Prof. Dr. Muammer Aksoy’u Anma

Aşağıda okuyacağınız metin, 31 Ocak 2011 günü Mülkiyeliler Birliği’nce düzenlenen “Sevgili Hocamız Prof. Dr. Muammer AKSOY’u Özlüyoruz, Arıyoruz, Anıyoruz” panelinde yapılan konuşmanın metnidir.
 

Değerli Dostlar,
Saygın bilim ve siyaset adamı Prof. Dr. Muammer Aksoy’u anma günü panelinde yer alma onur ve ayrıcalığını bana da verdikleri için başta Başkan İhsan Feyzibeyoğlu olmak üzere Mülkiyeliler Birliği yönetimine teşekkürlerimi ve siz değerli katılımcılara saygılarımı sunuyorum. 
Bugün, kendisini saygıyla bir kez daha anacağımız Prof. Dr. Muammer Aksoy, sizlerin de çok iyi bildiğiniz üzere, ulusal çıkarları korumak, ülkemizde hukukun üstünlüğünü güven altına almak, toplumsal bilinçlenmeyi yükseltmek ve aydınlık meşalesi yanar konumda tutabilmek amacıyla birçok cephede birden yılmadan savaşmayı görev bilmiş ve insanlarımızın aydınlık ve uygar bir ortamda yaşamlarını sürdürebilmesi için kendi yaşamının kararmasını bile göze almış sıra dışı bir Cumhuriyet aydını ve vatanseveridir.
Hocamızın verdiği savaşların farklı cephelerini değerli panelistler anlattılar veya benden sonra anlatacaklar. Ben de bu bağlamda petrol alanında ulusal çıkarlarımızı korumak için verdiği savaşı genel hatları ile özetle sizlerle paylaşacağım. Bu çarpışmanın yapıldığı alandaki bazı olayları kısaca anımsamak, Aksoy hocamızın uğraşının boyutunu tam olarak kavramamıza yardımcı olacaktır.
Birinci Dünya Savaşı bittiğinde, İngiliz Amirali Philip Dumas, “Bu geniş ölçüde petrole yönelik bir savaştı. Geleceğin harpleri tamamen o amaca yönelik olacaktır. Bismark’ın ‘kan ve demir’ özdeyişi artık ‘kan ve petrol’ şeklinde ifade edilecektir(1)” değerlendirmesini yapmış ve gelecek için de öngörüde bulunmuştur. Bu söylemden 85 yıl sonra, Amerikalı petrol politikaları uzmanı Michael T. Klare ise, 2005 yılında yayınladığı bir makalesinde,  şu saptamayı yapmıştır. “Küresel enerji kaynaklarına yönelik mücadele yoğunlaştıkça, Washington’dan Yeni Delhi’ye, Karakas’a, Moskova’ya ve Pekin’e değin ulusal liderlerin ve şirket yöneticilerinin belli başlı petrol ve doğal gaz kaynaklarını kontrol etmeye yönelik çabaları da artmaktadır(2).” Petrol kaynaklarını denetlemeye yönelik olarak yaşana gelen olan olaylar ve dökülen kanlar göz önüne alındığında, Klare’in bu ifadesindeki, “çabalar” sözcüğü çok hafif kalmaktadır.
Petrol ve doğal gaz kaynaklarını denetlemeye yönelik bir yüzyılı aşkın mücadelenin çok yoğun olduğu en önemli zaman dilimlerinden birisi de, Muammer Aksoy hocamızın mücadelesini yaptığı 1965 yılıdır. Neden 1965 yılı önemlidir, onu da kısaca açıklamak isterim.
İngiltere Hazine’si, 1914 yılında İngiliz-İran Petrol Şirketi’ne yüzde 51 oranında ortak olarak, kamu sermaye ağırlıklı ilk petrol şirketini oluşturmuştur. Devlet-siyaset-petrol ilişkisinin varlığını ve süreceğini ortaya koymuştur. Meksika 1938 yılında petrolü millileştirme kararı almıştır. 1943 yılında Venezuela yeni bir petrol yasası çıkararak kârın yüzde 50-50 paylaşılması ilkesini şirketlere kabul ettirmiştir. 1950 yılında yüzde 50-50 kuralının uygulanması Suudi Arabistan, Kuveyt ve Irak’ta da başlanmıştır. İran Meclisi’nin Petrol Komisyonu Haziran 1950 de petrolü millileştirilmesini önerdi. 1951 yılında Başbakan Musaddık bu öneriyi yaşama geçirdi ve başta İngiltere ve ABD olmak üzere İran’a ambargo uyguladı, daha sonra gelişen ve geliştirilen olaylar sonucunda yapılan darbe ile Başbakan görevinden alındı ve vatana ihanet suçundan hapse mahkûm oldu ve ev hapsinde iken 1967 yılında öldü. 1945 yılında İtalya, petrol pazarlama kurumu AGIP’i yüzde 100 kamu sermayesi ile kurdu ve 1953 yılında da petrol ve doğal gaz aramak için tamamen kamu sermayeli ENI şirketini oluşturdu ve başına da AGIP’i yönetmekte olan Enrico Mattei’yi getirdi. ENI ile de ulusal çıkarları koruma kararlılığını sergileyen Mattei, petrol ve doğal gaz arama ve işletme çabalarını İtalya içerisinde ve dışında yoğunlaştırdı, bu süreçte ABD-İngiliz petrol şirketleri ile kıran kırana rekabet etti ve onları “Kartel” olarak tanımlamaya başladı. 1962 yılında Sicilya’dan Milano’ya giderken uçağı düştü/düşürüldü. Uçağın düşüp düşürülmediği tam aydınlığa kavuşturulamadı.
Dünyada petrol kaynakları konusunda ulusal çıkarları koruma ve millileştirme eğilimlerinin bu yönde geliştiği bir ortamda, Türkiye 1954 yılında Amerikalı petrol uzmanı Max Ball’ın hazırladığı Petrol Kanun tasarısını, TBMM de yoğun tartışmaların ardından yasalaştırdı. Bu yasa ülke petrollerinin aranması ve işletilmesi konusunda geniş ölçüde yabancı sermayeye odaklı idi. TBMM’de bu yasa tasarısının görüşmeleri sırasında, alışılmadık bir yaklaşımla, dört defa söz alan Başbakan Adnan Menderes’in geniş açıklamalarından şu sözlerini sizlerle paylaşmak isterim; “… Şurası muhakkaktır ki bu [petrol işleri] çok derin ve uzun bir ihtisas işidir. Ondan sonra da çok muazzam sermayelerin tahsisini mucip olan bir iştir. Onun için bu teşekkülleri, bu tesisleri vücuda getirmiş olan memleketlerden başka hiçbir memleket, kendi petrollerini kendisi işletmek imkânına sahip olamamıştır (3)…”  Tasarının görüşülmesi sırasında, Meclis’e bilgi sunan İşletmeler Bakanı Sıtkı Yırcalı, bir başka kanun ile sermayesinin yüzde 51 ine Devlet’in sahip olacağı Yurt Petrolleri Anonim Ortaklığı kurulacağını açıklamıştır. Ama bakiye yüzde 49 sermayenin kime ait olacağı konusunu açıkta bırakmıştır. Ancak tasarının TBMM’de ve basında yoğun eleştirilere konu olması sonucunda birkaç gün sonra çıkan yasa ile Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO), sermayesi 100 Devlet’e ait olarak kurulmuştur. Buna rağmen, Petrol Yasası uygulamalarında arama sahaları izinlerinde yabancı şirketlere büyük avantajlar sağlanmıştır.
Petrol Kanunu’nun çıkmasını izleyen dönemde de çeşitli ülkelerde millileştirme politikaları uygulaması devam etmiştir. Bu bağlamda, Ağustos 1956 da Süveyş Kanalı millileştirilmiştir. 1960 yılında da petrol üreten ülkeler Petrol Üreten ve İhraç Eden Ülkeler Teşkilatını (OPEC’i) kurmuşlardır. OPEC izlediği politikalarla petrol üreten ülkelerin çıkarlarını korumaya yönelik önemli adımlar atmaya başlamış ve üye ülkeleri petrollerini millileştirme yönünde bilinçlendirmeye başlamıştır. 1958 yılında Irak’ta darbe ile rejim değişikliği gerçekleşmiş ve bir süre sonra da petrol millileştirilmiştir.
Dünyada bu gelişmelerin yer aldığı dönemde Türkiye’de yabancı şirketler lehine yapılan uygulamalara karşı, dönemin TPAO Genel Müdürü İhsan Topaloğlu yoğun bir mücadele vermektedir. Muammer Aksoy hocamız da aynı sırada petrol sektöründeki ulusal çıkarlara yönelik yazılarını ve eleştirilerini yayınlamaya başlamıştır. Bu bilgiler ışığında, şimdi, Hocamızın, ulusal petrol çıkarlarımız konusunda toplumu uyandırmak ve bilinçlendirmek için yazdığı yazılardan bazı alıntılar yapabilirim.  
“Türkiye’nin Petrol Faciası” başlığı ile yayımladığı yazısında, “Ne yazık ki, siyaset adamları bu davaya gereken önemi asla vermemişler ve uzun zamandan beri çıkmaza saplanmış olan petrol davamız karşısında gözlerini yummaya (daha doğrusu deve kuşu mantığı ile başlarını kuma sokmaya) devam ede gelmişlerdir. Kötü bir Petrol Kanunu ve onun ‘daha kötü olan uygulayışı’ devam edip gittiğinden, petrol tüketimi için her yıl dışarıya yüz milyonlarca lira [karşılığı] döviz ödemek zorunda kalmışızdır ve kalmaktayız(4).” Muammer Aksoy’un o tarihler için dile getirdiği yüzlerce milyon, günümüzde rafineri ürünleri dış alımları hariç sadece ham petrol için 10-15 milyar dolar aralığında dalgalanmaktadır. Son iki yıldır ekonomik kriz nedeni ile bu rakam 10 milyar doların altına inmiştir. Aksoy hocamız aynı yazısında şunun da altını çizmiştir; “1954 yılının kanun koyucusu, memleketimizde ilk petrol kaynaklarının bulunması üzerinden yeteri kadar zaman geçmeden, elemanlarımızın ve Türk Devletinin bu işin altından kalkamayacağını kabul ettiği, yani kendisini bir aşağılık kompleksine kaptırdığı ve büyük petrol şirketlerinin her yerdeki entrikaları bizde de faaliyete geçtiği içindir ki, yabancı petrol şirketlerine kapılarımız ardına kadar açılmıştır. Hem de bizim için en kötü ve onlar için en iyi şartlarla.”
Diğer bir yazısındaki gözlemleri şöyledir; “Milletlerarası tröstün üyesi büyük petrol şirketleri, petrol alanındaki dünya üretim ve satış durumunun gösterdiği özellikten ötürü, Türkiye’deki arama ve işletme faaliyetine, memleketimiz yararına gerektirdiği ölçüde yatırım yapamazlar. Buna, kendi iktisadi çıkarları engeldir(5).” Prof. Aksoy, bu saptamasını dünyadaki gelişmeleri yakından izleyerek ve bu gelişmelerin petrol şirketlerinin davranış biçimlerini nasıl etkilediğini bilerek yapmıştır. Aynı yazısında yabancı petrol şirketlerinin ülkemizde yatırım yapmama nedenlerini de şöyle açıklamaktadır; “Uzun yıllardan beri dünyanın petrol üretimi, dünya petrol tüketiminin çok üstüne çıkmıştır. Gerçekten, Sovyet Rusya, Kuveyt, İran, Suudi Arabistan gibi ülkelerin petrol üretiminin süratle artması, bundan başka Cezayir, Libya ve daha bazı ülkelerde yeni yeni zengin petrol kaynaklarının işletilmeye başlanması, dünya petrol üretimini durmadan yükseltmektedir.”  Aynı yazısında Hocamız oynanmakta oynanan büyük oyunu da şöyle açıklamaktadır; “Türkiye’de büyük petrol şirketleri mecbur olmadıkça, petrol arayıp bulma amacıyla yatırım yapmamakta, petrol bölgelerini ellerine aldıkları arama ruhsatnameleri ile kapattıktan ve böylece TP’nin [TPAO’nın] bu yerlerde petrol istihsal etmesi imkânını ortadan kaldırdıktan sonra, ‘Petrol arama oyunu’ oynayarak, oyalama taktiği izlemekte ve geçen her yıl Türkiye’ye 100 milyonlarca liralık ham petrol satmaya devam etmektedirler.” Prof. Aksoy, bir başka yazısında yabancı petrol şirketlerinin TPAO’nun arama yapabileceği sahaları daraltmak için izlediği stratejiyi de şöyle açıklamaktadır; “Ruhsatname alan yabancı şirketlerin, ruhsatname süresi sona erinceye kadar ellerini kollarını kavuşturarak hareketsiz kalamayacaklarını daha kesin ve hatta göze batar şekilde belirtmek gerekir. Büyük yabancı şirketler, kendi elde ettikleri her bölgedeki 8 arama ruhsatnamesi ve korkuluk şirketlere aldırdıkları ek ruhsatnameler sayesinde ‘Türkiye Petrolleri’nin arama ve petrol bulma imkânını büyük ölçüde daraltmaktadırlar(6).” Aksoy, “Petrolde Kördüğüm ve Çözümü” başlığı ile yayımladığı yazısında ise birçok hususun yanında şu noktayı da anımsatmaktadır; “Bu dolandırılışta şirketleri bir noktada mazur görmekteyiz: Onlar ve onların arkasındaki Devletler, Petrol Kanunu’u bize top ve tüfekle kabul ettirmediler. Onların sadece bir takım entrika ve belki de bazı nüfuzlu kişilere yedirdikleri milyonlar karşılığında elde ettikleri bu sonuca katlanmaya devam eden bizleriz. Tam bir gaflet veya ihanet eseri olarak kabul edilen böyle bir kanunu, Amerikalılar savaştan yenik çıkmış İtalya’ya -bütün baskılara rağmen- kabul ettirememişlerdi. İtalya tam bir oyalama taktiği ile galipleri bekletmeyi başardı ve nihayet 1953 ve 1956 kanunları ile petrol arama hakkını sadece Devlet Müessesesi olan ENİ’ye tanıdı(7).” Tarih tekerrür ediyor denir. Gerçekten de İtalya’nın yaşadığı olayın bir benzeri son birkaç yıl içinde Irak’ta yaşandı. ABD Irak’ı işgal ettikten sonra kendi uzmanlarınca hazırlanan bir petrol ve doğal gaz yasa tasarısını Irak Hükümeti’nden yasalaştırmasını istedi. Hükümet, tasarıyı Meclis’e gönderdi. Ancak işgal altında olan Irak’ın Meclisi, bugüne kadar, bu tasarıyı görüşüp yasalaştırmadı. Aksoy Hocamızın yukarıdaki eleştirisi ve İtalya örneği yanında Irak Meclisi’nin sergilediği duruştan da ülkemizin öğreneceği birçok şey vardır.
Yeniden Aksoy Hocamızın eleştirilerine dönersek, “Petrolün Millileştirilmesine Karşı Olanlar” başlıklı yazısındaki şu gözlemi çok önemlidir; “Max Ball, Petrol Kanununa, milli petrol müessesemiz olan Türkiye Petrollerinin dahi bir bölgede 8 den fazla ruhsatname almasını men eden bir hüküm yerleştirmiştir. Egemenlik hakkımıza, Anayasa’nın [1961 Anayasa’sı] 130 ve 41 inci maddelerinde ifadesini bulan prensiplere, hatta milli haysiyete aykırı olan bu hükmün, milli petrol müessesi bakımından kaldırılmasına, AP’nin Enerji Bakanı ve onun destekleyicileri engel olmuşlardır (8).”  Prof. Dr. Aksoy’un aynı yazısından bir alıntı daha yapmak isterim; “… Petrol Kanunumuz, Türk Devleti’nin 1954 den önce 63 milyon lira sarf ederek keşfettiği Siirt bölgesinde, bugüne kadar yabancılara 80 den fazla ruhsatname vermiştir. Şimdi bile burada yabancı şirketler, milli petrol müessesemizin beş misli yeri kapatmış bulunmaktadır. Oysa, yabancı şirketlerin, petrol alanında ‘ancak bizim yapamadığımız veya yapamayacağımız işleri yapması’ gerekir.”
Prof. Dr. Muammer Aksoy, TPAO Genel Müdürü İhsan Topaloğlu’nun görevden alınması üzerine Danıştay’da açtığı davanın dilekçesinde, Topaloğlu’nun yabancı şirketlere karşı ulusal çıkarları korumak için verdiği mücadeleleri anlatmakta, bunun sonucunda ülkenin elde ettiği yararları açıklamaktadır. Bu bağlamda, TPAO’nun boru hattı döşeyerek, rafineri kurarak ülke ekonomisine kazandırdıkları da açık açık anlatılmaktadır. Bu belgelerin yeniden yayınlanarak genç kuşakların bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesinde büyük fayda görmekteyim.    
Irak’ın yukarıda değinilen direnişinin sürdüğü ortamda, 2007 yılında “Türk Petrol Yasası” TBMM görüşüldü, yoğun eleştiriye uğramasına rağmen kabul edildi, ancak dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, yasa metnini birkaç maddesinin yeniden görüşülmesi istemi ile TBMM iade etti. Bu gelişmeden sonra anılan metin TBMM’nde yeniden görüşülmedi. Türk Petrol Yasası, benim değerlendirmelerime göre, 1954 yasasından, Irak’ın dayatmalara rağmen kabul etmediği yasa tasarısından ve hatta Kuzey Irak Yerel Yönetiminin çıkardığı Petrol yasasından, günümüz dünyasındaki petrol gerçekleri açısından, çok uzak ve geride bir metindir.
Süremizin kısıtlı olması nedeni Muammer Aksoy Hocamızdan alıntılarımı yukarıdakilerle sınırlı tutuyorum. Ancak burada iki hususun altını çizmek isterim. Birincisi, Prof. Dr. Aksoy’un yayımladığı yazılarda, yaptığım alıntılar kadar, anlamlı ve değerli birçok saptama ve gözlem vardır. O nedenle, o yazıların tamamının yeniden okuyuculara kavuşturulması gerektiğine inanıyorum. O yazıların bir kitap halinde derlenip yayımlanması, genç kuşaklara yönelik çok büyük bir hizmet olacaktır. İkinci olarak belirtmek istediğim husus ise, Prof. Dr. Muammer Aksoy’un, görevinden alınan TPAO Genel Müdür Dr. İhsan Topaloğlu’nun avukatı olarak, Danıştay’da açtığı dava dilekçesi, hukuki açıdan değerli olduğu kadar, o dönemde izlenen petrol politikalarının ulusal çıkarlarımıza ne denli aykırı olduğunu gösteren bilgileri, değerlendirmeleri ve eleştirileri bakımından da çok önemlidir. O nedenle, Prof. Dr. Aksoy’un yazılarını yeniden toplumun bilgisine sunacak kitapta bu belgeye de yer verilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Sözlerimi Benjamin Franklin’in bir sözünden yararlanarak bitirmek istiyorum. Prof. Dr. Muammer Aksoy, her cephede verdiği onurlu mücadeleler ile unutulmazlar arasında saygın yerini almıştır. Zira, okunacak birçok şey yazmış ve yazılmaya değer çok büyük hizmetler yapmıştır. Kendisini, değerli hizmetlerini saygı ile anıyor ve bizleri aydınlatan çalışmaları için teşekkürlerimi sunuyorum.    
Hikmet Uluğbay        

(1)   DeNovo, “The Movement for an ‘Aggressive American Oil Policy Abroad 1918-1920’”, American Historical Review, 61, Temmuz 1965, sayfa 855, dipnot 4.
(2)   Klare Michael T., “The Global Struggle For Energy”, MotherJones.com, May 9, 2005.
(3)   TBMM Zabıt Ceridesi, Elli yedinci İnikat 4 Mart 1954 Perşembe, Devre IX, Cilt 29 İçtima 4, sayfa 226.
(4)   Aksoy Muammer, “Türkiye’nin Petrol Faciası”, Milliyet 14. 2. 1965.
(5)   Aksoy M., “Petrol Davamızın Çıkmazları”, Milliyet 29.2.1965.
(6)   Aksoy M., “Türkiye’nin Petrol Sorunu”, Kalkınan Dünya 1.3.1965.
(7)   Aksoy, “Petrolde Kördüğüm ve Çözümü”, Milliyet 9.3.1965.
(8)   Aksoy, “Petrolün Millileştirilmesine Karşı Olanlar” Milliyet 5.9.1965.
 

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s