Küresel Gelişmeler Işığında Türkiye’de Ekonominin Dünü, Bugünü ve Yarını

Aşağıdaki bilgiler 1 Aralık 2010 günü İstanbul Aydın Üniversitesi’nde

özet olarak sunulan konferansın tam metnidir.


İstanbul Aydın Üniversitesi’nde “Küresel Gelişmeler Işığında Türkiye’de Ekonominin Dünü, Bugünü ve Yarını”nı kapsayacak bir sunuş yapma olanağını bana verdikleri için başta Üniversite’nin Rektörü Prof. Dr. M. Salih Çelikkale olmak üzere, Üniversite Yönetimi’ne ve değerli akademisyen arkadaşım Prof. Dr. Firuz Yaşamış’a ve beni dinlemek için yaşamından süre ayıran sizlere gönülden teşekkürlerimi sunarım.
Geçtiğimiz yıl sizlerin de içinde yaşayıp gözlemlediğiniz bir küresel ekonomik kriz, hem dünyada hem de ülkemizde önemli toplumsal bedeller ödenmesine neden oldu. 2009 yılı son çeyreğinden itibaren krizin son bulduğuna ve ekonomik büyümenin yeniden başladığına ilişkin söylemler dile getirenler oldu. Gerçekten de gerek dünya ekonomisinde ve gerek ülkemizdeki ekonomik göstergelerde büyümenin yeniden başladığını gösteren belirtiler gözlemlendi. Ancak bu gelişmelere ve olumlu söylemlere rağmen ihtiyatlı tavır sergileyenler de vardı. Benim de içinde bulunduğum ihtiyatlı tavır sergileyenler, kriz öncesinde ve sürecinde Hükümetlerce alınan önlemlerin hastalığı tedavi edecek nitelikte olmaktan çok hastanın ateşini düşürmeye yönelik yapıda olduğunu ileri sürüyorlardı.  
Eylül 2010 ayında dünyanın tanınmış ekonomistlerinden Nouriel Roubini, A:B.D. de iki dipli veya “w” yapısında resesyonun gerçekleşme olasılığının yüzde 40 dan fazla olduğunu kehanetinde bulunmuştur(1). Benzeri bir kehaneti, Ağustos ayında, Avrupa ekonomileri için diğer ünlü bir ekonomist Joseph Stiglitz dile getirmişti(2). IMF Başkanı Dominique Strauss-Khan ise, Ekim ayı başında, Hükümetlerin iç ekonomik sorunları çözmek için kur politikalarını kullanma yoluna gitmesinin “kur savaşlarına” neden olabileceği uyarısında bulunma ihtiyacını hissetmişti(3). Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Babacan, 6 Kasım 2010 günü, “Kapalı toplantılarda görüştüğümüz bütün yetkililer ki dünya ekonomi yönetiminde söz sahibi olan herkesle sık görüşüyoruz, o kaygılar, o bakışlar, sorduğumuz sorular karşısındaki tutum, verilen ya da verilmeyen cevaplar endişe uyandırıyor(4).” Bu söylemler normal bir ekonomik ortam yaşanmadığını açıkça göstermektedir.
Görüldüğü üzere, dünyanın önde gelen ekonomistleri ile ülkemizin ekonomi bakanı, gelecek için endişe duymakta ve ilgilileri ciddi şekilde uyarma gereksinimi duymaktadırlar. Dünya ekonomisi ile aktif bir etkileşim içinde bulunan Türk ekonomisinin, gelişmiş ülke ekonomilerinde yer alacak olası sorunlardan bağışık olması söz konusu değildir. O nedenle, dünya ekonomisinin ve bu arada Türk ekonomisinin gelecekte nasıl bir gelişme göstereceğini görebilmek için, dünyanın önde gelen ekonomileri ile Türk ekonomisini 2009 krizine götüren hastalıklar neler idi ve uygulanan tedaviler bu bünyeleri yeniden sağlıklı bir yapıya kavuşturabildi mi, yoksa hastalığın daha güçlü bir biçimde yenilemesine yol açacak şekilde üstün körü mü tedavi edildi sorularına yanıt aramamız gerekmektedir. Bu yanıtları bulabilmek için de İngiltere’nin ünlü devlet adamı Winston S. Churchill’in, “Ne kadar geriye bakarsanız, o kadar ilerisini görebilirsiniz” önerisine uyarak değerlendirmelerimi sunmaya çalışacağım. 
Türk ekonomisinin dününü, bugününü ve yarınını dünya ölçeği içerisinde değerlendirebilmek için gelişmiş ülkeler ile gelişmekte olan ülkelerden oluşan iki ülke grubuna ait çeşitli ekonomik verilerinden oluşan bir seri tablodan yararlanacağım. Gelişmiş ülkeler grubunu A.B.D., Japonya, Almanya, İngiltere, Fransa ve İspanya oluşturacaktır. Bazı göstergelerde bu gruba birkaç ülke ekleyebilirim. Buna karşılık, gelişme yolunda ülkeler grubunu da Çin, Hindistan, Brezilya, Rusya, Meksika ve Türkiye olarak belirledim. Bu grup BRİC + Türkiye söyleminin bir anlam taşıyıp taşımadığına da ışık tutacaktır. Bu gruba bazı göstergeler çerçevesinde birkaç ülke ekleyebilirim.  Tablo 1/a ve b de yer alan ve birbirini tamamlayan iki tabloda on iki ülkenin 2001 ve 2009 yıllarındaki GSYİH büyüklükleri yer almaktadır.
                                   Tablo 1/a
       2001-2009 döneminde Gelişmiş ülkelerin
               GSYİH’nın gösterdiği gelişme
           (cari fiyatlarla, milyon dolar olarak)
Ülkeler           2001         2009          Artış %
ABD         10,286.2     14,119.1        37.3
Jap.           4,095.5       5,068.9        23.8
Alm.          1,892.6       3,338.7        76.4
Fra.           1,341.3       2,656.4        98.0
İng.           1,471.4       2,178.9        48.1
İsp.              609.6       1,467.9      140.8
Toplam     19,696.5     28,829.7        46.4
Dünya      31,940.9     57,843.4        81.1
%                 61.7           49.8
ABD %         32.2           24.4
Kaynak: IMF veri tabanı
Tablo 1/a nın incelenmesinden de görüleceği üzere, ABD ve Japonya’nın GSYİH büyüme oranları, incelenen bu seçilmiş altı ülkenin toplam GSYİH artışlarının gerisinde kalmışlardır. Daha da önemlisi AB üyesi olan ve euro’yu ortak para olarak kullanan İspanya, Fransa ve Almanya’nın ABD’den çok daha yüksek oranda GSYİH artışı gerçekleştirmiş olma görüntüsüdür. Görüntü sözcüğünü bilinçli olarak seçtim, zira 2001 ve 2009 da bu ülkelerin GSYİH rakamlarının ABD doları cinsinden ifade edilişinde, döviz kuru etkisinin çok büyük etkisi vardır. 2001 yılında ortalama 1 euroya 0.91 dolar alınabilirken, 2009 yılı ortalaması olarak 1 euroya 1.44 dolar alınmaktaydı. Diğer bir deyişle euro 2001-2009 döneminde dolara karşı yüzde 57.6 değer kazanmıştır. Dolayısı ile Almanya, Fransa ve İspanya’nın GSYİH larındaki reel artışlar tabloda görülenden daha düşük düzeydedir. O nedenle, bu ülkeler kur etkisinden arınmış sabit fiyatlarla GSYİH büyümelerinin gerçekçi boyutlarını biraz sonra Tablo 4/a da görülecektir.
Tablo 1/a nın ortaya koyduğu bir gerçek cari fiyatlarla ve dünya GSYİH rakamı içinde bu altı ülkenin payı 2001-2009 döneminde yüzde 61.7 den 49.8 e inerken; ABD’nin dünya GSYİH’sından aldığı pay da yüzde 32.2 den yüzde 24.4 e düşmüştür. Bu dünya ekonomisinde 2001-2009 döneminde ciddi bir eksen kayması olduğunu göstermektedir. Aslında bu eksen kayması 1980 li yıllarda yavaş bir tempo ile başlamıştı. Bu noktada sizlere ABD Dışişleri Bakanlığında 1950 öncesinde Politika Planlama Daire Başkanlığı yapmış olan George Kennan’ın o tarihlerde yaptığı bir saptamasını da anımsatmak isterim; “Dünya servetlerinin yaklaşık yüzde 50 sine ve nüfusunun da yüzde 6.3 üne sahibiz. … Bu durumda, kıskançlığa ve öfkeye konu olabiliriz. Gelecekte de, bizim gerçek hedefimiz, bu dengesiz durumu sürdürebilmemize izin verecek ilişkileri oluşturmamız gerekmektedir. … Bunu gerçekleştirebilmek için tüm duygusallığı ve hayal görmeyi bir tarafa bırakıp, her yerde dikkatimizi acil ulusal hedeflerimize yoğunlaşmamız gerekmektedir. … Muğlak ve gerçekçi olmayan insan hakları, yaşam standartlarını yükseltmek gibi konularda konuşmayı bir tarafa bırakmalıyız. Doğrudan güç kavramı ile uğraşacağımız günler uzak değildir. İdealistik sloganların engellemesi ne kadar az olursa o kadar iyidir.(5)” 1940-1950 arasında dünya servetinin yüzde 50 sine yakınını elinde bulunduran ABD, bütün çabalarına rağmen 2009 yılında dünya GSYİH’nın yüzde 24.4 ünü üreten konuma düşmüştür.
ABD ekonomistlerden Bob Chapman, bir yazısında şu gözlemde bulunmuştur; “1985 de üretimimizin yaklaşık yüzde 25 i imalat sanayi tarafından yapılmaktaydı, şimdi bu oran yaklaşık yüzde 11 e inmiştir. ABD’nin fiziki altyapısı çöküntü içinde, ama uluslar arası dev şirketler bize ucuz gıda getirip enflasyonu baskı altında tutuyorlar ve kendileri de mega-kârlar elde ediyorlar. … Halen yıllık kârları 1.7 trilyon dolara ulaşmıştır(6).”
İki ABD uzmanından yaptığım alıntı, ABD ekonomisindeki eksen kaymasını net bir biçimde gözler önüne sermektedir. Eksen ne tarafa kaymıştır şimdi de onu görelim.
Şimdi de seçtiğim altı gelişmekte olan ülkenin GSYİH’nın 2001-2009 döneminde gösterdiği gelişmelere göz atalım. Bu bilgiler Tablo 1/b de yer almaktadır.  
Tablo 1/b nin artış kolonunda yer alan rakamlara dikkat edilmesinde fayda görmekteyim.
                                   Tablo 1/b
   2001-2009 döneminde gelişme yolundaki ülkelerin
                   GSYİH’nın gösterdiği gelişme
              (cari fiyatlarla, milyon dolar olarak)
Ülkeler              2001            2009             Artış %
Çin               1,324.8        4,984.7             276.3
Brez.               552.8        1,574.0             184.7
Hind.               491.4        1,236.9             151.7
Rusya              306.6        1,231.9             301.8
Meks.              672.8           874.8               30.0
Türkiye            195.5           614.5             214.3
Toplam         3,544.0       10,316.8             191.1
Dünya         31,940.9       57,843.4              81.1
%                    11.1             18.2
Çin %                4.8               8.8
Çin/ABD          12.9             35.3
Kaynak: IMF veri tabanı  

Tablo 1/b nin incelenmesinden de görüleceği üzere, bu seçilmiş gelişmekte olan altı ülkenin toplam GSYİH 2001-2009 döneminde yüzde 191.1 veya iki kat daha artmıştır. Ülke bazında bakıldığında en yüksek artış Rusya’da, Çin’de, Türkiye’de ve Brezilya’da görülmektedir. Diğer bir deyişle Meksika hariç diğer örnek ülkelerin hepsinde sıra dışı GSYİH artışı gözlemlenmektedir. Tablo 1/b den Türkiye’nin GSYİH’nın 2001 yılında 195.5 milyar dolarken, 419 milyar dolar veya 2.1 kattan fazla artarak 614.5 milyar dolara çıktığını da görmekteyiz. Gerçekten GSYİH’mızda sekiz yılda bu boyutta bir artış yer almış mıdır, yoksa bu bir görüntü müdür? Bu artışların ulusal paralardaki değerlenmeden kaynaklanıp kaynaklanmadığına göz atmakta fayda vardır. Bu ülkelerin ulusal paralarının dolara karşı gösterdiği gelişmelerin Tablo 1/b deki dolar cinsinden ifade edilen GSYİH’nın değerini etkileme boyutları ne kadardır, bunu görme olanağını bulabiliriz. Bu kur etkisinin ne boyutta olduğunu anlayabilmek için 2001-2009 döneminde kurlardaki değişime Tablo 2 den göz atabiliriz.
Tablo 2’nin incelenmesinden de görüleceği üzere, 2001-2009 döneminde İngiltere’nin, Hindistan’ın ve Rusya’nın paraları dolar karşısındaki değerini değiştirmezken, AB, Çin ve Brezilya’nın paraları dolara karşı değer kazanmışlardır. Buna karşılık Meksika ve Türkiye’nin paraları dolara karşı önemli değer yitirmiş görüntüsü vermektedir.
                                   Tablo 2
                 Seçilmiş ülkelerin ulusal paraları ile
          ABD doları arasındaki kurlardaki değişmeler
                   (1 ABD doları karşılığı olarak)
Ülkeler                2001       2009          Değişim %
AB (€)                1.10         0.70          + 57.14
İngiltere (£)         0.70         0.66          +   0.06
Çin (Yuan)           8.28         6.83          + 21.23
Brezilya (real)       2.34         2.07         + 13.04
Hindistan (Rupee) 47.29     47.47               0.00
Rusya ( Ruble)    29.33      30.71           –   0.05
Meksika (Peso)      9.25      14.03          –  51.67
Türkiye (TL)          1.16        1.62          –  39.67
Kaynak: Bank of Canada, currecy converter.

İlk bakışta, Meksika ve Türkiye’nin paralarının değeri, 2001-2009 döneminde dolar karşısında ciddi değer kaybına uğramış görünmektedir. (Meksika’nın durumunu tartışmak ana konumuz olmadığından ve ayrıca zaman kaybına neden olacağı için sadece Türkiye üzerinde durmak istiyorum.) Bir önceki cümlede ilk bakışta dememin iki nedeni vardır. Birincisi 2008 yılında, Türk Lirasının dolar karşısındaki değeri 1.15-1.72 aralığında dalgalanmıştır. Bunun sonucu olarak 2008 yılı ortalama dolar kurunu 1.44 TL olarak kabul edebiliriz. Dolayısı ile 2001-2008 dönemi TL’nin dolar karşısındaki değer değişimi 1.44/1.16= yüzde 24.13 düzeyine iner. 2009 krizi ile birlikte TL nin değerinin kısmen (39.67-24.13=15.54) düşmesine göz yumulmuştur. Ancak, 2001-2009 döneminde TL’nın dolar karşısında değer mi yitirdiği yoksa değerlendiği mi konusuna net cevap verebilmek için ABD ve Türkiye’nin 2001-2009 dönemi birikimli tüketici fiyat endeksindeki gelişmelere göz atmak gerekir. Bu amaçla Tablo 3 düzenlenmiştir.
Tablo 3 ün incelenmesinden de görüleceği üzere, 2001 yılı başı ile 2009 sonu arasında ABD de birikimli enflasyon yüzde 24.8 oranında artarken, Türkiye’deki artış yüzde 324.73 (424.73 -100.00=) düzeyinde olmuştur. Enflasyonun yüzde 68.5 olduğu 2001 yılı, Tablonun son kolonu) hesaplamadan çıkarılsa bile (252.08-100.00=) yüzde 152.08 oranında birikimli enflasyon vardır. Bu durumda, Tablo 2 de yer alan TL’nin değer kaybı olarak görünen yüzde 39.67 yanıltıcı bir görüntüdür. İki ülke arasındaki enflasyon farkı (324.73-24.8=) 299.93 na veya (152.08- 24.8=) 127.28 e “yakın” bir kur değişikliği, 2001 yılındaki, Dolar/TL dengesini ancak korumuş olurdu. 2001 enflasyonunu da göz önünde bulunduran seriyi bir tarafa bırakarak bundan sonraki değerlendirmelerimi son kolonda yer alan birikimli enflasyon verisi üzerinden yapacağım. Yukarıdaki cümlede “yakın” sözcüğünü kullanmamın nedeni, 2001-2009 döneminde Türkiye’deki sanayinin verimlilik artışının, ileri teknoloji yatırım malı kullanımı nedeni ile, ABD’den fazla olması beklentim nedeniyledir. Bütün bunlar göz önüne alındığında TL nin 2001-2009 döneminde dolar karşısında ciddi bir değer kazandığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
                                   Tablo 3
          ABD ve Türkiye’de 2001-2009 döneminde
            Birikimli tüketici fiyat endeksi gelişmesi
                   (Yüzde ve 2000=100 olarak)
Yıllar                ABD                    Türkiye
2001        1.55   101.55       68.49      168.49       —
2002        2.62   104.21       29.71      218.54    129.71
2003        1.91   106.20       18.40      258.75    153.58
2004        3.21   109.61         9.35      282.95    167.94
2005        3.67   113.63         7.72      304.80    180.90
2006        2.20   116.13         9.65      334.22    198.36
2007        4.09   120.88         8.39      362.25    215.00
2008        0.70   121.72       10.06      398.71    236.63
2009        1.94   124.08         6.53      424.73    252.08
Kaynak: IMF veri tabanı
Dolayısı ile Tablo 2 de görüldüğü gibi, TL, Dolar karşısında değer kaybetmiş değil aksine çok ciddi değer kazanmıştır.
Bu durumun Türk ekonomisi üzerindeki etkilerini biraz sonra görmek üzere, şimdi seçilmiş ülkelerin Tablo 1 deki GSYİH rakamlarına ulaşabilmek için sabit fiyatlarla 2001-2010 döneminde ne kadar büyüyüp/küçüldüklerine kısaca göz atalım. Bu bilgiler Tablo 4 a ve b de yer almaktadır.
                                  Tablo 4 /a
       2001-2010 döneminde Gelişmiş ülkelerin
               GSYİH’nın gösterdiği gelişme
              (Sabit fiyatlarla ve % olarak)
Yıllar       ABD   Japonya   Alm.   İng.   Fra.   İsp.
2001        1.1        0.2      1.2    2.5    1.8    3.6
2002        1.8        0.3     -0.0   2.1    1.1    2.7
2003        2.5        1.4      0.2    2.8    1.1    3.1
2004        3.6        2.7      1.2    3.0    2.3    3.3
2005        3.1        1.9      0.8    2.2    2.0    3.6
2006        2.7        2.0      3.4    2.8    2.4    4.0
2007        1.9        2.4      2.7    2.7    2.3    3.6
2008        0.0       -1.2      1.0  -0.1    0.1    0.9
2009       -2.6      -5.2     -4.7  -4.9   -2.5   -3.7
2001-09  14.8       4.3      5.7  13.6  11.0   22.9  
2010 T.     2.6       2.8      3.3    1.7    1.6   -0.3
İniş          6.2      7.9      8.1    7.9   4.9    7.7 
Kaynak: IMF veri tabanı. Veriler, sıfırdan sonraki ilk haneye yuvarlanmıştır. 

Tablo 4/a nın incelenmesinden de görüldüğü üzere, 2001-2009 dönemi birikimli büyüme rakamlarını göstermektedir. Tablo’dan da görüldüğü üzere, ABD’nin büyüme oranları 2004 yılından itibaren hızla düşmüştür. Yüzde 3.6 dan eksi yüzde 2.6 ya, Fransa ve İspanya’daki düşme de 2006 yılında başlamıştır. Tablo 4/a nın “iniş” kolonuna bakıldığında Fransa hariç diğer ülkelerdeki büyümedeki düşüş boyutu (en yüksek-en düşük düzey farkı) yüzde 6 nın üzerinde olmuştur. Diğer bir deyişle, düşüş boyutları en az iki yıllık büyümeyi alıp götürecek boyutta olmuştur.
Tablo 4/a nın ortaya koyduğu görüntüyü daha iyi bir şekilde değerlendirebilmek için şimdi de gelişmekte olan altı ülkenin aynı dönemde sabit fiyatlarla GSYİH’nın değişmesini Tablo 4/b den izleyelim.
                                   Tablo 4/b
           2001-2010 döneminde Gelişmiş ülkelerin
                    GSYİH’nın gösterdiği gelişme
                   (Sabit fiyatlarla ve % olarak)
Yıllar         Çin    Hind.    Brez.    Meks.  Rusya  Türkiye
2001        8.3      3.9       1.3     -0.2       5.1      -5.7
2002        9.1      4.6       2.7      0.8       4.7        6.2
2003      10.1      6.9       1.1      1.7       7.3        5.3
2004      10.1      8.1       5.7      4.0       7.2        9.4
2005      11.2      9.2       3.2      3.2       6.4        8.4
2006      12.7      9.7       4.0      4.9       8.2        6.9
2007      14.2      9.9       6.1      3.4       8.5        4.7
2008        9.6      6.4       5.1      3.3       8.5        0.7
2009        9.1      5.7      -0.2    -6.5      -7.9      -4.7
2001-09 145.1   85.9     32.8    15.0     58.0      34.3
2010 T.  10.5      9.7       7.5      5.0       4.0        7.8
İniş        5.1      4.2       6.3   11.4     16.4      14.1 
Kaynak: IMF veri tabanı. Veriler, sıfırdan sonraki ilk haneye yuvarlanmıştır.   
Tablo 4/b nin incelenmesinden de görüldüğü üzere, Çin, Hindistan ve Rusya bu dokuz yıllık sürecin sonunda birikimli olarak sırasıyla yüzde 145.1, 85.9 ve 58.0 oranında reel olarak büyümüşlerdir. Bu ülkelerden Çin ve Hindistan dünyada birçok ülke ciddi boyutta ekonomik krize girerken yüzde 9.1 ve 5.7 düzeyinde büyümeye devam etmişlerdir. Buna karşılık Rusya, Meksika ve Türkiye krizden ciddi ölçüde etkilenmişlerdir. Bu ülkelerin en yüksek ekonomik büyümeden küçülmeye geçişteki fark 11 puanın üzerinde gerçekleşmiştir. Petrol ve doğalgaz ihracatçısı Rusya ile petrol ihracatçısı Meksika’nın 2009 yılında sırasıyla yüzde 6.5 ve 7.9 boyutunda ekonomik küçülmelerinde en önemli etken, kriz nedeni ile bu iki enerji kaynağına yönelik talebin gerilemesi ve petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki önemli düşüştür. Türkiye için benzeri bir mazeret söyleyebilmek mümkün değildir. Ayrıca, Tablo 4/b dikkatle incelendiğinde Türkiye’nin ekonomik büyüme hızının 2004 yılından sonra hızla düşmeye başladığı görülmektedir. Diğer bir deyişle, Türk ekonomisinin 2004-2008 döneminde gösterdiği ekonomik büyümedeki düşüş eğilimi, dünyada bir ekonomik kriz yaşanmasa bile, Türk ekonomisinin 2009 da bir ölçüde küçüleceğine işaret etmekteydi.
Şimdi elde mevcut veriler ışığında Türk ekonomisine ilişkin bir olguyu daha net bir biçimde görelim. Tablo 1/b den anımsanacağı üzere, Türkiye’nin GSYİH’nın dolar cinsinden değeri 2001-2009 arasında 195.5 milyar dolardan yüzde 214.3 oranında artarak 614.5 milyar dolara çıkmış görünmektedir. Diğer bir deyişle (614.5-195.5=) 419 milyar dolar artmış görünmektedir. Tablo 4/b deki reel büyüme/küçülme hızlarının kümülatif değeri (Tablo 3 deki yöntemle) hesaplanırsa yüzde 34.3 değeri bulunur. Ancak hesaplamada 2001 küçülmesini hariç tutarsak kümülatif değer yüzde 42.44 e ulaşır. Tablo 4/b de yüzde 214.3 artış görülürken bu kez karşımıza iyimser hesapla yüzde 42.44 değeri çıkmaktadır. Hangisi doğru? Her ikisi de doğrudur. Yüzde 42.44 2002-2009 dönemindeTürk ekonomisindeki gerçek büyümeyi gösterirken, yüzde 214.3 ün önemli bir bölümü TL nın dolar karşısında aşırı değer kazanmasının yanıltıcı etkisini de içermektedir. Özetle, sabit fiyatlar cinsinden reel büyüme rakamlarını esas alırsak, ve ayrıca 2001 yılı dolar değerini sabit kabul edersek, dolar cinsinden gerçek değeri 2001-2009 döneminde 419 milyar dolar değil onun çok altında (195.5 x 1.4244=)278.5-195.5= 83.0 milyar dolar artmış olur. Bu dönemde ABD deki birikimli enflasyon oranının da yüzde 24.08 olduğunu hatırlarsak bu değeri 278.5 x 1.2408= 345.6 – 195.5 =150.1 milyar dolar artmış olur. Aynı dönemde Türkiye’de verimliliğin ABD’ye göre yüzde 15 arttığını var sayarsak 150.1 milyar dolarlık artışı 172.6 milyar dolara yükseltebiliriz. Bu artış reel büyümenin ve prodüktivite artışının toplamı olarak bir tahmindir. TL’nın dolara karşı değer kazanmasını etkileyen unsurlara ve etkilerine ileride yeniden döneceğiz.  Dolayısı ile 2001-2009 döneminde Türkiye’nin GSYİH artışının 419.0 milyar dolar değil yaklaşık 172.6 milyar dolar olduğunu kabul etmek daha gerçekçi bir yaklaşım olur.
Şimdi yeniden Tablo 1/b ye geri dönersek, 2001 yılında bu altı ülke dünya GSYİH’nın yüzde 11.1 ini üretirken, 2009 yılında yüzde 18.2 sini üretme noktasına gelmişlerdir. Bu bağlamda Çin 2001 yılında dünya GSYİH’nın yüzde 4.15 ini üretiyorken, bu oran 2009 yılında bir kattan fazla artarak yüzde 8.62 ye yükselmiştir. Bu arada bahsetmeğe değer bir gelişme ise, 2001 yılında Çin’in GSYİH’sı ABD’nin GSYİH’nın yüzde 12.9 u kadar iken, bu oran 2009 da yaklaşık üç kat artarak yüzde 35.3 e tırmanmıştır. Bu çok önemli bir gelişmedir. Çin ekonomisi GSYİH büyüklüğü bakımından 2010 yılında Japonya’yı geçecek ve dünyanın ikinci büyük ekonomisi konumuna ulaşacaktır. Çin bu yüksek büyüme hızını koruduğu taktirde her yıl ABD ile arasındaki fark hızla daralacaktır.
Tablo 1/a-b yer alan büyüme/küçülme oranın sonucunda, 2001-2009 döneminde dünya GSYİH’nın üretim tabanında çok ciddi bir kayma, adeta bir deprem olmuştur. 2001 yılında Çin ve Hindistan’ın toplam GSYİH’ları ABD’nin GSYİH’nın yüzde 17.66 sı iken, bu oran 2009 yılında yüzde 44.07 ye sıçramıştır. Bu gelişmeyi ekonomik bir deprem olarak tanımlamak sanırım yanlış bir ifade olmaz. Üstelik Çin ve Hindistan’ın gelecek yıllarda da yüksek büyüme hızlarını koruyacakları göz önüne alındığında bu depremin hasarları her geçen yıl biraz daha artacağı tahmin edilebilir.  
Dünya GSYİH üretim tabanındaki bu ciddi kaymayı nasıl açıklayabiliriz? Bu görüntü yukarıdaki Tablo 2 deki kur değişinim sonucu olamaz. Zira anılan Tablo özellikle Çin ve Hindistan bakımından öyle bir yoruma izin verir nitelikte veriler mevcut değildir. Üretimde taban kaymasının nedenlerinden birisi üretim araçlarına yatırımda gelişmiş ülkelerin yeterince kaynak ayırmazken gelişme yolundaki ülkelerin üretim araçlarına büyük yatırımlar yapmasıdır. Bu konuda, iki üretim alanından vereceğim örnek, resmi daha iyi anlamaya yardımcı olacaktır. Bu konuda ilk vereceğim örnek otomotiv üretiminin 2001-2009 arasında seçilmiş aynı ülkeler bazında nasıl bir değişim gösterdiğidir. Otomotiv sanayinin seçmemin nedeni, metalürjiden, tekstil ve petro-kimya sanayine uzanan çok yaygın sektörün ürünlerine büyük talep yaratarak hem istihdam hem de yatırım yapılmasını özendirdiği içindir. Bu bilgiler Tablo 5/a-b de sunulmaktadır.
                                   Tablo 5/a
                    Gelişmiş Ülkelerde Otomotiv
      Sanayiinin 2001 ve 2009 üretimleri (adet olarak)
Ülkeler               2001                    2009
ABD           11,424,689            5,708,852
Japonya       9,777,191            7,934,516
Almanya        5,691,677              5,209,857
Fransa          3,628,418            2,047,658
İspanya         2,849,888            2,170,078
İngiltere        1,685,238             1,090,139
Toplam        35,057,101          24,161,100
Dünya         56,304,925          61,714,689
% Dünyanın           62.3                    39.1
Kaynak: OICA, International Organization of Motor Vehicle Manufacturers. 
Tablo 5/a nın incelenmesinden de görüldüğü üzere, örneğimizdeki gelişmiş ülkelerin (traktör hariç) motorlu taşıt araçları üretimi 2001-2009 döneminde ciddi ölçekte kayba uğramıştır. 2001 yılında bu ülkeler 35 milyondan fazla motorlu taşıt aracı üretirken, bu üretim 2009 yılında 24 milyona düşmüştür. Bu ülkelerin dünya motorlu taşıt üretiminden aldıkları pay da yüzde 62.3 ten yüzde 39.1 e gerilemiştir. Bu düşme, dünya motorlu taşıt üretiminin aynı dönemde (61,714,689 – 56,304,925=) 5,409,764 adet artmasına rağmen gerçekleşmiştir. Otomotiv üretim tabanı gelişmekte olan ülkelere doğru ciddi bir biçimde kaymıştır. Bu gelişme bu sektör için üretim yapan yan sanayi kollarında da benzeri zemin kaymasına neden olmuştur. Ayrıca bu ülkelerin petrolden ve madenlerden almak istedikleri payın da yükselmesine neden olmuştur. Bu da beraberinde dünya ölçeğinde petrol, doğal gaz ve maden kaynaklarını denetlemeye yönelik politik ve ticari mücadeleyi şiddetlendirmiştir.
Tablo 5/a ABD motorlu taşıt üretiminin 2001-2009 döneminde 5,715,837 adet veya yüzde 50 azaldığını açıkça ortaya koymaktadır. Bu dönemde, ABD’nin motorlu taşıt filosunun artmaya devam ettiği göz önüne alınırsa, ABD’nin motorlu taşıt ithalatı önemli ölçüde yükselmiş demektir.
Gelişmiş ülkelerdeki bu eksen kaymasını gördükten sonra şimdi de gelişmekte olan ülkelerdeki (traktör hariç) motorlu taşıt üretimindeki gelişmelere göz atalım. Bu bilgiler Tablo 5/b de yer almaktadır.
                                   Tablo 5/b
                Gelişmekte olan Ülkelerde Otomotiv
          Sanayiinin 2001 ve 2009 üretimleri (adet olarak)
Ülkeler                2001                              2009
Çin                2,334,440                 13,790,994
Hindistan          814,611                   2,632,694
Brezilya         1,817,237                   3,182,617
Meksika           1,841,008                    1,561,052
Rusya             1,250,682                       722,431
Türkiye            270,685                       869,605
G. Kore           2,946,329                    3,512,926
Toplam          11,274,992                  26,272,319
Dünya           56,304,925                  61,714,689
% Dünyanın             20.0                            42.6
Kaynak: OICA, International Organization of Motor Vehicle Manufacturers.
Tablo 5/b nin incelenmesinden de görüleceği üzere, 2001 yılında dünyanın bir nolu otomotiv üreticisi ABD iken 2009 yılında Çin dünyanın bir nolu otomotiv üreticisi haline gelmiştir.
Tablo 5/a ve b nin birlikte değerlendirilmesinden de görüleceği üzere, Gelişmekte olan 7 ülke 2001 yılında dünya otomotiv üretiminin yüzde 20.0 nı yaparken, 2009 yılında yüzde 42.6 sını yapar konuma ulaşmıştır. Üstelik bunu Meksika ve Rusya’da üretimin önemli ölçüde düşmesine rağmen gerçekleştirmiştir.
Tablo 1/a ve b den dünyanın GSYİH üretme yapısı bakımından ciddi bir eksen kaymasını saptamıştık. Dünya otomotiv üretimi de bu eksen kaymasını somut bir biçimde ortaya koymaktadır. Otomotivin birçok yan sektörde üretim dolayısı ile istihdam yarattığı da göz önüne alındığında bu eksen kaymasının sadece üretim bakımından değil aynı zamanda istihdam yaratma bakımından da gerçekleştiği ortaya çıkar. Bu gelişmenin sonucu gelişmiş ülkelerde işsizlik artmaya devam etmektedir. Otomotiv sanayi, başta ABD olmak üzere, gelişmiş ülkelerde 2001-2009 döneminde çok ciddi boyutta işçiyi işten çıkarmak durumunda kalmıştır.
Şimdi de diğer bir sektördeki üretim gelişmelerine bakalım; çelik üretimi.
                                   Tablo 6/a
               Gelişmiş Ülkelerin çelik üretimindeki
            Gelişmeler 2001 ve 2009 (Milyon ton olarak)
Ülkeler                2001                           2009
ABD                     89.7                           58.1
Japonya              102.9                           87.5
Almanya               44.8                           32.7
Fransa                 19.4                            12.8
İspanya               16.5                            14.3
İngiltere               15.2                            10.1
Toplam               288.5                          215.5
Dünya                850.4                       1,219.7
% Dünyanın        33.93                          17.67
Kaynak: 2001 yılı için OECD Fact Book ve 2009 için Vikipedia.
Çelik sadece otomotiv sanayinin bir girdisi değildir. Aynı zamanda, gemi inşa, savunma, inşaat, (köprü, demiryolu, demiryolu ve metro taşıtları, otoyol gibi) ulaşım, konut gibi birçok sektöre de temel girdileri sağlamaktadır. Dolayısı ile çelik üretimindeki gelişme de ekonomilerdeki reel gelişmenin önemli göstergelerinden birisidir. Bu amaçla Tablo 6/ a ve b düzenlenmiştir.
Tablo 6/a nın incelenmesinden de görüleceği üzere, 6 gelişmiş ülkenin dünya çelik üretiminden aldıkları pay, dünya çelik üretimi yüzde 43.4 oranında artmış olmasına rağmen, 2001 yılında yüzde 33.93 iken, 2009 yılında yüzde 17.67 ye gerilemiştir. Bu da yukarıda saptadığımız ciddi eksen kaymasını otomotivden sonra çelik sektöründe de doğrulamaktadır.
Şimdi de çelik üretiminin gelişmekte olan ülkeler bakımından aynı dönemde nasıl bir gelişme gösterdiğini Tablo 6/b den görelim.
                                   Tablo 6/b
                 Gelişmiş Ülkelerin çelik üretimindeki
                       Gelişmeler 2001 ve 2009
                          (Milyon ton olarak)
Ülkeler                2001                       2009
Çin                    150.9                     567.8
Hindistan             27.3                       56.6
Brezilya               26.7                       26.5
Meksika               13.3                       14.2
Rusya                 59.0                       59.9
Türkiye                14.3                       25.3
G. Kore                43.9                      48.6
Toplam               335.4                    798.9
Dünya                850.4                  1,219.7
% Dünyanın        39.44                    65.50
Kaynak: 2001 yılı için OECD Fact Book ve 2009 için Vikipedia.
Tablo 6/b nin incelenmesinden de görüldüğü üzere, 2001 yılında bile Çin dünyanın 1 nolu çelik üreticisidir. 2001 yılında Çin’in çelik üretimi seçilmiş altı gelişmiş ülkenin üretiminin yüzde 52.3 üne karşıt iken, 2009 yılına gelindiğinde, Çin açık ara 1 nolu konumunu korumakla kalmamış, seçilmiş altı gelişmiş ülkenin toplam üretiminin 2.5 katından fazlasını üreten konuma ulaşmıştır. Birçok kritik ağır sanayi koluna temel girdi sağlayan çelik sektöründe çok ciddi bir eksen kaymasına işaret etmektedir. Artık, ABD, ve AB geniş ölçüde Çin’den çelik ithal etme noktasına gelmişlerdir.
2001-2009 dönemi çelik üretim verilerinin ortaya koyduğu gelişmeler Tablo 6/a ve b den kolayca çıkarılabilir.
Dünya GSYİH’nın oluşumundaki bu önemli değişiklikler, beraberinde başka ciddi gelişmelere de yol açmıştır. Bu gelişmelerden ilk olarak incelemek istediğim konu, mal, hizmetler ve görünmeyen işlemlerin bileşik etkisinin cari işlemler dengelerinde ortaya çıkardığı görüntüdür. Bu amaçla Tablo 7/a ve b düzenlenmiştir.
Tablo 7/a nın incelenmesinden de görüleceği üzere, 2001-2009 döneminde ABD’nin birikimli cari işlemler açıkları 5.3 trilyon doları aşmıştır. Bu rakam ABD’nin 2009 yılı GSYİH rakamı olan 14.1 trilyon doların yüzde 37.7 sidir. Bu 5.3 trilyon doların bir bölümü ABD’nin diğer ülkelerden aldığı borç ile karşılanırken bir bölümü de dolar basılarak karşılanagelmektedir. Çin, Japonya ve Almanya’nın tepkisini çekecek şekilde, FED Başkanı Bernarke, ABD Hazine kağıtlarını satın alarak piyasaya likidite enjekte etmektedir(7). Bir diğer iddiayı da, ABD’nin önde gelen yatırım şirketi sahiplerin Jeremy Grantham ileri sürmüştür; “FED son 15-20 yıldır, ekonomiyi her itekleme gereği ortaya çıktığında, sermaye piyasasını manipüle edegelmektedir. Bu yaptıklarının ekonomi üzerinde doğrudan bir etkisi olmadığını onlar da bilmekte. Tek silahları ‘zenginlik etkisi’ yaratmaktır. Borsa endeksini yüzde 50 yükseltirseniz, insanlar kendilerini zenginleşmiş hissederler. (7)” Grantham’ın bu iddiasını destekler nitelikte, bazı ekonomilerdeki büyümenin hanehalkının devamlı borçlanmasının özendirilmesi yöntemi ile de desteklenerek ile nasıl ekonomik büyümenin sağlandığı biraz sonra göreceğiz. Hanehalkının bu aşırı borçlanmasında, özellikle borsadaki yükselmelerin ve konut kredilerinin ucuzlatılmasının ve kolaylaştırılmasının yarattığı “zenginlik etkisi”nin de olduğu Grantham’ın bu açıklaması ile de desteklemiş olmaktadır. Son dönemde dünyadaki ve Türkiye’deki borsa verilerine göz atılacak olursa, kriz öncesi değerlere yer yer de onun üzerinde düzeylere çıktığı görülecektir.
Dünyanın önde gelen ülkelerinin borsa endekslerinde 2003-2008 sonu itibariyle yer alan oynamaları www.ulugbay.com/blog_hikmet/?p=87 adresinde yer alan “Dünya Ekonomisindeki Son Gelişmeler ve Türkiye IV” başlıklı yazının Tablo 9 unda bulabilirler. İsteyen o tabloya son borsa verilerini de ekleyerek son durumu da gözlemleyebilirler.
Bu kısa ek bilgiden sonra yeniden konumuza dönersek, İspanya’nın 2001-2009 dönemindeki birikimli cari işlemler açığı 708,068 milyon dolara ve 2009 yılı GSYİH’nın yüzde 48.2 ne ulaşmış olduğunu görürüz. Tablo 7/a dan da açıkça görüldüğü üzere, 2001-2009 döneminde İspanya, ABD ve İngiltere gibi ülkeler, hovardaca tüketmişler ve bunu petrol üreten ülkeler, cari işlem fazlası veren Çin, Almanya ve Japonya gibi ülkelerden sağladıkları borçla finanse ede gelmişlerdir. ABD ayrıca para basarak da finanse etmiştir. Doların uluslar arası ödeme aracı olması ABD’ye böyle bir avantaj sağlaya gelmektedir.
AB üyesi olduğu için burada bir ülkeye ilişkin olarak daha bilgi vermek istiyorum. Yunanistan. Zira son aylarda iflastan nasıl kurtarılacağı AB ve IMF’nin önde gelen sorunlarından birisi olmuştur. Yunanistan’ın 2001-2009 döneminde verdiği toplam cari işlemler açığı 226,008 milyon dolar olup, 2009 GSYİH olan 330,780 milyon doların yüzde 68.3 üne ulaşmıştır. Tablo 7/a dan da görüldüğü üzere, Japonya ve Almanya seçilmiş sanayi ülkeleri içinde büyük cari işlemler fazlası veren ülkeler konumundadır. AB’nin ortak paraya geçmediği dönemlerde yaşanan benzeri krizlerde ABD, Almanya ve Japonya’yı paralarınının değerini yükseltmeye zorlamıştır. Bir süreden beri aynı politikayı Çin ve Hindistan’a karşı uygulamak istemektedir.
Bu boyutlara ulaşmış bulunan cari işlemler açıklarını sürdürebilmek olası değildir. Bu nedenle de içinde bulunduğumuz dönemde başta Almanya ve Japonya ile Çin olmak üzere bazı ülkelerin bir kur savaşının develüasyonlarla yaşanmasından endişe ettikleri için son G-20 ler toplantısının ana gündem maddesini bu endişe oluşturmuştur.
                                    Tablo 7/a
                     Gelişmiş ülkelerin cari işlemler 
           Dengelerindeki gelişmeler (milyon dolar olarak)
                                            Dönem topl.       2009
Ülkeler          2001     2009     2001-2009       GSYİH     Oran %
ABD       -397,154  -378,434  -5,322,000  14,119,050    -37.7
Japonya     87,794    141,751   1,354,633    5,068,894     26.7 
Almanya         380    163,256   1,209,102    3,338,675     36.2
Fransa       23,522  –  51,287    –  89,406     2,656,378   –  3.4
İspanya  –  24,023  –  81,198   – 708,068     1,467,889    -48.2
İngiltere  –  30,386  –  24,259   – 417,886     2,178,856    -19.2
Toplam   -339,867   -230,171 -3,973,625
Kaynak: IMF veri tabanı
Şimdi de gelişme yolundaki ülkelerin cari işlemler dengesi nin 2001-2009 döneminde izlediği seyri gözlemlemek üzere Tablo 7/b düzenlenmiştir. Tablo 7/b de yer alan gelişmekte olan ülkelerden Çin ve Rusya 2001-2009 döneminde çok önemli boyutta cari işlemler dengesi fazlası verirken, diğer ülkeler, Türkiye hariç, oldukça küçük ve sorun yaratmayacak boyutta cari işlemler dengesi açığı vermişlerdir. Türkiye 2001-2009 döneminde birikimli 167.4 milyar dolar boyutunda cari işlemler açığı vermiştir. Bu açığın GSYİH’ya oranı yüzde 27.2 dir. Bu noktada şunu hatırlamakta fayda vardır; bu yüzde 27.2 , TL nin dolara karşı çok değer kazanmış olduğu dolar üzerinde hesaplanan GSYİH üzerindendir. TL da yer alacak bir değer düşüşü bu oranı yukarıya sıçratacaktır. Bu yapay görünümlü yüzde 27.2 oranı, gelişmiş ülkelerden İspanya’dan küçük ancak İngiltere’den büyük bir orandır. Türkiye bu şekilde süratle büyümeye devam eden birikimli bir cari işlemler açığını sürdürebilir mi sorusuna biraz sonra yanıt vermeye çalışacağım. Türkiye’nin bu cari işlemler açığını nasıl karşıladığına da yine aşağıda değinilecektir. Tablo 7/b nin ortaya koyduğu ilginç bir görüntü de Çin GSYİH’nın yüzde 27.9 u kadar cari işlemler fazlası biriktirmişken, Türkiye GSYİH’nın yüzde 27.2 si kadar açık biriktirmiştir. 
Bu aşamada bir olgu üzerinde kısaca durmak istiyorum. Cari işlemler açığının temeli mal ve hizmetler ticaret açığı oluşturduğu için, bu açığın devam etmesi ve özellikle de büyüyerek devam etmesi ülke dış borç miktarını arttırma yanında işsizlik ithali anlamına da gelmektedir. Zira ihraç ettiğinizden fazla ithal ediyorsanız, aradaki fark kadar kendi ülkenizde istihdam yaratmıyor, ama yabancı ülkelerde istihdam yaratıyorsunuz anlamına gelir.
                                   Tablo 7/b
              Gelişmişmekte olan ülkelerin cari işlemler 
           Dengelerindeki gelişmeler (milyon dolar olarak)
                                            Dönem topl.      2009
Ülkeler         2001      2009     2001-2009      GSYİH      Oran %
Çin           17,405   297,100   1,389,307   4,984,731      27.9
Hindistan    1,410   – 35,672    –  70,788   1,236,943    –  5.7
Brezilya   -23,215   – 24,302    –  38,311   1,574,039    –  2.4
Meksika   -17,705   –   5,238    –  82,799      874,810    –  9.5
Rusya      33,935      49,518     567,010    1,231,892      46.0
Türkiye      3,760   –  13,959   – 167,419      614,466     -27.2  
Kaynak: IMF veri tabanı.
Şimdi de aynı grup ülkelerin merkezi hükümet borçlarındaki büyümeye göz atalım. İlk göz atacağımız durum ülkelerin merkezi hükümet borç stoklarındaki artış, ikincisi ise hanehalkının borçlarındaki artış olacaktır. Merkezi hükümet borçlarının GSYİH’ya oranlarının her iki ülke grubunda 2001-2009 döneminde nasıl geliştiğini görmek amacıyla Tablo 8/a ve b düzenlenmiştir.
Tablo 8/a nın incelenmesinden de görüldüğü üzere, İspanya hariç diğer seçilmiş gelişmiş ülkelerin merkezi hükümet borçlarında çok ciddi artışlar yer almıştır. En kötü durumda görünen Japonya’dır. Japonya’nın merkezi hükümet borçlarının bu boyuta ulaşmasındaki en önemli nedenlerden birisi uzun yıllar süren ekonomik durgunluktur. ABD, Fransa ve Almanya’da riskli bölgeye çoktan girmiş bulunmaktadır.
                                   Tablo 8/a
    Gelişmiş ülkelerin merkezi hükümet brüt borçlarının
  GSYİH oranlarındaki gelişme (GSYİH’nın % desi olarak)
Ülkeler                 2001                2009
ABD                    54.7                 84.3
Japonya             151.7               217.6
Almanya              58.8                 73.5
Fransa                56.9                 78.1
İspanya               55.5                53.1
İngiltere               37.7                68.5
Kaynak: IMF veri tabanı.
Şimdi de gelişme yolundaki ülkelerin merkezi hükümet brüt borçlarının GSYİH oranlarındaki gelişmelere Tablo 8/b den göz atalım.
                                   Tablo 8/b
Gelişmekte olan ülkelerin merkezi hükümet brüt borçlarının
   GSYİH oranlarındaki gelişme (GSYİH’nın % desi olarak)
Ülkeler                 2001                   2009
Çin                      17.7                    18.6
Brezilya                70.7                    68.9
Hindistan             75.8                     74.2
Rusya                  47.6                    10.9
Meksika                44.3                    44.9
Türkiye                 77.6                    45.5
Kaynak: IMF veri tabanı
Tablo 8/b den de görüldüğü üzere, gelişme yolundaki ülkelerin merkezi hükümet brüt borçları 2001-2009 döneminde kayda değer artış olmadığı gibi Rusya ve Türkiye’nin merkezi hükümet borçlarının GSYİH’ya oranlarında önemli düşüşler yer almıştır. Rusya’nın borç oranının düşmesinde ve Meksika’nın oransal düzeyini korumasındaki en önemli etken petrol ve doğaz gaz fiyatlarının 2001-2009 döneminde gösterdiği artışlardır.
Tablo 8/a ve b birlikte değerlendirildiğinde gelişmiş ülkelerin merkezi hükümet borçlarının hızla arttığı bir dönemde bu ekonomiler kamu açısından borç krizine açık hale gelirken gelişmekte olan ülkelerde kamu borçları bir kriz habercisi konumunda bulunmamaktaydı. Ancak Türkiye’nin bu dönemde özel kesim borçlarında çok ciddi artışlar olduğunu biraz sonra göreceğiz. 
Bu noktada sizlere sunmak istediğim bir bilgi de ABD’nin Hazine borç kağıtlarının yabancı ülkelerin elinde bulunan boyutudur. Bu amaçla Tablo 9 düzenlenmiştir.
                                   Tablo 9
            Yabancıların satın aldığı ABD Hazine
                  Borç kağıtları (milyar dolar)
Ülkeler            2009 sonu        2001 sonu
Japonya               768.8              317.0
Çin                      755.4                60.0
İngiltere               302.5                64.0
P.İ.Ü.                   186.8                64.0
Karayip B.            184.7                50.0
Brezilya                160.6                    0
Rusya                  118.5                    0
Türkiye                  28.1                    0
Dünya T.           3,614.0           1,010.0
Kaynak: ABD Hazinesi.  
Tablo 9 dan da görüldüğü üzere, 2001-2009 döneminde ABD bütçe açıklarından kaynaklanan açıkların finansmanında başta Japonya ve Çin olmak üzere birçok ülke rol almışlardır. ABD’nin bütçe açıklarını ve cari işlemler açıklarını yabancı ülkelerden borçlanarak kapatmasının yaratacağı tehlikeler konusunda önemli bir uyarı çok önceleri, 1999 yılında ekonomist Robert A. Blecker tarafından yapılmıştır.
Blecker “Borç Saati Çalışmakta” başlıklı makalesinde ABD’nin devlet borçlarının süratle artmasını şöyle eleştirmiştir; “Gerçekte, ABD ekonomisindeki mevcut refah, menkul kıymetler borsasındaki balonlaşmaya dayanan tüketim harcamaları ile yabancıların ticaret açıklarını finanse etmeyi sürdürmesi gibi kırılgan temel üzerinde durmaktadır. Mevcut eğilim devam ederse, ABD’nin dış borcunu uzun vadede sürdürebilmek olası değildir. Hiçbir ülke, sonunda parasının değerini düşürmeyi ve ekonomik daralmayı göze almadan dışarıdan bu boyutta borçlanmaya devam edemez. Artmakta olan dış ticaret açıkları ve mantar gibi büyüyen dış borç düzeltilmediği taktirde, yakın gelecekte ABD ekonomik büyümesini duvara çarptıracak temel sorun olacaktır. Veriler buna ilişkin ciddi uyarı sinyalidir.(9)”  Blecker’in bu uyarısında da tüketim harcamaları ile borsadaki balonlaşma arasındaki ilişkiye doğrudan vurgu vardır. O nedenle, Blecker, aynı üslubu kullanmasa bile, Jeremy Grantham’ın 2010 yılı sonlarında dile getirdiği gerçeğin altını ve ABD ekonomisinin adeta krize davetiye çıkarmakta olduğunu net bir biçimde ifade etmiştir.
Bir başka Amerikan ekonomisti Fred Bergsten 2007 yılında ABD Senatosu’nun Bütçe Komitesinde yaptığı bir açıklamada şu hususun altını çizmiştir; “Mevcut düzeyinde bile cari işlemler açıkları ve dış borç ABD ekonomisi ve dış politikası bakımından kabul edilemez bir riski taşımaktadır.(10)” Nitekim 2008 yılı Mayıs ayından itibaren ABD ekonomisi dünyayı da etkileyecek krizin içine girmeye başlamıştır. İşin ilginci, kriz ABD Hazinesi’nin borcunu azaltmamış, giriştiği banka ve şirket kurtarma operasyonları ve krize rağmen artan askeri harcamalar nedeni ile daha da artmayı sürdürmektedir. Gelecekte azalacağına ilişkin bir işaret de mevcut bulunmamaktadır.
ABD ni, ve diğer bir çok devleti, hızla ekonomik krizin içine çeken husus, bütçe açıkları, Hazine borç artışı, cari işlemler açıklarının yanında hanehalkı borçlarının da süratle artmasıdır. Bu konuda bir fikir vermesi amacıyla Tablo 10 düzenlenmiştir
                                   Tablo 10
                            Hanehalkı borçlarının
                  Hanehalkı gelirlerine oranı % olarak
Ülkeler              1996                  2007
ABD                    94                   142
İngiltere             108                   185
Fransa                 65                     98
Almanya             102                   104
İspanya               60                    110
Japonya             105                      95
Kaynak:  BIS raporları.  
Tablo 10, 2001 ve 2007 yıllarını göstermektedir. Aradaki yıllarda hanehalklarının, hanehalkı gelirine göre borçluluk oranlarının, İngiltere hariç, çok daha yukarıda olduğu dönemler olmuştur. 1996-2007 döneminde hanehalkı borcunun hanehalkı gelirine oranlarının bu tabloda görünen düzeylerin üzerine çıktığı yıllar da olmuştur.
2008 yılında ABD’de ve İngiltere’de krizin tetikleyicisi hanehalkının konut kredilerinin faiz ve anaparalarını bankalara ödeme güçlüğüne düşmeleridir. ABD, konut kredisi alınabilmek için yıllardır uyguladığı belirli bir düzeyde peşin ödeme şartını, anapara ödemelerinin derhal başlama koşulunu, ve kredi faizleri uygulama esaslarını 2000 li yılların ikinci yarısında çok ciddi şekilde değiştirmiştir. Bu bağlamda, peşinatları kaldırmış, anapara ödemelerine gecikmeli başlanmasına izin vermiş ve faizleri başlangıçta düşük ilerleyen yıllarda kademeli olarak yükselten mekanizmaları uygulamaya koymuştur. Bu gelişme ile birlikte ABD ve batı ülkelerinin banka sisteminin riskleri önemli boyutta artarken, bu şekilde artan kredi talebini karşılamak için finansman bulma yöntemleri de bankacılık sisteminin bünyesindeki mevcut zafiyetlerini daha da derinleştirmiştir.
Şimdi yukarıda sunulan 10 tablodan çıkardığım ortak sonuçları şöylece özetleyebilirim;
1. Son 10 yılda, Çin, Brezilya, Hindistan, Rusya ve Güney Kore’nin sağladıkları ekonomik büyüme hızları ile ABD, Japonya, Almanya ve Fransa ile aralarındaki ekonomik büyüklük farklarını süratle kapamaya başlamışlardır. Bunun sonucunda dünya GSYİH’nın yaratılmasında ve paylaşılmasında çok ciddi bir eksen kayması ortaya çıkmıştır.
2. İki grup ülke arasında yer alan mal, hizmet ve görünmeyen işlemler ticaret dengelerinde gelişmiş ülkelerin cari işlemler açıkları çığ gibi büyümüş ve bu açıklarını kapatabilmek için Japonya’nın yanında özellikle başta Çin olmak üzere gelişme yolundaki ülkelerden giderek daha fazla borç almaya başlamışlardır.
3. Gelişmiş ülkeler yeterli hızla büyüyemedikleri için istihdam yaratmakta zorlanmışlar ve hanehalkının reel gelirlerinde gerekli artışı sağlayamadıkları için düşük düzeydeki büyüme hızlarını ancak hanehalkının giderek daha fazla borca girmesini özendirerek gerçekleştirebilmişlerdir. Bunu sağlayabilmek için “zenginlik duygusu” yaratacak yapay yöntemlere de başvurulduğu ortaya çıkmıştır. Başta İngiltere, ABD olmak üzere birçok ülkede hanehalkı borcu taşınabilecek düzeyin çok üzerine çıkmıştır. Ciddi sıkıntıya düşen hanehalkının kısa ve orta vadede harcamalarında yeni risk almada çekingen bir tavır sergilemesi gerçekçi bir davranış olacaktır. Ancak görünen o ki başta ABD ve İngiltere olmak üzere bazı ülkeler hanehalkı harcamalarını, reel gelirleri artıracak önlemleri almaksızın, özendirme çabaları sergilemektedirler. Bu yaklaşım sorunların büyümesine ve krizin “w” ye dönüşme beklentilerini de beslemektedir.
4. Aynı dönemde gelişmiş ülkelerin süratle büyüyen bütçe açıkları merkezi hükümetlerin borçlarını yüksek düzeylere tırmandırmış ve gelişmekte olan ülkelerden bu nedenle de daha fazla borçlanmak zorunluluğu doğmuştur. Özellikle, Afganistan, Irak savaşları başta ABD ve İngiltere olmak üzere çeşitli ülkelerin bütçe açıklarını denetleyebilmelerine olanak vermemektedir. Artan işsizlik de sosyal güvenlik sistemleri açıklarının büyümesini hızlandırmaktadır.
5. Japonya Merkez Bankası faizini Mart 2001 de yüzde 0 (sıfır) düzeyine çekmiş ve halen bu düzeyi korumaktadır. ABD Merkez Bankası, Tablo 4/a dan hatırlanacağı üzere düşmeye başlamış olan büyüme hızını yeniden canlandırabilmek için 2006 yılında yüzde 6.25 olan faiz haddini kademi olarak indiregelmiş ve 2008 yılında yüzde 0.5 e düşürmüştür. Ancak bu faiz indirimi ekonominin krize düşmesini engelleyememiş, olsa olsa düşüş hızını bir ölçüde yavaşlatmıştır. ABD Merkez Bankası bu oranı geçtiğimiz aylarda yüzde 0.75 e çıkarmıştır. Ancak, yukarıda da değinildiği üzere, FED açık piyasa işlemleri ile Hazine borç kağıtlarını satın almaya başlayarak faizin yukarıya çekilme etkisini de geniş ölçüde ortadan kaldırmıştır. Avrupa Merkez Bankası da, Tablo 4/a dan da görülen üye ülkelerin büyüme hızındaki düşüşü durdurabilmek için 2008 de yüzde 3.75 düzeyinde olan faizini kademeli olarak indirmiş ve 2009 da ulaştığı yüzde 1 oranında korumaktadır.  Görüldüğü üzere krize yönelik önlemlerin ağırlığını para politikaları oluşturmaktadır. Bunun yanında FED’in açık piyasa işlemleri ile likidite bollaştırması da başta Çin ve Almanya olmak üzere birçok ülkenin eleştirilerine hedef olmaktadır. Kullanılan para politikası araçları enflasyonu tetikleme riski içerdiği için de endişeler dile getirilmektedir.
6. Faiz indirimlerine rağmen ekonomik daralma ve işsizlik oranlarının artışı durdurulamamıştır. Hatta IMF Başkanı, 1 Kasım 2010 günü Fas’ta yaptığı konuşmada, krizin şimiye kadar 30 milyon istihdam kaybına yol açtığını belirttikten sonra gelecek yıllardaki istihdam kaybının 400 milyona ulaşabileceğine de dikkat çekmiştir(11).
7. Gelişmiş ülkelerin Merkez Bankalarının faiz hadlerini devamlı düşürmeleri, dolara, euroya ve Yen’e karşı, herbirine ayrı ayrı düzeyde olmak üzere, güven kaybına yol açmıştır. Buna paralel olarak da yüksek döviz rezervine sahip ülkeleri altına yöneltmiştir. Bu gelişmeye paralel olarak 2001 yılında onsu 276.5 dolar olan altının fiyatı 2005 de 513.0, 2007 de 836.5 ve 2009 da da 1,087.5 dolara kadar çıkmıştır. 2010 yılında altın fiyatının şu ana kadar ki en yüksek düzeyi 1,421.0 dolar olmuştur. Çin’in 2003 yılından bu yana altın rezervlerini yüzde 75 boyutunda yükselterek 1,054 tona çıkardığı belirtilmektedir(12). Bin tonun üzerinde altın rezervine sahip ülke sayısı altıdır. Çin’in altın üreticisi bir ülke olduğu hatırlandığında bu altın stoklama politikanın uluslar arası altın piyasasını nasıl etkilediği kolayca görülür. Ayrıca, Hindistan’da da altın alımlarının yükseldiği görülmektedir. Bunların yanında, Rusya ve İran’ın döviz rezervlerinin bir bölümü ile altın almakta oldukları yönünde haberler mevcuttur. Bu bilgiler içinde dikkat çeken husus, Çin’in altın stoklarını arttırmaya başladığı tarihin Irak’ın işgal tarihi ile örtüşmekte olmasıdır. ABD’nin izlemekte olduğu politikaların altına yönelik talebi yüksek düzeyde tutacağı ve altın fiyatını daha da yükseleceği beklentileri mevcuttur.
8. Yıllardır ötelenen ekonomik sorunların dünya ölçeğinde yarattığı sorunların ve gelişmiş ülkelerin kriz karşısında gereken kararlılığı gösteremesi, beraberinde kur savaşları tehlikesini de gündeme getirmiştir. Bunu önleyebilmek için G-20 toplantısında konu ele alınmak zorunda kalmıştır. Bu görüşmeler, kur savaşı olasılığını tümden kaldırdı mı bunu da zaman gösterecektir. Bu konu üzerinde düşünürken altına yönelişler de gözden uzak tutulmamalıdır.
9. Krizden çıkış için izlenecek yaklaşım konusunda, ABD ile Almanya ve Fransa arasında önemli görüş ayrılıkları vardır. ABD ağırlıkla para politikası araçlarını kullanmaya devam etmek isterken, Almanya ve Fransa alınacak önlemler içinde mali politika araçlarının da mutlaka yer almasını savunmaktadırlar. Gelişmiş ülkeler, henüz krizin “w” ye dönüşmesini engelleyecek ahengi ve kararlılığı gösterememişler, aksine bu beklentiye güç kazandıracak davranışlarda bulunmaya devam etmişlerdir ve etmektedirler. 
Ancak yıllardır izlenen politikalar, gelişmiş ülkelerin başta bütçelerini ve bankacılık sistemini o denli sorunlu duruma getirmiştir ki, 2008 yılından bu yana alınan zayıf içerikli önlemler kalıcı bir tedavi sağlayamadığı için krize yeniden düşülme yolunda endişelerin güç kazanmasına ve derinleşmesine de yol açmaktadır. Krizin başlangıcınden bugüne kadar, FED’in, ABD bankalarını kurtarabilmek için 3.3 trilyon doları nakit ve 9 trilyon doları da diğer mali araçlar şeklinde olmak üzere 12.3 trilyon doları “acil borç verme programı” adı altında bankalara destek olarak aktardığı ileri sürülmektedir(13). Bu rakam, krizin boyutunu anlamamıza, batı mali sisteminin içinde bulunduğu duruma ve buzdağının altındaki kitlenin büyüklüğünü de görmemize ışık tutabilir. 
Dünya ekonomisindeki 2001-2009 döneminde yer alan gelişmeleri genel hatları ile özet olarak gördükten sonra şimdi Türk ekonomisinde aynı dönemde yer alan gelişmelere göz atalım.
İlk olarak üzerinde durmak istediğim gelişme 2001- 2009 döneminde Türkiye’de ekonomik büyümenin izlediği seyir olacaktır. Bu amaçla Tablo 11 düzenlenmiştir.
Tablo 11 den de görüldüğü üzere, sabit fiyatlarla Türkiye’nin GSYİH büyüme hızı 2004 yılından sonra hızla düşmüş ve 2009 yılında eksiye dönmüştür. Tablo 11 aynı zamanda ilginç bir görüntüyü de ortaya koymaktadır, dolar cinsinde GSYİH değer artışları, ekonomik büyüme oranlarının çok üzerinde bir seyir izlemiş görüntüsü vermektedir. Bu durum TL’nin bu süre zarfında dolara karşı nasıl hızlı değer kazandığını da açıkça göstermektedir. 2009 yılında dolar cinsinden GSYİH’nın ekonominin küçülme boyutundan büyük olması da, o yıl TL’nin dolar karşısında göreceli değer yitirmesi nedeniyledir. Tablo 11 deki bilgi, yukarıda Tablo 2 de gördüğümüz resmi daha net görünür kılmaktadır.
2002-2009 döneminde GSYİH sabit fiyatlarla birikimli olarak yüzde 42.44 oranında artarken, dolar cinsinden ifade edilen GSYİH yüzde 220.8 artış göstermiştir. Dolar cinsinden GSYİH üzerinden hesaplanan oransal değerler, dışborç/GSYİH, cari işlemler açığı/GSYİH rakamları da yukarıdaki tablonun sergilediği yanılsamaları da beraberinde getirecektir.
                                    Tablo 11
               Türkiye’de ekonomik büyümenin
      2002-2009 döneminde izlediği seyir (% olarak)
                  Büyüme         GSYİH
Yıllar             oranı %     milyon dolar       Artış %
2001              -5.7          196,736              —
2002               6.2          230,494           17.2
2003               5.3          304,901           32.3 
2004               9.4          390,387           28.0
2005               8.4          481,497           23.3
2006               6.9          526,429             9.3
2007               4.7          648.625           23.2
2008               0.7          742,094           14.4
2009              -4.7          616,753          -16.9
2002-09        42.4           420,017         220.8
Kaynak: Hazine Müsteşarlığı veri tabanı. Son sütun, ikinci sütundan hesaplanmıştır.
Bu durum da yanıt aramamız gereken ilk soru, TL’nin dolar ve diğer dövizlere karşı değer kazanması sağlıklı bir politika mıdır, maliyeti nedir ve sürdürülmeye devam edilebilir mi? Bunun yanıtını verebilmek için ek bazı verilere göz atmak gerekmektedir.
TL’nin dolar ve diğer dövizler karşısında değerlenmesinin ödemeler dengesi üzerindeki etkilerine göz atmak 2002-2009 dönemindeki gelişmeleri daha iyi görmemize yardımcı olacaktır. Bu amaçla Tablo 12 düzenlenmiştir.
Tablo 12 den de görüldüğü üzere, 2001-2009 döneminde Türk ekonomisi 244.8 milyar dolarlık dışticaret açığı vermiştir. Görünmeyen işlemler (turizm v.b.) ticaretinden sağlanan fazlalar, bu açığın bir bölümünü karşıladıktan sonra 171.6 milyar dolarlık bir finansman açığı veya cari işlemler açığı bırakmıştır. 2001-2009 döneminde Türkiye’nin 244.8 milyar dolar ticaret açığı vermiş olması, Türkiye’nin ithalat yaptığı ülkelerde o boyutta üretim arttıracak kadar istihdam yarattığı anlamını da taşımaktadır. Dış ticaret açığı kadar mal Türk ekonomisinde tüketilmiştir. Ancak tüketilen bu hacim Türkiye’de istihdam yaratmak yerine yabancı ülkelerde istihdam yaratmıştır.
                                   Tablo 12
       Ödemeler dengesinde 2001-2009 dönemi
              Gelişmeleri (milyon dolar olarak)
              İhracat      İthalat        Ticaret        Cari
Yıllar         f.o.b.         c.i.f.      Dengesi       Denge
2001     34,703       41,399   –    3,363        3,760
2002     40,666       51,554   –    6,390   –       626
2003     52,318       69,340   –  13,489   –    7,515 
2004     68,444       97,540   –  22,736   –  14,431
2005     77,847     116,774   –  33,080   –  22,198
2006     92,537     139,576   –  41,057   –  32,193
2007   113,865     170,063   –  46,795   –  38,311
2008   136,314     201,964   –  53,021   –  41,946
2009   104,617     140,929   –  24,893   –  14,410
Toplam                                -244,824   -171,630
Kaynak: Hazine Müsteşarlığı veri tabanı
Bu 171.6 milyar dolar nereden bulunmuştur ve bundan sonra da aynı hızla bulunmaya devam edebilir mi? Bu finansman sağlıklı ve sürdürülebilir kaynaklardan mı sağlanmıştır? Bu finansmanı sağlamada Türkiye’ye gelen doğrudan yabancı sermaye belli boyutta katkıda bulunmuştur. Bu katkının boyutu Tablo 13 den görülebilir.
Tablo 13 den de görüldüğü üzere, 2001-2009 döneminde 73,3 milyar doları doğrudan uluslar arası sermaye girişi, 14,749 u da yabancılara gayrımenkul satışından olmak üzere toplam olarak 88.1 milyar dolar gelmiş ve cari işlemler açığını kısmen finanse etmiştir.
Bu noktada hemen bir hususun altını çizmekte fayda görüyorum. Gelen bu doğrudan yabancı sermayenin azımsanmayacak bir bölümü ulusal sermayeli bankaları ve özelleştirilen kamu kuruluşlarını satınalmak için gelmiştir. Bunlar yeni istihdam yaratmadıkları gibi, verimliliği yükseltmek için işgücü çıkarma yoluna bile gitmişlerdir. Gelen doğrudan yabancı sermayenin bir bölümü de yeni yatırım yapmak için gelmiştir. Burada dikkat edilmesi gereken husus, gelen sermayenin önemli bölümünün, daha önceki yıllarda ekonomiye kazandırılmış kurumların sermayedarlarını değiştirdiğidir.
                                   Tablo 13
                  2001-2009 döneminde Türkiye’ye
Gelen doğrudan net yabancı sermaye girişi (milyar dolar)
                  Doğrudan          Gayrı
Yıllar            sermaye           Menkul        Toplam
2001                3,352             –                3,352
2002                1,137             –                1,137
2003                   754             998            1,752
2004                1,540          1,343            2,883
2005                8,190          1,841          10,031
2006              17,263          2,922          20,185
2007              19,121          2,926          22,047
2008              15,332          2,937          18,269
2009                6,621          1,782            8,403
Toplam           73,310        14,749           88,059
Kaynak: Hazine Müsteşarlığı veri tabanı.
Bu durumda 171.6 milyar dolarlık cari işlemler açığının 88.1 milyar doları bu şekilde karşılandığına göre, geri kalan (171.6-88.1=) 88.0 milyar dolar nereden karşılanmıştır? Şimdi de bu sorunun yanıtını arayalım. Bunun için Türkiye’nin dış borçlarındaki artışa göz atmamız gerekecektir. Bu amaçla Tablo 14/a düzenlenmiştir.
Tablo 14/a dan da görüldüğü üzere, 2002-2008 döneminde Kamunun dış borcu sadece 16.3 milyar dolar artarken, özel sektörün dış borcu 67.7 milyar dolar ve mali sektörün dış borcu da 30.4 milyar dolar artmıştır. Bu durumda, cari işlemler dengesinden bakiye açık kalan 88 milyar dolar özel sektör ile mali sektör dış borcu ile kapatılmış olmaktadır.

                                    Tablo 14/a
                 2001-2009 döneminde Türkiye’nin 
          dış borcundaki gelişmeler (milyar dolar olarak)
Yıllar        Devlet       Özel Sektör       Mali Kurumlar
2002         63.6            24.4                     4.8
2003         69.5            24.8                     5.3
2004         73.8            28.3                     8.6
2005         68.3            34.6                   16.1
2006         69.8            53.8                   28.5
2007         71.4            79.6                   41.9
2008         75.0            98.4                   41.1
2009         79.9            92.1                   35.5
02-09      16.3            67.7                  30.7
2010  79.1 (6 ay) 83.9 (8 ay) 34.0 (8 ay)
Kaynak: Hazine Müsteşarlığı veri tabanı   
Görüldüğü üzere, doğrudan yabancı sermaye girişleri, yabancılara gayrı menkul satışları ve özel sektör ile mali sektörün dış borçlanması hep beraber ancak cari işlemler dengesi açıklarını kapatabilmiştir. Cari işlemler açığını oluşturan temel unsurun ara mallar ithalatı olduğu hatırlanırsa, yıllardır biriktirilmiş olan varlıklar satılarak geniş ölçüde o yıl tüketilecek veya ihraç edilecek malların üretimi için kullanılmıştır. Bu yaklaşımın sağlıklı ve sürdürülebilir bir politika olduğunu söylemek mümkün değildir.
Bu durumda, cari işlemler açıklarını bundan sonra da, giderek artan biçimde sağlıklı bir ekonomik yaklaşım olarak sürdürebilir miyiz? Gelişmiş ülkelerin bankacılık sisteminin ciddi sorunlar yaşadığı ve devletleri tarafından batmaktan kurtarılma sürecinde bulundukları, başta ABD ve AB olmak üzere gelişmiş ülkelerin bütçe açıklarının büyümeye devam ettiği bir ortamda, Türkiye’ye her yıl artan ölçüde borç verilmeye devam etmesini beklemek, bana göre, aşırı iyimserlik olur. Halen Yunanistan ve İrlanda ekonomilerinin sorunlarını çözmek için ciddi kaynak ayırma noktasında bulunan AB’nin başında, Portekiz ve İspanya’nın sorunları da yedekte beklemektedir. İkinci bir kriz dalgasının yaygın olarak beklendiği bir ortamda Türkiye’ye giderek daha da artan ölçüde kaynak aktarılması pek de gerçekçi bir bekleyiş olamaz diye düşünüyorum.
Hükümet de yeniden bol nakit dış kaynağın gelmeyeceğini tahmin ettiği için olmalı ki, 2009 yılının ikinci yarısından bu yana Rusya, İran ve Çin ile ticari ilişkileri ulusal paralarla yürütme için anlaşmalar yapmıştır. Her üç ülke ile dış ticaretimiz önemli açık verir konumdadır. Bu durumda, bu üç ülkenin hesabında ortaya çıkacak alacakların nasıl tasfiye edileceği geleceğe yönelik önem bir soru işaretidir. Eğer bu hesaplarda TL birikecek ise, bu ülkeler hesaplarında biriken TL nı nasıl kullanacaklardır soruları üzerinde özenle ve dikkatle durulması gerekmektedir.
Diğer taraftan Bakanlar Kurulu’nun 10 Ekim 2010 günü onayladığı “Orta Vadeli Program (2011-2013)” göre, 2010-2013 dönemine yönelik dış ticaret ve cari işlemler açıkları Tablo 14/b de yer almaktadır. Aynı Tablo’da 2009 yılı “Orta Vadeli Planı” da karşılaştırmaya olanak sağlaması için yer almaktadır.
                                   Tablo 14/b
              2009 ve 2010 Orta Vadeli Programın
                  Dış ticaret hedefleri (milyar dolar olarak)
Yıllar             İhracat        İthalat     DT Açığı       CİA
2010 (09)      107.5         153.0       -45.5       -18.0
2010 (10)      111.7         177.5       -65.8       -39.3
2011 (09)      118.0         168.0       -50.0       -22.0
2011 (10)      127.0         199.5       -72.5       -42.2
2012 (09)      130.0         187.0       -57.0       -28.0
2012 (10)      143.5         222.5       -79.0       -45.1
2013 (10)      160.0         245.0       -85.0       -47.8
2009-12                                       -188.0     –  79.0
2010-13                                       -302.3     -174.0
Fark                                              114.3       95.0
Kaynak: 8.10.2010 tarih ve 2010/958 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı Resmi Gazete 10.10.2010. DPT 2010 Orta Vadeli Programı  
Tablo 14/b nin incelenmesinden de görüleceği üzere, 2009 yılında ilan edilen Orta Vadeli Program’ın dış ticarete ilişkin rakamları, 2010 yılında ilan edilen Orta Vadeli Program rakamları ile çok ciddi şekilde yukarıya doğru değiştirilmiştir. 2009 programı ile 2009-2012 döneminde 188.0 milyar dolarlık dış ticaret ve 79.0 milyar dolarlık cari işlemler açığı öngörülmüşken, 2010 programı ile 2010-2013 dönemi için 302.3 milyar dolarlık dış ticaret açığı ve 174.4 milyar dolarlık cari işlemler açığı hedeflenmiştir.
Dünya’nın önde gelen iktisatçılarının krizin ikinci dibinin ufukta olduğu endişelerini dile getirdikleri bir dönemde, her iki açığı yukarı çeken 2010 yılı orta vadeli programının rasyonelini anlamak güçtür. Akla gelen tek rasyonel 2011 yılının genel seçimlerin yapılacağı yıl olmasıdır. Kaldı ki gelişmiş ülkelerin finans sektöründeki krizin henüzün aşılamadığı bir dönemde 2010-2013 döneminde 174.4 milyar dolarlık cari işlemler açığının nasıl finanse edileceği ciddi duraksamalara yol açacaktır. Bu açığın doğrudan yabancı sermaye girişi ile ne boyutta karşılanabileceği de yanıt bekleyecek bir sualdır. Zira yukarıda da değinildiği üzere, Yunanistan, İrlanda ekonomilerinin yarattığı sorunlar henüz tam olarak çözülememişken ve İspanya ile Portekiz’in ekonomik sıkıntı boyutları gerek AB bünyesinde ve gerek dünya finans çevrelerinde duraksamalara yol açarken, Türkiye 174.4 milyar doları 2010-2013 döneminde nasıl bulabilecektir? Kaldı ki IMF Başkanı Strauss-Kahn’ın Türkiye’nin fazla ithalat yaptığına dikkat çekip, cari açığa dikkat etmelisiniz uyarısını (14) yaptığı bir dönemde, 2010 yılından başlayarak cari işlemler açığının yeniden büyümeye devam etmesi üzerinde herkesin dikkatle düşünmesi gerekmektedir.
Türk ekonomisinin durumunu anlamaya yönelik olarak sizlere sunmak istediğim diğer bir Tablo da bütçe açıklarının izlediği seyir ve Hazine’nin iç borç stokundaki gelişmelerdir. Bu amaçla Tablo 15 düzenlenmiştir.
                                   Tablo 15
          2001-2009 döneminde Bütçe açıklarının ve
   Hazine borç stokunun izlediği seyir (milyon TL olarak)
Yıllar          Bütçe açığı         İç borç stoku
2001           -29,036               122,157
2002           -40,090               149,870
2003           -40,204               194,387
2004           -30,300               224,483
2005           –  8,117               244,782
2006           –  5,768               251,470
2007           -14,491               255,310
2008           -17,872               274,827
2009           -52,630               330,005
2010 T        -44,200               347,882 (10 aylık)
Fark                                      225,725
Kaynak: Hazine Müsteşarlığı veri tabanı
Tablo 15 in incelenmesinden de görüleceği üzere, bütçe açıkları 2006 yılına kadar sürekli ve süratli bir biçimde düşürülmesine karşılık, bu yıldan itibaren yeniden ve hızlı bir biçimde tırmanmıştır. 2010 yılında açıklanan Orta Vadeli Programın bu yıl için bütçe açığı tahmini 44.2 milyar TL düzeyindedir. 2011 için öngörülen bütçe açığı ise 33.5 milyar TL dir. 2011 yılının genel seçim yılı olması ve IMF ile stand-by uygulamasının son bulması nedeniyle, bütçe açığının programda öngörülenden daha büyük gerçekleşme olasılığını yükseltecektir. Tablo 15 in ortaya koyduğu diğer bir gerçek de 2001-2010 döneminde Hazine’nin iç borç stokunun 225.7 milyar TL düzeyinde artmış olmasıdır.
Türk ekonomisine ilişkin olarak sunmak istediğim diğer bir bilgi de tüketici kredileri ile kredi kartlarının 2004-2010 döneminde izlediği seyirdir. Bu konudaki bilgiler Tablo 16/a ve b de yer almaktadır.
                                    Tablo 16/a
                 Tüketici Kredileri ve Kredi Kartları
                    Kullanım tutarları (milyon TL)
Yıllar          Tüketici Kredileri ve Kredi kartı
2004                              26,448
2005                              46,826
2006                              68,986
2007                              93,980
2008                            116,638
2009                            129,785
2010/9                         157,039
Artış %                          494.0
Kaynak: Hazine Müsteşarlığı veri tabanı    
Tablo 16/a dan da görüldüğü üzere, tüketici kredileri ile kredi kartı kullanım hacmi 2004-2010 döneminde 5 kata yakın artmıştır. Bu kredilerin hacmi, henüz ülkemizde gelişmiş ülkeler boyutuna ulaşmaktan çok uzaktadır. O bakımdan henüz mali kurumlar için büyük risk oluşturduğu söylenemez denilmektedir. Ancak ülkemizde, banka ilişkileri ve bu bağlamda da kredi kartı ilişkisi gelişmemiş nüfus boyutu küçümsenmeyecek düzeydedir. Dolayısı ile oranları bu boyuttan bakarak da hesaplamak dikkatli politika üretmeye yardımcı olabilir. Diğer taraftan, gelişmiş ülkelerde olmayan iki uygulama, ülkemiz mali sistemi bakımından önemli sakıncalar taşımaktadır. Bunlardan birincisi TBMM nin zaman zaman çıkardığı kredi borcunu ödeyemeyenlerin borcunun aslını veya faizlerini silme, affetme veya yeniden yapılandırmadır. Bu düzenlemeler karşılığı mali kurumlara devletçe bir ödeme yapılmadığı için bu kararların oluşturduğu maliyet mali kurumların bünyesinde kalmaktadır. Bu aynı zamanda kişisel borç ödeme disiplinini bozmakta nasıl olsa bir yasa düzenlemesi çıkar diye borç ödeme etiğini olumsuz yönde etkilemektedir. İkincisi ise, bu tür kredilerin faizlerinin çok yüksek düzeyde olmasıdır. Hükümetleri belirtilen yönde yasa çıkarmaya kolayca sevk eden unsurlardan biri de budur. Bu yüksek faizler, tüketici kredilerin veya kart borcu vadeleri geldiğinde borcun taksitle ödemesi tercih edilmesi halinde, borçların çığ gibi büyümesine ve ödenemez çizgiye kısa sürede ulaşmasına da neden olabilmektedir.
Yukarıda açıklanan nedenlerin ferdi kredi ve kredi kartı borçlarını ödemeyenlerin sayısını nasıl etkilediğine ilişkin bilgiler, Tablo 16/b de yer almaktadır.
Tablo 16/b nin incelenmesinden de görüldüğü üzere ferdi kredi borçlarını ve kredi kartı borçlarını ödemeyenlerin sayısı her yıl süratle artmıştır. Bu gelişme de yukarıda açıklanan nedenlerin her biri değişen oranlarda katkıda bulunmuştur. Ancak benim düşünceme göre borç ödemeyenlere yönelik olarak çıkarılan af yasalarının katkısı daha büyüktür.
                                   Tablo 16/b
     Ferdi kredileri ile kredi kartı borcunu ödemeyenlerin
                  Sayısındaki gelişmeler (kişi olarak)
Yıllar         Ferdi Kredi     Kredi Kartı           Toplam
2005            1,663            17,758            19,421
2006          11,911          105,821          117,732
2007          29,922          126,311          156,223
2008        134,389          308,037          442,426
2009        322,940          499,220          822,160
2010/9     229,442          389,475          618,917
Toplam     730,267       1,446,622       2,176,889   
Kaynak: T.C. Merkez Bankası veri tabanı
Diğer taraftan, kişilere kredi kartı verilirken kredi risk hesapları yeterince değerlendirilmediği için bir kişi birden çok kuruluştan kredi veya kredi kartı alabilmektedir. Ayrıca kredi kartı limitlerinin her yıl otamatik denilecek şekilde arttırılması da bireyleri taşıyabileceği ve sürdürebileceği kredi hacminin dışına kolayca itebilmektedir. Bir süre öncesine kadar kısa sürede tüketilecek gıda maddelerinin bile kredi kartları ile taksitle satılması büyük bir hata idi. Ancak bu uygulamadan vaz geçilmiştir.
T.C. Merkez Bankası’nın bu verilerin yer aldığı tablosunun altına konulmuş olan bir bilgiyi de sizlerle paylaşmak isterim. “Tabloda, 3 veya 5 yılını doldurması nedeniyle ve 5834 sayılı kanun kapsamında silinen kişilere yer verilmemektedir. Bu nedenle yıl bazında kişi sayıları değişebilmektedir. Toplam kayıt sayısı 4,553,279 dur.” T.C. Merkez Bankası’nın bu notu, ferdi kredi ve kredi kartı borcunu ödemeyenlerin sayısı aslında 4.5 milyondan fazla olmasına rağmen bunların 2.4 milyonu yasal sürelerin geçmesi veya çıkan yasalar gereği listelerden çıkarılmış olduğu şeklinde anlaşılabilir. Dolayısı ile özellikle kredi kartlarına yönelik mevcut anlayışın sürdürülmesi ve zaman zaman af kanunları çıkarılması bankacılık sektörünün giderek büyüyen sorunu haline gelebilir.
Kredi kartı kullanımının sayısal ve parasal sürekli ve kontrolsuz büyümesine dayanan tüketim harcamaları ile ekonomik büyüme politikası izlemek, başta ABD ve İngiltere gibi ülkelerin sorunlu büyüme modelinin sorunlarını da davet etmek anlamını taşıyacaktır.
Ekonomik büyümenin önde gelen hedeflerinden birisi de ülkede sürekli istihdam yaratmaktır. 2001-2009 döneminde izlenen ekonomik politikaların istihdam yaratma konusundaki sonuçlarına göz atmak uygun olacaktır. Bu amaçla Tablo 17 düzenlenmiştir.
Tablo 17 de birden fazla sıra dışılık göze çarpmaktadır. Bunlardan ilki, 2003 yılından 2004 yılına geçişte rakamlar düşüş göstermektedir. Bunun nedeni TÜİK’in 2007 yılında yaptığı Adrese Dayalı Nüfus Sayımı neticelerini geriye doğru 2004 yılına kadar uyarlamış olmasıdır. Bu düzenleme ile veri tabanında seri değişimi olmuş ve karşılaştırma yapabilmeyi sağlıksız konuma taşımıştır.

                                   Tablo 17
                         2001-2009 döneminde
             İstihdamdaki gelişmeler (000 ilavesi ile)
           Nüfus          İş                          İşgücüne
Yıllar       15 +       Gücü       İstihdam     katılım %
2001  47,158     23,491         21,524          49.8
2002  48,041     23,818         21,354          49.6
2003  48,912     23,640         21,147          48.3
2004  47,544     22,016         19,632          46.3
2005  48,359     22,455         20,067          46.4
Artış       815          439             435 
2006  49,174     22,751         20,423          46.3
Artış       815          296             356
2007  49,994     23,114         20,738          46.2
Artış       820          363             315
2008  50,772     23,805         21,194          46.9
Artış      778           691             456
2009  51,686     24,748         21,277          47.9
Artış       914          943               83
Not: Üniversitedeki sunuşta, 2008 yılı verileri hatalı olarak Aralık 2008 ayı verileri olarak yer almıştır. Düzeltir. Özür dilerim.
Kaynak: TÜİK veri tabanı, artış rakamları tarafımdan hesaplanmıştır
Tablo 17 deki ikinci sıra dışılık 2007-2008 arasında yer alan artış rakamlarında görülmektedir. 15 yaş üzeri nüfus artışı, nedendir, nasıl olmuştur bilinmez aniden göze çarpan bir düşüş göstermiştir (815-820 düzeyinden, 778 e iniş). 2008 yılı istihdamında, ekonomik büyüme oranı yüzde 0.7 olmasına rağmen, 456 bin kişilik bir artış yer almıştır. Bu artış ekonominin yüzde 8.4 büyüdüğü 2005 yılı istihdam artışından bile fazladır ve ilgililerin bunun nedenlerini açıklaması gerekmektedir. 2008-2009 arasında 15 yaş üzeri nüfus artışı yine nedendir bilinmez aniden 136 bin kişi artarak 914 bin kişiye çıkıvermiştir. Bütün bu ilginçliklerden daha ilginç olan ise, ekonominin yüzde 4.7 oranında küçüldüğü kriz yılında istihdamın 83 bin kişi artmasıdır. Tablo 17 deki göze batan unsurları daha net gösterebilmek için Tablo 18 düzenlenmiştir.
Tablo 18 in de açıkça gösterdiği üzere, 2005 yılından itibaren işgücü verilerinin bir yıl öncesine göre artışı çok göze batar şekilde düşmüştür. Bu eğilim 2008 ve 2009 yıllarında aniden çok büyük rakamlara yükselmiştir. 2008 ve 2009 da işgücü rakamlarının artışını daralan ekonomiye bağlayan açıklamalar yapılmaktadır. Bu açıklamalar bana inandırıcı gelmemektedir. Zira 2008 öncesi çalışanların (memur, işçi) ve emeklilerin reel gelirlerinde aile bireylerinin çalışma yaşamından çekilmelerini özendirecek boyutta reel bir artış mevcut değildir. Tabii Tablo 18 in en kayda değer verisi, ekonominin yüzde 4.7 daraldığı bir yılda istihdamın 83 bin kişi artma becerisinin de sergilenmesidir. Bu becerinin sırrını bizden öğrenmek isteyecek birçok ülke ve uluslar arası kuruluş yakında kapımızı çalabilir. Ancak istatistik verilerdeki bu tutarsızlıklar, TBMM başlı başına bir konu olarak ve 2010 bütçe konuşmalarında izleyebildiğim kadarı ile gündeme getirilmemesi de dikkat çekmektedir. Görsel ve yazılı basında da bu konular pek tartışmaya açılmamaktadır.
                                   Tablo 18
  Bir önceki yıla göre nüfus verileri artışları (000 ilavesiyle
           ve sabit fiyatlarla GSYİH artışları % olarak
             Nüfus       İş  
Yıllar       15 +      Gücü     İstihdam       GSYİH %
2005      815         439        435              8.4
2006      815         296        356              6.9
2007      820         363        315              4.7
2008      778         691        456              0.7
2009      914         943          83            -4.7
Kaynak: Tablo 17 ve TÜİK veri tabanından hesaplama
İşin ilginci, Tablo 18 de yer alan ve göze batan bu durumlar için benim izleyebildiğim kadarı ile TÜİK bir açıklama yapma gereğini bile hissetmemiştir.
Bu durumda, 2001-2009 döneminde Türkiye’de istihdam ne kadar artmıştır sorusuna iki nedenle sağlıklı yanıt vermek mümkün değildir. Bunlardan birincisi 2007 ADNKS sonuçlarının sadece 2004 de kadar geri götürülmüş olması seri kırılmasına yol açtığı için sağlıklı bir hesap yapabilmek mümkün değildir. İkincisi de 2008-2009 dönemi verilerindeki anormalliklerdir.
Buraya kadar sunduğum bilgiler ışığında şu tesbitleri yapabiliriz.
1. Türkiye’de, 2001-2009 döneminde istikrarlı bir ekonomik büyüme sağlanamamıştır. Dünya’ya yönelik çift dipli kriz endişesi, ve ayrıca genel seçim yılı olması, Türkiye için 2011 yılı için net bir görüntü vermekten uzaktır.
2. TL’nın dolar ve euro’ya karşı devamlı değer kazanması, özellikle ara mallar sanayinde dışa bağımlılığı yüksek düzeyde tutmaktadır. Bu durum, bir yandan ara malları sanayini olumsuz yönde etkilerken, diğer yandan da dış ticaret ve cari işlemler dengesinin yüksek düzeyde açıklar vermesine ve bunun bünyesel bir hastalığa dönüşmesine neden olma tehlikesi yaratmaktadır. TL’nın dövizlere karşı değer kazanmasının nedenlerinden birisi de Türkiye’deki faiz hadlerinin yüksekliği ve borsa getirilerinin sıra dışılığı nedeni ile akan yabancı sermaye ve kredi bolluğudur. Benzeri sıkıntıları yaşayan Brezilya, yabancı sermaye girişinin maliyetleri yükselten önlemler almak suretiyle ulusal parasının kendi iradesi dışında değer kazanmasını denetlemeye başlamıştır. Ancak Türkiye henüz böyle bir önlemi düşünmemektedir. 2011-2013 dönemine yönelik politika hedefleri cari işlemler açıklarının yükselerek devam edeceği şekilde belirlenmiştir. Bu durum değerli TL’den kaynaklanan sorunların büyüyerek devam etmesi anlamına da gelmektedir.
3. 2011 yılının seçim yılı olması ve ayrıca, dünya mali piyasalarında sorunlu yapının devam etmesi nedenleri ile dışarıdan kaynak akışının hedeflenen düzeyin ne kadarını karşılayabileceği soru işaretini taşımaktadır.
4. Türkiye’nin artan işgücü arzının düşük bir bölümüne istihdam sağlayabildiği için artan işsizliği ve özellikle de en az lise ve dengi düzeyde eğitim almış olanlar arasındaki işsizliği çözmedeki gecikmeler sosyal sıkıntıları artırabilecek bir görüntü vermektedir.
5. Bu arada Tablo 17 ve 18 den de hatırlanacağı üzere, işgücüne katılımın düşük düzeyde olmasının temel nedeni kadınların işgücüne katılımının düşük olmasından kaynaklanmaktadır. Türkiye kadınların işgücüne katılma oranı itibariyle birçok gelişme yolundaki ülkeden bile çok geri durumdadır. Bu konuda daha ayrıntılı bilgi almak ve verilere göz atmak isteyenler bu sitede daha önce yayınlamış bulunduğum “İşsizlik oranını kadınlar mı yükseltiyor?” başlıklı yazıma www.ulugbay.com/blog_hikmet/?p=97 göz atabilirler.
6. Hanehalkının reel gelirini artırarak sağlıklı bir talep artışı yaratmak yerine, kredi kartları ve ferdi kredi kullanım olanakları kolaylaştırarak talep yaratarak sağlanacak ekonomik büyüme, sürdürülebilir ve sağlıklı olmaktan çok, ülke ve hanehalkı sorunlarının yükselmesine  yol açabilecek niteliktedir.
7. Yüksek düzeyli bütçe açıklarına yeniden dönülmesinin iki temel nedeni vardır. Bunlardan birincisi vergi kompozisyonundaki tüketici vergilerinin ağırlığının devam etmesi ve diğeri de gıda bankacılığı yapan kuruluşlara yapılan yardımların tamamının vergiden bağışık tutulmasıdır. Özellikle bu ikinci uygulama vergi ödeme moralini olumsuz yönde etkileyebilir. Ayrıca bu uygulama Anayasa’nın “kanun önünde eşitlik” ilkesine ne denli uyumludur, ciddi şekilde tartışmaya açıktır.
8. Son dönemde enerji fiyatlarına yapılan zamların endüstrilerin maliyetlerini ve rekabet güçlerini olumsuz yönde etkilemekten öte hanehalkı bütçelerini de baskı altına alması söz konusu olabilecektir.
9. Özel sektörün dış borçlarının çığ gibi artagelmesi ve devam edecek cari işlemler açıklarının finansmanında yine bu borçlardaki artış beklentisinin taşıdığı risk çok büyüktür. Zira bu krediler için verilen banka garantileri bankacılık sektörünün risklerini arttırması yanında, teminat olarak hisse senetlerinin gösterilmesi ise bir ödeme krizi anında Türkiye’nin özel sanayi kuruluşlarının süratle yabancı finans kuruluşlarının denetimine geçmesi tehlikesini de içerebilecektir. 
Sonuç olarak, 2009 öncesi gelişmiş ülkeler ve Türkiye ekonomilerindeki risk unsurlarını azaltacak önlem almak yerine, yönetimler, sorunların büyüyüşünü seyrettikleri için 2009 krizini bir anlamda kendileri davet etmişlerdir. 2009 krizi sonrasında alınan önlemler ise hastalıklı bünyeleri tedavi etmek yerine hastalığa yol açan uygulamaları daha da yaygınlaştırma yönünde olduğu için 2010 yılında geçici bir iyileşme sağlayabilmişlerdir. Ancak, gerekli tedavi hala yapılmadığı için krizin “w” tipi krize dönüşme beklentileri tersine çevrilememektedir. Umalım, gelişmiş ülkeler ile ülkemizde ekonomi politikasını yönetenler daha fazla gecikmeden güven veren ve hastalığı tedavi eden önlemleri daha fazla geçiktirmeden alma yolunu tercih ederler. Aksi taktirde, hiç kimsenin “w” kriz geldiğinde, kamuoyu önünde kullanabileceği kredisi kalmamış olacaktır.

Hikmet Uluğbay
(1)  “Nouriel Roubini Sees Growing Risk of Double Dip Recession in the U.S.” Globaleconomiccrisis.com September 6, 2010.
(2) “Euro Bölgesi’nde çift dipli resesyon uyarısı!” CNNTürk 2.8.2010.
(3) Beattie Alan, “IMF chief warns on Exchange rate wars”, Financial Times, October 5, 2010.
(4) “İkinci Kriz Uyarısı” Cumhuriyet 7 Kasım 2010.
(5) Söyleşiyi yapan; Barsamian David, “A conversation with Noam Chomsky: Telling the truth about imperialism”, International Socialist Review Issue 32, November-December 2003.
(6) Chapman Bob, “Mounting Unemployment in America: Poverty and ‘Social Explosion’”, Global Research November 24, 2010.
(7) McDonald Joe, “China’s Central Bank Chief Zhou Xiaochuan speaks at a Business Conference in Beijing” AP November 5, 2010
(8) “The FED Has Spent the Last 15-20 Years Manupulating the Stock Market”, Global Research, Nov. 16, 2010.
(9) Blecker Robert A., “The Ticking Debt Bomb, Why the US International Financial Position Is Not Sustainable”, Economic Policy Institute Briefing Paper, June 1999.
(10) Bergsten Fred C., Peterson Institute for International Economics, “The Current Account Deficit and the US Economy”, Testimony befor the Budget Committee of the United States Senate, February 1, 2007.
(11) “IMF Başkanı uyardı: 400 milyon kişi işsiz kalacak, Posta Gazetesi 2 Kasım 2010. “Global crisis has cost 30 million jobs: IMF chief” Bulfax.com 1.11.2010.
(12) King Byron, “Why is China Buying Gold?”, June 1, 2009 ve Chang Alfred ve Tom Miles, Reuters, “China admits to building up stockpile of gold”, April 2, 2009, financial post.com.
(13) Schecher Danny, “Rising Inequality in America Go, Wall Street Go! Never mind the rise in unemployment and foreclosures”, Global Research Dec., 9 2010.
(14) “IMF başkanı uyardı: Fazla ithalat yapıyorsunuz” Milli Gazete, 24 Ekim 2010.
 

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s