Mustafa Fazıl Paşa’nın Sultan Abdülaziz’e Mektubu

Sizler bu sitede belirli aralıklarla günümüzü ve olaylarını anlamaya yardımcı olacak kitapları da tanıtmaya çalışıyorum. Bu bağlamda Osmanlı dönemine yönelik olarak Âli Paşa’nın Vasiyetnamesi, Sultan Abdülaziz’in Avrupa Seyahati gibi kitaplara değindim. Bu kitapları okumanın, Osmanlı Devleti’nin çöküş nedenlerini daha iyi anlamamıza ve günümüz için ders çıkarmamıza yardımcı olacağına inanıyorum. Benzeri nitelikte diğer bazı kitapları da tanıttım ve tanıtmaya devam edeceğim.
Bu yazımda ise, bir kitabı değil, bir mektubu sizlere tanıtmaya ve bu mektubun tam metnini okumaya özendirmeye çalışacağım. Osmanlı Devleti’nin son döneminde yetiştirdiği Âli Paşa, Fuat Paşa, Mithat Paşa gibi nadir devlet adamlarından bir diğeri olan Mustafa Fazıl Paşa’nın (1829-1875), Sultan Abdülaziz’e gönderdiği mektubundan yapacağım bazı alıntıları sizlere sunmak istiyorum. Bu mektubu ben, dostum Ali Bilge’nin 24 yıldır büyük emek vererek yayınlaya geldiği ve ulusal ve uluslar arası boyutta saygınlık kazandırdığı,  “İktisat, İşletme ve Finans Dergisi”nin Ekim 1996 sayısında görüp okumuştum. Geçtiğimiz günlerde bu dergi, kütüphanemden kitap alırken tesadüfen elime geldi, yeniden göz attım ve başta genç kuşaklar olmak üzere okurların dikkatine sunmakta fayda gördüm. Aşağıda içinden bazı alıntılar yaptığım mektup metnini günümüz Türkçesi’ne çeviren kişinin Sarol Teber olduğu aynı dergideki sunuş yazısında yer almaktadır. Bu mektubun, Sarol Teber’in “Mehmet Nuri ve Reşat Beyler” isimli kitabında da yer aldığı İktisat, İşletme ve Finans dergisinde kayıtlıdır. 2004 yılında vefat eden Sarol Teber’i mektubu günümüze kazandırdığı için teşekkür ve rahmetle anıyorum.
“Padişah sarayına en güç giren şey doğruluktur. Onların çevresini sarmış bulunan kimseler, doğruluğu kendilerinden bile saklarlar. Çünkü, bunlar, gözlerini olanca hırsları ile diktikleri hükmetme ve hükümette bulunma lezzeti içinde ve bunun tam ortasında yaşadıklarından, halkın çekmekte olduğu türlü sıkıntıları, eziyetleri yine o halkın tembelliğinin sonucudur şeklinde yorumlarlar.”
“Avrupalılar zannediyorlar ki Türkiye’de zulüm gören ve bela çeken, her fırsatta ve her şekilde hakarete uğratılanlar, sadece Hıristiyan asıllı milletlerdir. Halbuki durum hiç de öyle değildir. Müslümanlar ki -yabancı devletlerden hiçbirisi onları korumayı akıllarına bile getirmezler- bunlar Müslüman olmayan öteki milletlerden çok daha fazla ezilip harap olmuşlardır.”
“Belki yakın bir zamanda göreceğimiz geleceğin kötü gelişmeleri konusunda beni en çok korkutan şey –birçok esir milletlerde olduğu gibi- Osmanlı’larda da belirtilerini göstermeye başlayan ahlak düşkünlüğüdür ki, bu her gün daha fazla artmakta, derinleşmekte ve yayılmaktadır.”
“… dört yüz sene evvel, babalarımızın, … tarihte böylesine şanlı fetihlere nail olmaları, sadece din gayretinden ileri gelmemiştir. Belki, din gayreti ve askerlikteki üstün cesaretleri onların milli ahlaklarının bir ışık gibi yansımasından başka bir şey değildi. Evet, onlar, kendilerini yöneten amirlerine ve subaylara itaatli idiler; lakin bu itaat, kendileri tarafından, kendi istekleriyle belirlenmiş ve kabul olunmuş bir serbestlik içinde ve özgürlük temeline dayalı olduğu için her birinin kalbi ve aklı alabildiğine hürriyet havası içindeydi.”
“Gerçi, şu dünyada iyi ahlak, milletlerin nazarında her zaman ve başlı başına geçerli bir kuvvet değildir; kötülükler de zaman zaman hüküm ve fermanlarını yürütürse de, şurasını unutmamalıdır ki asıl ve esas olan birincisidir ve devletlerin onsuz ayakta durabilmesi kabil değildir.”
“Türkiye’de bir kamuoyu, halkta ortak bir duygu ve fikir birliği bulunmadığı için, birçok küçük memurlar, yolsuz tutum ve davranışlarından dolayı hiçbir zaman sorumlu tutulmazlar. … Sizin halkınız iki kısımdır; bunlardan bir kısmı zalimlerdir ki, hiçbir engelle karşılaşmadan akıllarına gelen zulmü yaparlar. Bir kısmı da mazlumlar, yani zulüm görenlerdir ki daima kötülük altında ezilirler. Birinci kısımdakiler sizin taşımakta olduğunuz büyük ve sonsuz güçten yararlanarak yapılmaması gereken her şeyi yapmaya cesaret ederler; ikinci kısımdakiler bu zalimlerin zulümleri altında ezile ezile, ister istemez, iyi ahlaktan uzaklaşırlar. Çünkü bu mazlumlar, o zalimlerin istedikleri her şeyi yapmalarını artık kanıksamışlardır. Eğer, onları sizin yüce katınıza şikayet etmeye kalkışacak olsalar, kendilerine derhal asi ve edepsiz damgası vurulacaktır.”
“Eyvah ki sağduyuya sahip vatandaşlar da şimdi, kendilerinin hiçbir teşebbüsüne meydan vermeyen, başına buyruk bir hükümetin mengenesi altında ezilip kalıyor.”
“Avrupa’da bütün hükümetler aynı zamanda halklarının eğitimiyle de meşguldürler. Bu konuda orta derecedeki devletler bile büyük çabalar gösterirler.” “İsviçre, … ahalisi içinde, okuma yazma bilmeyen tek bir adam bile bulmak güçtür. İngiltere devleti ki, kendisini idare etmekte olan hükümet, … şu son yirmi beş yıldan bu yana, halkına onları eğitecek ve işe yarar hale getirecek bilgiler kazandırmak konusunda büyük gayretler gösterdi. Prusya’nın, Sadova muharebesini kazanışının en büyük sebebi, Prusya halkının Avusturya halkından daha bilgili oluşudur.” “Padişahım; ya hiçbir işe yaramaksızın öylece bomboş kalıp duracak, yahut da, oraya devama ancak beş on tembel ve hakir çocuktan başka kimsenin rağbet etmeyeceği, bir takım kalitesiz okulları yer yer çoğaltma işinin ülkenizde ilmi yaymaya yararlı bir yol olduğunu sanacak ve buna inanacak mısınız?”
“Sanat, ticaret ve tarım günden güne öylesine azalmaktadır ki sanki memleket halkı nelere ihtiyacı bulunduğunu anlamaktan bile aciz kalmış ve ihtiyaçların nelerle ve nasıl giderileceği duygusunu kaybetmiş durumdadır.”
“Herhangi bir ülkede zulüm ve zalimlik ortalıkta kol geziyorsa ve bir kimse böyle bir yerde kendi alın teriyle kazandığı şeylerden kendisinin hiçbir şekilde istifade edemeyeceğine kanaat getirmişse, gayet tabidir ki çalışma hevesini bütünüyle yitirir.”
“Yalnız bu ordu, galip geldiği böyle bir halka karşı ekmek ve akıl ve bunlardan sonra da kendilerinin özgürlüğü konusunda garanti verebilir mi? Gerçi siz, sizin ülkenizin bazı bölümlerine mirasçı olmak arzusunda bulunan bazı devletlere karşı – bazı ufak tefek imtiyazlar vermek suretiyle- büyük bir mücadelenin patlak vermesini, belli bir zaman için, erteleyebilirsiniz. Ancak, bundan bizler ne kazanabiliriz? Bir süre sonra, yeni bunalımlar geldiğinde, mademki bugünkünden daha zayıf, daha miskin ve daha harap bir halde bulunacağız; öyle ise şimdiden bu mücadelenin önünü almamız gerekir. Lakin elimizde silah olarak değil. Belki, etrafımızda, medeniyette ilerlemiş olmanın manevi askerleriyle korunur bir halde yola çıkmamız icap eder. Eğer kendimizi ahlakça aklın ilkelerine dayalı olarak kalkındırırsak mutluluğun yolunu bulmuş oluruz. Zaten, buna teşebbüs ettiğimiz gün, başarının yarısını kazanmış sayılırız.”
“Ancak, padişahım … benden çok daha iyi bilirsiniz ki din ve mezhep, ancak, insanın manevi yapısına hükmeder ve biz insanlara sadece ahretin nimetlerini vaat eder. Yani, şunu demek isterim ki, milletlerin haklarını belirleyen ve sınırlayan din ve mezhep değildir. Din, sadece, ezeli gerçekler ve onların yargıları olarak kalmazsa, yani dünya işlerine de müdahale ederse, fayda yerine zarar getirir; herkesi telef eder, sonunda kendisi de telef olur. … Hıristiyan’ın ve Müslüman’ın başka başka dünya anlayışı yoktur; çünkü, adalet denilen şey yeryüzünde yalnız bir tanedir ve tekdir. Politika, devlet yönetimi dediğimiz şey ise, sadece, gerçek adalettir.”
Mustafa Fazıl Paşa’nın çok değerli gözlem ve değerlendirmelerini içeren Sultan Abdülaziz’e gönderdiği mektuptan alıntılarımı bunlarla sınırlı tutuyorum. Mektubun içeriği, buraya aldıklarımdan çok daha zengindir. Mektubun tam metnine www.iif.com.tr adresinde yer alan Ekim 1996 ayına ait 127 inci sayısından ulaşılabilir.
 Mustafa Fazıl Paşa’nın bu mektubu 7 Mart 1867 tarihinde Fransa’da Liberté gazetesinde yayınlanmıştır. Bu mektup Fransa’da yayınlanmasından bir süre sonra İstanbul’da bir kitapçık halinde 50,000 adet bastırılarak dağıtılmıştır. Bu mektup, Âli Paşa ve Fuat Paşa’nın vasiyetnameleri ve Defterdar Sarı Mehmet Paşa’nın Devlet Adamlarına Nasihatleri isimli kıtabı ile birlikte Osmanlı Devleti’nin neden batmaktan kurtulamadığına ışık tutmaktadır. O nedenle ülke sorunları konusunda düşünen ve düşünce üreten tüm yurttaşlar tarafından okunmalı diye düşünüyorum.
Mustafa Fazıl Paşa’nın Mektubu’ndan yaptığım son alıntı, laik devlete neden gerek olduğunu ve laiklikten uzaklaşmanın toplumsal maliyetinin ne olacağı konusunda da çok açık ve net bir tespitte bulunmaktadır. Cumhuriyet’in ülkemize kazandırdıkları içinde önemli bir yeri olan ve olmaya devam edecek olan laiklik anlayışına, Osmanlı Devleti’nin aydın yöneticilerinin nasıl bir özlem duyduğu Mustafa Fazıl Paşa tarafından cesaretle dile getirilmiştir. Mustafa Fazıl Paşa aynı zamanda Devlet yönetiminin evrensel adalet anlayışına dayanmak mecburiyetinde olduğunu da aynı cesaretle dile getirirken, bu adalet anlayışının dinlere göre değişemeyeceğini ifade ederken de laik hukuka vurgu yapmaktadır. 
Mustafa Fazıl Paşa’nın Sultan Abdülaziz’e yönelttiği şu sorunun yanıtının ne olduğunu, yönetici veya öğretici konumundaki her akademisyenin, her ailenin, her politikacının ciddi olarak düşünmesi gerekir; “… bir takım kalitesiz okulları yer yer çoğaltma işinin ülkenizde ilmi yaymaya yararlı bir yol olduğunu sanacak ve buna inanacak mısınız?”
Mustafa Fazıl Paşa’nın Sultan Abdülaziz’e gönderdiği mektubun aydınlanma dolu içeriğini politika ile ilgilenen herkesin ve bu arada aktif politika içinde olanların da dikkatle okumalarını ve daima el altında bulundurmalarını öneririm.
Hikmet Uluğbay  
  

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s