaları sırasında yapılmış ve 1990 lı yılların başında, İtalya’nın 1970 yılındaki kişi başına milli geliri olan, 1990 dolara ulaşılacağı ileri sürülmüştü. 1970 yılında Türkiye’de kişi başına milli gelir 400 dolar düzeyinde idi. Çalışma, bu geliri 20 yıl içerisinde beş kat arttırmayı hedef almıştı. Gerçekten de 1992 yılında kişi başına milli gelirimiz 2,040 dolara ulaşmıştı. Biz bu beş katlık artışı sağlarken, İtalya’da 1970 yılındaki kişi başına milli gelirini 1,990 dolar düzeyinden 10.4 kat arttırarak 20,790 dolara çıkarmıştı. Diğer bir deyişle, yirmi yıl içinde, biz kişi başına milli gelirimizi beş kata yakın büyütürken, İtalya on kattan fazla büyütmüştür. Sonuçta ara kapanmamış ciddi şekilde açılmıştı.

Toplantıya katılan ve o dönemde DPT de görev yapmış olan bir Uzman, 1970 yılına ilişkin bu hedefe ilişkin şu anısını paylaşmıştır; o günlerde, teknisyenler olarak, üzerinde çalışılan büyüme hedefleri ile 20-30 sene sonra Türkiye hangi düzeye ulaşabilir tarzında bir zihin egzersizi de yapmıştık. Bu egzersiz sonunda, 20 yıl sonra ancak İtalya’nın 1970 yılındaki kişi başına milli gelirine ulaşacağımızı görmüş ve biraz da hüzünlenmiştik. Ancak bu zihin egzersizinin bulguları anlaşılan üst kademelerin bilgisine, oradan da siyasetçilere ulaşmış ve bir süre sonra 1990 da İtalya’nın kişi başına milli gelirine ulaşacağız açıklamasına dönüştüğünü gördük.

16 Şubat 2011 tarihli yazılı basında, “ABD olmak için 37 yıl üst üste yüzde 7 büyümek gerekiyor” başlığı ile yer alan haberde, IMF verilerine dayanarak yapılan hesaplamalara göre, Türkiye’nin yıllık yüzde 5 büyüme ile Kanada’yı 2014, İspanya’yı 2015, İtalya’yı 2020 de, Brezilya, İngiltere ve Fransa’yı 2024 de ve ABD’yi de 2063 yılında geçebileceği, ancak büyüme hızı ortalama yüzde 7 ye çıkarsa bu tarihlerin daha erken yıllara ineceği ve örneğin ABD’nin 2048 de geçilebileceği belirtilmiştir[2].

17 Şubat 2011 tarihli yazılı basında, bu kez Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu’nun (TİSK), “Türkiye Ekonomisi’nin Geleceği Araştırması”nın ön sonuçlarına yer verilmiştir[3]. TİSK’in basın açıklamasında yer alan bilgilere göre, 1980-2009 döneminde Satın Alma Gücü Paritesine(SAGP) üzerinden Türkiye’de kişi başına milli gelir 2,427 dolardan 4,778 dolara çıkmış ve bunun sonucu gelişmiş ülkelerin ortalama kişi başına milli geliri ile arasındaki açık oransal olarak yüzde 84.9 dan yüzde 82.2 ye gerilemiştir. Aynı açıklamaya göre gelişmiş ülkeler ile Türkiye arasında SAGP’ne göre milli gelir farkı 2000 yılı dolar değeri üzerinden, 1980 de 13,643 dolar iken 2009 da bu fark 22,106 dolara çıkmıştır. Anılan çalışma, çeşitli senaryolara göre bu farkın ne zaman kapanabileceğine ilişkin olarak da 2080 ve 2093 tarihlerini ortaya koymuştur.

Basında yer alan bu bilgileri sizlerle paylaştıktan sonra şimdi de, sizlere, kendi çalışma ve düşüncelerimi açıklamak isterim. Haziran 2000 de TBMM’nin 2023 yılı için dünyanın ilk 10 ekonomisine girme hedefini kabul etmesi üzerine, bunu gerçekleştirebilir miyiz ve gerçekleştirmek için neler yapmamız gerektiğini araştırmaya başlamış ve yaptığım çalışmaların sonucunu, 2003 yılında, “Risk Altında Bir Ülkenin 2023 Yarışı” başlığını taşıyan kitabımla yayınlamıştım[4].

Kitabın yayımlanmasından bu yana sekiz yıl geçti ve gerek Türkiye ve gerek dünya ekonomisinde çok önemli gelişmeler yer aldı. Bu gelişmeler kitabımdaki bazı verileri değiştirme ve güncelleme gerektiğini ortaya koydu.

Şimdi bu gelişmeleri de göz önüne alarak, Cumhuriyet’in yüzüncü yılını kutlayacağımız 2023 yılı için gerçekçi olarak hangi GSYİH düzeyini öngörebiliriz, buna ilişkin düşüncelerimi bazı veriler eşliğinde sizlere sunmak istiyorum. İlk sunmak istediğim bilgiler dolar cinsinden cari fiyatlarla dünyanın ilk 21 ekonomisinin 1980, 2000 ve 2009 yıllarındaki GSYİH nı içermektedir.

Tablo 1 in incelenmesinden de görüleceği dünyanın ilk 21 ekonomisinin 1980-2000 döneminde sergiledikleri GSYİH değişimleri (Fransa, Belçika ve İsveç gibi) birkaç ülke dışında yüzde 100 ün üzerinde gerçekleşmiştir. Bu bağlamda, dünyanın toplam GSYİH büyümesi olan yüzde 201.3 ün üzerinde başarı gösterebilen ülkeler ise şunlar olmuştur; Güney Kore (728.4), Çin (492.0), Japonya (340.6), Brezilya (295.1) ve ABD (256.9) gibi yüzde 200 ün çok üzerinde büyüme oranları sergilemişlerdir. 2000-2009 dönemine bakıldığında çok değişik bir görünüm ortaya çıkmaktadır; bu dönemin dünya GSYİH büyüme ortalaması olan yüzde 79.9 un altında sadece ABD (44.4), Japonya (4.7), Meksika (73.3) kalmıştır. Bu dönemde dünya ortalamasının yüzde 79.9 gibi bir düzeyde kalmasında, 2009 dünya GSYİH’nın ([14,369.1+4,887.0]/57,843.4=) yüzde 33.3 ünü temsil eden ABD’nin (44.4) ve Japonya’nın (4.7) büyümüş olmasının etkisi çok büyüktür. Bu dönemde sıra dışı büyümeyi sadece iki ülke sergilemiştir; Rusya (541.9) ve Çin (277.1).

Tablo 1 de Türkiye GSYİH büyüklüğü bakımından 1980 de 18 inci sıradan, (O tarihte S.S.C.B.’nin bizden daha büyük bir GSYİH olduğu varsayılırsa 19 uncu) 2000 de 16 ıncı sıraya yükselmişken, 2009 da 17 inci sıraya gerilemiştir. 2000 yılında 16 ıncı sıraya yükselmemizin gerisinde, Rusya’nın SSCB’nin dağılmasından sonra yaşadığı sorunlar nedeni ile GSYİH’nın 259.7 milyar dolar olarak hesaplanmasının da mutlak etkisi vardır. Rusya’nın genelde Türkiye’den büyük bir ekonomiye sahip olduğu hatırlanırsa 2000 yılındaki sıramızı da gerçekçi bir bakışla 17 incilik olarak kabul etmek daha mantıklı bir yaklaşım olacaktır. Dolayısı ile dünya sıralamasındaki yerimiz 2000 ve 2009 da değişmemiştir.

  Tablo 1

Dünyanın ilk 21 ekonomisinin GSYİH’nın 1980, 2000

ve 2009 daki miktarları cari değerlerle

milyar dolar ve değişimler % olarak

  Ülkeler

1980

2000

Artış %

2009

Artış %

ABD

2,788.2

9,951.5

256.9

14,369.1

44.4

Japonya

1,059.4

4,667.4

340.6

4,887.0

4.7

Çin

202.5

1,198.5

492.0

4,519.9

277.1

Almanya

826.1

1,905.8

130.7

3,651.6

91.6

Fransa

691.2

1,333.3

92.9

2,865.2

114.9

İngiltere

542.5

1,480.5

172.9

2,679.0

80.9

İtalya

460.6

1,100.7

138.9

2,307.4

109.6

Rusya

Veri yok

259.7

1,667.0

541.9

Brezilya

162.6

642.4

295.1

1,635.5

154.6

İspanya

224.5

582.4

159.4

1,601.4

175.0

Kanada

268.9

724.9

169.6

1,499.1

106.8

Hindistan

182,5

479.9

163.0

1,260.6

162.7

Meksika

222.4

628.9

182.7

1,089.9

73.3

Avustralya

165.1

400.9

142.8

1,058.0

163.9

G. Kore

64.4

533.4

728.4

931.4

74.6

Hollanda

178.4

386.2

116.5

877.5

127.2

Türkiye
94.3
266.4
182.7
614.5
130.7

Belçika

125.0

233.1

86.6

506.7

117.4

İsviçre

109.9

249.9

127.5

502.4

101.0

İsveç

132.1

247.3

139.0

416.6

97.2

Avusturya

80.2

191.8

139.0

416.6

117.2

Dünya

10,669.2

32,148.6

201.3

57,843.4

79.9

Kaynak: IMF veri tabanı.

Tablo 1 deki verilere bakıldığında 1980-2000 döneminde Türkiye, daha önce kendinden büyük GSYİH sahip şu ülkelerin önüne geçebilmiştir; Belçika, İsviçre ve İsveç. Buna karşılık, 1980 de Türkiye’nin çok gerisinde bulunan G. Kore 2000 yılında açık ara ile Türkiye’nin önüne geçmiştir.

Tablo 1 den görüleceği üzere, Türkiye, 1980-2000 döneminde dünya GSYİH artışı olan yüzde 201.3 ün biraz altında yüzde 182.7 oranında büyüyebilmişken, 2000-2009 döneminde dünya GSYİH artışının çok üzerinde yüzde 130.7 büyümüş görünmektedir. Bu dikkat çekici ve açıklama gerektiren bir durumdur. Türkiye’nin bu iki dönemde sergilediği büyüme farklılıklarını bilimsel ve mantıklı bir biçimde açıklamak mümkün müdür? Bu soruya biraz sonra yanıt vermek üzere şimdi de SAGP’ne göre hesaplanan GSYİH verileri bazında dünyanın ilk 21 ülkesinin aynı dönemlerde sergiledikleri büyümeleri Tablo 2 eşliğinde görelim.

Tablo 2

Dünyanın ilk 21 ekonomisinin SAGP ne göre GSYİH’nın

1980, 2000 ve 2009 daki değerlerle milyar dolar

ve değişimler % olarak

 

Ülkeler

 

1980

 

2000

Artış %

 

2009

Artış %

ABD

2,788.2

9,951.5

256.9

14,119.1

41.9

Çin

247.6

3,011.1

1116.2

9,047.0

200.5

Japonya

978.3

3,213.1

228.4

4,152.3

29.2

Hindistan

288.1

1,582.3

449.3

3,615.3

128.5

Almanya

755.1

2,165.0

186.7

2,811.8

29.9

İngiltere

484.5

1,515.5

212.8

2,125.1

40.2

Rusya

Veri yok

1,120.3

2,116.1

88.9

Fransa

535.1

1,535.3

186.9

2,094.0

36.4

Brezilya

443.5

1233.8

178.2

2,010.3

62.9

İtalya

507.2

1,396.9

175.4

1,737.7

24.4

Meksika

332.9

1,045.6

214.1

1,463.6

40.0

G. Kore

87.7

775.4

783.8

1,362.2

75.7

İspanya

272.2

899.8

230.6

1,357.7

50.9

Kanada

271.9

888.1

226.7

1,278.4

43.9

Endonezya

107.6

500.7

365.6

961.1

91.9
Türkiye
116.2
512.7
341.1
879.3
71.5

Avustralya

148.4

528.8

256.2

848.9

60.5

İran

114.1

432.8

279.5

810.6

87.3

Hollanda

151.2

473.5

213.1

659.0

39.2

S. Arabistan

155.2

353.2

127.6

593.9

68.1

Arjantin

135.8

338.5

149.3

583.0

72.2

Dünya

11,294.7

42,193.3

273.6

70,040.5

66.0

Kaynak: IMF veri tabanı.

SAGP üzerinden hesaplanan GSYİH değerlerini içeren Tablo 2 dikkatle incelendiğinde, Tablo 1 deki bazı ülkelerin Tablo 2 de yer almadığı bunların yerine Endonezya, İran, S. Arabistan ve Arjantin gibi ülkelerin ilk 21 içine girdikleri görülmektedir. İşin ilginci 1980 ve 2000 de Türkiye’nin gerisinde olan Endonezya’nın 2009 da Türkiye’nin önüne geçmesidir. SAGP göre hesaplanan GSYİH rakamlarına göre 1980 de Türkiye; Avustralya, Hollanda, S. Arabistan ve Arjantin’in gerisinde iken 2000 yılında Hollanda, S. Arabistan ve Arjantin’in önüne geçmiştir. Diğer bir deyişle SAGP göre ölçülen GSYİH verilerinde Türkiye 1980-2000 döneminde üç ülkeyi gerisinde bırakabilmiştir. Buna karşılık, 1980 de gerisinde bulunan G. Kore 2000 yılında Türkiye’nin önüne açık ara ile geçmiştir. 2000-2009 döneminde ise Türkiye sadece Avustralya’nın önüne küçük bir farkla geçebilmiştir. Gerek Tablo 1 ve gerek Tablo 2 de 1980-2009 döneminde önüne geçebildiğimiz ülkelerin nüfusu ülkemizle karşılaştırılamayacak kadar küçüktür. Dolayısı ile bu ülkeleri yaklaşık 30 yıl içinde geçebilmemiz büyük bir başarı olarak görülmemelidir.

2023 yılında Türkiye’nin dünyanın ilk 20 büyük ekonomisinin neresinde olacağını belirleyecek temel faktörler geçmişte olduğu gibi gelecekte de şunlar olacaktır; nüfus artış hızı, nüfusun eğitim niteliği, nüfusun işgücüne katılım oranı, teknoloji kullanım ve üretimi, dış kaynak kullanım verimliliği, enerji güvenliği ve büyüme dinamiğinin dayandırıldığı temel unsur.

Türkiye 2000 stratejisinde öngördüğü gibi 2023 de veya daha başka bir tarihte dünyanın ilk 10 ekonomisinden birisi olmak istiyorsa, şu anda kendinden önde bulunan en az 6 ülkeyi geçmek durumundadır. Bu beceriyi sergileme konusunda kendisinden hemen önde olan en az 6 ülke ile arasında yarışın kalitesini ve sonucunu etkileyecek olan ve biraz önce sayılan unsurlar bakımından bir karşılaştırma yapmak gelecek için gerçekçi tahminde bulunabilmek için gereklidir.

İlk olarak üzerinde durmak istediğim husus, ekonomik büyümede önemli rol oynayan nüfus olacaktır. Bu amaçla Tablo 3 düzenlenmiştir.

Tablo 3

Seçilmiş 21 ülkenin nüfuslarının 1990-2030 döneminde gösterdiği ve göstermesi beklenen değişim

milyon kişi ve yüzde olarak

 Ülkeler

1990

2010

Artış %

2030

Artış %

ABD

254.9

317.6

24.6

370.0

16.5

Japonya

123.2

127.0

3.1

117.4

-7.6

Çin

1,142.1

1,354.1

18.6

1,462.5

8.0

Almanya

79.4

82.1

3.4

77.9

-5.1

Fransa

56.8

62.6

10.2

66.5

6.2

İngiltere

57.2

61.9

8.2

68.0

9.9

İtalya

57.0

60.1

5.4

59.5

-1.0

Rusya

148.1

140.4

-5.2

128.9

-8.2

Brezilya

149.6

195.4

30.6

217.1

11.1

İspanya

38.8

45.3

16.8

49.8

9.9

Kanada

27.7

33.9

22.4

40.1

18.3

Hindistan

862.2

1,214.5

40.9

1,484.6

22.2

Meksika

83.4

110.6

32.6

126.5

14.4

Avustralya

17.1

21.5

25.7

25.7

19.5

G. Kore

43.0

48.5

12.8

49.1

1.2

Hollanda

15.0

16.7

11.3

17.5

4.8

Türkiye
56.1
75.7
34.9
90.4
19.4

Belçika

9.9

10.7

8.1

11.3

5.6

İsviçre

6.7

7.6

13.4

8.1

6.6

İsveç

8.6

9.3

8.1

10.1

8.6

Avusturya

7.7

8.4

9.1

8.6

2.4

Kaynak: UNDP Human Development Report 2010.

Tablo 3 ün incelenmesinden de görüleceği üzere, 1990-2010 döneminde nüfus artışında Türkiye 21 ülke içinde yüzde 34.9 oranı ile Hindistan’dan sonra ikinci sıradadır. 21 ülke içinde 1990-2010 arasındaki yirmi yılda nüfusu yüzde 30 dan fazla artan ülkeler sırasıyla, Hindistan (40.9), Türkiye (34.9), Meksika 32.6 ve Brezilya (30.6) dır. Bu ülkelerden sonra en fazla artış yüzde 24.6 ile ABD aittir. Tablo 1 e geri dönüp baktığımızda, nüfusu 1990-2010 döneminde nüfusu yüzde 30 dan fazla artan Hindistan, Türkiye ve Meksika’nın 1980-2000  dönemde dünya GSYİH ortalama artış hızından daha düşük düzeyde GSYİH artışı sağlayabildiklerini görürüz. Bu gruptan sadece Brezilya’nın GSYİH dünya ortalamasından daha hızlı büyümüştür. Bunun temelinde yatan nedenlerden birisi, bu ülkenin maden, mineral ve diğer doğal kaynak zenginliğine bu dönemde artan yabancı sermaye yatırımları gelmesi yanında bu ülkenin izlediği ekonomik politikalarının sonucudur.  

Tablo 3 ün 2010-2030 dönemine yönelik nüfus artış beklentilerine bakıldığında nüfus artış hız beklentilerinin 1990-2010 dönemine göre ciddi boyutta düştüğünü görüyoruz. Buna rağmen yüzde 15 den fazla nüfus artış beklentisi öngörülen ülkeler sırasıyla şöyledir; Hindistan (22.2), Avustralya (19.5), Türkiye (19.4), Kanada (18.3) ve ABD (16.5). Bu beş ülkeden ABD, Kanada ve Avustralya ülkelerine nitelikli işgücünün göçünü özendiren politikalar izleye gelmekte ve her üçü de 10 milyon kilometre kare büyüklüğünde birer kıta boyutuna sahip ve zengin doğal kaynakları olan ülkelerdir. Dolayısıyla, bu kaynakları işletebilmek için özendirmeye devam edecekleri göç nedeniyle nüfus artışının büyük bölümü karşılanmış olacaktır. Üstelik bu ülkeler nitelikli işgücünün göçüne izin vermektedirler. Buna karşın, Hindistan ve Türkiye göç veren ülkelerdir ve verdikleri göçün küçümsenmeyecek bölümünü de nitelikli işgücü oluşturmaktadır. Bu ülkeler aynı şekilde ve aynı yapıda olmak üzere, 2010-2030 döneminde de göç vermeye devam edeceklerdir. Buna rağmen nüfus artış beklentisi, bu ülkeler ve sahip oldukları doğal kaynakların kıtlığı açısından bakıldığında çok yüksektir. Başbakan’ın Ulusa Sesleniş konuşmasında belirttiği 2023 yılı için 82 milyon nüfus büyüklüğü, hem önerdiği en az üç çocuk söyleminin getireceği sonuca, hem de UNDP’nin tahminlerine göre çok uzak düşmektedir.

Bu noktada Türkiye’de 2000-2010 döneminde işgücü verilerine kısaca göz atmak bu verilerin sağlığı konusunda da bir fikir edinmemize ışık tutacaktır. Bu amaçla Tablo 4 hazırlanmıştır.

Tablo 4

2000-2010 dönemi işgücü verileri (000 eklenerek ve %)

 

Yıllar

15 yaş  +

nüfus

 

İşgücü

İş

bulan

Katılım

Erkek %

Katılım

Kadın %

GSYİH

%

2000

46,211

23,078

21,581

73.7

26.6

6.8

2001

47,158

23,491

21,524

72.9

27.1

-5.7

2002

48,041

23,818

21,354

71.6

27.9

6.2

2003

48,912

23,640

21,147

70.4

26.6

5.3

2004

47,544

22,016

19,632

70.3

23.3

9.4

2005

48,359

22,455

20,067

70.6

23.3

8.4

2006

49.174

22,751

20,423

69.9

23.6

6.9

2007

49,994

23,114

20,738

69.8

23.6

4.7

2008

50,772

23,805

21,194

70.1

24.5

0.7

2009

51,686

24,748

21,277

70.5

26.0

-4.7

2010

52,541

25,641

22,594

70.8

27.6

 

Kaynak: TÜİK veri tabanı ve Hazine Müsteşarlığı veri tabanı

Tablo 4 dikkatle incelendiğinde, ekonomik büyümenin yüksek düzeyde olduğu 2000, 2002, 2003 ve 2004 yıllarında iş bulanların sayısının sürekli düştüğü, buna karşın ekonomik büyüme hızının hızla gerilediği ve eksiye döndüğü 2006, 2007, 2008 ve hatta 2009 da sürekli arttığı görülecektir. TÜİK’in iş bulanlara ilişkin veri hazırlama tabanını sorgulaması gerektiğini ortaya koymaktadır. Tablo 4 de 2003 den 2004 e geçiş rakamlarında bir düşüş yer almaktadır. Bu durum, 2007 yılında yapılan Adrese Dayalı Nüfus Sayımı sonuçlarının 2004 e kadar geri gidilerek düzeltilmesinin sonucudur. Daha geri giden bir düzeltme yapılmadığı için seri kırıklık taşımaktadır. Aslında yapılması gereken her iki serinin birlikte yayınlanarak, araştırmacılara çalışma, değerlendirme ve yorumlama olanağının verilmesi idi. Ancak bu yapılmamıştır.

Nüfus artışı, artan nüfusun iş bulma olanakları mevcut ise, GSYİH artışına, gönence ve dolayısı ile huzura dönüşebilir. İş bulma ise izlenen ekonomik politikalarla ve insan gücünün nitelikleri ile yakından ilgilidir. Türkiye’deki nüfus artış beklentisinin GSYİH artışı üzerinde hızlandırıcı veya yavaşlatıcı etkisi olup olmadığını görmek için yeni bazı veriler bakmak gerekmektedir. Bu amaçla, 2010 yılında, 25 yaş üzeri nüfusların en az lise ve dengi eğitim almış olanların oranları ile çalışma çağındaki kadın ve erkeklerin işgücüne katılım oranlarını gösteren bilgiler Tablo 5 de yer almaktadır.

Tablo 5

2010 yılında 25 yaş üzerinde en az lise ve dengi eğitim alanların oranları ile işgücüne katılım oranları % olarak

 

Ülkeler

Erkek En

Az Lise

ve Dengi

Kadın En

Az Lise

ve Dengi

Erkek

işgücüne

katılım

Kadın

İşgücüne

katılım

ABD

94.5

95.3

80.6

68.7

Japonya

82.3

80.0

85.2

62.1

Çin

70.4

54.8

84.8

74.5

Almanya

92.8

91.3

82.3

70.8

Fransa

84.6

79.6

74.9

65.8

İngiltere

67.8

68.8

82.2

69.2

İtalya

84.1

76.5

74.5

51.6

Rusya

71.3

90.6

76.3

68.7

Brezilya

46.3

48.8

85.2

64.0

İspanya

75.7

70.9

81.7

63.2

Kanada

92.7

92.3

82.7

74.3

Hindistan
50.4
26.6
84.5
35.7

Meksika

63.6

57.7

84.6

46.3

Avustralya

97.2

95.1

83.0

69.9

G. Kore

91.7

79.4

75.6

54.5

Hollanda

89.2

86.3

85.4

73.4

Türkiye
46.8
27.1
74.6
26.9

Belçika

79.8

75.7

73.5

60.9

İsviçre

75.4

62.9

87.8

76.6

İsveç

87.1

87.9

81.8

77.1

Avusturya

85.9

67.3

81.0

68.3

  Kaynak: UNDP Human Development Report 2010.

Tablo 5 in incelenmesinden de görüleceği üzere, Türkiye’nin işgücünün eğitim boyutu yarış içinde olduğu önündeki ve ardındaki ülkelerin hemen hepsinden çok gerilerdedir. İşgücüne katılım bakımından da en gerilerdedir. Özellikle kadınların eğitim ve işgücüne katılım oranlarındaki düşüklük göz önüne alındığında Türkiye, gelişmiş ve çağdaş ülkeler arasında yer almak için adeta “tek bacak ve tek kol” ile koşmaya çalışmaktadır. Bu durumda yarışta etkin bir konum kazanması en az bu veriler bakımından hiç de ümit verici görünmemektedir. Bu görüntüyü tersine çevirebilmek için ortaöğretimin derhal zorunlu olmasını sağlayacak yasa çıkarılmalıdır. Ortaöğrenimin zorunlu olması kadınların işgücüne katılım oranını yükseltmeye de yardımcı olacaktır. Ortaöğretimin zorunlu olması da yeterli değildir. Ortaöğretimde “mesleki-teknik” öğrenimin ön plana çekilmesi ve kadınların en nitelikli üretim yaptıkları alanlardaki mesleki-teknik eğitimin geliştirilmesine öncelik tanınmalıdır. Dünya geneline ve Türkiye özeline bakıldığında elektronik başta olmak üzere birçok sanayi kolu nitelikli kadın işgücü yetersizliği yaşamaktadır.

Bunun için de eğitime GSYİH’dan ve ulusal bütçeden ayrılan kaynakların yarışmak istediğimiz ülkeler düzeyine ve hatta onların üzerine çıkarılması mutlak bir zorunluluktur.

Ayrıca, mesleki-teknik eğitimin ders programları ile kitap içerikleri AB ülkeleri kitaplarının niteliğine ve deney laboratuarlarının düzeyine kavuşturulmasına yönelik çalışmalara başlanıp en kısa sürede tamamlanması için gerekli kaynaklara da öncelik tanınmalıdır.

Tablo 6

Türk Cumhuriyetleri ile bazı Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde 25 yaş üzeri kadınların en az lise ve dengi eğitim almış olanların oranları ile kadınların işgücüne katılım oranları % olarak

 

Ülke adı

Lise ve

Dengi

İşgücüne

Katılım

 

Ülke adı

Lise ve

Dengi

İşgücüne Katılım

Kazakistan

92.2

73.9

B.A.E

76.9

42.5

Azerbaycan

90.0

66.3

Katar

62.1

49.3

Tacikistan

93.2

59.1

Bahreyn

57.0

33.5

Kırgızistan

81.0

60.9

Kuveyt

52.2

45.6

Endonezya

24.2

53.3

Libya

55.6

25.1

İran

39.0

32.5

Cezayir

36.3

38.2

Malezya

66.0

46.7

S.Arabistan

50.3

21.8

Tunus

33.5

27.7

Mısır

43.3

24.4

Suriye

24.7
22.0

Fas

20.1

28.7

Ürdün

57.6

24.7

Pakistan

23.5
21.8

Türkiye
27.1
26.9

Irak

22.0
14.2

  Kaynak: UNDP Human Development Report 2010.

Kadınların işgücüne katılım durumlarını biraz daha irdelemek istiyorum. Bu bağlamda, Asya’daki Türk Cumhuriyetleri ile Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinden 21 inde 25 yaş üzeri kadınların en az lise ve dengi eğitim durumları ile işgücüne katılım oranlarını Türkiye ile karşılaştırmaya olanak sunacak şekilde göstermek istiyorum. Bu amaçla yukarıdaki Tablo 6 düzenlenmiştir. 

Tablo 6 nın incelenmesinden de görüleceği üzere, 25 yaş üzeri kadınların en az lise ve dengi eğitim görmüş olanların oranı, Türkiye’den düşük olan ülkeler Endonezya, Suriye, Fas, Pakistan ve Irak’tır. Aynı şekilde kadınların işgücüne katılım oranlarının Türkiye’den düşük olan ülkeler ise şunlardır; Suriye, Ürdün, Libya, Suudi Arabistan, Mısır, Pakistan ve Irak’tır. Bu verilerin ortaya koyduğu görüntü üzerinde politika üretenlerin, işadamlarının, bilim üretenlerin, yazılı ve görsel basının çok ciddi şekilde düşünmeleri ve tartışmaları gerekmektedir.  Kadınların eğitiminin ve işgücüne katılımlarının bu kadar düşük olduğu bir yapı ile Türkiye 2023 de dünyanın ilk 10 ekonomisinden birisi olabilir mi?

Şimdi de yarış içindeki ülkelerin teknoloji kullanım ve üretimi konusundaki verileri sunmak istiyorum. Bu amaçla Tablo 7 düzenlenmiştir.

Tablo 7 nin incelenmesinden de görüldüğü üzere, bir milyon kişiye düşen AR-GE araştırmacı sayısı bakımında Türkiye 18 inci sıradadır. Ancak bu değerlendirmeleri yaparken nüfusu göz ardı etmemek gerekir. Zira Hindistan’ın bu alandaki bir milyon kişiye düşen araştırmacı sayısı 111 ile bizim beşte birimiz kadar ise de bu ülkenin nüfusu bizden (1,214.5/75.7=) 16 kat daha fazladır. Bu durumda mutlak sayı olarak AR-GE araştırmacı sayısı Hindistan’da ülkemizden çok daha fazladır. Bu durum esasen son yıllardaki Hindistan’ın teknoloji ve ekonomik göstergelerinden de görülebilmektedir.

Nüfus unsurunu göz önüne alarak yapılacak hesaplamalar, Brezilya’nın ve Meksika’nın da toplam AR-GE araştırmacısı bakımından bizden önde olduklarını ortaya koyacaktır. Değerlendirmelere nüfusu unsuru da dahil edildiğinde AR-GE araştırmacısı sayısı olarak Türkiye Tablo 7 de kendisinden sonra gelen ülkelerden fazla AR-GE araştırmacısına sahip olduğu görülecek ve Hollanda ile de başa baş durumda bulunduğu görülecektir.

Tablo 7

Bilim ve teknoloji göstergeleri

 

Ülkeler

ARGE

araş.

2000-06

ARGE

Tekn.

2000-06

ARGE

GSYİH %

2007

Y. Tekn.

İhr. mio.$

2007

Yerli Pat.

Adet

2007

ABD

4,651

2.61

228,655

241,347

Japonya

5,546

561

3.40

121,425

333,498

Çin

926

1.42

336,988

153,060

Almanya

3,386

1,144

2.52

155,922

47,853

Fransa

3,353

1,746

2.12

80,465

14,722

İngiltere

3,033

1.80

63,066

17,375

İtalya

1,407

1.10

27,817

9,255

Rusya

3,255

575

1.08

4,144

27,505

Brezilya

461

394

0.82

9,295

3,810

İspanya

2,639

919

1.21

9,916

3,267

Kanada

3,922

1,467

1.97

29,593

4,998

Hindistan

111

86

0.69

4,944

4,521

Meksika

464

260

0.50

33,314

629

Avustralya

4,053

904

1.78

3,541

2,717

G. Kore

4,162

583

3.23

110,633

128,701

Hollanda

2,524

1,863

1.69

74,369

2,079

Türkiye
577
65
0.76
328
1,810

Belçika

3,252

1,447

1.85

25,178

454

İsviçre

3,436

2,317

2.93

33,655

1,692

İsveç

6,139

3.82

20,369

2,527

Avusturya

3,657

1,462

2.46

14,566

2,271

Dünya

1,173

2.30

1,807,189

1,012,033

ARGE Araş.: 2000-2006 döneminde, bir milyon kişiye düşen ARGE araştırmacısı.

ARGE Tekn.: 2000-2006 döneminde, bir milyon kişiye düşen ARGE teknisyeni.

ARGE GSYİH: GSYİH’nın % olarak ARGE Harcamaları.

Y. Tekn.: İleri teknoloji ürünü ihracatı.

Yerli Pat.: Yerli Patent başvurusu.

Kaynak: World Development Indicators 2009

GSYİH’dan AR-GE’ye ayrılan pay bakımından da Türkiye 19 uncu sırada görünmektedir. Ancak Hindistan’ın GSYİH rakamı göz önüne alındığında AR-GE’ye ayırdığı kaynak tutarı ülkemizden çok daha fazla olmaktadır. Bu durumda Türkiye 20 inci sıraya gerilemektedir.

İleri teknoloji ürünü ihracatı ile ülkede yerleşiklerin patent başvuruları için ayrıca bir açıklamaya gerek yoktur, Tablo 7 durumu açıkça ve bütün çıplaklığı ile göstermektedir.

Bu noktada bir hususun altını hemen çizmek gerekir Tablo 7 nin kaynağı olan Dünya Bankası belgesi incelendiğinde, ülkede yerleşiklerin patent için başvuru sayısı yüksek olan ülkelere yabancıların patent için başvuruları da çok yüksek düzeydedir. Bu durum söz konusu ülkelerin üretim kalitesini, rekabet gücünü de etkileyen önemli unsurlardan birisidir.

AR-GE için ayrılan kaynaklar, ülkelerin, ileri teknoloji ürünleri ve hizmetleri dış ticaret dengesinin yönü ile boyutunu ve bu bağlamda da savunma sanayi malzeme ve hizmet alımlarında dışa bağımlılık sorunun niteliğini belirlemektedir.

Teknoloji kullanımında sizlerle paylaşmak istediğim diğer bir veri de endüstriyel robot kullanım durumudur. Ülkeler uzun süredir, dış pazarlarda ve gümrük duvarlarının düşük düzeylere indiği ortamda iç ve dış pazarlarda rekabet gücünü geliştirmek için başvurdukları teknolojiden birisi de “endüstriyel robot” kullanımıdır. Bu amaçla Tablo 8 düzenlenmiştir.

Tablo 8

2010 yılı itibariyle endüstriyel robot kullanımı adet

Ülkeler

End. Rob. Sayısı.

ABD, Kanada ve Meksika

167,800

Japonya

315,900

Çin

45,800

Almanya

144,200

Fransa

34,200

İngiltere

13,300

İtalya

60,800

Hindistan

4,700

İspanya

28,500

G. Kore

87,400

Türkiye (1) ??

1,250-1,500

İsveç (2)

9,396

Benelux (2)

11,678

(1)    Türkiye verisi 2005, 2006-2007 yıllarına ait world robotics yayınlarından derlenebilen dağınık sayılara göre yaptığım tahmindir. O nedenle yanıltıcı olma olasılığı yüksektir.

(2)    İsveç ve Benelux (Belçika, Hollanda ve Lüksemberg) ülkelerine ait veriler 2009 yılına aittir.

Kaynak: World Robotics 2008 ve 2010 Executive Summaries.

Tablo 8 Türkiye’nin endüstriyel robot kullanımında ne denli gerilerde yer aldığını açıkça göstermektedir. Türkiye’de kullanılmakta olan endüstriyel robot sayılarına, bu konudaki yayınlara kütüphanelerde ulaşamadığım ve konuya ilişkin yayımlanmış makalelerin çok eski tarihli olmaları nedeni ile world robotics sitesinde yer alan ve kamuya açık verilere dayanarak kişisel bir tahmin olarak Tablo 8 deki rakam aralığı konulmuştur. Doğru rakamı bilenlerin, bu yazıya yorum yaparak okurların bilgisine katkıda bulunmaları teşekkürle karşılanacaktır.

Ancak, internette ulaşabildiğim makalelerden Türkiye’nin endüstriyel robot kullanımındaki gelişmenin çok yavaş olduğu belirtilmektedir.  Tablo 8 de diğer ülkelere ilişkin olarak yer alan bilgilerle birlikte, Tablo 7 de bulunan bilim ve teknoloji verileri, 2023 tarihinde dünyanın en büyük on ekonomisinden birisi olma konusunda pek de iddialı olamayacağımızı ortaya koymaktadır.

Türkiye’nin 2023 yarışı bitim çizgisini kaçıncı sırada aşacağını belirleyecek diğer bir unsur da, dış kaynakları hangi etkinlikte kullandığı olacaktır. Çünkü Türkiye’nin gönüllü tasarrufları hızlı bir büyümeyi desteklemekten uzak olagelmiştir ve böyle olmaya da devam edecektir. Çünkü gelirler politikası ile toplumda dengeli bir gelir dağılımı sağlanamadığı için nüfus potansiyelinin sahip olduğu iç tüketim boyutu tam olarak kullanılamamaktadır. Gelir dağılımı ile sağlanamayan harcama potansiyeli, tüketici kredi hacmi ve kredi kartı limitlerinin hane halkı ödeme gücünün üzerinde yükseltilerek karşılamak istenmektedir. Bu da belirli aralıkla kredi faizi affı ve ödeme yapılandırılmaları ile yapay olarak büyütülerek sürdürülmeye çalışılmaktadır. Gönüllü tasarrufların düşüklüğü, Türkiye’yi yüksek ve sürdürülebilir bir ekonomik büyüme için dış kaynak kullanmaya zorlaya gelmiştir ve bundan sonra da öyle olacağı anlaşılmaktadır. Bu konuda yakın geçmişte dış kaynakları nasıl kullandığımıza göz atmak gelecek için öğretici olacaktır. Bu değerlendirmeye girmeden önce kısaca 21 ülkenin 2001-2009 döneminde cari işlemler dengesinde sergiledikleri görüntüye göz atmak uygun olacaktır. Bu amaçla Tablo 9 düzenlemiştir.

Tablo 9 un incelenmesinden de görüleceği üzere, 2001-2009 döneminde birikimli olarak net cari işlemler açığı veren ülkelerin toplam açıkları 7.5 trilyon doların üzerindedir. Aynı dönemde birikimli cari işlemler fazlası veren ülkelerin toplam fazlaları da 6.1 trilyon dolara yakındır. Bu durumda, dünyanın GSYİH rakamları bakımından en büyük 21 ülkesi 1.5 trilyon dolara yakın net cari işlemler açığı vermiş ve bu açığı da başta petrol üreten ve ihraç eden ülkeler olmak üzere dünyanın geri kalanına finanse ettirmişlerdir.

Tablo 9 un ortaya koyduğu diğer bir husus da, 21 ülkeden 10 u 2001-2009 döneminde toplamda cari işlemler açığı vermişken, Türkiye açık veren ülkeler içinde, açığın GSYİH’ya oranı bakımından dördüncü sırada yer almıştır.  En büyük birikimli cari işlemler açığı veren İspanya’nın, bu boyuttaki cari açığı ve bunun finansmanı için yaptığı dış borçlanması ile Yunanistan, Portekiz gibi bir krizin içine düşüp düşmeyeceği halen tartışılmaktadır. İspanya’nın durumu AB bünyesinde ciddi şekilde tartışılmaktadır.   Bu konuda daha ayrıntılı bilgi www.ulugbay.com/blog_hikmet/?p=132 yazıda yer almaktadır.

İşin ilginci birikimli cari işlemler açığı veren ülkelerin bu açıkları, ekonomilerindeki verimlilikleri ve rekabeti yükseltecek yatırımlar için değil, geniş ölçüde ithalata dayalı ara malı ithalatı ile tüketim harcamalarını finanse etmek üzere vermişlerdir. Birikimli cari işlemler açıkları veren ülkelerden çoğunun başlarındaki diğer iki önemli sıkıntı da, şirketlerin ve hane halkı borçlarının incelenen bu dönemde süratle tırmanarak GSYİH rakamlarına ulaşması veya o rakamı çok ciddi biçimde geçmesidir.

IMF’nin tahminlerine göre bu 21 ülkenin cari işlemler dengesinin birikimli değerleri de 2010-2015 döneminde izleyeceği boyuta da göz atmak uygun olacaktır. Bu bilgiler Tablo 10 da yer almaktadır.

Tablo 10 un incelenmesinden de görüleceği üzere, inceleme konusu 21 ülkenin 2010-2015 döneminde verecekleri cari işlemler açıkları 5.9 trilyon dolara yakındır. Aynı dönemde cari işlemler fazlası veren ülkelerin toplam fazlasının 6.2 trilyon dolara ulaşması beklenmekte ve böylece, dünyanın 21 büyük ülkesinin genel toplamda 330 milyar dolar cari işlemler fazlası vermesi umulmaktadır. 2001-2009 döneminde petrol üreten ve ihraç eden ülkeler ile diğer gelişmekte olan ülkelerden borç alan ülkeler bu kez 2010-2015 döneminde gelişme yolundaki ülkelere 330 milyar dolara yakın kaynak aktaracağı ümit edilmektedir.

Dünyanın en büyük ekonomilerine sahip bu 21 ülkeden 11 i cari işlemler açığı vermesi beklenmektedir. Açık verecek yeni ülkenin Kanada olacağı tahmin edilmektedir.

Tablo 9

Birikimli Cari İşlemler dengesi milyon $ olarak

 

Ülkeler

2001-2009

Toplam CİD

2009

GSYİH

CİD/

GSYİH %

ABD

-5,321,997

14,369,100

-37.0

Japonya

1,354,633

4,887,000

27.7

Çin

1,686,487

4,519,900

37.3

Almanya

1,209,102

3,651,600

33.1

Fransa

-89,406

2,865,200

-3.1

İngiltere

-417,886

2,679,000

-15.6

İtalya

-321,236

2,307,400

-13.9

Rusya

567,010

1,667,000

34.0

Brezilya

-38,311

1,635,500

-2.3

İspanya

-708,068

1,601,400

-44.2

Kanada

81,940

1,499,100

5.5

Hindistan

-70,788

1,260,600

-5.6

Meksika

-82,799

1.089,900

-7.6

Avustralya

-323,496

1,058,000

-30.6

G. Kore

116,685

931,400

12.5

Hollanda

358,208

877,500

40.8

Türkiye
-167,419
614,466
-27.2

Belçika

56,552

506,700

11.2

İsviçre

339,637

502,400

67.6

İsveç

233,681

416,600

56.1

Avusturya

65,982

416,600

15.8

CİA Toplam

-7,541,406

   

CİF Toplam

6,069,917

   

Fark

-1,471,489

   

Kaynak: IMF veri tabanı        

Tablo 10 un son iki sütunu 2001-2009 dönemi ile 2001-2015 dönemi toplam cari işlemler dengelerinin ne boyutta ve ne yönde değiştiğini göstermek amacıyla hesaplanmıştır. Bu sütunlardan görüldüğü üzere, Kanada daha önce cari işlemler fazlası veren ülkeler arasında iken şimdi açık veren ülkeler listesine dahil olmuştur. Son iki sütunun ortaya koyduğu husus açık veren ülkelerin açık oranları önemli ölçüde artış gösterirken, fazla veren ülkelerin de fazla verme oranlarının artmış olmasıdır. Bunun anlamı, 2010-2015 döneminde 21 ülkenin dönemsel büyüme oranları cari işlemler dengelerindeki gelişmelerin gerisinde kalacağı tahmin ediliyor demektir. Bu tahminlerin ne kadar gerçekçi olduğu her geçen yıl ortaya çıkacaktır.

IMF’nin 2015 GSYİH tahminleri Türkiye için 1 trilyon dolar üzerinde bir GSYİH öngörmesine rağmen, bu düzey ülkemizi ancak 17 inci sıradan 16 ıncı sıraya yükseltebilecektir. Tablo 9 ve 10 Türkiye açısından birlikte değerlendirildiğinde 2009-2015 döneminde GSYİH’nın (1,033,293/614,466=) yüzde 68.2 büyümesini öngörmektedir. 2009-2015 dönemindeki altı yılda GSYİH yüzde 68.2 büyüyerek 1 trilyon doların biraz üzerine çıkarabilecek ise, 2015-2023 arasındaki sekiz yılda GSYİH’nın yüzde 100 artarak 2 trilyon doların üzerine çıkabilmesi beklenebilir mi? Çok şüpheli olmakla birlikte, bu sorunun yanıtını aramaya başlamadan önce kısaca 2010-2015 dönemi cari açıkları üzerinde durmak isterim. Türkiye’nin 2010-2015 döneminde IMF Türkiye’nin toplamda 303,964 milyon dolar cari işlemler açığı vereceğini tahmin etmektedir. Bu 2001-2009 döneminde verilen açığın (303,964/167,419=) yüzde 181.6 daha fazlası demektedir. Bu rakamların da dahil olduğu 2001-2015 dönemi cari işlemler açıklarının GSYİH ya oranları sıralamasında Türkiye, İspanya’dan sonra ikinci sıraya yükselecektir. Böyle bir olasılığı sürdürülebilir veya gerçekleştirilebilir olarak kabul etmek veya düşünmek gündüz rüyasından başka bir şey olamaz. İşin ilginci Hükümetin 8 Ekim 2010 tarihinde kabul ettiği ve 2011-2013 dönemini kapsayan Orta Vadeli Programına göre 2010-2013 döneminde dört yıl için öngörülen cari işlemler açıkları da [sırasıyla, 39.3 (ki 48.6 olarak gerçekleşti), 42.2, 45.1 ve 47.8 milyar dolar olmak üzere] 183.7 milyar dolardır. IMF web sitesinde uzman tahmini olarak bu rakamı yayınlarken, bir yandan da Türkiye’yi cari işlemler açıkları konusunda uyarmaktadır. Bu büyük bir çelişkidir. Hükümetin Ekonomi ile ilgili çeşitli Bakanları cari işlemler açıklarının büyüklüğünden şikayetçidirler, ancak Orta Vadeli Program 2010 yılı için gerçekleşen rakamla birlikte 2010-2013 arasında 183.7 milyar dolar açık öngörüyor ki, bu da ciddi bir çelişkidir.

                                          Tablo 10
           2010-2015 birikimli CİD milyon $ olarak
 

Ülkeler

2010-15
Toplam
CİD
2001-15
Toplam
CİD
 2015
GSYİH
2001-15
CID/
GSYİH %
2001-09
CID/
GSYİH %

ABD
-2,877,700
-8,199,697
18,029,317
-45.5
-37.0

Japonya
811,997
2,166,630
6,517,481
33.2
27.7

Çin
2,882,013
4,568,500
9,982,076
45.8
37.3

Almanya
1,056,683
2,265,785
3,728,766
60.8
33.1

Fransa
-289,451
-378,857
2,945,204
-12.9
-3.1

İngiltere
-243,407
-661,293
2,885,407
-22.9
-15.6

İtalya
-334,420
-655,656
2,288,866
-28.6
-13.9

Rusya
292,041
859,051
2,498,978
34.4
34.0

Brezilya
-450,668
-488,979
2,789,275
-17.5
-2.3

İspanya
-391,801
-1,099,869
1,539,834
-71.4
-44.2

Kanada
-236,129
-154,189
1,880,400
-8.2
5.5

Hindistan
-307,719
-378,507
2,412,368
-15.7
-5.6

Meksika
-93,749
-176,548
1,348,638
-13.1
-7.6

Avustralya
-341,377
-664,873
1,480,145
-44.9
-30.6

G. Kore
161,578
278,263
1,371,334
20.3
12.5

Hollanda
317,149
675,357
849,986
79.5
40.8

Türkiye
-303,964
-471,383
1,033,293
-45.6
-27.2

Belçika
86,483
143,035
536,229
26.7
11.2

İsviçre
350,436
690,073
575,754
119.9
67.6

İsveç
187,086
420,767
601,062
70.0
56.1

Avusturya
54,521
120,503
413,498
29.1
15.8

CİA Toplam
-5,870,385
-13,329,851
     

CİF Toplam
6,199,987
12,269,904
     

Fark
329,602
-1,059,947
     

Kaynak: IMF veri tabanı

Tablo 10 un verdiği görüntü dünyada adeta 2009 krizi yaşanmamış gibi her şeyin devam edeceği şeklindedir. Bu durum, 2009 krizinin temelinde yatan sorunlara yönelik olarak ciddi önlemler alınmayacağı anlamına da gelmektedir. Bu davranış gerçekten izlenirse, yaşanan krizin daha büyük ölçekte geleceğe taşınması anlamına gelmez mi? Bu sorunun yanıtını bir başka yazıya bırakarak şimdi yeniden Türkiye’nin 2023 hedefine dönelim.

Bu konuyu değerlendirmek için önce 2001-2009 dönemindeki büyümemizin yapısını hatırlamakta fayda vardır. Bu amaçla Tablo 11 düzenlenmiştir.

Tablo 11

2001-2009 dönemi GSYİH büyümeleri

 

Yıllar

S.F. Büyüme

oranı

GSYİH

Milyon $

GSYİH $

Büyüme %

2001

-5.697

195,545

2002

6.164

232,280

18.79

2003

5.265

303,262

30.56

2004

9.363

392,206

29.33

2005

8.402

482,685

23.07

2006

6.893

529,187

9.63

2007

4.669

649,125

22.66

2008

0.659

730,318

12.51

2009

-4.688

614,466

-15.86

2002-2008
49.25
   

273.48
2002-2009
42.25
   

214.24

2010

7.80

729,051

18.65

2011

3.60

789,601

8.31

2012

3.70

845,816

7.12

2013

3.80

902,871

6.75

2014

3.96

965,969

6.99

2015

4.00

1,033,293

6.97

2010-2015

29.97

 

68.22

     Kaynak: IMF veri tabanı rakamları ve ona dayanan yazarın hesaplaması

Tablo 11 in incelenmesinden görüldüğü üzere, 2001 yılı sonundan 2008 yılı sonuna kadar sabit fiyatlarla GSYİH toplam artışı yüzde 49.25 düzeyinde iken dolar cinsinden GSYİH artışı yüzde 273.48 oranındadır, arada çok büyük fark vardır. 2009 krizinin yarattığı ekonomik daralma etkisi de göz önüne alındığında, 2001 sonu ile 2009 yılı sonu arasında sabit fiyatlarla toplam büyüme yüzde 42.25 e gerileyebilmişken dolar cinsinden GSYİH artışı da yüzde 214.24 e inebilmiştir.  Sabit fiyatlarla ekonomik büyüme ile dolar cinsinden GSYİH büyümesi arasındaki farkı nasıl açıklayabiliriz? Bu farkın gerisinde enflasyon farkı ve TL’nin dolar karşısında aşırı değer kazanması vardır. TL’nin değer kazanma boyutunu gerçekçi bir biçimde saptayabilmek için ek bilgiye gereksinimiz vardır. Bu gereksinimi karşılamak üzere, Tablo 12 düzenlenmiştir. 2010-2015 dönemi IMF tahminleri daha sonra değerlendireceğim.

Tablo 12 nin incelenmesinden de görüleceği üzere, 2002 yılı ile 2009 yılı sonu arasında Türkiye’nin birikimli enflasyon değeri yüzde 152.08 dir. Aynı dönemde ABD’nin birikimli enflasyon oranı ise yüzde 22.19 dur. İki ülke enflasyonları arasındaki fark (152.08 – 22.19=) 129.89 puandır. Dolayısı ile bu dönemde TL nın dolar karşısında bu kadar değer kaybetmesi halinde, 2002 yılındaki dolar/TL değişim değeri korunmuş olurdu. Oysa aynı dönemde dolar/TL değerleri Tablo 13 de yer almaktadır. Tablo 13 deki değerlere yakından bakıldığında, doların TL cinsinden değeri 2002-2009 dönemini aynı kur olarak tamamladığı görülmektedir. Tablo 13 e yakından bakıldığında TL nin 2002-2009 arasındaki yıllarda dolar karşısında ayrıca önemli değer kazandığı da görülecektir.

Tablo 13 den de görüldüğü üzere, 2002 de doların değeri 1.52 TL iken 2008 de 1.28 e kadar gerilemiş ve kriz yılı 2009 da 1.54 de yükselmiştir.

Tablo 12

Türkiye ve ABD’de 2001-2015 döneminde tüketici fiyat endekslerinin izlediği seyir %

 Yıllar

Türkiye

ABD

2001

68.489

1.552

2002

29.705

2.616

2003

18.399

1.909

2004

9.355

3.209

2005

7.720

3.674

2006

9.653

2.199

2007

8.387

4.089

2008

10.064

0.697

2009

6.526

1.938

2002-2009
152.08
22.19

2010

7.611

0.576

2011

6.207

1.248

2012

5.100

1.482

2013

4.603

1.665

2014

4.036

1.804

2015

4.010

1.662

2010-2015
35.96
8.73

Kaynak: IMF veri tabanı

Tablo 11, 12 ve 13 birlikte değerlendirildiğinde, TL nin, ABD ile Türkiye arasındaki büyük enflasyon farkına rağmen çok yüksek boyutta değer kazandığı ortaya çıkar. İşte TL nin aşırı değerlenmesi Tablo 11 deki dolar cinsinden GSYİH rakamlarının sıra dışı artışını açıklayacaktır. Bu noktada Türkiye’de verimlilik artışının TL nin değer kazandırmasına neden olduğunu ileri sürenler çıkacaktır. Haklıdırlar, 2001-2009 döneminde Türkiye’de verimlilik artışı olmuştur. Ancak bu verimlilik artışı Türkiye-ABD enflasyon farkını (129.89 puanı) kapattıktan sonra büyük bir değer kazandıracak düzeyde olmamıştır. Olsa idi, Türkiye o boyutta cari işlemler açığı vermezdi. Zira o verimlilik artışı dış ticaret açıklarının yaşanan boyutta artmasına izin vermezdi.

Tablo 13

2001-2009 döneminde doların değeri

Yıllık ortalama

Yıllar

1 dolar= TL

2001

1.22

2002

1.52

2003

1.49

2004

1.43

2005

1.35

2006

1.44

2007

1.30

2008

1.28

2009

1.54

Kaynak: Hazine Müsteşarlığı Ekonomik Göstergeler GSYİH değerleri Tablo 1.1.1.

TL nin aşırı değerlenmesi de, dışalımı aşırı ölçüde özendirerek, Tablo 8 deki 2001-2009 dönemindeki 167.4 milyar dolarlık birikimli cari işlemler açığına neden olmuştur.  Bu cari işlemler açığının nasıl karşılandığına da kısaca göz atmak uygun olacaktır. Cari işlemler açığının bir bölümü yurt dışından gelen doğrudan yatırımlarla ve yabancılara gayrı menkul satışlarından elde edilen dövizlerle karşılanmıştır. 2001-2009 döneminde ülkemize bu kanallardan gelen boyut Tablo 14 de yer almaktadır.

Tablo 14

2001-2009 döneminde ülkeye giren net yabancı

 sermaye milyon $

 

Yıllar

Uluslar arası

Doğrudan Yatı.

Gayrı menkul

net

 

Toplam

2001

3,353

3,353

2002

1,137

1,137

2003

754

998

1,752

2004

1,540

1,343

2,883

2005

8,190

1,841

10,031

2006

17,263

2,922

20,185

2007

19,121

2,926

22,047

2008

16,567

2,937

19,504

2009

6,627

1,782

8,409

2001-2009

74,552

14,749

89,301

2010

6,405

2,494

8,899

Kaynak: Hazine Müsteşarlığı web sayfası

Tablo 14 den de görüldüğü üzere, 167,419 milyon dolarlık cari işlemler açığının 89,301 milyon dolarının uluslar arası doğrudan yatırımlar ve gayrı menkul satışlarından elde edilen gelirlerle karşılandığını varsayabiliriz. [Tablo 14 ayrıca, 2010 yılında doğrudan yabancı sermaye yatırımları ile gayrı menkul satış gelirlerinde 2009 a göre kayda değer bir artış göstermemiştir. Bu eğilim 2011 ve izleyen yıllarda devam ederse, 2010-2015 dönemi için öngörülen cari işlemler açıklarının finansmanı bakımından da darboğaz yaratabilir.] Artık kalan (167,419 – 89,301=)78,118 milyon doların karşılanması gereken diğer kaynak Türkiye’nin dış borcundaki artış olması gerekir. Dış borç hacmindeki gelişmeyi de Tablo 15 de görmek mümkündür.

Tablo 15 in incelenmesinden de görüleceği üzere, 2002-2009 sonu arasında Türkiye’nin dış borcu 139 milyar dolar artmıştır. Bu miktarın (30.7 milyar doları kısa vadeli ve 98.7 milyar doları da uzun vadeli olmak üzere toplamda) 129.4 milyar doları özel kesime ait bulunmaktadır. Bu durumda 167.4 milyar dolarlık cari işlemler açığının, doğrudan yabancı yatırım ve gayrı menkul satışları ile karşılanan kısmından artık kalan 78.1 milyar dolar bu dış borç artışı ile karşılanmış olmaktadır. Bu durumda, 139 milyar dolardan bu artık değer düşüldüğünde (139 – 78.1=) bakiye 60.9 milyar dolarlık fazla bir döviz artığının ülkenin diğer gereksinimlerini karşılamak için serbestçe elimizde kaldığı düşünülebilir. [Aslında bu hesaplara kısa vadeli borçları dahil etmemek gerekir, ancak onlar dahil edilse bile durum ne oluru görebilmek amacıyla hesaplamalara kısa vadeli dış borçlarda alınmıştır.] Oysa durum elimizde yeni üretken yatırımları finanse etmek için 60.9 milyar dolar kalmamıştır. Zira aynı dönemde T.C. Merkez Bankası’nın net rezervleri de 30.2 milyar dolardan, 79 milyar dolar artarak 109.2 milyar dolara çıkmıştır. Bu durumda 2002-2009 döneminde borçlanılan 139 milyar doların bakiye 60.9 milyar doları T.C. Merkez Bankası rezervlerini yükseltmek için kullanılmış, o bile yetmemiştir. Bu bilgiler üzerinde düşünürken, Türkiye’de yerleşiklerin ABD Hazine Borç Kağıtlarına yatırdığı tutarın da 2009 yılı sonu itibariyle 28.1 milyar dolar olduğunu unutmamak gerekir. Böyle bir işlem, Ocak 2002 den önce, kayıtlarda yer almamaktadır. Ocak 2002 de görülen tutar ise 8.2 milyar dolardır.

Esasen T.C. Merkez Bankası net rezervleri bu boyutta artmamış olsa idi, Türkiye’ye 139 milyar dolar dış borcu ve özellikle de özel sektöre kolaylıkla 129.4 milyar dolarlık ek borç verilmezdi.  Bir anlamda alınmış olan dış borcun yarısına yakını T.C. Merkez Bankası rezervlerini yüksek tutmaya gitmiştir.

Tablo 15

Türkiye’nin dış borcunun 2002-2010 dönemindeki gelişmesi

Milyar dolar

 

Borç Tipi

2002

sonu

2009

sonu

2010

3. Ç.

Toplam

129.6

268.6

282.3

Kısa Vade

16.3

49.4

68.1

Özel Sektör K.V.

13.3

44.0

59.5

Uzun Vade

113.2

219.2

214.1

Özel Sektör U.V.

39.2

127.9

119.2

Kaynak: Hazine Müsteşarlığı veri tabanı.

Bu bilgilerden de açıkça görüldüğü üzere, Türkiye 2001-2009 döneminde ve özellikle de 2003-2009 döneminde yoğun bir şekilde dışarıdan borçlanmış ve doğrudan yabancı sermaye girişi sağlamış (ki bunların bir kısmı özelleştirme ile yabancılara satılan kamu kuruluşları ile özel sektörün yabancılara sattığı kurumlar veya hisseler karşılığı gelmiştir) ve yabancılara pazarlanan gayrı menkullerden elde ettiği dövizlerle devamlı büyüyen cari işlemler açığını ancak finanse edebilmiştir.

Şimdi bu bilgilerden sonra, Tablo 11 ve 12 de yer alan IMF’nin 2010-2015 dönemi cari açıkları ve GSYİH tahminleri üzerinde durmak uygun olacaktır. Tablo 11 e bakıldığında 2010-2015 aralığı için, 2001-2009 dönemine benzer bir resim daha minyatür olarak görülecektir. Bu dönem için IMF uzmanları Türkiye’de GSYİH’nın sabit fiyatlarla yüzde 29.97 oranında artacağını tahmin ederken, dolar cinsinden GSYİH’nın yüzde 68.22 boyutunda yükseleceği tahmininde bulunmuşlardır. Eğer Türkiye ve ABD enflasyonları aynı dönemde aynı düzeyde artmış olsa idi, TL nin dolara karşı değer kazanması çok kabaca (68.22-29.97=) 38.25 boyutuna ulaşacağı söylenebilirdi. Oysa Tablo 12 den de görüldüğü üzere, anılan dönemde Türkiye’nin enflasyonu yüzde 35.96 artarken, ABD’nin enflasyonu sadece yüzde 8.73 artacaktır. Bu iki bilgi birlikte değerlendirildiğinde IMF uzman beklentilerine göre TL dolar karşısında 2010-2015 döneminde de çok ciddi değer kazanacaktır ve bunun doğal sonucu olarak da 2001-2009 döneminde dokuz yılda 167,419 milyon dolar cari işlemler açığı vermiş olan Türkiye 2010-2015 dönemindeki altı yılda 303,964 milyon dolar ek cari işlemler açığı vereceği tahmin edilmiştir.

Böyle bir gelişme mümkün mü? Bana göre değil. Zira ekonomi üzerinde değerli TL’nin baskısı hissedilmekte yaygın bir kesimden yoğun eleştiriler yer almaktadır. Ayrıca, ekonomiden sorumlu olanlar ve IMF’nin yöneticileri büyüyen cari işlemler açığına yönelik endişeler dile getirmektedirler. Ayrıca, dünya ekonomisinde çift dipli kriz beklenti ve endişeleri ekonomi uzmanları arasında ağırlığını korumakta ve uyarılarını yapmaktadır. Kaldı ki, 2001-2009 döneminde izlenen likidite bolluğu ile türev kağıtların 2009 krizinin temelinde yattığı kabul edilirken, benzeri bir likidite bolluğu ve türev kağıt büyümesi 2010-2015 dönemi için beklenebilir mi? AB’nin önde gelen ülkeleri başta Almanya olmak üzere, aşırı borç krizine giren ülkelere ciddi mali önlemler almadan kaynak tahsis etmez ve tahsis ettiği kaynakların taksitli kullanımına dönemsel denetimden geçirmeden izin vermezken, Tablo 10 daki boyutta cari işlemler açıklarına gelişmiş ülkelerin mali kurumlarının kolayca kaynak vereceklerini beklemek bana göre aşırı iyimserlik olur.

Son olarak üzerinde durmak istediğim husus, “enerji güvenliği” konusudur. İçinde bulunduğumuz yıllarda “Petrol Üretiminin Tavan Yaptığı”nı (PÜT veya İngilizcesi ile Peak Oil) ileri süren birçok yazar ve araştırmacı vardır.

Bizim basınımızda pek yer bulamayan, wikileaks çerçevesinde yayınlanan, Suudi Arabistan’daki ABD Büyükelçiliği’nin 2007 yılı sonu raporunda, bu ülkenin petrol rezervlerinin yüzde 40 ölçüsünde şişirildiği ve petrol fiyatlarını denetlemek için eskisi gibi ek üretim yeteneğinin kalmadığı bilgisi yer almaktadır. Bu bilgi, petrol üretim tavanına gelindiği savını ileri sürenlerce petrol fiyatlarının yüksek düzeylerde kalacağının habercisi olarak yorumlanmaktadır. Aslında bu rapordaki bilgiler, petrol konusunu yakından izleyenler için bir sır değildi. [PÜT konusunda bu sitede daha önce yayınlanmış yazıya ulaşmak için www.ulugbay.com/blog_hikmet/?p=43 e ve petrol fiyatlarının nereye kadar çıkabileceğine ilişkin yazıya ulaşmak için www.ulugbay.com/blog_hikmet/?p=71 e isteyen okur göz atabilir.] Peak Oil savınınun önde gelen ABD’li uzmanlarından birçoğu bu konudaki endişelerini geçmiş yıllarda yayınladıkları inceleme makalelerinde uzun süreden beri dile getire gelmektedirler. Bu konuda kitap yazanlar da vardır. Suudi Arabistan petrol rezervlerine ve üretim kapasitesine yönelik endişelerini ayrıntılı analizlere dayandıran Matthew R. Simmons’un “Twilight in the Desert” isimli kitabı 2005 yılında yayınlanmıştır. PÜT kuramına katılmayanlar da en azından “ucuz petrol döneminin” sona erdiğini kabul etmektedirler. Doğal gazda da üretimin tavan yapma tahminleri 2020 li yıllar olarak hesaplayanlar da vardır. Dolayısı ile gelecek yıllarda enerji arzı ve pazarlamasında sıkıntılar yaşanma riski küçümsenecek ve göz ardı edilecek boyutta ve nitelikte olmadığı anlaşılıyor. O nedenle, birçok ülke, bir süredir, birim üretim maliyeti çok yüksek olan beş kaynağa büyük yatırım harcamaları yapmaya başlamıştır. Bunlardan birincisi ağır petrol yataklarının işletilmesi, ikincisi derin deniz petrol ve doğal gaz üretimi, üçüncüsü de şist (shale) yataklarından petrol veya doğal gaz üretimi, dördüncüsü geçmişte işletilen ve verimliliği ciddi ölçekte düşmüş bulunan eski havzalardan yeni tekniklerle üretim yapma ve beşincisi kömürden akaryakıt üretme. Gelişmiş ülkeler birinci ve ikinci petrol krizinde ekonomik ve sosyal bakımından büyük bedel ödedikleri için, bir süredir, dünyanın bilinen enerji kaynaklarının paylaşımı konusunda amansız bir mücadele yürütmektedirler. Türkiye, petrol ve doğal gaza yönelik uzun vadeli enerji güvenliğini sağlayacak önlemlerini tam olarak alamamıştır. Ayrıca, Türkiye’nin ekonomik tarihi, geçmiş enerji krizlerin ödenen bedellerin çok yakın tanığıdır. 1970-1980 döneminde enerji fiyatları süratle yükselirken, Türkiye sabit kur politikası uygulayarak ağır bir sorun biriktirmiş ve bu sorun 24 Ocak kararları gibi çok ciddi önlemler alınması ile ülkeyi karşı karşıya bırakmıştır. O deneyimi dikkatle incelemek gerekli dersleri çıkarmak gerekir. Tablo 13 den de anımsanacağı üzere, TL, 2002 den bu yana sabit kur görünüm vermekten öte ciddi değer kazanması yaşamaktadır.

Hızla tırmanan petrol fiyatlarından, yeniden yüksek enerji fiyatları dönemine girildiği anlaşılmaktadır. Bu durumun, petrol ve doğal gaz üreten ülkelerin ellerinde bol borç verilebilir kaynak yaratacağı yanılgısına da düşülmemelidir. Zira, Tunus’ta başlayıp süratle, Mısır, Yemen, Libya, Bahreyn’e yayılan olaylar, petrol ve diğer tür enerji üreten ülkelerin yöneticilerini sosyal iç tepkileri düşürmek için içeride kaynak dağıtımını iyileştirmeye itmeye başlamıştır. Bu konuda alınan önlemler yazılı ve görsel basında yer almaya başlamıştır.

Buraya kadar sunduğum bilgiler ışığında 2023 yılında Türk ekonomisinin hangi sırada yer alacağına ilişkin kesin bir tahminde bulunmaya yeterli değildir. Bununla birlikte bazı kaba tahminlerde bulunulabilir.

1)      Türkiye’nin 2001-2009 dönemi dolar cinsinden GSYİH verilerinin sıra dışı artış nedenleri TL’nin aşırı değerli olmasından kaynaklandığı için 2009 milli geliri bana göre şişkin bir rakamdır.

2)      IMF’nin 2010-2015 dönemi GSYİH rakamları da şişkinliğin devam edeceği var sayımına dayanmaktadır.

3)      Türkiye’de işgücüne katılım yarıştığı ülkelerin çok gerisindedir. Ayrıca, kadınların işgücüne katılımı aşırı derecede düşük olduğu için tek bacak ve tek kolla yarışma gibi garip bir durum söz konusudur. Böyle bir fiziki yapı ile her iki kolunu ve bacağını kullanan vasat bir yarışçıyı bile geride bırakmak çok zordur.

4)      Bilim ve teknolojiyi kullanma ve geliştirmede rakiplerin çok gerisinde bulunuyoruz. Rakiplerimiz, kaliteli ve eğitimli işgücünden yararlanmanın ötesinde, robot teknolojisi ile de hem kalite hem de maliyet açısından daha büyük rekabet gücüne sahiptir. Bu durum, aşırı değerli TL ile birlikte işgücü ücretleri üzerinde baskı yaratmakta ve dolayısı ile reel gelir artışına dayalı sağlıklı bir iç talep yaratmakta zorlanılmaktadır. Gelir politikalarına dayanmayan iç talep, borç dinamiğine bağlı olacağı için dengeli bir büyümenin destekçisi olmaktan uzaktır.

5)      Değerli TL, ara malları dış alımını özendirdiği için ulusal ara malları sanayide işçi alımına istem yaratmakta zorlanmaktadır. Hatta bu sanayi kolları tesislerini emeğin daha ucuz olduğu ve kur sıkıntısı olmayan ülkelere taşımışlardır.

6)      Değerli TL’nin yol açtığı yüksek düzeydeki birikimli cari işlemler açığının GSYİH’ya oranı tehlike bölgeye doğru yol alma eğilimi içinde görünmektedir.

7)      Hükümet’in Orta Vadeli Programı ile IMF tahminleri yüksek düzeyde cari işlemler açıklarının 2011-2015 döneminde de devam edeceği sinyalini vermektedir. Ancak bunun sürdürülebilir bir politika olduğunu düşünmüyorum.

8)      Dış borç yükünün ağırlığı reel sektör ve bankacılık sektörü üzerindedir. 2010 verileri uzun vadeli borçların azalmakta olduğunu ve kısa vadede ciddi artış olduğunu göstermektedir. Bu durum sanayi ve mali sektör üzerindeki kur riskini büyük olduğunu göstermektedir.

9)      Eğer cari işlemler açıkları yüksek düzeyini 2010-2023 döneminde de sürdürürse bunun finansmanı için doğrudan yabancı sermaye girişi ve gayrı menkul satışları geçmiş eğilimini sürdürebilecek midir? Ve sürdürmesi sağlıklı bir politika mıdır? Bunun çok ciddi biçimde tartışılması gerekmektedir.

10)   Cari açıkları finanse etmek için gerekli dış borcu bulmakta özel kesim ve bankalar geçmişteki becerileri sürdürebilecekler midir? Uluslar arası mali piyasalar geçmişteki fon bolluğunu sürdürme yetisine sahip olabilecek midir? Bu sorulara yanıt aranmak durumundadır. Ancak, şüpheli göründüğü söylenebilir.

Bu gözlemler ışığında 2023 için kaba tahminimi şöyle özetleyebilirim.

Dünyada yeni bir kriz yaşanmaz ve IMF’nin öngördüğü oranlarda veya biraz üzeri reel ekonomik büyüme gerçekleştirilir ve TL sı dolar karşısında IMF’nin öngördüğü şekilde değer kazanmayı sürdürebilir ise Türkiye’nin 2023 için dünya ekonomik büyüklüğü sıralamasında ulaşabileceği en üst sıra, Hollanda’nın önüne geçerek, halen bulunduğu 17 nci sıradan 16 ncı sıraya yükselmektir.

Ancak, dünyada veya Türkiye’de yeni bir ekonomik kriz yaşanır veya TL’nın değer kaybetmesini gerektirecek bir zorunluluk doğarsa, ekonomik büyüme hızı IMF’nin öngördüğü ve yukarıda Tablo 11 de yer alan büyüme oranlarının altına inerse, Türkiye 2000 yılından bu yana sahip olduğu 17 inci sırayı da kaybedip daha gerilerde bir konumu sineye çekmek durumunda kalabilir.

Hikmet Uluğbay

Uyarı: Bu yazıda yer alan bilgileri değerlendirmeden önce, “Yasal Uyarı” sayfasındaki bilgileri okumanız önerilir.



 

  

[1] Başbakan’ın 28 Ocak 2011 tarihli Ulus’a Sesleniş Konuşması, http://www.rte.gen.tr den alınmıştır.

[2] “ABD olmak için 37 yıl üst üste yüzde 7 büyümek gerekiyor”, Sözcü Gazetesi 16 Şubat 2011, sayfa 7.

[3] “Gelişmiş ülkelerin gelir düzeyine ancak 2093 yılında ulaşabileceğiz”, Sözcü Gazetesi 17 Şubat 2011 sayfa 7 ve TİSK web sayfası.

[4] Uluğbay Hikmet, “Risk Altında Bir Ülkenin 2023 Yarışı”, ÜPV Yayıncılık 2003.

2023 İçin Gerçekçi Olarak Ne Öngörebiliriz?” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s