Günümüzde oynanmakta olan bazı oyunları anlamak için tarihin tuttuğu ışık II

Bu başlık altında yazdığım ilk yazıda şu hususu vurgulamıştım; “Bu başlık altında yazmayı düşündüğüm bir seri ile şimdiye kadar okuduğum ve bilgime önemli katkıda bulunmuş olan tarihle ilgili bazı kitapları sizlere tanıtmaya çalışacağım. Bu kitaplar aynı zamanda Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde başlatılan, yürütülen ve başarılan İstiklal Savaşı ile kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin ülke halkını hangi felaketlerden kurtardığını ve günümüze uzanan süreçte Türkiye üzerinde oynanmak istenen oyunları ve bu oyunların temelinde yatan çıkar hesaplarını da daha iyi algılama ve anlama imkânını da verecektir.”
Bu yazıda tanıtacağım kitaba ilişkin bilgileri sunmaya başlamadan önce kısa bir değerlendirme yapmak istiyorum. Son yıllarda yeniden canlanan Osmanlı hayranlığına ve Cumhuriyet’in kazanımlarına sinsice karşı çıkma belirli bir ivme kazanmaya başladı. Bu gelişmede okullarda okutulan tarih kitaplarının yüzeysel bilgisinin sadece kahramanlık öyküleri ile dolu olmasının da küçümsenmeyecek bir katkısı vardır. Öğrencilere ve genel okur kitlesine, elbette tarihimizin övünülecek sayfaları sunulacaktır ve sunulmalıdır. Bu ulusun moral gücü ve özgüveni için gereklidir. Ancak tarih yazımını sadece bununla sınırlı tutar ve tarihimize yönelik eleştirilecek hususlara değinmez ve göz ardı edersek, bu kendimizi kandırmak olur. Onun da ötesinde tarihten ders alma olanağını tümüyle ortadan kaldırır ve geçmişte ödenen bedellerin yeniden ödenmesine de yol açar. Bana göre, topluma sunulmakta olan Osmanlı hayranlığı,  tarihimizin cilalı sayfalarına dayandırılmaya çalışılmakta ve bu arada Cumhuriyet kazanımları dolaylı yoldan da olsa gözden düşürülmeye çalışılmaktadır.  
Ülkemiz tarihine yönelik dünya standardında eser veren ve dünyaca ünlü sınırlı sayıdaki tarihçimiz dışında, ülkemizin arşivlerinin yanında tarih boyunca yakın ilişkilerimiz olan ülkelerin arşivlerine girerek eser verenlerin sayısı çok azdır. Ne yazık ki bu son derece kaliteli tarih kitapları orta öğrenim düzeyinde yardımcı kitap olarak dahi okutulmadığı gibi, genel okur kitlesine de pek ulaşamamaktadır. Bu durum söz konusu kitapların ilk baskı sayılarından ve ikinci baskıyı yapmadaki zaman aralığından kolayca görülebilmektedir.  
Fen bilimlerinde laboratuar ortamında deney yaparak, sonuçları analiz ederek ve sonuçta bir senteze ulaşarak öğrenme yöntemi, sosyal bilimler ve siyaset için geçerli değildir. Sosyal bilimciler ve siyasetçilerin laboratuarı tarihtir. Çağdaş Amerikan filozofu Allan Bloom’un (1930-1992) tarihle ilgili şu gözlemini okurlarla paylaşmak isterim; “Tarihe ihtiyacımız vardır, ama geçmişte ne olduğunu bize söylemesi veya geçmişi bize anlatması için değil, geçmişi canlı tutup bize açıklaması ve bir geleceği mümkün kılabilmesi için(1).” İşte bu nedenle özellikle politikacılar kendi tarihlerini olduğu kadar diğer ülkelerin tarihlerini de yakından incelemek ve bilmek durumundadır. Osmanlı Devleti’nde tarihi eleştirel olarak ve diğer ülkelerin arşivlerinden de yararlanarak yazma gelenek olmadığı için Atatürk, Cumhuriyet kuşaklarına nitelikli tarih bilgisi sunulabilmesi için Türk Tarih Kurumu’nu kurdurmuş ve küçümsenmeyecek ekonomik olanaklara sahip olmasını da güven altına almıştır. Buna rağmen ülkemiz tarih yazını, sınırlı sayıdaki tarihçimiz dışında, çağdaş Avrupa ülkeleri ile A.B.D.’nin tarih yazılım düzeyinin gerisinde kalmıştır.
Topluma yeterli tarihi araştırma sunumu noksanına rağmen bazı politikacılarımız iç ve dış kaynaklar üzerinde yaygın okuma yaparak kişisel boşluklarını doldurup dünya satranç tahtasında durmaksızın oynanmakta olan büyük oyunda ulusal çıkarları olabildiğince korumaya çalışmışlardır. Bu sabır ve sebatı gösterip bilgi dağarcığını zenginleştiremeyen politikacılarımız ise ülkeyi deneme ve yanılma yöntemi ile yönetme yoluna giderek ciddi zikzaklar sergilemişler ve ülkeye bazen küçümsenmeyecek bedeller ödetebilmişlerdir.
Bu yazıda, sizlere doğrudan kapsamlı tarih kitabını tanıtmak yerine, Osmanlı Devleti’nin iz bırakan Sadrazamlarından Âli Paşa’nın “Siyasi Vasiyetnamesi”ni tanıştırmak istiyorum. Zira, Âli Paşa yönettiği devleti geldiği noktayı ve geliş nedenlerini oldukça yansız bir tutumla değerlendirmekte ve eleştirmektedir. Bu boyutuyla da çok öğretici bir içeriğe sahiptir. Âli Paşa’nın Fransızca yazmış olduğu “Siyasi Vasiyetnamesi” Fuat Andıç ve Süphan Andıç tarafından “Sadrazam Âli Paşa, Hayatı, Zamanı ve Siyasî Vasiyetnamesi” adı altında 2000 yılında yayınlanmıştır(2).
Kitap, Âli Paşa’nın yaşam öyküsünü ve içinde yetiştiği Osmanlı toplumu ve bu toplumun dünya ile ilişkileri hakkında genel bilgi verdikten sonra “Vasiyetname” metnini günümüz Türkçesi ile yayınlamaktadır. Ben sadece, “Vasiyetname”den okurları kitabı okumaya özendirecek kadar alıntı yapma yoluna gideceğim.
Âli Paşa, “Vasiyetnamesi”nin ilk sayfasında, Avrupa’nın, 18 Haziran 1815 günü, Fransız İmparatoru I. Napolyon’un kesin yenilgisine yol açan Waterloo savaşı sonrasındaki tutumunu açıklamıştır.  “Waterloo ile sona eren kanlı devreyi, uzun barış yılları takip etti. Birçok Avrupa devletleri teşkilatlandı, kuvvetlendi ve bu devletlerin sınırlarını genişletmek ihtirasları arttı. Bundan böyle gerek hükümdarların şahsi arzularını tatmin etmek, gerekse sanayi mallarına Pazar bulmak için bu devletler ya ticaret anlaşmaları yaparak diplomatik yollar arayacaklar veya harbe girerek nüfuzlarını genişleteceklerdi(s:59).” Âli Paşa içinde yaşanan yüzyılın tam bir emperyalist dönem olduğunu ve ekonomik olarak gelişmiş ülkelerin kaynak ve Pazar paylaşımı için savaşı göze almaktan kaçınmayacaklarını Vasiyeti’nin başlangıç kısmına koyarak okuyacaklara önemli bir uyarı yapmıştır.
Paşa, değerlendirdiği dönemde, Avrupa’nın Osmanlı topraklarını neden parçalamadıklarını da şöyle açıklamaktadır; “Memleketimize göz dikenler aralarında anlaşamıyorlardı. Bazıları topraklarımızı fethetmek istiyordu. Diğerleri ise, tek gayeleri kaynaklarımızı istismar etmek olduğundan, buna mani olmak için aralarında ittifaklar yapmak yoluna gidiyorlardı (s: 60).” Bu noktada okurlar, toprakları doğrudan işgal edip toprakları paylaşmak yerine neden bazı ülkelerin “kaynak istismarı”nı tercih ettiklerini sorgulayabilir. Buna benim vereceğim yanıt, işgalin her zaman yüksek maliyetli olduğu, buna karşılık yönetenlerin birbirleriyle çıkar ve nüfuz çekişmesi içinde olmalarının yarattığı siyasi zayıflık ve satın alınabilme olasılıklarından yararlanarak ülkenin ekonomik kaynaklarını en düşük maliyetle ele geçirebildikleri şeklinde olacaktır.
Âli Paşa, Fuat Paşa ile birlikte göreve geldiklerinde karşılaştıkları manzarayı da şöyle açıklamaktadır; “Hükümet ehliyetsiz memurların elindeydi. Askerimiz çok, fakat ordumuz yoktu. … bir ilim haline gelen silahlanmanın ve askeri stratejinin kahramanlık ve cesaretin yerini aldığı bir zamanda asker yetiştirmek için elimizde hiçbir imkan yoktu. … Eyaletlerimizle süratle haberleşmeyi sağlayabilecek imkânlardan da mahrumduk (s:61).”
“… saray görevlerine tayin edileceklerin ehliyeti ve saygıdeğer memurlardan olmasını Sultanımıza tavsiye ettik. Onların memleketin menfaatlerini koruyacak kimseler arasından seçti,. … Neticelerin çoğu zaman beklediğimiz gibi olmaması Sultanımızın aksi tesirler altında kalmasındandır (s:63).” Kamu görevinde çalışarak ulusal çıkarları koruyacak kişilerin seçiminde niteliklerin ön plana çıkması yerine yandaşlara öncelik verilmesi Osmanlı Devleti’nde özellikle duraklama döneminden sonra oldukça sık rastlanan bir durum olmuştur.
Âli Paşa, Osmanlı Devleti’nin Avrupa’nın nasıl güdümü altında olduğunu da şu şekilde ifade etmektedir; “Avrupa’yı tavsiyelerinin kabul edildiğine ve arzularının tamamen yerine getirildiğine ikna ederek idare ediyorduk. Bu tamamen doğru değildi. Avrupa’nın tavsiyeleri elverişli gibi görünüyordu ama bunlar ancak kendileri için elverişli idi. Bütün tavsiyeleri kabul etmek bizim için felaket olurdu (s:63).”  Âli Paşa Osmanlı Devleti’nin dış ilişkilerine hangi hususun yön verdiğini de şu cümlelerle ifade ediyor; “Dışarı ile münasebetlerimizin yüzde doksanını iç işlerimize müteallik olduğu görülecektir. … En basit meseleler için sefirden kavasa kadar herkes en lüzumsuz işler için harekete geçmektedir (s:64).” Avrupa Birliği’ne üye olmaya yönelik müzakereler ve bu bağlamda çıkarıla gelen “uyum yasa”larını Âli Paşa’nın bu gözlemleri ışığında da düşünmek uygun olacaktır.
Paşa’nın, Osmanlı Devleti’nin idari yapısına yönelik gözlemleri de ibretle okunacak niteliktedir; “Hatamız kısmen de idare sistemimizin kifayetsizliğinden ileri gelmektedir. Hiyerarşimiz olmadığı gibi memurlarımızı hazırlayacak bir staj sistemimiz de mevcut değildir. Herhangi bir kimse gereken dereceleri atlayarak veya çabucak aşarak sadrazamlık mevkiine bile ulaşabilir. Kaderin bir cilvesiyle bir şahıs gece kâtip olarak yatıp sabahleyin sadrazam olarak kalkabilir. … Belirli bir mevkie gelir gelmez, memurun tek arzusu daha da yükselmek ve kendi kabiliyetsizliğini ve cehaletini hesaba katmadan memleketin kaderini tayin edecek mevkilere gelmek oluyor. … Bu apaçık bir tehlikedir(s:66).” Böyle bir idari yapıya sahip ülkenin; yönetim yapısını geliştirmiş, sanayi devrimini yapmış, dünyanın doğal kaynaklarını ve pazarlarını denetlemek için emperyalist politikalar uygulama kararı almış ülkelerle baş edebilmesi ve ayakta kalabilmesi mümkün müdür? Nitekim Avrupa’nın “hasta adam” adını verdiği Osmanlı Devleti günden güne eriyerek yok olma noktasına gelmiştir.
Âli Paşa, ülkedeki farklı inanca sahip uyruklar yönelik alınabilen önlemleri de şöyle açıklamaktadır; “Ülkenin birçok yerlerinde müslümanlarla hıristiyanlar arasında çatışmalar çıktı. Bunları yatıştırmak sadece geçici bir çare idi(s:66).” Paşa, bu tespiti yaptıktan sonra, Vasiyeti’nin ilerleyen bölümünde şu önerilere de yer vermiştir; “Çeşitli tebaalar (uyruklar) arasında menfaat ayrılıkları bizi parçalanmaya sevk edebilir. Devlet tahsil ve terbiye yoluyla bunların menfaatlerini kaynaştırmaya ve memleketin parçalanmasını önlemeye çalışmalıdır. İnsanlar refah ve emniyet isterler; vatan her iki ihtiyacın temin edildiği yerdir. Sultanımız, memlekette dini cemaat altında çeşitli ırklar yaşamaktadır. Her cemaat ayrı bir bütünlük, ayrı bir dil, ayrı bir adet, ayrı bir arzu demektir. Bu cemaatler beklenmedik bir gelişme göstermektedirler. Onlara imtiyazlar ve dokunulmazlıklar verilmiştir. … İstifade ettikleri imtiyazlar adaletsizlik yaratmaktadır (s:76-77).” Görüldüğü üzere, Osmanlı Devleti 1800 lü yılların ikinci yarısında bile bünyesindeki çeşitli etnik ve inanç farklılıklarını bir arada ve barış içinde yaşatmanın çözüm yollarını bulamamıştır.
Âli Paşa, Fuat Paşa ile birlikte Osmanlı Devleti’nin birçok sorununa çözüm ürettiklerini açıkladıktan sonra, Vasiyetname’sinde Padişah’a kendilerinden sonra Sadrazamlığa getirilecekler konusunda da çok ciddi bir uyarıda bulunmaktadır; “Eğer takdir-i ilahî bizim yaptıklarımızı yıkacak bir kimseyi sadrazamlık mevkiine getirirse, netice feci olacaktır. Sultanımız tarafından bize uzun müddet tevdi edilmiş, mevkiin ehemmiyetini anladığımızdan, olgunluktan mahrum ve yaptıklarımızın hakiki değerini anlamayan ve bizim takip etmiş olduğumuz hareket hattını terk etmeye teşne (çok istekli) bir halefin (ardıl)sadrazamlık mevkiini işgal etmek düşüncesinin bize ızdırap vereceğini Siz’den saklayamayacağız. Böyle bir sadrazam bütün iyi niyetine rağmen devleti mahvedecek ve düşmanlarımızı memnun edecektir. Sultanımızın cömertliğini suiistimal ederek (kötüye kullanarak) ve memleketin hakiki durumunu Siz’den saklayarak hazineyi iflas ettirecek masraflara yol açacaktır. Bu melûn yola gidilirse hükümet hakiki dostlarının yardımından mahrum kalacak, itibarını muhafaza edemeyecektir. Yıkıcı fikirlerin propagandası hızlanacak ve memleketin emniyeti kısa zamanda tehlikeye atılacaktır (s:72).”
Âli Paşa’nın yaptığı bu uyarıya rağmen, izleyen dönemlerde Padişahlar tarafında göreve getirilen sadrazamların çoğu, Paşa’nın endişelerini haklı kılmış ve Osmanlı Devleti’nin çöküş sürecini geriye çevirememişler ve hatta bazıları hızlandırmışlardır bile.
“Vasiyetname”den yaptığım tanıtım alıntılarını kamu görevine alınacaklar konusunda yaptığı uyarı ile tamamlamak istiyorum; “Evet, Sultanım, memurların çoğu ne kafi derecede maaş ne de emeğinin karşılığını alıyor. Esefle söyleyelim ki bunlar en sadık ve en çalışkan memurlardır. Yalnız dalkavukluk edenler göze girmektedir. Buna bizde memlekete hizmet etmek deniyor. Bu yüzden ehil kimseler memurluktan kaçıp daha verimli ve daha onurlu geçim yolları arıyorlar. Bu şartlar altında Devletimizin Hükümeti memur kadrosunu ehliyetsizlerle doldurmak zorunda kalıyor. Bu memurların tek amacı ise ammenin menfaati pahasına sadece kendi mali menfaatlerini düşünmektir (s:79).”
Âli Paşa’nın ilk sadrazamlığı 1852 yılında ve kısa sürelidir. İkinci sadrazamlığı da kısa süreli ve 1855-1856 yıllarındadır. Üçüncü sadrazamlığı da 1858-1859 dönemindedir. 1861 yılında dördüncü kez sadrazamlığa getirildi ise de çok kısa süre sonra azledilmiştir. Beşinci kez sadrazamlığa 1867 de geldi ve 1871 de ölümüne kadar bu görevde kaldı. Vasiyetnamesi de Eylül 1871 tarihini taşımaktadır.
Vasiyetname bölümünden kısa alıntılar yaparak tanıtımını yaptığım Fuat Andıç ve Süphan Andıç’ın “Sadrazam Âli Paşa Hayatı, Zamanı ve Siyasî Vasiyetnamesi” isimli kitap Osmanlı Devleti’nin o dönemdeki durumunu bütün çıplaklığı ile anlatmaktadır. Bu kitap Osmanlı hayranlılığının yeniden canlandırıldığı bir ortamda siyaset adamları, bürokratlar ve ülke sorunları üzerinde düşünenler tarafından mutlaka okunması gereken kitaplardan birisidir.
Bu noktada bazı okurlar Âli Paşa’nın döneminden önce Osmanlı Devleti kısa bir süre kötü yönetilmiş olabilir bunu daha geniş bir zaman dilimine yaymak doğru mu sorusunu yöneltebilir. Bu soruya bu başlık altında tanıtacağım yeni kitaplarla daha zengin içerikte yanıt vereceğim. Ancak şimdiden şu kadarını belirtebilirim ki, “Koçi Bey Risaleleri” 1630 lu yıllarda Padişah’a sunulmuştur ve Devletin içinde bulunduğu duruma yönelik çok ciddi eleştiriler içermektedir. Aynı şekilde, Defterdar Sarı Mehmet Paşa’nın “Devlet Adamlarına Öğütler” isimli kitabı da 1714-1717 döneminde yazılmıştır ve Devletin içinde bulunduğu zafiyetler ele alınmış ve öneriler sunulmuştur. Bunlara başka kitapları da eklemek mümkündür.
Başlangıç bölümünde de altını çizdiğim üzere, toplumun geniş bölümüne ve orta öğrenim öğrencilerine sunulan bilgiler bu eleştirileri içermediği için Osmanlı hayranlığı ve özlemine kolayca kapılanlar çıkabilmektedir. Bu yapılırken de Cumhuriyet’in adeta Osmanlı döneminin parlak günlerine son verdiği görüşü aşılanmaya çalışılmaktadır.
Toplumun, Osmanlı Devleti dönemini bütün boyutları ile öğrenebilmesi ve hatalarından ders çıkarabilmesi ve Cumhuriyet’in kendilerine neler kazandırdığını anlayabilmesi için dönemi eleştiren kitaplardan da haberdar olması gerekir. Bu kitapların yazılması da yetmez, bizlerin zahmet edip yazılmış ve yazılacak bu kitapları satın alıp okumamız da gerekmektedir. Sizlere bu yazıda tanıttığım kitap 2000 yılında yayınlanmıştır. Olasıdır ki bin veya iki bin adet basılmıştır. İnternet’te yaptığım aramada ikinci baskı yapıldığını tespit edemedim. Böyle bir kitabın bir baskıda kalması üzerinde de hepimizin düşünmesi gerekir, üstelik kitabın halen geçerli liste fiyatı 10 TL dir.
Toplumumuza, tarihimize yönelik kapsamlı yeni araştırmaların sunulması ve toplumun da sunulan bu kitapları okuması gerektiğine inanıyorum. Bu inancımı desteklemek için de okurlarla ünlü Amerikan düşünürü Walter Lipmann’ın bir fikrini paylaşmak isterim; “Maliyeti ne olursa olsun kendimizi savunmak için yeterince zenginiz. Şimdi öğrenmemiz gereken şey, eğitilmemiz gereken düzeyde kendimizi eğitecek kadar da zengin olduğumuzdur(3).”     

Hikmet Uluğbay
   

(1) Ehrlich Eugene ve Marshall De Bruhl, “The International Thesaurus of Quotations”, HarperPerennial, sayfa 293.
(2) Andıç Fuat ve Süphan Andıç, “ Sadrazam Âli Paşa, Hayatı, Zamanı ve Siyasî Vasiyetnamesi”, Eren Yayıncılık İstanbul 2000.
(3) Brainyquote.com, Walter Lipmann quotes.
 

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s