Tarih ve Belgeler Ne Diyor?

Üçüncü “Asya’da İşbirliği ve Güven Artırıcı Önlemler Konferansı”na katılan Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esad, Başbakan R.T. Erdoğan ile birlikte, yaptığı ortak basın konferansında “Türk kanı, Arap kanı bir kandır(1)” söylemini dile getirmiş. Ülkemizde Arap kökenden gelen vatandaşlarımız vardır. Arap ülkelerinde de Türk kökenliler yaşamaktadır. Türkiye’de yaşayan Arap kökenliler ile Arap ülkelerinde yaşayan Türk kökenliler bulundukları ülkelerin diğer kökenden gelen vatandaşları ile evlenmiş ve çocuk sahibi de olmuşlardır. Tarih boyunca yer alan bu evlilikler bile Türk kanı ile Arap kanını bir ve aynı kan yapmamıştır ve yapamaz. Suriye Cumhurbaşkanı’nın söylemini benimseyip benimsemedikleri Türk vatandaşlarına ve Arap ülkeleri vatandaşlarına ayrı ayrı sorulsa alınacak yanıtların çok büyük çoğunlukla “hayır böyle bir söylemi benimsemiyoruz” şeklinde olacağını tahmin ediyorum. O nedenle Beşşar Esad’ın söylemini “lâf ü güzâf” (boş söz) kabul edip üzerinde durmamak gerekiyordu. Ancak, Başbakan’ın, Esad’ın bu söylemini izleyen günlerde, Mehmet Akif Ersoy’un, “Türk Arapsız yaşayamaz; kim ki yaşar der, delidir. Arab’ın, Türk hem sağ gözüdür, hem sağ elidir(2)” dizelerini dile getirince ve ülkemizde son yıllarda bir yandan Arap diğer yandan da Osmanlı hayranlığı yaratma eğiliminin hız kazandığını hatırlayınca, topluma Araplarla ilgili olarak yakın geçmişimizde yer alan bazı olaylarla ilgili bilgiler ile, Osmanlı Devleti’nin çöküş dönemine ait belgelerde yer alan diğer bazı bilgileri sunmakta fayda olduğunu düşündüm.
Bilgi sunmaya en tazesinden başlayıp tarihi belgelere uzanmanın en uygun sunum olacağı kanısındayım. 11 Haziran 2010 tarihli gazetelerde, Hamas’ın, Filistin Kurtuluş Örgütü ile arasındaki sorunların çözümü için Türkiye’nin arabuluculuk yapma önerisini reddettiği ve bu rolü Mısır’ın üstlenmesini istediğine ilişkin bilgiler yer almıştır(3). Basında yer alan bilgi aynen şöyledir; “El Masri El Yom’un haberine göre, Hamas denetimindeki Filistin Yasama Konseyi Başkan Yardımcısı Ahmet Bahr, ‘Filistinliler arasındaki uzlaşma sürecine yönelik arabuluculuk girişimlerinde Mısır’dan başka bir alternatifimiz yok. Biz FKÖ ile adil bir anlaşmaya varılması için sadece Mısır’dan yardım bekliyoruz.’ … Adını açıklamayan üst düzey bir Mısırlı diplomat ‘Daha önce de bazı bölgesel aktörler arabulucu olmak istedi, ama hiçbir şey değişmedi.(4)’” Bu bilgiyi değerlendirmek için bir hususu daha bilmek gerekmektedir. Mısır, yıllardan beri İsrail’in Gazze’ye uyguladığı ambargoyu desteklemekte ve Gazze sınırındaki gümrük kapısını kapalı tutmakta idi. Türkiye’nin Başbakanı, Hamas’ı terör örgütü kabul etmediğini televizyon ekranlarında haykırıyor, ancak aynı kuruluş, topraklarına ambargo uygulamış bir başka ülkeyi iç siyasi ihtilaflarının çözümünde arabulucu olarak görmek istediğini açıkça söylüyor. Bu bilgiler bir şeyi açıklıkla ortaya koymaktadır; Arap ülkeleri kendi sorunlarının çözümünde Araplar dışında kimsenin söz sahibi olmasını istememektedir. Bu bugün böyle olduğu gibi, Osmanlı döneminde de böyle idi. Osmanlı Devleti yönetimindeki Arap şeyhlikleri arasındaki ilişkilere ait kitaplar incelendiğinde bu açıkça ortaya çıkmaktadır.
Şimdi, yakın geçmişe yönelik bilgileri anımsamaya başlayabiliriz.
Türkiye’nin otuz yılı aşkın süredir başına dert olan bölücü terör örgütünü, “terör örgütü” olarak kabul eden kaç Arap ülkesi vardır ve kaç Arap ülkesi açıkça veya dolaylı yollardan bu terör örgütüne destek olagelmektedir? Beşşar Esad’ın babası döneminde Suriye, bölücü terör örgütü ve üst yönetiminin topraklarında üstlenmesine izin verip on binlerce yurttaşımızın yaşamını yitirmesine ve Güney Doğu Anadolu’nun sosyo-ekonomik bakımdan çöküntü yaşamasına neden olmuş mudur, olmamış mıdır? Aynı Suriye, bölücü terör örgütü başını Türkiye’ye teslim etmek yerine Suriye dışına çıkmasına yardım etmiş midir, etmemiş midir?
Suriye ve diğer Arap ülkeleri, bu hataları ve tarihte yer alanları yaptılar diye bu ülkeler ile elbette sonsuza dek soğuk ilişkiler içinde olamayız. Ülkemizin çıkarlarına uygun düştüğü ve ortak çıkarların buluştuğu noktalarda işbirliğini geliştirmek için birlikte çaba harcanabilir ve harcanmalıdır da. Geçmiş ilişkilerde yaşanan olumsuzlukları hafızalarımızda canlı tutmak düşmanlık sergilemek değil, yeniden aynı sorunları yaşamamak için gereklidir. Ancak bu karşılıklı çıkar ilişkilerinin geliştirilmesi, “Türk kanı, Arap kanı bir kandır” gibi garip ve yapay söylemlerinin gölgesinde geliştirilemez. Çünkü bu söylemin doğru ve samimi olmadığını, söyleyen dahil, herkes bilmektedir. Unutmamak gerekir ki, tarih şunu kesin olarak kanıtlamıştır; devletlerarası ilişkilerde her devlet kendi ulusal çıkarlarının sağlanmasında kendi lehine en uygun dengesizliği nasıl sağlayabilir arayışında olmuşlardır. Dost ve kardeş ülke söylemi tarihi doğru okuyan ülkelerin söylemlerinde yer almaz. Tarihi doğru okuyup doğru analiz eden ülkeler, “dost ve kardeş” türü kavramlara yatkın ülkeler için özel söylemler oluştururlar ve böylece onların gönlünü ederken kendi çıkarlarını en yüksek düzeye çıkarmanın da alt yapısını oluştururlar.   
Söz konusu söylemi dile getiren Beşşar Esad’ın ülkesindeki haritalarda Hatay ilimiz hangi ülkenin toprağı olarak gösteriliyor?
Terör örgütüne hangi ülkeler yıllarca yataklık yaptı?
Türkiye’nin Kıbrıs’a yönelik politikalarında hangi Arap ülkeleri Birleşmiş Milletlerde Türk tezine uygun oy vermişlerdir? Hangi Arap ülkesi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanımış ve yıllardır bu ülkeye uygulanan ticari ambargoya karşı tavır almıştır? Sadece Libya Kıbrıs çıkarması sonrası konulan silah ambargosuna karşı Türkiye’ye bir süre destek olmuştur.
Bir gazetede, İskenderun Deniz İkmal Komutanlığı’na yönelik olarak bölücü terör örgütünün yaptığı saldırıyı Suriye sınırından sızan teröristlerin yaptığı haberi yer almıştır(5). Bu haberin doğru olup olmadığını hem ulusal makamlarımızın hem de Suriye’nin süratle araştırıp kamuoyuna bilgi vermesi gerekir.
Türkiye’nin Hamas’a destek vermeye devam ettiği ve Gazze’ye insani yardım gönderme girişimde bulunduğu günlerde hem yabancı basında hem de ulusal basında, “Suudi Arabistan’ın İran’ın nükleer tesislerine saldırıda hava sahasını İsrail’e kullandıracağına” ilişkin ayrıntılı bilgi içeren haberler çıkmıştır(6).” Bu haber Suudi Arabistan tarafından yalanlanmıştır. Ancak, yabancı basında İran’ın Fars ajansına atfen yer alan son bilgilere, İsrail savaş uçaklarının on gün kadar önce Suudi Arabistan’ın kuzeybatısında bulunan Tabuk havaalanına indiği ve bu havaalanının İsrail’in İran’a yapacağı saldırıda üs olarak kullanılacağına ilişkin haber yer almaktadır(7). Aynı habere göre, ABD askeri birliklerinin Azerbaycan İran sınırında bulunduğu ve bu birliklerin bünyesinde İsrail askerlerinin olduğu da bildirilmektedir. Gazze’de süregelen çatışmalara rağmen Suudi Arabistan İsrail ile işbirliği yapmayı düşünebiliyorsa, Arap-İsrail ilişkilerinin çok bilinmeyenli denkleminde yer almaya kalkmadan önce çok ama çok düşünmek gerekir.
Yakın döneme ilişkin bu kısa anımsatmalardan sonra, şimdi 19 uncu yüzyılın sonlarında ve Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında Osmanlı Devleti yönetimindeki Arapların sergiledikleri davranışlara ilişkin bilgileri belgelere dayanarak anımsayabiliriz.
Bahreyn Şeyhi, 22 Aralık 1880 tarihinde İngiltere ile bir anlaşma imzalamıştır. Bu anlaşmanın ilk paragrafı şu hükmü içermektedir; “Ben, İsa-bin Ali Al Halife Bahreyn Şeyhi, kendim ve Bahreyn yönetiminde yerime geçecekler adına, İngiliz Hükümeti’ne, anılan Hükümet’in izni olmadıkça İngiltere’den başka bir devletle veya hükümetle müzakere yapmaktan kaçınacağımı ve her hangi bir anlaşma imzalamayacağımı ve ayrıca, İngiltere’nin izni olmadıkça, İngiltere’den başka bir hükümetin diplomatik veya konsolosluk teşkilatı kurma veya kömür deposu kurma isteklerini reddedeceğimi taahhüt ederim(8).” Okurlar, bu anlaşmada kömür istasyonuna neden yer verildiğini merak edebilirler. O dönemde, kömür istasyonu kurmak bir anlamda stratejik üs kurma ile eş anlamlı idi. Zira, ticaret ve savaş gemilerinin yaygın enerji kaynağı kömürdü. Bu nedenle de emperyalist devletler sömürgelerine ve dünya pazarlarına erişme güzergahlarında “kömür istasyonları” kurmakta idi.
Osmanlı Devleti’nin sözde hükümranlığı altında olan bu Şeyhliğin, Anlaşma metninde İngiltere’nin izni olmadan herhangi bir devletle temas etmeyeceği bile kayıtlıdır.
Bahreyn Şeyhi, 13 Mart 1892 de İngiltere ile bir anlaşma daha imzalamıştır. Bu anlaşmanın başlığı “Bahreyn Şeyhi ile İngiliz Hükümeti arasında Kısıtlayıcı Anlaşma” şeklindedir. Anlaşmanın bazı hükümleri özetle şöyledir; “Ben İsa bin Ali Bahreyn Emiri, Basra Körfezi’ndeki Siyasi Temsilci Yarbay A.C. Talbot’un huzurunda, kendim, yerime geçecekler ve mirasçılarım adına resmen aşağıdaki şartları kabul ederim: İngiliz Hükümeti’nden başka hiçbir devlet ile herhangi bir anlaşma yapmayacağım veya yazışmaya hiçbir şekilde girmeyeceğim. İngiliz Hükümeti’nin onayı olmadan, topraklarımda diğer bir devletin temsilcisinin ikametine izin vermeyeceğim. … (9).”  Bu anlaşma, herhalde Şeyh tarafından birinci anlaşmadaki sözlere uyulmadığı için yapılmak durumunda kalmıştır.
Şimdi de diğer bir Arap Şeyhi’nin İngiltere ile yaptığı anlaşmaya kısaca göz atalım. 23 Ocak 1899 günü Kuveyt Şeyhi Mübarek el Sabah ile İngiltere arasında imzalanan anlaşmanın bazı hükümleri şöyledir; “… Kuveyt’te veya kendisine ait toprakların herhangi bir yerine önceden İngiliz Hükümeti’nin onayını almaksızın herhangi bir devlet veya Hükümet’in temsilcisi veya memurunu kabul etmeyeceğimi taahhüt eder, … Majestelerinin Hükümeti’nin önceden iznini almaksızın topraklarının herhangi bir bölümünü herhangi bir devletin hükümetine veya vatandaşlarına terk etmeyeceğimi, satmayacağımı, kiralamayacağımı, ipotek etmeyeceğime veya işgaline terk etmeyeceğimi … (10).” (Vurgu bana aittir. Y.n.)
Dikkat edileceği üzere, Kuveyt Şeyhi, anlaşma ile kendisini ve kendisinden sonra gelecekleri sadece Kuveyt’e yönelik olarak yükümlülük altına sokmamaktadır, aynı zamanda “kendisine ait topraklar” bakımından da taahhütte bulunmaktadır. Zira, Kuveyt Şeyhi’nin Kuveyt’in dışında Basra Vilayetinde hurma bahçeleri de vardır. Bu taahhüdü ile Şeyh, bu toprakları da Kuveyt’in sınırları dışında kalmasına rağmen İngiliz Hükümeti’nin iznini almaksızın satmama, kiralamama ve terk etmeme gibi yükümlülük altına girmektedir. Bu metnin düzenlenmesindeki İngiliz diplomatlarının zekâsı ve İngiliz Devleti’nin çıkarlarını olabildiğince genişletme konusundaki bilinci de dikkat çekicidir. 
İngiltere 2 Mayıs 1900 tarihinde Kuveyt Şeyhi ile kısa bir anlaşma daha imzalamıştır. Bu anlaşma ile Kuveyt Şeyhi silah ithalatı ve ihracatını yasaklayacağını kabul etmiştir(11).
Bu tarihlerde Kuveyt Osmanlı Devleti’nin bir Kaymakamlığıdır. Bir şeyh öldüğünde ailesinden birisi Osmanlı Devleti tarafından Kaymakamlığa atanırdı. Osmanlı Devleti’nin Kaymakamı İngiltere ile sadece bu anlaşmaları imzalamamıştır. Daha başka anlaşmalar da imzalamıştır. 28 Şubat 1904 tarihinde imzaladığı anlaşma ile İngiltere’nin Kuveyt’te postahane kurmasını kabul ettikten başka, diğer ülkelerin postahane kurmasına izin vermeyeceğini de taahhüt etmiştir(12). Osmanlı Devleti bu topraklarda postahane kurabilmiş olsa idi, belki de Kuveyt Şeyhi’nin böyle bir anlaşma imzalamasına gerek kalmayacaktı.
Kuveyt Şeyhi, 27 Ekim 1913 tarihinde gönderdiği bir cevap yazısı ile, İngiliz Hükümeti’nin 19 Eylül 1913 tarihli yazısında göndermeyi önerdiği Amiral’in gelişini hoş karşıladığını, oğullarından birisinin Amiral’e eşlik ederek Burgan ve diğer yerlerdeki petrol yataklarını göstereceğini ve bu bölgelerde petrol bulma olasılığı varsa bu alanları işletmek için İngiliz Hükümeti’nin önereceği kişilerden başkasına ayrıcalık vermeyeceğini bildirmiştir(13).
İngiltere’nin Osmanlı Devleti’ne resmen savaş ilan etmesinden iki gün önce, İngiltere’nin Basra Körfezi’ndeki Siyasi Temsilcisi 3 Kasım 1914 tarihinde Kuveyt Şeyhine gönderdiği bir nota ile İngiltere’nin Kuveyt’i kendi himayesi altında bağımsız bir devlet olarak tanıdığını bildirmiştir(14). Bu notanın bazı bölümlerinin çevirisini buraya aynen aktarmak istiyorum; “… Hükümetimden aldığım talimat uyarınca, Ekselanslarına sadakatiniz ve yardım teklifiniz için memnuniyetimizi bildirir ve sizden Umm Kasr, Safwan ve Bubiyan’a saldırıp işgal etmenizi talep ederim. Bu eylemden sonra, Şeyh Kazal Han ve Emir Abdül Aziz bin Suud ve diğer güvenilir Şeyhlerle birlikte Basra’yı Türklerden kurtarmak için işbirliği yapmalısınız. Bu sizin gücünüzün ötesinde ise, İngiliz birliklerinin oraya ulaşmasına kadar Türk takviye birliklerinin Basra’ya ve hatta Kurna’ya ulaşmasını engellemeye çalışmalısınız. … (15).” (Vurgu bana aittir. Y.n.)  Dikkat edildi ise, Nota’da Kuveyt’in İngiltere’ye yardım teklif ettiği de görülmektedir.
Görüldüğü üzere, İngiltere Osmanlı Devleti’ne resmen savaş ilan etmezden önce bazı Arap Şeyhleri ile gerekli işbirliğini tamamlamış ve bunların Osmanlı topraklarına saldırıya geçmelerini isteyebilecek noktaya ulaştırmıştır. Savaşın başlaması ile iş bitmemiş devam etmiştir. Bu gelişmelere de belgeler eşliğinde ışık tutmak gerekiyor. İngiltere 30 Nisan 1915 günü Yemen’in Kuzey’inde yer alan Asir bölgesindeki Sabya yöresinin Şeyhi  İdris Seyit ile bir antlaşma imzalamıştır. Bu antlaşmanın 3 üncü maddesi ile, Seyit İdris Türk birliklerini gücünün yettiğince saldırıp onları Yemen’deki üslerinden çıkarmayı ve topraklarını Türk’ler aleyhine genişletmeyi kabul etmiştir(16). Aynı antlaşmanın 4 üncü maddesi ile de Seyit İdris’in temel hedefinin Türkler olduğu belirtilmiş ve Yemen Emiri İmam Yahya’ya karşı, İmam Türklerle işbirliği yapmadığı sürece, saldırmamayı kabul etmiştir. Daha sonra 22 Ocak 1917 tarihinde yapılan bir diğer anlaşma ile İngiltere, Seyit İdris’in,  Kızıldeniz’deki Farsan takımadalarını Türk’lerden alıp kendi topraklarına kattığını kabul etmiştir.
Birinci Dünya Savaşı sırasında da Araplar Osmanlı Devleti aleyhine İngiltere ile yeni birçok işbirliğinde bulunmuştur. Bunlardan en önemlilerin birisi de 14 Temmuz 1915 – 30 Ocak 1916 tarihleri arasında Mekke Şerifi Hüseyin ile İngiltere’nin Kahire’deki Yüksek Komiseri McMahon arasında teati edilen yedi mektup ile Osmanlı topraklarından ayrılacak Arap topraklarının geleceğine yönelik müzakereler yapılmıştır(17).  Bu yazışmaların içeriğinin tamamına dipnottaki kaynaklardan ve kısa özetlerine de “İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e Petropolitik” isimli kitapta ulaşmak mümkündür.
İngiltere, bir yandan Mekke Emiri Şerif Hüseyin ile bu müzakereleri yaparken, diğer yandan da İbn-i Suud ile 26 Aralık 1915 tarihinde bir antlaşma imzalamıştır. Bu antlaşma ile İngiltere İbn-i Suud’un hükümran olduğu toprakları saymış ve tanımıştır(18). Bu antlaşma ile Suud, daha önce İngiltere’nin himayesine girmiş olan Kuveyt, Bahreyn, Katar ve Umman sahillerindeki şeyhlere saldırmamayı da kabul etmiştir. Bu antlaşma ile sağlanan tarafsızlık karşılığında ödenen aylık tutarlar konusunda kaynak belgede bilgiler de yer almaktadır(19).     
Bu alanda vereceğim son bilgi ise 3 Kasım 1916 tarihinde İngiltere ile Katar Şeyhi arasında benzeri niteliklerde bir antlaşma imzalandığıdır(20).
Çanakkale savunmasına yönelik anılarını arkadaşları ile paylaşan Atatürk’ün şu söylemini de hatırlamakta fayda vardır; “Halife’nin ilan ettiği ‘Cihadı Mukaddes’e kulak asan tek İslam topluluğu çıkmadığı gibi, Çanakkale Savaşı’nda emrime verilen ve çoğunluğu Arap erlerinin oluşturduğu iki birlik de savaşmadıkları ve savaştan korktukları için isteğim üzerine geri alındı (21).”
Görüldüğü üzere tarih ve arşiv belgeleri, Mehmet Akif Ersoy’un “Türk Arapsız yaşayamaz; kim ki yaşar der, delidir. Arabın Türk, hem sağ gözüdür, hem sağ elidir” söyleminin gerçek olmadığını ortaya koymaktadır. Aynı belgeler, Arabın Türksüz yaşamak için büyük çaba sergilediğini de gözler önüne sermektedir. Ancak, Ersoy bu söylemi için eleştirilemez, zira, o bunları bir yazar olarak dile getirdiğinde İngiliz arşiv belgeleri ve diğer bilgiler kamuya açılmamıştı. Ancak İngiliz arşiv belgelerinin kamuya açılmasından ve bu konuda birçok kitap yayınlanmasından sonra aynı söylemi tekrarlamak eleştiriye açık hale gelir.
Bu tür bilgilerin toplumla paylaşılması Arap karşıtlığı değildir. Tarihte yaşananlar konusunda toplumsal bilinci güncel tutarak, dış ilişkiler konusunda duygusallık çizgisinde değil, akıl ve ulusal çıkar çizgisinde karar alınabilmesine yardımcı olmaktır. Osmanlı Devleti’nin dağılım sürecinde Arap liderler kendi kişisel ve toplumlarının çıkarı için İngiltere ile işbirliğine gitmişlerdir. İngiltere de kendi ulusal çıkarlarını sağlamak ve petrollü alanları denetleyebilmek için Arap Şeyhliklerini kendi tarafın çekmiştir. Bu tutumları nedeni ile o ülkeleri eleştirmek doğru olmaz. Çünkü onlar kendi çıkarlarına göre hareket etmişlerdir. Yapılacak doğru şey, öz eleştiri yapmak ve “biz aynı dönemlerde neden ulusal çıkarlarımızı savunacak beceri ve yeteneği sergileyemedik” sorusuna samimi yanıt aramaktır. Bu yanıt arayış, aynı zamanda hem Mehmet Akif Ersoy’un “Tarih’i tekerrür diye tarif ediyorlar. Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi”  hem de Cevdet Paşa’nın “Tarih bilmeyen diplomat, pusuladan anlamayan kaptana benzer. Her ikisinde de karaya oturma tehlikesi kaçınılmaz sonuçtur (22).” öğütlerine uymak olur. Cevdet Paşa’nın sözündeki diplomat sözcüğünü, sadece diplomat değil siyasetçi olarak da algılamak gerektiğini düşünüyorum.   
Doğrudur, ülkemiz insanlarının çok büyük çoğunluğu ile Araplar aynı Tanrı’ya, aynı Kitab’a ve aynı Peygamber’e inanırlar. Ancak aynı inanca sahip olmak tarih boyunca ülkeleri mutlak bir çıkar birliğine götürememiştir. İslam ve Hıristiyanlık tarihi bunun sayısız örnekleri ile dolu olduğu gibi, günümüzde de buna ilişkin birçok örnek mevcuttur. Ayrıca tarih, aynı inançta birleşen toplumlar arasındaki çıkar çatışmaları ve savaşların, farklı inançtaki toplumlar arasında yer alan çıkar çatışmaları ve savaşlar kadar hatta bazen daha acımasız olduğuna ilişkin örneklerle de doludur. İşin ilginci tarih, bu savaşların çoğunun da inançların siyasi emellerle alet edilmesinden kaynaklandığını öğretmektedir.  
Bu yazıda bahsettiğim konularda daha fazla bilgi edinmek isteyenlere şu kitapları önerebilirim.
– J.C. Hurewitz, “Diplomacy in the Near And Middle East” Cilt I ve II D. Van Nostrand Company Inc. 1956. Bu kitap ODTÜ Kütüphanesinde mevcuttur. Bu kitapların ilk cildinde 1535-1914 döneminde Orta Doğuda yer alan önemli olaylar ve bunlara ilişkin özet arşiv belgeleri yer almaktadır. İkinci cildinde ise 1914-1956 döneminde yine Orta Doğu’da yer alan olaylar incelenmekte ve bunlara ilişkin arşiv belgelerine yer verilmektedir. Yukarıya özet alıntılar yaptığım Arap Şeyhliklerinin anlaşmalarının tam metinlerine ve o metinlerin hangi arşiv belgesinden alındıklarına ilişkin bilgilere de bu kitaplardan ulaşmak mümkündür.
– Frederick F. Anscombe, “The Ottoman Gulf The Creation of Kuwait, Saudi Arabia and Qatar” Colombia University Press 1997. Bu kitap, Osmanlı Devleti İle İngiliz Devleti arşiv belgelerine dayanarak Basra Körfezi’ne komşu coğrafyada ve Arap yarımadasında Osmanlı Devleti’nden kopan Şeyhliklerin oluşum öyküsü yer almaktadır.
– Briton Cooper Busch’un yazdığı “Britain and the Persian Gulf, 1894-1914” isimli kitabı da İngiltere’nin belirtilen dönemde Basra Körfezi’ndeki egemenliğini adım adım nasıl ve hangi yöntemlerle oluşturduğuna ilişkin çok ayrıntılı bilgi içermektedir.
– Janet Wallach’ın kaleme aldığı “Desert Queen” isimli kitapta İngiliz istihbaratının görevlilerinden bayan Gertrude Bell’in Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında Arap Şeyhleri ile kurduğu irtibat ve bu şeyhleri İngiliz çıkarlarına hizmet eder hale getirmek için harcadığı çabalar anlatılmaktadır. Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında Arap topraklarında İngiltere adına görev yapan Gertrude Bell, T.E. Lawrence, Binbaşı Noel, Albay Shakespear, Mark Sykes gibi birçok kişinin yaşam öyküleri ve anılarına ilişkin bilgileri dilimize kazandırmadıkça Arap coğrafyasındaki tarihimizin önemli bir bölümü karanlıkta kalmaya devam edecektir. Ayrıca, uzun yıllar, T.E. Lawrence’ın “Seven Pillars of Wisdom” isimli kitabının ve benzerlerinin dilimize çevrilmesinin yasaklanmasının zararı da sadece ülkemize yönelik olmuştur. Bazı kitaplar ülkemiz aleyhine bilgiler içeriyor olabilir, hatta bazı kitaplar da ülkemiz aleyhine bilinçli olarak yazılmış ve yayınlanmış olabilir. Bunların ülkeye girişini ve dilimize çevrilmesini yasaklamak ülkeye hizmet değildir. Çünkü o kitaplar ülkemiz dışındaki ülkelerin okurları tarafından okunmakta ve bir yargı oluşmasına neden olmaktadır. Ülkeye hizmet bu kitapların dilimize çevrilmesi ve tarihçilerimizin ve akademisyenlerimizin bu tür kitaplara belgeler eşliğinde yanıt hazırlamalarını ve bunların yabancı dillerde basılabilmesini ve pazarlanmasını sağlamaktır. 
– George Antonius, “The Arap Awekining, J.P. Lippincott 1939. Bu kitapta ise Osmanlı Devleti’nin çöküş döneminde Arap ayrılıkçı hareketlerinin nasıl oluştuğu ve kimlerin önderlik ettiği konusunda etraflı bilgi bulunmaktadır.
– Osman Selim Kocahanoğlu tarafından yayına hazırlanan Mithat Paşa’nın Hatıraları’nın özellikle Birinci cildinde, Paşa’nın Bağdat Valiliği dönemine ilişkin bilgiler de Arapların Osmanlı yönetimine yönelik davranışları konusunda zengin bilgi içermektedir.
– Robert Dreyfuss, “Devil’s Game”, Metropolitan Books 2005. Bu kitap, 1885 yılından itibaren Orta Doğu’da İngiltere’nin dinsel etkinliklere nasıl taraf olduğu, Müslüman Kardeşler, İhvan’ın ve Hamas’ın kuruluşları ve bu süreçte çeşitli ülkelerin istihbarat örgütlerinin rol oynadığı ve yaşanan olaylar ayrıntısı ile anlatılmaktadır.
– “İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e Petropolitik” isimli kitabım da petrolün Osmanlı Devleti’nin çöküş sürecinde, Birinci Dünya Şavaşı’nda ve Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında oynadığı rolü anlatmakta ve o dönemde Osmanlı coğrafyasında yer alan gelişmelere ve Arapların tutumlarına arşiv belgeleri eşliğinde ışık tutmaya çalışmaktadır.
– Ülkemizin bulunduğu coğrafyada ve Orta Asya’da yer alan olayları daha iyi anlayabilmek için de Zbigniew Brzezinski’nin “Büyük Satranç Tahtası” isimli kitabını okumak gerekmektedir. Bu bağlamda okunabilecek daha birçok kitap adı yazmak mümkündür. Ancak yukarıda saydıklarım genel resmin en azından başlangıçta oldukça net olarak görülebilmesi için yeterli olacaktır.
– Bu yazımda sözünü ettiğim ulusal çıkar konusunda zengin bilgi içeren bir kitabın varlığından da okurları haberdar etmek isterim. Emekli Büyükelçi Onur Öymen’in “Ulusal Çıkarlar Küreselleşme Çağında Ulus-Devleti Korumak” isimli kitabı günümüz dünyasında yer alanları Türkiye penceresinden bakarak açıklamaktadır.
Yukarıda sunduğum tarihi bilgi ve belge özetleri, uluslar arası ilişkilerde duygusallığa yer olmadığını, bu ilişkiler akıl ve mantığın rehberliğinde belirlenen “ulusal çıkar” hesaplarına dayandığını bütün çıplaklığı ile ortaya koymaktadır. Herkesin ulusal çıkarlarına uygun hareket ettiği bir dünyada ben duygusal hareket edeceğim diyebilme lüksü yoktur. Böyle bir dünyada ulusal çıkarlardan başka şeyleri rehber edinmek, kendi ulusal çıkarlarınızın ayaklar altına alınmasından başka bir sonuç doğuramaz.
Türk-Arap ilişkilerine yönelik olarak sunduğum bu bilgilere benzer bilgileri, diğer ülkelerle yönelik olarak hazırlayacak nitelikte bilgi ve arşiv malzemesi hem ülkemizde hem de yabancı ülkelerin arşiv bilgileri arasında bolca mevcuttur.
Toplumumuzun ulusal çıkarlar konusunda daha da bilinçlenebilmesi için tarihçilerimizin yukarıda örneklerini verdiğim kitaplar gibi kitapları okurlarımızın hizmetine daha fazla gecikmeksizin sunması gerekmektedir.

Hikmet Uluğbay   
(1)  “Esad: ‘Türk kanı, Arap kanı bir kandır’” Vatan Gazetesi online 7 Haziran 2010.
(2) Mengi Güngör, “Yanlışın hesabını millet sorar …” Vatan Gazetesi 11.6.2010 ve Çetin Yetkin, “Mehmet Akif ve R.T. Erdoğan” Yeni Çağ Gazetesi 13. 6. 2010.
(3) “Hamas Türkiye’nin arabuluculuğunu istemiyor” Cumhuriyet Gazetesi  11 Haziran 2010 ve “Hamas: Mısır’dan başka arabulucu kabul etmeyiz” Haber Türk 11 Haziran 2010.
(4) “Hamas: Mısır’dan başka arabulucu kabul etmeyiz” Haber Türk 11 Haziran 2010.
(5) “PKK, Suriye sınırından sızdı”, Sabah Gazetesi online 13.6.2010.
(6) Hugh Tomlinson, “Saudi Arabia gives Israel clear skies to attack Iranian nuclear sites”, The Times June 12, 2010 ve Cumhuriyet Gazetesi “İsrail’e göz yumacaklar” 13 Haziran 2010 ve Haber Türk “Suudilerden İsrail’e İran desteği”, 13 Haziran 2010.
(7) Tzvi Ben Gedalyahu, “Reports: Israel Air Force Landed at Saudi Base, U.S. Troops near Iranian Border”, Israel National News 23.6.2010 ve Global Research 2.6.2010.
(8) Hurewitz J.C. “The Middle East And North Africa in World Politics” cilt 1 sayfa 432.
(9) Hurewitz, y.a.g.e. sayfa 466.
(10) Gooch G. P.  Ve Harold Temperley, “British Documents on the Origins of the War 1898-1914” Cilt 10 Kısım 2, sayfa 194-195, London, Printed and Published by His Majesty’s Stationary Office 1936.
(11)  Gooch, a.g.e. aynı cilt aynı bölüm sayfa 195.
(12)  Gooch, a.g.e.a.c.a.b., sayfa 124.
(13) Hurewitz, a.g.e. sayfa 570-571.
(14) Hurewitz J.C., “Diplomacy in the Near and Middle East A Documentary Record: 1914-1956” sayfa  4.
(15)  Hurewitz, Diplomacy … , sayfa 4.
(16) Hurewitz, Diplomacy … , sayfa 12.
(17) Antonius George, “The Arap Awekining”, J. P. Lippincott Company 1939 ve Hurewitz, Diplomacy … , sayfa 13-17.
(18)  Hurewitz, Diplomacy … , sayfa 17-18.
(19)  Hurewitz, Diplomacy … , sayfa 17.
(20) Hurewitz, Diplomacy … , sayfa 22-23
(21) Akay Oğuz, “Benim Sofram Bu”, Truva Yayınları Ekim 2005, “Hayalci değil, gerçekçi bir liderin felsefesi “ sayfa 477-491, kaynaklar: Oktay Verel “Atatürk’ün İzinde Bir Ömür Böyle Geçti” Türk Hava Kurumu Yayınları, Ahmet Bekir Palazoğlu, “Sabiha Gökçen ile ‘Atatürk’ Üzerine Özel Görüşme”.
(22) Ulusoy Hikmet, “Zamanın Eskitemediği En Güzel Sözler”, Alfa Yayınları Nisan 2001, sayfa 281.

 

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s