Enflasyon Oranlarındaki Şaşırtan Gelişmeler ve Nedenleri


3 Ocak 2011 günü, 2010 yılına ilişkin Tüketici ve Üretici fiyat endekslerindeki değişimler açıklandı. Buna göre 2010 yılında Tüketici Fiyat Endeksi bir önceki yılın Aralık ayına göre yüzde 6.40 artarken Üretici Fiyat Endeksi aynı dönemde yüzde 8.87 oranında artmıştır. İki endeks arasındaki puan farkı 2.47 ve bu fark Tüketici Fiyat Endeksi oranının yüzde (2.47/6.40=) 38.6 sı düzeyindedir. Ben bu rakamları görünce ciddi şekilde şaşırdım. Şaşırmamın nedeni her iki endeks değişimlerinin beklentilerimden yüksek veya düşük olmasından kaynaklanmadı (Aslında Tüketici Fiyat Endeksi beklentimin çok altında ve Üretici Fiyat Endeksi de biraz altında çıktı). Şaşırmam, 2010 yılında ekonomik büyümenin yüzde 7 civarında olmasının beklendiği bir ekonomik ortamda Üretici Fiyat Endeksi değişiminin Tüketici Fiyat Endeksinden ciddi biçimde yüksek olmasından kaynaklandı.

Şaşkınlığımın nedenini sizlere daha somut olarak şöyle açıklayabilirim; ekonominin büyüdüğü ve özellikle de yüksek oranda büyüdüğü dönemlerde talepte ciddi artışları yer alır. Talebi karşılamak için ya varsa stokların piyasaya sürülmesi yoluna gidilir ya da yeni üretimle karşılanır veya her iki araç bir arada kullanılarak karşılanır talep artışı. Yeni üretimle talebi karşılama durumunda bir zaman aralığı olacağı için Tüketici fiyat endeksi, üretici fiyat endeksinden daha hızlı artar. Ekonomide küçülme olduğu dönemlerde de talep hızla düştüğünden tüketici fiyatları hızla düşerken, üreticiler (işlerin kısa sürede yeniden açılabileceği beklentisi ile)fiyatlarını düşürmezler gerekirse bir miktar stoka üretim yapmayı göze alırlar. Sağlıklı bir Pazar ekonomisinin işleyişindeki kural bu olunca, 2010 da ekonominin yüzde 7 dolayında büyümesinin beklendiği bir ortamda Üretici Fiyat Endeksi’nin Tüketici Fiyat Endeksi’nden yüzde 38.6 daha fazla artmış olduğunu görünce doğal olarak çok şaşırdım. Yanılmış olabileceğim düşüncesi ile TÜİK’in veri tabanında bir gezintiye çıktım ve bulduğum veriler de geniş ölçüde bu kuralı doğruladığı için derlediğim bilgileri sizlere sunmanın doğru bir yaklaşım olacağı anlayışı ile bu yazıyı hazırladım. Düşüncelerimi Tablo 1 eşliğinde sunmaya başlamak istiyorum. Tablo 1 deki 2010 yılı büyüme ve stok değişim değerleri 9 aylık dönem içindir.

Tablo 1 i değerlendirmeye başlamadan önce, Tablo’daki bilgilerin “çoklu-melez” bir yapıda olduğunu belirtmek isterim. Zira TÜİK 2010 yılında seri değişikliğine gittiği için 2010 verileri bu yeni seriye, 2004-2009 verileri ise 2003 serisine dayanmaktadır. 1998-2003 dönemi verileri ise 1994 yılı bazlı seriden alınmıştır. 1994-1997 dönemi ise İstatistik Göstergeler 1923-2009 Belgesinden alınmıştır. TÜİK’in Üretici Fiyat Endeksi’nin uygulamaya koymasından önceki yıllar için Toptan Eşya Fiyat Endeksi Serisi kullanılmıştır. TÜİK’in Tüketici Fiyat Endeksi’ni devreye soktuğu dönem öncesi için de İstanbul Tüketici Fiyat Endeks serisi kullanılmıştır. Bu noktada okuyucunun aklına neden “çoklu-melez” bir tablo yapmak yerine tüm Tablo’yu 1994 lü seri üzerinden veya İstatistik Göstergeler 1923-2009 Kitabı’na göre düzenlemediğim sorusu haklı olarak gelebilir. Bunun yanıtı ise, 1923-2009 Kitabında bile veri serilerinde değişiklikler olduğudur. Aynı şey 1994 bazlı seri için de geçerlidir. Dolayısı ile TÜİK’in kalıcı ve uzun vade için geçerli olacak bir veri tabanı hazırlamasına değin Tablo 1 deki gibi 1994-2010 dönemini kapsayan 16 yıl gibi ulus yaşamında göreceli orta vade için tek bazlı bir tablo düzenleyebilmek mümkün olamayacaktır.

Tablo 1 in incelenmesinden de görüleceği üzere, sabit fiyatlarla GSYİH’nın yüzde 7 civarında artmasının beklenildiği ve dolayısı ile ciddi bir talep artışının olduğu varsayılan 2010 yılında yukarıda da değinildiği üzere, Tüketici Fiyat Endeksi’ndeki artış Üretici Fiyat Endeksi’nin çok ciddi biçimde gerisinde kalmıştır. Üstelik bu gelişme 9 aylık verilere göre GSYİH’nın yüzde 1 inin stok artışına gitmesine rağmen böyle olmuştur. 2010 yılındaki bu gelişmenin dış ticaretteki gelişmelerden etkilenip etkilenmediğine baktığımda ise şunu gördüm; ihracat 2009-2010 döneminde 11 aylık dönem olarak 92,088 milyon dolardan yüzde 10.9 artarak 102,122 milyon dolara çıkarken, ithalat 125,909 milyon dolardan yüzde 31.0 oranında artarak 164,922 milyon dolara yükselmiştir. İthalatın, ihracattan çok daha fazla artması sonucu Tüketici Fiyat Endeksi artışının Üretici Fiyat Endeksi’nin gerisinde kaldığı anlaşılmaktadır. 2009-2010 döneminde TL’nın yabancı paralara karşı değer kazandığı da anımsanırsa, TL’nın değer kazanması, hızla artan ithalat ve tırmanan dış ticaret açıkları ile Tüketici Fiyat Endeksi’nin Üretici Fiyat Endeksinden daha yavaş artması sağlanmıştır. Büyüyen dış ticaret ve dolayısı ile büyüyen cari işlemler açığını finanse etmek için yurt dışından geniş ölçüde özel sektör ve bankaların borçlanması ile göreceli bir enflasyon düşüşü sağlandığı ortaya çıkmaktadır. Artan dış borç stoku üzerinde ise şimdilik kimse durmamaktadır.    

Tablo 1
  

1994-2010 Döneminde Tüketici ve Üretici Fiyat

Endekslerindeki Değişimler ve Sabit Fiyatlarla GSYİH

Büyüme/Küçülme Oranları ve Stok Değişimleri

  

Yıllar

   

TÜFE %

   

ÜFE %

   

S.F.

Büy. %

   

S.F.Stok

D. %

   

C. F.Stok

D. %

2010/III
6.40
8.87
8.9
1.0
2.3

2009

6.53
5.93
-4.7
-2.0
-1.9

2008

10.06

8.11

0.7

0.2

1.9

2007

8.39

5.94

4.7

-0.1

-0.4

2006

9.65
11.58
6.9
-0.8
-0.2

2005

7.72

2.66

8.4

-0.8

-1.0

2004

9.35
15.35
9.4
-0.9
-1.0

2003

26.00

25.60

5.3

1.0

0.6

2002

43.70
50.10
7.9
1.4
0.9

2001

53.90

61.60

-9.5

-0.6

-0.9

2000

54.70

51.40

6.3

0.5

0.4

1999

64.60
53.10
-6.1
0.7
0.2

1998

85.50

71.80

3.9

-0.7

-0.7

1997

87.60

81.80

8.3

-1.3

-1.3

1996

80.70

75.90

7.1

-0.4

-0.6

1995

95.40

86.00

8.0

1.8

1.6

1994

106.70

118.40

-6.1

-3.2

-3.0

Tablo 1 in ortaya koyduğu diğer ilginç görüntü ise, ekonominin yüzde 4.7 oranında küçüldüğü 2009 yılında Tüketici Fiyat Endeksi’ndeki artışın Üretici Fiyat Endeksi artışından büyük olmasıdır. Normal koşullarda bunun tersi olması gerekirdi. Üstelik bu gelişme, sabit fiyatlarla GSYİH’nın yüzde 2 boyutunda stok erimesi yaşamasına rağmen gerçekleşmiştir. Bu gelişmeye de dış ticaret gözlüğü ile baktığımızda şunları gözlemleriz;  2009 yılı ihracatı, 2008 yılının ihracatı olan 132,027 milyon dolardan yaklaşık 30 milyar dolar azalarak,  102,143 milyon dolara inmiştir. İthalat ise 2008 deki 201,96 milyon dolardan, yaklaşık 61 milyar dolar azalarak 140,928 milyon dolara gerilemiştir. İthalatın ihracattaki gerilemenin iki katı gerilemesi ekonomideki mal arzını çok ciddi biçimde daraltması sonucunda, Tüketici Fiyat Endeksi’ni, ekonomik daralma yılı olmasına rağmen Üretici Fiyat Endeksi’nin gerisine çekememiştir.

Tablo 1 de yer alan yıllardan yatık rakamlı olanların dışındakilerin yukarıda açıkladığım kuralla uyumlu görünüm içindedir.

Sadece 2009 ve 2010 yıllarına ait verilerin incelenmesi bile Türkiye’de enflasyon oranlarını kontrol etmede genel olarak dış ticaretin özel olarak da “ithalatın” ne denli etkili olduğunu ortaya koymaktadır.  Özellikle 2004 yılından sonra ithalattaki büyümenin ihracattan daha hızlı büyümesi enflasyonun “tek haneli” düzeyde tutulabilmesinde önemli rol oynamıştır. İthalatın dolayısı ile dış ticaret açığının süratle artmaya devam etmesi her iki enflasyon oranını “tek haneli” oranlarda tutmaya yardımcı olmuş ise de bunun istikrarlı bir düşüş yerine tek haneli rakamlar içinde dalgalanmalı bir görüntü verdiği söylenebilir. Bu konuyu verilere dayanarak değerlendirebilmek için Tablo 2 hazırlanmıştır.

Tablo 2
  

Dış Ticaret verileri ışığında TÜFE ve ÜFE Gelişmeleri

    Yıllar

İhracat

Milyon $

İthalat

Milyon $

Dış Ticaret

Açığı mil. $

TÜFE %

ÜFE %

2003

47,253

69,340

22,087

26.00

25.60

2004

63,167

97,540

34,373

9.35

15.35

2005

73,476

116,774

43,298

7.72

2.66

2006

85,535

139,576

54,041

9.65

11.58

2007

107,271

170,063

62,791

8.39

5.94

2008

132,027

201,964

69,936

10.06

8.11

2009

102,143

140,928

38,786

6.53

5.93

2010/11

102,122

164,922

62,799

6.40

8.87

     

388,111

   

Tablo 2 den de görüldüğü üzere, 2003-2010 döneminde 388,111 milyon dolarlık dış ticaret açığı verilerek enflasyon oranları “tek haneli” düzeylerde tutulabilmiştir. 388.1 milyar dolar küçümsenecek bir boyut değildir. Sekiz yıllık dönemde verilen bu açık, enflasyonun düşük tutulmasına yardımcı olmuştur ama beraberinde üzerinde çok ciddi şekilde düşünülecek maliyetler de getirmiştir. Bu maliyetlerden birincisi, Türkiye’de yeni işgücü istihdamı yaratılmasını engellenmesidir. İkinci maliyet ise, ara malları ithalatındaki büyüme bir yandan bu malları üreten ulusal sanayin giderek küçülmesine ve ihraç malları içindeki yerli malı payının gerilemesine neden olmuştur. Üçüncü maliyet ise, dış ticaret açığının finansmanının ülke ekonomisi üzerine çıkardığı maliyettir. Bu son maliyeti açıklayabilmek için bir tabloya daha ihtiyaç vardır. Bu amaçla Tablo 3 düzenlenmiştir.

Tablo 3
  

Dış Ticaret Açığının Finansmanı

   

Yıllar

Dış Ticaret

Açığı mil. $

   

C.İ.A.

Mil. $

   

Fark

Mil. $

   

Doğrudan

Y.S. mil. $

   

Dış Borç

Milyar $

2003

22,087

7,515

14,572

1,752

144.1

2004

34,373

14,431

19,942

2,883

161.0

2005

43,298

22,198

21,100

10,031

169.9

2006

54,041

32,193

21,848

20,185

207.8

2007

62,791

38,311

24,480

22,047

249.5

2008

69,936

41,946

27,990

18,269

277.9

2009

38,786

14,410

24,376

8,270

268.6

2010/11

62,799

(10 ay) 35,723

27,076

(10 ay) 5,884

(9 ay) 282.3

 

388,111

206,727

181,384

89,321

138.2

Tablo 3 ün incelenmesinden de görüldüğü üzere, 2003-2010 döneminde 388.1 milyar dolarlık dış ticaret açığı verilmiştir. Bu açığın temel nedeni olan değerli TL ye dayanan aşırı ithalat artışı olduğuna yukarıda değinilmişti. 388.1 milyar dolar 2009 yılı dolar cinsinden GSYİH olan 614.5 milyar doların yüzde (388.1/614.5=) 63.16 sına eşdeğerdir. 2003-2010 döneminde biriken dış ticaret açığı, bazı ülkelerin 2009 yılı GSYİH’dan bile büyüktür. Ben bu konuda bir fikir vermesi için sadece beş ülke seçtim; Avusturya (382.1), Danimarka (310.1), Yunanistan (330.8), Norveç (378.6) ve İsveç (06.1).  Bu boyutuyla hiç de küçümsenebilecek bir değer değildir.

Bu 388.1 milyar dolarlık dış ticaret açığının yaklaşık 181.4 milyar doları “görünmeyen işlemler” ticareti fazlası ile karşılanmıştır. Diğer bir deyişle başta turizm, navlun v.b. işlemler dış ticaretinden kazanılan ve işsizliği önleyecek yatırımlara gidebilecek bu boyutta kaynak, ara malları sanayini de yok eden ithalatın finansmanına gitmiştir. 388.1 milyar dolarlık dış ticaret açığının görünmeyen işlemler dış ticareti fazlası ile kapatılamayan bakiyesi de 206.7 milyar dolarlık 2003-2010 dönemi toplam cari işlemler açığı olarak karşımıza çıkmıştır.

206.7 milyar dolarlık cari işlemler açığının 89.3 milyar dolarlık bölümü, aynı dönemde ülkeye giren doğrudan yabancı sermaye yatırımları ile aynı dönemde yabancılara gayrimenkul satışından elde edilen kaynaklarla karşılanmıştır. Bakiye (206.7-89.3=) 117.4 milyar dolarlık cari işlemler açığı ise Türkiye’nin 2003-2010 döneminde artan 138.2 milyar dolarlık dış borç tırmanışı ile karşılanabilmiş ve bütün bu işlemler sonucunda (138.2-117.4=) 20.8 milyar dolarlık kısım teselli ikramiyesi olarak ülkenin işsizlik, eğitim, sağlık, savunma, sosyal güvenlik ve diğer sorunlarını çözmek için elimizde kalmıştır.

Değerli TL, uzun yılların birikimi olan ülke mal varlığını satarak elde edilen dövizlerle, döviz cinsinden yüksek faiz ödeyerek sağlanan dış borçlarla finanse edilen İthal malları bolluğu ve düşük enflasyon oranları sadece günü kurtarma, sorunları büyüterek erteleme ve kendimizi kandırmaktan başka bir yarar sağlamamıştır. Bu gelişmelerden yarar sağlayan, sadece bu yapay bolluğu yaratıldığı dönemde iktidardaki siyasi parti olmuş ve tekrar tekrar tek başına iktidar olabilmiştir. Bu noktada hemen şunun altını çizmek gerekir ki, ülkemizdeki döviz bolluğu kendi yarattığımız bir olgu olmaktan ziyade dünyada 2000 li yıllarda başlayan ABD, Japonya ve AB Merkez Bankalarının yarattığı aşırı likidite ve borsaların türev ticari araçları ile beslediği yapay kaynakların cüzi bir kısmının döviz cinsinden yüksek faizden yararlanmak için ülkemize gelmesinin sonucudur. Bu likidite bolluğu ve türev kağıtlar oyununu oynayan ülkeler de 2008 sonundan itibaren çok önemli bir krizin içine düşmüşler ve hala bunlardan bazıları başta ABD olmak üzere, eski oyunun süreceği beklentisi ile likidite yaratmaya devam etmektedirler.

Tablo 3 de dikkat çeken bir husus da doğrudan yabancı sermaye girişlerinde 2007 den sonra başlayan göze çarpan düşüştür. 2010 yılı on aylık girişini daha sağlıklı değerlendirebilmek için 2009 yılı on aylık doğrudan yabancı sermaye girişinin 7,165 milyon dolar olduğunu hatırlatmak isterim. Dolayısı ile 2010 yılı on aylık yabancı sermaye girişi, kriz yılı olan 2009 un on aylık verisinden, 1.3 milyar dolar kadar daha düşüktür. Dünyada krizin ikinci dalgasının gelmesinin beklendiği bir ortamda doğrudan yabancı sermaye girişinin, yabancılara gayrimenkul satışlarının ve dış borç bulmanın eskisi kadar kolay olmayacağı görüntüsü vardır.    

Bazı okurlar bu değerlendirmelerim sırasında, basında geniş yer bulan, Tüketici Fiyat Endeksi ile Üretici Fiyat Endeksi sepetlerine giren çeşitli maddeler konusuna neden girmediğimi sorgulayabilirler. Sorularında haklıdırlar, ancak bu soruları gündeme getirmekte toplum olarak çok gecikmiş bulunuyoruz. Zira, her iki endeksin sepet kompozisyonları il madde ağırlıklarının değişeceği TÜİK tarafından 26 Ocak 2010 tarih ve 59 nolu açıklama ile toplumun bilgisine sunulmuştur. Bu açıklama üzerine, ne bir muhalefet partisinin, ne üniversitelerin İstatistik Bölümlerinin, ne de sivil toplum örgütlerinin inceleme yapıp aykırı veya doğru ölçme bakımından endişe duydukları hususlar hakkındaki görüş ve endişelerini topluma, TÜİK’e veya Hükümet’e bildirdiklerine ilişkin bir bilgiye internette yaptığım kısa gezintide rastlayamadım. Bu tür bir inceleme yapılıp ilgili yerler uyarıldı da benim gözümden kaçtı ise ilgili kurumlardan özür dilerim.

Her zaman olduğu gibi bıçak kemiğe dayandıktan sonra feryat etme alışkanlığımız sürmekte. Ümit edelim, fiyat endekslerinde bundan sonra yapılacak değişiklikler konusunda, muhalefet partileri, üniversiteler, ve sivil toplum örgütleri derhal gerekli incelemelerini yapar ve hatalı buldukları konularda uyarılarını daha başlangıçta yaparlar. Hatta bu kuruluşlardan daha fazlasını da beklemek vatandaş olarak hakkımızdır, saydığım kurumlar kendi araştırma birimlerinde gerekli çalışmaları yaparak fiyat endeksleri sepetine girecek kalemler ve taşıyacakları ağırlıklar konusunda önerilerini topluma açıklarlar.

Sorunlarımızı çözmeye giden yolun ilk adımı “söylenmek” değil, “söylemek” tir.

Hikmet Uluğbay

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s