İşsizliğe Çözüm Üretmek Kimin Görevi?

Başbakan Yardımcısı ve Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan’ın, (TUSKON) Türkiye İşadamları ve Sanayicileri Konfederasyonu Genişletilmiş Yönetim Kurulu toplantısında yaptığı konuşmadan basına yansıyan bir bölümü alıntılamak istiyorum; “Ancak, devlet yoluyla Türkiye’nin işsizlik sorununu çözemeyeceğimizi biliyoruz. Bir yılda 1 milyon 285 binlik artış, tamamen özel sektör tarafından gerçekleştirilen bir artış. Biz kamuya 20 bin, 30 bin, 40 bin kişi alarak Türkiye’nin işsizlik sorununu çözemeyiz. Asıl çözüm özel sektör(1).” Diğer bir gazetede Başbakan Yardımcısı’ndan yapılan alıntılar içinde şu cümleler de vardır; “Genel ekonomik büyüme, istihdam için temeldir. Sonuçta büyüme hızı istihdamı belirleyecektir.(2)”
Aynı toplantıda TUSKON Başkanının, 22 maddelik bir istihdam paketi hazırladıklarını ve bu paketi Başbakan Yardımcısı’na sunduklarını söyledikten sonra basına yansıyan bir ifadesini de alıntılamakta fayda görüyorum; “(Bu pakette) … istihdamın büyük bölümünü sağlayan ve işletmelerin yüzde 90 dan fazlasını oluşturan KOBİ’lere ayrı bir bakanlık ve banka kurulması önerisi de var(3).” 
Başbakan Yardımcısı’nın ifade ettiği, kamuya birkaç bin kişi alarak işsizliğin çözülemeyeceğine ben de katılıyorum. İstihdamın çok büyük ölçüde özel kesim tarafından yaratılması gerektiğine de inanıyorum. Ancak Başbakan Yardımcısı ile görüş birliğimiz burada sona eriyor. Zira özel sektörün istihdam yaratması geniş ölçüde Hükümetlerin izlediği ekonomik politikalara bağlı bulunmaktadır. Hükümet ekonomik büyümeyi istikrar içinde sürdürecek politikaları oluşturamıyor ise bunun sonucu elbette işsizlik olacaktır. Eğer özel kesim istihdam yaratamamış ve hatta işçi çıkarma kararı almaya başlamış ise dönüp bakılacak ilk yer Hükümetin ekonomik politikalarıdır. İşçi çıkarma (sermaye yoğun teknolojiye geçiş halleri hariç) özel kesimin küçülme baskısını yoğun hissettiği dönemlerde başvurduğu bir yöntemdir. Bu noktada bir hususun altını çizmekte de fayda görüyorum. Gelişmesini sürdüren ülkelerde Devlet de, özel kesim kadar olmasa bile istihdam yaratmak zorundadır. Zira gelişmesini sürdüren ülkelerde öğretmen, sağlık personeli, adli hizmetler gibi birçok alanda ciddi personel açıkları ve hizmet noksanı bulunur.
Bu saptamalardan sonra şimdi Başbakan Yardımcısı’nın TUSKON’da yaptığı konuşmadaki bazı saptamalarını veriler eşliğinde inceleyebiliriz.
“Büyüme hızı istihdamı belirleyecektir”
İlke olarak ekonomik büyümenin istihdamı artıracağı doğrudur. 2000 yılından 2009 sonuna kadar Türkiye’deki büyüme hızları istihdamı nasıl etkilemiştir? Bu sorunun yanıtını, Tablo 1 de yer alan veriler eşliğinde arayalım.
Tablo 1 den de görüldüğü üzere, 2000-2009 döneminde ekonomi 2001 krizi bir tarafa bırakılırsa, yüzde 6 nın üzerinde büyümüştür. AKP iktidarının ilk yılında büyüme oranı bir puan kadar düşerek  yüzde 5.3 e gerilemiş ise de 2004 yılında yüzde 9.4 e sıçramıştır. 2004 ü izleyen yıllarda ise büyüme oranı giderek düşmüş ve nihayet 2009 da geçici verilere göre yüzde 4.7 oranında küçülmeye dönmüştür.  Tablo 1 den görüldüğü üzere, büyümenin yüzde 9.4 olduğu 2004 yılından 2009 yılı sonuna kadar geçen beş yılda istihdam (21,277-19,632=) 1,645 bin kişi artmıştır. Bu yıl başına ortalama 329 bin kişilik artış demektir. Tablo 1 e dikkatle bakıldığında ekonominin yüzde 4.7 oranında küçüldüğü 2009 yılında, nasıl olduysa (21,277-21,198=) 79 bin kişilik istihdam artışı olmuştur. 2009 yılındaki bu sürpriz istihdam artışı konusunda daha ayrıntılı değerlendirmelerimi görmek isteyen okurlar, bu sitede yer alan bir önceki yazım “2009 Yılında Türkiye Ekonomisi Ne Kadar Küçüldü?” başlıklı yazıma göz atabilirler. Aynı sürede işsiz sayısındaki artış da (3,471-2,385=) 1,086 bin düzeyindedir.  
                                   Tablo 1
            2000-2009 döneminde G.S.Y.İ.H.  ve
                      istihdam değişmeleri
Yıllar           GSMH %       İstihdam (000)    İşsiz (000)
2000             6.8                  …                      …
2001            -5.7               21,524              1,967
2002             6.2               21,354              2,464
2003             5.3               21,147              2,493
2004             9.4               19,632              2,385
2005             8.4               20,067              2,388
2006             6.9               20,423              2,328
2007             4.7               20,738              2,376
2008             0.7               21,194              2,631
2009            -4.7               21,277              3,471
Kaynak: Hazine Müsteşarlığı online veri tabanı.

Tablo 1 den de görüldüğü üzere, Türkiye’de izlenen ekonomik politikalar istikrarlı bir büyüme sağlamaktan çok (yüzde 9.4 büyümeden yüzde 4.7 küçülmeye) istikrarlı bir büyüme oranı düşüşüne yol açmıştır. Dolayısı ile de işsizliği azaltamamış, aksine sürekli arttırmıştır. Başbakan Yardımcısı’nın söylediği gibi, “büyüme hızı istihdamı belirlemiştir.” Ama işsizliği çözecek yönde değil.
Türkiye’deki işgücünün 2001-2009 döneminde izlediği seyir Tablo 1 den yeterince net görülememektedir. Bu fotoğrafı daha net olarak görebilmek için Tablo 2 düzenlenmiştir. Okurların dikkatini Tablo 1 den de çekmiştir, istihdam sayısı 2001-2003 döneminde 21 milyonun üzerinde iken 2004 yılında 19.6 milyona inmiştir. Üstelik de ekonominin yüzde 9.4 oranında büyüdüğü bir ortamda. Benzeri garip gelişmeler Tablo 2 de de yer aldığı görülecektir. Bu garip görüntünün nedeni 2007 yılında yapılan “Adrese Dayalı Nüfus Sayımı”dır. TÜİK, bu sayımın ortaya koyduğu sonuçları, nüfus sayısı bakımından 1986 yılına kadar geri götürmüşken, işgücünün durumuna ilişkin verileri sadece 2004 yılına kadar geriye doğru uyarlamıştır. Aslında TÜİK’in bu uyarlama işini aynen nüfus verilerini geri götürdüğü 1986 yılına geri götürmesi doğru olurdu. Bu yapılamadı ise hiç olmazsa bir önceki nüfus sayımı olan 2000 yıla kadar geri götürmesi beklenirdi. TÜİK’in bunu yapmamış olması 2000-2007 arasında seri değişimlerinde kesintiye yol açmış ve ekonomik mukayeseleri güçleştirmiştir. Üstelik geriye uyarlama işlemini, ekonomik büyüme oranının yüzde 9.4 olduğu yılda durdurulması ciddi garipliklerin ortaya çıkmasına da neden olmuştur. Bunun en tipik örneği ekonomik büyümenin yüzde 9.4 olduğu yılda istihdam (21,147-19,632=) 1,515 bin kişi düşmüş görünmektedir. Aynı şekilde 2004 yılında kayıt dışı istihdam da (10,943-9,843=)1,100 bin kişi düşmüş görünmektedir. Böylece ekonominin yüzde 9.4 büyüdüğü yılda kayıt içi ve kayıt dışı istihdam (1,515 + 1,100=) 2,615 bin kişi düşmüş görünmektedir. Sadece bu örnek dahi istatistik verilerinde seri değişikliğine gidilirken nasıl özenli olunması gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu özen gösterilmediği taktirde bilimsel araştırma yapanlar müşkül durumda bırakılmaktadır. Bu tür araştırmaların yapılamaması da akılcı politika üretme arzusunda olan politik kadroların işini çok güçleştirmektedir. Bu değerlendirmelerden sonra Tablo 2 yi konumuz açısından değerlendirmeye başlayabiliriz. 
                                   Tablo 2
2001-2009 döneminde işgücünün durumu (000 ilavesiyle)
            15 Yaş     İşgücü                                          Kayıt dışı
Yıllar       üzeri       Arzı         İstihdam        İşsiz          istihdam
2001    47,158    23,491       21,524        1,967          11,382
2002    48,041    23,818       21,354        2,464          11,133
2003    48,912    23,640       21,147        2,493          10,943
2004    47,544    22,016       19,632        2,385            9,843
2005    48,359    22,455       20,067        2,388            9,666
2006    49,174    22,751       20,423        2,328            9,593
2007    49,994    23,114       20,738        2,376            9,423
2008    50,772    23,805       21,194        2,631            9,220
2009    51,686    24,748       21,277        3,471            9,328
Kaynak: Hazine Müsteşarlığı online veri tabanı.   

Tablo 2 den de hesaplanabileceği gibi 2004-2009 döneminde 15 yaş ve üzeri nüfus 4,142 bin kişi artmışken, bu sayının yüzde 66 sı olan 2,732 bin kişi işgücü arzına girebilmiştir. Bu düşük oranın nedeni, bu sitede daha önce yayınlanmış bulunan “İşsizlik oranını kadınlar mı yükseltiyor?” başlıklı yazımda da açıkladığım üzere, kadınların işgücüne katılım oranının son derece düşük olmasıdır. İşin diğer bir ilginç yanı ise, aynı dönemde istihdam 1,645 bin kişi artmasıdır. Diğer bir deyişle 2004-2009 döneminde 15 yaş ve üzeri nüfus 4,142 bin kişi artmasına rağmen bunun ancak yüzde 39.7 si istihdam edilebilmiştir. Bir başka açıdan bakıldığında 15 yaş üzeri nüfusun yüzde 60.3 ü üretecek konumda olmasına rağmen izlenen politikalar nedeni ile tüketici olarak kalmıştır.  
Tablo 2 de dikkatli gözlerden kaçmayacak bir husus da istihdam 2004-2009 döneminde 1,645 bin kişi artarken, kayıt dışı istihdam da (9,843 – 9,328=) 515 bin kişi azalmış olmasıdır. Bu durumda istihdamdaki net artış (1,645 – 515=) 1,130 bin kişi düzeyinde kalmıştır.  Tablo 2 nin ortaya koyduğu diğer bir gerçek ise, 2004-2009 döneminde resmen kabul edilen işsiz sayısının da 1,086 bin kişi artmış olmasıdır. Resmen kabul edilen işsiz sayısın nispeten düşük görünmesinin temel nedeni de işgücüne katılım oranının ülkemizde gelişmiş ülkelere göre çok düşük gösterilmesidir. Özellikle kadınların kentlerdeki işgücüne katılımının sosyal baskılar nedeni ile düşük kalması da bu oranın küçük düzeyde olmasını etkileyen en önemli faktördür.
Başbakan Yardımcısı’nın gözlemlediği gibi, 2004-2009 döneminde büyüme hızının hızla düşmesi ülkemizdeki işsizliği besleyen önemli bir unsur olmuştur. Büyüme hızının düşmesinden ve işsizliğin artmasından özel kesimi sorumlu tutmak yukarıda sunulan bilgilerin yanında aşağıda sunulacak verilerin ışığında pek de sorumlu ve tutarlı bir tavır olamaz.
İzlenen döviz kuru politikasının işsizlik üzerindeki etkisi
2002 yılı sonundan bu yana izlenen döviz kuru politikası ile Türkiye’den çok yabancı ülkelerde istihdam yaratılmıştır. Bu görüşümü netleştirmek için şu açıklamayı yapmak durumundayım; ihracat ülkemizde istihdamı artırırken, ithalat mal ve hizmet aldığımız ülkelerdeki istihdamı yükseltir. Bu konudaki değerlendirmelerimi de Tablo 3 de yer alan veriler eşliğinde yapmak isterim.
                                   Tablo 3
  2000-2009 döneminde dış ticaretteki gelişmeler
                         (milyon dolar olarak)
 Yıllar      İhracat      İthalat         Fark       İhr./ith. %
2000      27,775     54,502   –  26,727          51.0
2001      31,334     41,399   –  10,065          75.7
2002      36,059     51,554   –  15,495          69.9
2003      47,253     69,340   –  22,087          68.1
2004      63,167     97,540   –  34,373          64.8
2005      73,476   116,774   –  43,298          62.9
2006      85,535   139,576   –  54,041          61.3
2007    107,272   170,063   –  62,791          63.1
2008    132,027   201,964   –  69,937          65.4
2009    102,129   140,926   –  38,797          72.5
03-09                                -325,324
Kaynak: Hazine Müsteşarlığı online veri tabanı.

Tablo 3 den de görüldüğü üzere, AKP’nin iktidara geldiğinden bu yana izlenen kur politikalarının sonucunda dış ticaret açığı bir yıldan diğerine hızla yükselmiştir. 2003-2009 döneminde verilen dış ticaret açıklarının toplamı 325.3 milyar doları bulmuştur. Bunun anlamı 2003-2009 döneminde dış ticaret nedeni ile ülke dışında 325.3 milyar dolarlık üretim yapılacak şekilde istihdam yaratılmıştır. Ülkemizde işsizliği bir türlü azaltılamaması hatta artmasının nedeni izlenen politikalar nedeni ile ülke içinden çok ülke dışında istihdam yaratılmış olmasıdır.
Bu noktada okurlarla birkaç hafta önce yaşadığım bir deneyimi paylaşmak isterim, ülkemizde üretilmiş ve yaklaşık yirmi yıldır kullandığımız çamaşır makinesi arızalandı. Çağırdığımız servis elemanları bu tür makinelerin artık özel üretim olarak yapıldığını ve yüksek fiyatlı olduğunu söyledi. Sohbetimiz sırasında, makinemizin tamburunun dışındaki haznenin de çelik olduğunu ve bunların geçmişte ülkede üretildiğini söyledikten sonra yeni makinelerin parçalarının önemli bir bölümünün Çin’den ithal edilerek monte edildiğini açıkladıktan sonra artık tamburların dışındaki haznenin de plastik olarak Çin’den ithal edilmiş olduğunu belirtti. Bu örneği ülkemizde üretilmekte olan birçok ürüne uyarlamak mümkündür. Dolayısı ile bırakın ihracat için yapılan ara mamul ithalatını, iç pazara yönelik üretimi ve tüketimini sürdürebilmek için dahi ulusal yan sanayiden çok ithal ara mamul kullanımı hem değer hem de oransal olarak artmıştır. Bunun sonucunda da ara malları sanayi ülkemizde ciddi biçimde küçülmüştür. Ulusal üretimde ithal yarı mamul ürünlerin payının artmasının bir yan etkisi de, makineler arızalandıkça ve servis elemanları arızalı parçayı ithal yedeği ile değiştirildikçe dışarıdaki yaratılan istihdamın devamı da güven altına alınmaktadır.
Bu değerlendirmelerimi daha da netleştirebilmek için 2003 den bu yana izlenen kur politikası ile ulusal ara mamul sanayinin nasıl çöktüğünü ve bir ithalat cenneti haline getirildiğimizi Tablo 4 eşliğinde açıklamak isterim.
Tablo 4 ün incelenmesinden de görüleceği üzere, ABD ile Türkiye arasındaki enflasyon farkları hızla azalsa bile göz ardı edilmeyecek düzeydedir. Enflasyon farkı bu düzeylerde seyrederken dolar kuru bir yıl önceki TL değerini korumuş olsa idi, TL enflasyon farkı kadar değer kazanmış olacaktı. Oysa, özellikle 2002 den sonra TL’nin değerinin Dolara karşı yükseldiği görülmektedir. Bu durumda TL’nin değer kazanması enflasyon oranları arasındaki farktan daha fazla olmuştur. Bu durumun 2005 yılındaki istisna bir tarafa bırakılırsa TL’nin 2002-2008 döneminde çok ciddi değer kazanmıştır. TL’nin Dolara karşı değer kazanması ülkede üretilen mal ve hizmetleri, Dolar cinsi fiyatlarla daha pahallı kıldığı için, iç tüketim için ithal ürünleri tercih edilir konuma gelmiştir. Bunun sonucu Tablo 3 den hatırlanacağı üzere, ithalat, ihracattan daha hızlı artmıştır. Dolayısı ile ülkedeki istihdam daha düşük hızla artarken, işsizlik de sürekli büyümüştür. 
                                   Tablo 4
    2000-2009 döneminde TL/Dolar kurları ve
       ABD ve Türkiye’deki enflasyon oranları
Yıllar     TL/Dolar     ÜFE    ABD Enfl.       Enfl. Farkı
2000      0.628     32.60       3.37             29.23  
2001      1.221     88.56       2.82             85.74
2002      1.521     30.84       1.60             29.24
2003      1.492     13.94       2.30             11.64
2004      1.432     15.35       2.67             12.68
2005      1.348       2.66       3.38             -0.72
2006      1.441     11.58       3.22               8.36
2007      1.300       5.94       2.86               3.08
2008      1.281       8.11       3.80               4.31
2009      1.545       5.93      -0.39              6.32
Kaynak: TL/Dolar kuru Hazine Müsteşarlığı veri tabanında yer alan GSYİH’nın TL ve Dolar değerlerinin bölünmesi ile tarafımdan hesaplanmıştır. ÜFE değerleri TÜİK’in veri tabanından ve ABD enflasyon oranları da IMF nin online veri tabanından elde edilmiştir. 

Tablo 4 den hareket ederek, TL’nin Dolar karşısında gerçekte ne kadar değer kazandığı ayrı bir tablo halinde gösterilebilirdi. Tablo 4 deki bilgi yeterince aydınlatıcı olduğundan daha karmaşık bir hesapla okuru yormakta fayda görmedim. 2009 krizi ile TL dolar karşısında ciddi bir değer kaybına uğradı ise de bu değer kaybının geçmişte TL’nin kazandığı değerden çok daha düşük olduğu anımsandığında, kriz yılında dış ticaret ve cari işlemler açığının devam etmesinin nedeni kolayca anlaşılır. Geçmiş yıllara ilişkin veriler incelenirse, ekonomik kriz dönemlerinde Türkiye’nin, aynen 2001 yılında olduğu gibi, cari işlemler fazlası verdiği görülür. Ayrıca, 2010 yılında TL’nin yeniden değer kazanmaya başladığı hatırlanırsa, 2009 yılında kur üzerinden sağlanan kısmi avantajın giderek azalmakta olduğu da meydandadır.
TL değer kazanırken, enerji maliyetlerinin yükselen petrol fiyatları ve Türkiye’de enerji üzerindeki yüksek vergi yükü anımsandığında, ülke girişimcisinin kur yanında enerji maliyet baskısını da iç ve dış pazara yönelik üretiminde yoğun bir biçimde hissettiği kolayca görülür. Bunun yanında, işgücü maliyetlerinin dolarla ifade edilen değerlerinin TL’nin değer kazanmasına paralel olarak yükseldiği de göz önüne alınırsa, sanayi üretimi yapanların karşılaştığı sorunlar daha kolay anlaşılır.
Bu durumda Başbakan’ın işsizliğe çare olarak işverenlerin birer işçi alma önerisinin ne kadar gerçekçi olduğu ciddi bir şekilde tartışmaya açık hale gelir. Başbakan ve Başbakan Yardımcısı’nın 2003-2009 döneminde ülkemiz işverenlerinin, yukarıda saydığım nedenlerle, endüstri robotları kullanım ve siparişlerindeki artışa göz atmalarında kendileri için fayda vardır.
Bu noktada okurlara bir bilgiyi daha sunmakta fayda görüyorum. TL’nin değeri artarken işgücünün verimliliğindeki artış bunu dengeleyecek düzeyden çok uzak kalmıştır.  Verimlilik artışı konusunda yayınlanmış bilgi Tablo 5 de yer almaktadır. Aradığım kaynaklarda bulduğum bu seri 2005 yılını 100 kabul ederek başlamaktadır. Daha önceki döneme ilişkin verilere ulaşamadığım için Tablo 5 e dahil edemedi. Tablo 5 den de görülen verimlilik artışının önemli bölümünün işgücünün eğitim niteliklerinden çok sanayide yüksek teknolojiye yapılan yatırımdan kaynaklandığını düşünüyorum.  
                                   Tablo 5
                    Toplam sanayide verimlilik
                          çalışan kişi başına

                            Bir önceki yıla 
Yıllar                       göre artış %
2006                             5.1
2007                             2.8
2008                            -0.6
2009                             0.2
Kaynak: Hazine Müsteşarlığı online veri tabanı.

TL’nin değer kazanması ve bunun yol açtığı büyük boyutlu dış ticaret açıkları beraberinde çığ gibi büyüyen cari işlemler açıklarını getirmiştir. 2000-2009 döneminde cari işlemler dengesinde görülen gelişmeler Tablo 6 da yer almaktadır.
                                   Tablo 6
2000-2009 döneminde cari işlemler dengesindeki gelişmeler
                         (milyon dolar olarak)
Yıllar           C.İ.Dengesi            C.İ.D./GSYİH %
2000           –    9,920                      -3.7
2001                3,760                       1.9
2002           –       626                      -0.3
2003           –    7,515                      -2.5
2004           –  14,431                      -3.7
2005           –  22,198                      -4.6
2006           –  32,193                      -6.1
2007           –  38,311                      -5.9
2008           –  41,946                      -5.7
2009           –  13,958                      -2.3
03-09          -170,552
Kaynak: Hazine Müsteşarlığı’nın online veri tabanı.

Tablo 6, 2003-2009 döneminde cari işlemler açıklarının toplamının 170,552 milyon dolara ulaştığını göstermektedir. Aynı dönemde dış ticaret açığının da 325,324 milyon dolar olduğu hatırlanırsa AKP döneminde ülke dışında istihdam yaratmanın boyutu açıkça görülür.
Cari işlemler açıklarının nasıl finanse edildiğine de derhal göz atmakta yarar görüyorum. Bu amaçla iki tablo hazırlanmıştır. Tablo 7 de Türkiye’nin dış borcunda yer alan gelişmeler yer almaktadır.
                                   Tablo 7
        Türkiye’nin dış borcundaki gelişmeler
                      (milyon dolar olarak)
Yıllar   Kamu Sek.   Özel Sek.  Ö.S. Kısa Vade  Ö.S. Uzun Vade
2000       50,081      54,431         25,187              29,234
2001       47,129      42,112         14,632              27,480
2002       64,534      43,002         13,854              29,148
2003       70,844      48,892         18,812              30,080
2004       75,668      63,933         27,078              36,855
2005       70,411      83,903         33,387              50,516
2006       71,587    120,346         38,327              82,019
2007       73,488    160,101         38,730            121,371
2008       78,160    185,435         45,458            139,933
2009       79,900    174,400         46,700            127,700
Kaynak: Hazine Müsteşarlığı online veri tabanı

Tablo 7 den de görüldüğü üzere, 2002 sonu ile 2009 sonu arasında özel kesimin dış borç stoku (174,400- 43,002=) 131,398 milyon dolar artmıştır. Özel sektörün dış borç stokundaki bu artış, cari işlemler açıklarını karşılamaya yetmemiştir. Cari işlemler açığının karşılanmayan boyutu (170,552-131,398=) 39,154 milyon doları nereden karşılanmıştır sorusuna yanıt bulabilmek için bu dönemde ülkeye giren yabancı sermaye miktarına göz atmakta yarar vardır bu amaçla Tablo 8 düzenlenmiştir.
Tablo 8 den de görüldüğü üzere, 2002 sonu ile 2009 sonu arasında ülkeye 68,014 milyon dolar doğrudan sermaye ve 14,787 milyon doları da gayrimenkul satış geliri olmak üzere, toplamda 82,801 milyon dolar tutarında net yabancı sermaye girişi olmuştur.
Bu durumda 2003-2009 döneminde Türkiye 131,398 milyon doları özel kesim borçlanma artışı ve 82,801 milyon doları doğrudan yabancı sermaye ve gayrimenkul satışı geliri olmak üzere toplamda 214,199 milyon dolar yabancı kaynak girişi olmuştur. Bu kaynağın 170,552 milyon doları aynı dönemin cari işlemler açığını karşılamaya gitmiştir. Bu durumda bakiye olarak 43,647 milyon dolar kalmıştır.  Acaba kalan miktar bu kadar mıdır?
                                   Tablo 8
2000-2009 döneminde Türkiye’ye giren doğrudan yabancı sermaye
                              (milyon dolar)
Yıllar        D.Y.S. (Net)          Gayrimenkul (Net)
2000             982                         …
2001          3,352                         …
2002          1,137                         …
2003             754                        998
2004          1,540                     1,343
2005          8,190                     1,841
2006        17,263                     2,922
2007        19,121                     2,926
2008        15,332                     2,937
2009          5,814                     1,820
03-09       68,014                   14,787
Kaynak: Hazine Müsteşarlığı online veri tabanı.

Bu siteyi izleyenlerin “Türkiye, ABD Hazinesi’ne yıllardır giderek artan miktarda borç vermiş durumda” başlıklı yazımdan da anımsayacakları üzere, ülkemiz gerçek ve tüzel kişileri yıllardır ABD Hazine borç kağıtlarına para yatıra gelmektedir. ABD Hazine borç kağıtlarına Türklerin yatırdığı miktar 2009 sonu itibariyle 28.1 milyar dolardır(4).  Türklerin ABD Hazine borç kağıtlarına yatırdığı miktarın zaman içinde gösterdiği gelişmeyi izlemek isteyenler dipnot 4 deki sözcükleri arama motorlarına yazarak ABD Hazinesi’ne ait veri tabanına bakabilirler. Bu durumda biraz önce yurt dışında Türkiye’ye çeşitli adlar altında gelen toplam 214,1999 milyon dolardan cari işlemler açıklarını karşıladıktan sonra bakiye olarak kaldığı belirtilen 43,647 milyon dolardan 28.1 milyar dolarının da ABD borç kağıtlarına yatırıldığı göz önüne alındığında geri kala kala 15,547 milyon dolar artar. Tabii, Türkiye diğer ülkelerin borç kağıtlarına ve sermaye piyasalarına başkaca para yatırmadı ise. 
Türkiye’nin çok sınırlı gönüllü tasarruflarına bu 15.5 milyar eklediğinizde Türkiye’de işsizliği azaltmanız mümkün olmaz.
Türkiye’de işsizliği azaltamamanın bir diğer önemli nedeni de yıllardır bu ülkede bazı siyasetçilerin ailelere en az dört veya üç çocuk sahibi olmayı öğütleye gelmeleridir. Bu öğüdü işiten vatandaşlar, “iyi de beyzadelerim siz, biz eğitimleri için tarlalarımızı annelerinin bileziklerini satıp okuttuğumuz çocuklarımıza iş olanağı yaratamazken ne hakla işsiz kalacak yeni çocuklara sahip olmamızı bizden istiyorsunuz” sorusunu sormadığı sürece ülkemizde işsizliği azalması söz konusu olamayacaktır.  
Bu arada son yıllarda ülkemizde artan istihdama yakından bakıldığında bunun azımsanmayacak bir bölümünün kamuda ve özel kesimde güvenlik alanına yönelik olduğu da görülür. Diğer bir deyişle artan işsizliğin yol açtığı mala ve cana yönelik suçlardaki artış, son yıllardaki istihdam artışı artışını sağlamada küçümsenmeyecek bir rol oynamıştır.
Giriş bölümünde TUSKON Yönetim Kurulu Başkanı’nın Başbakan Yardımcısı’na sunduğu önerilerin arasında KOBİ’lere yönelik ayrı bakanlık ve banka kurulması önerilerinin bulunduğunu da alıntılamıştım. Yazımı tamamlamadan önce kısaca bu konulara da değinmek istiyorum. KOBİ’lere yönelik ayrı bir bakanlık kurulması gerçekçi bir yaklaşım değildir. Zira, sorunların çözümü için fikir,  istek, kararlılık ve öncelik yok ise bakanlık kurulmasının sağlayacağı bir fayda da yoktur. Aslında, bakanlık kurularak çözülmüş pek bir sorun da yoktur. Kabinedeki bakanlıkların isimlerini anımsayın ve ülkenin bu alanlardaki sorunlarının ne kadarının çözdüğüne ilişkin düşüncelerinizle birlikte değerlendirin. KOBİ’ler için ayrı bir banka kurulması da gerçekçi bir istek değildir. Böyle bir isteği gündeme getirmek yerine, KOBİ’lere kredi açmak üzere kurulmuş olan Halk Bankası kredilerindeki artışın boyutunu ve kullanım biçimini tartışmak daha gerçekçi bir yaklaşım olacaktır.
Kısa süre sonra, gelen doğrudan sermayenin kâr transferleri giren yabancı sermayeyi aşacak ve bu kalem gelirleri eksiye dönebilecektir. Büyüyen özel kesim borçlarının aynı hızla artmama olasılığı demoklesin kılıcı gibi ekonominin üzerinde sallanmaya devam edecektir.
Hikmet Uluğbay

         
(1) “Kamuya 40 bin kişi alarak işsizlik sorunu çözülemez”, Haber Türk Gazetesi  12 Mayıs 2010. Sayfa 12.
(2) “AKP’nin işsizlik aczi”, Cumhuriyet Gazetesi , 9 Mayıs 2010 sayfa 15.
(3) Yukarıda yer alan Haber Türk haberi.
(4) Major Foreign Holders of Treasury Securities.

 

İşsizliğe Çözüm Üretmek Kimin Görevi?” üzerine bir yorum

  1. Rakamlar olayların nedeni değil, sonucu. Büyümenin dünya çapında durmasının esas nedeni sizin de haberdar olduğunuz petrol arzının artmaması ile ortaya çıkan doğal kaynak sıkışması. Bu tespiti yapan ya da diğer bir deyişle bunun farkına varan ekonomistlerin sayısında görünür bir artış varsa da ezici çoğunluk 2007’de başlayan krizin geçici olduğu temelsiz varsayımından kurtulamamış durumda. Büyümenin devam edemeyecek olması işsizliğin HIZLANARAK artacağını garantilemekte. Zira nüfus artış hızımız ekonomik göstergelerle değil, cehaletimizin derinliğiyle doğru orantılı. Cehaletimiz nüfusumuzun çıldırmaya başladığı 60’lardan beri katlanarak devam etmekte. 1970’lerde zirve yapan sol partilerin oy oranının (ya da “pazar payının”) sürekli bir düşüşte olması, cahil kesimin nispeten hızlı çoğalmasının sonuçlarından sadece birisi.

    Denklem basit:
    İşsizlik sanayi uygarlığının yarattığı bir kavram. Sanayi sürekli büyümeye, büyüme de sürekli daha fazla doğal kaynak kullanımına muhtaç. Doğal kaynakların, özellikle fosil yakıt enerjisinin sınırlarına ulaştık. Bunun ilk göstergesi 2005 yılından beri petrol üretiminin artmamasıdır. Bu bilgiyi dileyen herkes basit bir Google aramasıyla doğrulayabilir. Büyüme sürdürülemeyecek, sanayi ekonomisi çökecek. Sanayi ekonomisi çökerken haliyle işsizlik görülmemiş oranlara ulaşacak. Bunu ne devlet, ne özel sektör durdurabilir. Görüyorsunuz ki sebepler doğal. Doğanın kanunlarını devletler değiştiremeyeceğine göre, kafamızı kuma gömmeyi bırakalım ve fizik ve matematiğin değişmez gerçekleriyle yüzleşelim. İşsizlik istemeyen, işe daha az çocuk yaparak başlasın. İşsizliği çözeceğini iddia eden parti, herşeyden önce programına nüfus artışını durdurucu ciddi tedbirleri alsın.

    http://www.buyukcokus.com

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s