Cumhuriyetimizin Petrol Politikaları

(Aşağıda okuyacağınız metin, 28 Ekim 2009 günü Petrol Mühendisleri Odası’nda gerçekleşen Enerji Sohbetleri-1 de yapılan konuşmanın geniş şeklidir.)
Petrol Mühendisleri Odası Başkanı sayın Mehmet Kul’a ve Enerji Komisyonu Üyesi sayın Mustafa Atagün’e “Cumhuriyetimizin Petrol Politikaları” konusundaki düşüncelerimi sizlerle paylaşma onur ve ayrıcalığını bana verdikleri ve siz değerli katılımcılara da beni dinlemek için yaşamınızdan zaman ayırdığınız için teşekkürlerimi sunarım.
Ülkemizin değerli petrol mühendisleri ve değerli konuklar, benim sizlere “petrol politikaları” konusunda bir konuşma yapmam, bir özdeyişimizde çok güzel ifade edildiği gibi “tereciye tere satmak” olacaktır. Yakın tarihimizin şekillenmesinde petrole yönelik uluslararası politikaların oynadığı rol konusunda, okuyarak öğrendiklerime düşüncelerimi de katarak toplumla paylaşmak için bir kitap yazmış olmam ve bu konuda öğrenmeye devam ettiklerimi de zaman zaman yazıya dökmem ve söyleşilerde paylaşmam beni petrol politikaları konusunda bir uzman konumuna taşımaz. O nedenle sunumumda ve olası sorularınızı yanıtlarken benim bu konunun bir amatör öğrencisi olmaya devam ettiğimi unutmamanızı özellikle isterim. Paylaşacağım bilgiler ve düşüncelerim ile sizlerin zengin bilgi birikimine ek bir bakış açısı sunabilirsem son derece mutlu olacağım
Konu başlığını “Cumhuriyetimizin Petrol Politikaları” olarak seçtiğiniz için kendimi daha iyi ifade edebilmek için önce bazı kavramları netleştirmem gerekiyor. Politika sözcüğünü Türk Dil Kurumu’nun sözlüğü “devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatı, siyaset, siyasa” olarak tanımlamaktadır. “Cumhuriyetimizin Petrol Politikaları” sözcükleri “devletin petrol politikaları” ifadesi ile eşanlamlıdır. Dolayısı ile bugün konuşacağımız konu devletin petrol politikaları veya diğer bir deyişle devletin, petrol konusunda “ulusal çıkar”ları korumak için iç ve dış politikada hangi yol, yöntem ve araçları nasıl ve hangi etkinlikte kullandığını kapsayacaktır. Dikkat edildiği üzere, sözlüklerin klasik politika tanımına “ulusal çıkar” sözcüklerini ekledim. Buna gerek duymamın nedeni, sanayi devriminden sonra fosil enerji kaynaklarının öneminin giderek artması ve bu bağlamda çok özel bir öneme sahip olan petrolün 20 inci yüzyılın başından itibaren stratejik enerji ham maddesi konumuna gelmesi sonucu, yaklaşık 130 yıldır sanayileşmiş devletlerin, dünyanın petrol bulunan sınırlı coğrafyalarını denetlemeye yönelik izlediği politikaların açıkça veya üstü kapalı olarak daima “ulusal çıkar” hesabına dayandırılmış olmasıdır.
Gelişmiş ülkeler, özellikle yabancı ülkelerdeki ekonomik çıkarlarını ve o ülkelerin topraklarındaki ve denizlerindeki doğal kaynakları denetlemek için izledikleri politikaları açıklarken, başlangıçta nadiren “ulusal çıkar” sözcüklerini kullanırlar, ancak hedefleri daima ulusal çıkarları olmuştur. Ulusal çıkar sözcüğünü dış politika alanında ilk kez duraksamadan ve dilini ısırmadan söyleyen ilk devlet adamı benim tespit edebildiğim kadarı ile 1855-1865 yılları arasında Britanya İmparatorluğu’nun Başbakanlığını yapmış olan Henry Temple Palmerston’dur. Palmerston başbakan olmadan çok önce 1 Mart 1848 günü Avam Kamarası’nda dış politika üzerinde yaptığı konuşmada şu ifadeleri kullanmıştır; “Bizim sonsuza dek yanımızda olacak dostlarımız yoktur ve bizim sürekli kalıcı düşmanlarımız da yoktur. Bizim sürekli ve sonsuza dek var olacak çıkarlarımız mevcuttur ve işte bu çıkarları izlemek bizim görevimizdir.(1)” Bireysel çıkar konusunda bilinçlenmemiş toplumların ulusal çıkar düzeyine ulaşmaları oldukça zordur. Bu nedenle bireysel çıkar bilinci konusunda da sizlerle bir özdeyişi paylaşmak isterim. Bireysel çıkarın her yola başvuracağına ve her kılığa gireceğine ilişkin saptamayı da çok daha önceleri 1665 yılında Fransız yazar François La Rochefoucauld (Roşfuko olarak okunur)şöyle belirtmiştir; “Kişisel çıkar, bütün dilleri konuşur, her rolü oynar hatta ilgisizlik rolünü bile. (2)” Rochefoucauld’un kişisel çıkar için dile getirdiği bu söylemin “stratejik ham maddeleri denetleme için yürütülen uluslar arası çıkar çekişmesi” için de aynen geçerli olduğunu tarih birçok kez kanıtlamıştır ve olaylar halen dahi kanıtlamaya devam etmektedir.
Konumuz olan petrole yönelik ulusal çıkar söylemleri 19 uncu yüzyılın son çeyreğinden itibaren sıkça dile getirilmeye başlanmıştır. Bu konuda sizlerle paylaşmak istediğim ilk örnek İngiltere Donanma Bakanı Walter Hume Long’a aittir. Long 23 Mart 1920 günü yaptığı bir konuşmada şunları dile getirmiştir; “Dünyadaki bilinen petrol yataklarını ele geçirebilirsek, dilediğimiz gibi kullanabiliriz. Eğer, Büyük Britanya ‘ele geçirilebilir’ petrol sahalarına sahip olma fırsatını elinden kaçırırsa Hükümet ‘ulusal çıkarlar bakımından en uygun zamanda harekete geçmemekle suçlanacaktır.’ Olağan dışı fırsatların eşiğindeyiz; ya biz bu kapıdan girmek için gerekeni yapacağız veya başkaları girecek ve geleceğin anahtarına sahip olacaklardır. (3)” 1920 yılında söylenen bu düşüncenin en önemli sözcükleri “petrol ve geleceğin anahtarı” dır.
Aynı günlerde İngiliz Amirali Philip Dumas ise Birinci Dünya Savaşı’nın gerçek nedeni konusunda, herkesin söylemekten uzak durduğu, bir gerçeği bütün yalınlığı ile söyleyivermiştir; “Bu, geniş ölçüde petrole yönelik bir savaştı. Geleceğin harpleri tamamen o amaca yönelik olacaktır. Bismark’ın ‘kan ve demir’ özdeyişi artık ‘kan ve petrol şeklinde ifade edilecektir.(4)”
Birinci Dünya Savaşı sonrasında dile getirilen petrole yönelik ulusal çıkar söylemleri izleyen dönemlerde de devam etmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD Dışişleri Bakanlığı Politika Planlama Dairesi Başkanı George Kennan’ın 1948 yılındaki şu gözlemi de çok önemlidir; “Biz dünyanın zenginliklerinin yüzde 50 sine yakınına ve dünya nüfusunun da sadece yüzde 6 sına sahip bulunuyoruz. Gelecek için bizim gerçek hedefimiz, ulusal güvenliğimize zarar vermeksizin bu dengesizliği sürdürecek ilişki yapısını oluşturmak olmalıdır. Bu amaçla, bütün duygusallıkları ve hayalleri bir tarafa bırakmalıyız ve bütün dikkatimizi her yerde acil ulusal hedeflerimize yoğunlaşmalıyız. İnsan hakları, (diğer ülkelerdeki) yaşam standardını yükseltmek ve demokratikleşme gibi muğlak ve gerçekçi olmayan söylemlere son vermeliyiz. Doğrudan güç kavramları ile uğraşacağımız günler uzakta değildir. İdealist sloganlarla kendimizi engellemekten ne kadar uzak durursak o kadar iyi olacaktır.(5)”
ABD Başkanı Nixon’un Ulusal Güvenlik Danışmanı ve Dışişleri Bakanı görevlerinde bulunan Henry A. Kissinger Nisan 1974 de hazırladığı çok gizli damgalı bir belgede diğer hususların yanında şunu da belirtmiştir; “Petrolü kontrol ettiğinizde milletleri (devletleri) kontrolünüz altına alısınız, gıdayı kontrolünüz altına aldığınızda da insanları kontrol altına almış olursunuz.(6)”
ABD Başkanı Jimmy Carter 23 Ocak 1980 günü, “Basra Körfezi petrolüne erişim yaşamsal bir ulusal çıkarımızdır. Bu çıkarımızı korumak için ABD askeri güç kullanımı da dahil her vasıtayı kullanmaya hazırdır.(7)”
Petrol ve enerji konularında çok değerli çalışmaları ile ünlü Amerikalı araştırmacı Michael T. Klare içinde bulunduğumuz dönem için 2005 yılında şu gözlemde bulunmuştur; “Küresel enerji kaynaklarına yönelik mücadele yoğunlaştıkça, Vaşington’dan Yeni Delhi’ye, Karakas’a, Moskova’ya ve Pekin’e değin ulusal liderlerin ve şirket yöneticilerinin belli başlı petrol ve doğal gaz kaynaklarını kontrol etmeye yönelik çabaları da artmaktadır.(8)”
Bu konuda daha birçok söylemi saymak mümkündür. Son olarak Irak’ın işgaline yönelik olarak yapılan iki açıklamaya yer vermek istiyorum. Bunlardan ilki, kişiliği, keskin gözlem ve eleştirileri ile ünlü Noam Chomsky’e aittir. Chomsky 2006 yılında şu hususu vurgulamıştır; “Irak’ın önde gelen ihraç ürünleri marul ve salatalık olsa ve büyük petrol sahaları da Güney Pasifik’te yer alsa idi, ABD’nin yine de bu ülkeyi özgürleştireceğine inanmak için bizim yönetenlere sıra dışı bir teslimiyetimiz gerekir.(9)” İkincisi ise,  15 yılı aşkın süre ABD Merkez Bankası Başkanlığı görevini üstlenmiş bulunan Alan Greenspan’ın anılarında Irak’ın işgali ile ilgili olarak ifade ettiği düşüncesini sizlerle paylaşmak isterim; “Herkesin bildiği gerçeği teslim etmek, politik olarak, rahatsız edici olsa da üzülerek belirtirim ki Irak savaşı geniş ölçüde petrolle ilgili idi.(10)”
Buraya kadar paylaştığım alıntılar tamamen İngiliz ve ABD politikacıları veya uzmanlarına ait bulunmaktadır. Bu verdiğim örnekler sizlerde yanlış bir izlenim yaratmasın.  Ulusal çıkarları için her şeyi göze alan politik yaklaşımlar sadece bu iki ülkeyle sınırlı değildir. Fransa, Almanya, Rusya, Çin, Hindistan, İtalya ve daha birçok devlet ulusal çıkarlarını ve bu bağlamda da özellikle petrole yönelik çıkarlarını korumak için kuklalarını kullanarak yaptıkları savaşlar da dahil her türlü politika araçlarını kullana gelmektedirler. Petrol üretiminin tavan yapacağı sürecin içine girildiğinin anlaşılması ile birlikte bu çıkar çekişmesi çok daha yoğun ve acımasız bir hale gelmiş bulunmaktadır. Sadece diğer ülkeler, İngiltere ve ABD gibi amaçlarını açıkça dile getirmekten olabildiğince uzak durmayı diplomatik üsluplarına ve hesaplarına daha uygun bulmaktadırlar.
Bu noktada, sizler, iyi ama bugün Cumhuriyetimizin Petrol Politikalarını konuşacak idik, neden siz dünyada petrole yönelik olarak yaşanan çıkar çatışmalarını anlatmaya başladınız diye sormak ihtiyacını duyabilirsiniz. Soru haklı olmakla birlikte, Cumhuriyetin nasıl bir dünyada petrol politikaları üretmek ve uygulamak durumunda olduğunu anımsamadan konuyu işlemeye başlamak tek boyutlu ve ayağı yere basmayan bir sunum olurdu. O nedenle sunumuma böyle başlamayı daha doğru ve gerçekçi buldum.
Cumhuriyetimizin Petrol Politikalarını sizlere üç bölüm altında sunmaya çalışacağım. Birincisi, Kurtuluş Savaşı dönemi ve sonrası, ikincisi 1954 yılında çıkarılan Petrol Kanunu ile başlayan dönem ve nihayet Irak-İran savaşı ile başlayan ve 2008 yılında Türk Petrol Kanunu tasarısını çıkarma çabası ile içine girilen son dönem.

Kurtuluş Savaşı’ndan 1954 yılına kadar süren dönem
Kurtuluş Savaşı’nı başlatan ve yöneten kadro başta Atatürk olmak üzere, petrolün geleceğin temel enerji kaynağı olacağının bilincinde idiler. Bu bilgileri Birinci Dünya Savaşı öncesinde Osmanlı topraklarındaki petrol kaynaklarını ele geçirmek için İngiltere ve Almanya arasında yer alan çekişmeyi izleyerek ve hatta bu savaş sırasında Bakü önlerinde Osmanlı birliklerine karşı koyan Alman askeri birlikleri olayı ile ve ayrıca Birinci Dünya Savaşı sırasında petrol kullanan savaş araçlarının savaşın kaderine nasıl etki yaptığını yaşayarak edinmişlerdir.
Misak-ı Millî çerçevesinde Musul Vilayeti’nin ulusal sınırlar içine dahil edilmesinin diğer nedenlerinin yanında bu bölgedeki zengin petrol kaynakları varlığının bilinmesinin de etkili olduğunu düşünüyorum.
Ankara Hükümeti’nin Kurtuluş Savaşı sırasında, Lozan’da ve sonrasında Güneydoğu Anadolu’da sınırların kesin olarak belirlenmesine değin geçen sürede petrol konusunda sergilediği diplomatik manevralar o günün koşullarında hiç de yabana atılacak cinsten değildir. Bunlara ilişkin ayrıntılı bilgileri ve yorumlarımı “İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e Petropolitik” isimli kitabımda açıklanmıştır. Burada bunlardan bazılarına çok kısaca değinmek isterim. Başlangıcı Osmanlı Devleti dönemine giden Amerikalı Amiral Chester’in demiryolu projesine yönelik olarak izlenen strateji ile, aslında Musul Vilayeti’nin kaderini belirlemede ABD ile İngiltere arasındaki petrole yönelik çıkar çekişmesinden yararlanarak taraflardan birini kendi yanımıza çekerek Musul Vilayetini kazanmanın hedeflediğini düşünüyorum. Aynı şekilde Sultan II. Abdülhamit tarafından padişahın özel hazinesine dahil edilmiş bulunan petrol varlıklarının Devlet Hazine’sine devrine yönelik olarak TBMM de yapılan hukuki düzenleme de Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırlarına yönelik müzakerelerde stratejik avantaj sağlamaya yönelikti.
İzlenen bu akılcı stratejilere rağmen Musul’un ulusal sınırlar içine dahil edilmesi sağlanamamıştır. Buna karşılık tüm Irak topraklarında bulunan petrol ve doğal gaz kaynaklarının işletilmesinden Irak Hükümeti’ne ödenecek royaltilerin yüzde 10 unun 25 yıl süre ile Türkiye’ye ödenmesi hakkı elde edilmiştir. Bu hakkın Türkiye’ye sağlayabileceği ekonomik olanak Tablo 1 de yer almaktadır. Tablo 1 in incelenmesinden de görüldüğü üzere, Türkiye’ye 25 yıl için ödenmesi gereken en az tutar yaklaşık olarak 29.6 milyon altın sterlingdir. Ancak yine Tablo 1 den görüldüğü üzere, Türkiye’ye fiilen ödenen tutar kabaca 3.5 milyon sterlindir. Bakiye alacak yaklaşık 26.1 milyon sterling’in karşılığı o tarihlerdeki petrol fiyatlarına göre 30.2 milyon varil petrole eşdeğerdir. Bu miktar bugün dünyada bir günde üretilen petrolün yaklaşık yüzde 35 idir. Tablo 1 den de görüleceği üzere bu alacak 1950 lere kadar çok yakından izlenmiştir. Bu alacağın takip ve tahsili özellikle 1950 li yıllarda ciddi şekilde ihmal edilmiştir.
                                    Tablo 1
Irak Hükümeti’ne ödenen royaltiler ve Türkiye’ye ödenmesi gereken % 10 royalti payı

        
                      Irak’a ödenen    Türkiye’ye ödenecek      Türkiye’ye  
                          royalti            % 10 royalti              ödenen royalti
Yıllar                   Sterling              Sterling                    Sterling
1931-1936       5,700,000(*)         570,000                  302,755      
1937               1,100,000             110,000                   114,582
1938               2,200,000             220,000                   172,957
1939               2,300,000             230,000                   162,223
1940               1,800,000             180,000                   131,407
1941               1,700,000             170,000                   118,425
1942               1,700,000             170,000                   118,879
1943               2,000,000             200,000                   154,820  
1944               2,400,000             240,000                   192,246
1945               2,500,000             250,000                        –   
1946               2,500,000             250,000                   164,507
1947               1,900,000             190,000                   216,499
1948               2,300,000             230,000                   213,598
1949               3,300,000             330,000                   125,227
1950               6,900,000             690,000                   271,673
1951             15,100,000          1,510,000                   496,916
1952             40,600,000          4,060,000                        –
1953             58,300,000          5,830,000                        – 
1954             68,400,000          6,840,000                   517,282
1955             73,700,000          7,370,000                        –

Toplam        296,400,000        29,640,000                3,473,996           
(*) Bu tablonun hazırlanmasında kullanılan kaynaklardan birisi olan Issawi-Yeganeh’in kitabına göre bu işaretle gösterilen miktar 1927-1936 arasında ödenen tutarı göstermektedir.

Kaynaklar: 1) The Economics of Middle Eastern Oil, Charles Issawi and Mohammed Yeganeh, Frederich  A. Preager N.Y. 1962, sayfa 194.  2) The Middle East, Oil and Great Powers, Benjamin Swadran, Frederick A. Preager, 1956, sayfa 262. 3) Bütçe Kesin Hesap Kanunları 1924-1963 T.C. Maliye ve Gümrük Bakanlığı, Bütçe ve Mali Kontrol Genel Müdürlüğü, Ankara 1992, sayı 1992/5, 6 ve 7).
  
1930 lu yıllarda Türkiye alacağını tahsili ve takibi bakımından çok kararlı bir politika izlemiştir. Irak Hükümeti ile Irak petrollerinin imtiyazını alan şirketler arasındaki gerçekleştirilen sözleşme değişiklikleri, Irak Hükümeti’ne verilen avanslar ve benzeri ödemeler yakından izlenmiş ve Irak Hükümeti ile teati edilen notalar ile royalti alacağının kapsamı, ödemelerin hangi tarihten itibaren başlayacağı çok net bir biçimde ve en geniş anlamda tanımlanmıştır.  Ancak ayrıntıları bu sitede “Irak Petrollerinden 30.2 Milyon Varil Alacağımız Var” başlıklı söyleşide ve belgeleri ile birlikte “İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e Petropolitik” isimli kitabımda açıklanmış olup bu alacak hala tahsil edilmeyi beklemektedir.
Türkiye ile Irak arasındaki sınır 5 Haziran 1926 tarihinde Ankara’da Türkiye Irak ve İngiltere arasında imzalanan Antlaşma ile belirlenmiştir. Bu antlaşmanın müzakereleri sırasında Musul Vilayeti’nin dolayısı ile o havzadaki petrollerin Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları dışında kalacağının anlaşılmasından sonra, 2 Mart 1926 tarihinde ülkemizin ilk “Petrol Kanunu” TBMM de kabul edilmiştir.  Kanun’un birinci maddesi, “Türkiye sınırları içinde bulunan bütün arazide bitum, petrol ve türevi madenlerin arama ve işletilme hakkı Maden Kanunu hükümlerine bağlı olmak kaydı ile Hükümet’e verilmiştir” hükmünü taşımaktadır. Kanunun ikinci maddesinde ise Hükümet’in bu hakkı doğrudan kendisinin veya kişi ve şirketlerle birlikte kullanabileceği de belirtilmiştir. Kanunun yedinci maddesinde petrol bulunması halinde bu petrolün işletme hakkı 30 yıl ile sınırlandırılmıştır. Kanunun on üçüncü maddesinde günlük üretim miktarının 50 tona kadar olan kısmından alınacak devlet payı (resmi nisbî) yüzde 3 ile yüzde 15 arasında değişirken 51 ton ve üzeri günlük üretimden alınacak pay yüzde 20 olarak belirlenmiştir. 
Bu kanunun çıkmasını izleyen 1927 ve 1928 yıllarında birer petrol araması yapılmış ve sonuç alınamamıştır. Bundan sonraki aramalar 1929, 1930 ve 1934 yıllarında yapılmıştır. 20 Mayıs 1933 tarihinde “Altın ve Petrol Arama ve İşletme İdareleri Kurulması”na ilişkin yasa çıkarılmıştır. Bu yasa uyarınca kurulan “Petrol Arama ve İşletme İdaresi”nin başına daha önce bir Amerikan petrol şirketinde çalışmış bulunan petrol mühendisi Cevat Eyüp Taşman getirilmiştir(11).
22 Haziran 1935 tarihinde “Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü” kurulmuş ve petrol arama ve sondaj faaliyetleri bu kuruma devredilmiştir.
1954 yılına kadar MTA tarafından sınırlı sayıda arama ve sondaj çalışmaları yapılabilmiştir. MTA, 1939 yılından itibaren Raman Dağı çevresinde aramalarına başlamış ve 1948 yılında ticari olarak işletilebilecek petrol Raman-9 kuyusunda bulunmuştur. Bu gelişmelerin ayrıntısına TPAO’nın kuruluşunun 50 inci yılı için çıkarmış olduğu kitaptan ulaşmak mümkündür.
Bu dönemde yapılan aramaları şöyle bir listede toplamak izlemeyi kolaylaştıracaktır.
                 Liste 1
1927-1947 dönemindeki petrol sondajları
Yıl                       Yer adı
1927              Van-Muradiye
1928              Mardin-Cizre
1930              Güneydoğu ve Trakya Mürefte
1934              Midyat-Başbirin
1935              Trakya-Hoşköy
1936              Trakya-Mürefte
1937              Midyat-Hermis
1938              Kerbent
1939              Raman 1
1945              Raman 8
1947              Raman 9
Kaynak: TPAO 50. Yıl sayfa 22-25 arası.

Bu noktada akla bazı sorular gelmektedir. Neden bu dönemde daha fazla arama yapılmamıştır ve neden yabancı şirketlerden yararlanılmamıştır?
Bu sorulara ilk yanıt ülkede o tarihlerde yetişmiş petrol mühendisimizin olmamasıdır. Yukarıda bahsettiğim Cevat Eyüp Taşman ABD’de okumuş ve orada çalışmaya başlamış belki de ilk petrol mühendisimizdir. Bu dönemde yurt dışından yabancı uyruklu birkaç petrol mühendisi de davet edilmiştir. Yine aynı şekilde ülkemizde yeterli sayıda jeolog da yoktur. Dönemi değerlendirirken bunları akıldan çıkarmamak gerekir.
İkinci olarak üzerinde düşünülmesi gereken husus petrol arama için gerekli teknik ekipmanların yurt dışından ithal edilme zorunluluğudur. Cumhuriyet’in bu ilk yıllarda ülkenin döviz imkânları son derece sınırlıdır. Ayrıca, 1929 dünya ekonomik krizi, gelişmiş ülkelerde olduğu gibi ülkemizde de uzun yıllar etkisini sürdürmüştür. Ekonomik krizin etkileri devam ederken İkinci Dünya Savaşı’na ilişkin tehlike her gün büyümeye devam etmiş ve savunma harcamalarının yükselmesine yol açmıştır. Kaldı ki bu dönemde ülkenin Osmanlı Devleti borçlarından Türkiye’nin payına düşen önemli bir miktarı ödemek zorunluluğu vardır. Lozan Antlaşması’nın 55 inci maddesine göre, bu borçlar hem Türkiye hem de Osmanlı’dan ayrılan topraklarda kurulan yeni devletler tarafından 20 yılda eşit taksitler halinde ödenecektir(12). Osmanlı Devleti’nin borçlarının ödenmesinin ve savunma harcamalarının devlet bütçesi üzerinde oluşturduğu baskı konusunda sizlere bir fikir vermesi bakımından Tablo 2 hazırlanmıştır.
                                  Tablo 2
1924-1944 dönemi konsolide bütçelerinden eğitime ayrılan kaynaklar
                              (yüzde olarak)
                                                                          Limanlar,
           Milli      Milli                               Duyun-u     Demir-
Yıllar   Eğitim   Savunma(*)  Bayındırlık  Umumiye    yolları ve Limanlar
_____ _____   _______      _______    _______    ______
1924   4.4         32.5             11.2             4.9           10.0
1925   3.9         32.2               9.9             7.0             3.0
1926   3.6         40.6               6.8             4.8          12.9
1927   2.8         34.9             11.5             4.4           21.2
1928   2.6         31.9             13.1             5.4           27.0
1929   3.2         26.9             13.2           12.6           21.3
1930   3.2         27.9             12.8           12.8           20.6
1931   3.0         30.9             12.0           12.1             6.3
1932   3.0         24.0               5.0           24.8             7.3
1933   3.2         24.2               7.0           22.8             7.6
1934   3.9         27.7               5.6           20.3             7.3
1935   3.8         27.5               5.2           19.5             8.5
1936   4.0         28.3               5.8           18.0             9.2
1937   4.3         26.8               5.5           17.1           10.4
1938   4.7         29.8               2.9           16.4           11.5
1939   4.7         29.5               2.4           14.6           11.5 
1940   5.0         25.2               2.6           19.1           11.7
1941   4.8         22.4               4.6           21.0           12.9
1942   5.4         21.9               3.8           19.1           14.7
1943   6.5         21.5               3.4           18.3           16.0
1944   5.3         46.1               3.1             9.4           11.0     
(*) Milli Savunma Giderlerinin içine Jandarma Komutanlığı ve Askeri Fabrika ödenekleri de dahil edilmiştir.
Kaynak: 1) Bütçe Başlangıç ödenekleri ve Gelir Tahminleri 1930-1991, Maliye ve Gümrük Bakanlığı.
2) Bütçe Gider ve Gelir Gerçekleşmeleri 1924-1995, Maliye Bakanlığı. 
  
Tablo 2 nin incelenmesinden de görüleceği üzere, 1924-1944 döneminde bütçe ödeneklerinin yarıdan fazlası, Milli Savunma, Osmanlı Borçlarının ödenmesi, demiryolu ve liman işletmelerine ayrılmıştır. Devletin o tarihlerdeki sanayi ve ticaret yapısı ile hane halkının harcanabilir gelir boyutu düşünüldüğünde vergi ve gelir tabanının zayıflığı kolayca anlaşılır. Bu durumda petrol aramalarına tahsis edilebilecek ulusal parasal kaynağın son derece düşük kalması da doğal karşılanmalıdır.
Yabancı sermayenin ülkemizde bu dönemde petrol aramaya gelmemesi de doğaldır. Zira, ABD dünyanın bir numaralı petrol üreticisi ve ihracatçısıdır. İngiltere ise Burma, Meksika ve İran’da önemli boyutta üretim yapmaktadır. O nedenle Irak’ın zengin petrol kaynakları dahi çok yavaş devreye sokulmaktadır. Diğer bir deyişle petrol üretiminin çok düşük maliyetli olduğu birçok ülkede bol üretim yapılması Türkiye’yi yabancı yatırım için de cazip kılmamıştır. Bu söylemlerimi Tablo 3 de doğrulamaktadır.
                                    Tablo 3
          1931-1952 döneminde bazı Ortadoğu ülkeleri
         ile dünyada petrol üretimleri (milyon ton olarak)
                                                  Toplam                Toplam
Yıllar    İran  Irak  S.Arab.  Kuveyt  Ortadoğu  ABD     Dünya 
1931    5.7   0.1     —        —           6.1    113.0     187.0
1932    6.5   0.1     —        —           6.8    104.0     178.0
1933    7.1   0.1     —        —           7.4    121.0     196.0
1934    7.5   1.1     —        —           8.9    121.0     207.0
1935    7.5   3.7     —        —         11.5    133.0     225.0
1936    8.2   4.0     —        —         13.0    147.0     244.0
1937  10.2   4.3     —        —         14.8    171.0     278.0
1938  10.2   4.3     —        —         14.9    162.0     270.0
1939    9.6   4.0      0.5      —         15.8    168.0     278.0
1940    8.6   2.6      0.7      —         13.9    179.0     289.0
1941    6.6   1.6      0.6      —         10.9    187.0     300.0
1942    9.4   3.2      0.6      —         15.5    184.0     282.0
1943    9.7   3.8      0.6      —         16.3    200.0     313.0
1944  13.3   4.2      1.1      —         20.8    223.0     348.0
1945  16.8   4.6      2.8      —         26.5    227.0     356.0
1946  19.2   4.6      8.0       0.8        34.9    230.0     371.0
1947  20.2   4.7    12.2       2.2        41.8    247.0     415.0
1948  24.9   3.4    18.9       6.3        56.9    273.0     465.0
1949  26.8   4.1    23.1     12.2        70.2    249.0     465.0
1950  31.7   6.5    25.9     17.0        86.6    267.0     518.0
1951  16.7   8.6    36.9     27.8        96.2    298.0     582.0
1952    0.8 18.5   41.0     37.1      104.4    304.0     605.0
Kaynak: Longrigg Stephen Hemsley, Oil in the Middle East Its discovery and development , Oxford University Press 1955. Sayfa 277.           

Tablo 3 den de görüldüğü üzere, ABD, İran ve daha sonraları Suudi Arabistan ve Kuveyt ucuz ve bol üretimleri ile yatırımları kendi ülkelerine çekmiş ve dünya piyasalarında artmakta olan talebi hızla karşılamışlardır. Tablo 3 de dikkati çeken bir görüntü daha vardır. İran’da petrolün millileştirmesine Meclis’in karar vermesi ve daha sonra başbakanlığa getirilen Musaddık’ın bu kararın arkasında kararlılıkla durmuş olması sonucunda İran petrolü boykot edilmiş  ve böylece bu ülkenin üretimi neredeyse sıfırlanmıştır. Bu olayın yaşandığı dönemde Irak petrol üretiminin nasıl hızla artığı da aynı Tablo’dan görülmektedir. Irak petrol üretimindeki bu artışın Irak’a kazandırdığı royalti ödemelerinin boyutu Tablo 1 den hatırlanabilir. Tablo 1 den de görüldüğü üzere, Türkiye’ye ödenmesi gereken royalti miktarı artarken fiilen ödenen miktar durma noktasına gelmiştir.
Bu dönemde Türkiye’nin iç talebi de düşük olduğundan ulusal aramaları hızlandıramamıştır. Bildiğiniz üzere petrol talebinin yükselmesinin temelinde kara, deniz ve hava taşımacılığının büyük itici gücü vardır. 1924-1950 döneminde Türkiye’nin kara taşıt filosundaki gelişmeler Tablo 4 de yer almaktadır.
                                    Tablo 4
1933-1953 döneminde Türkiye’nin motorlu kara taşıt filosundaki gelişmeler
Yıllar        Otomobil    Otobüs     Kamyon           Motorsiklet
1933          4,257          315         2,561               442
1934          4,280          572         2,460                  …
1935          4,349          747         2,514                  …
1936          3,815          812         2,909                  …
1937          4,573       1,044         3,882                  …
1938          5,713       1,297         4,352               779
1939          4,795       1,457         4,432                  …
1940          4,343       1,237         3,520                  …
1941          3,905       1,110         3,432                  …
1942          3,574          985         3,848                  …
1943          3,561          980         4,413            1,107
1944          3,406          988         4,479               754
1945          3,649       1,213         5,417               736
1946          4,676       1,615         8,251               767
1947          5,798       2,198       10,596            1,371
1948          8,001       2,622       11,470            1,634
1949        10,071       3,185       13,201            2,281
1950        13,405       3,755       15,404            2,661
1951        16,427       4,569       18,356            3,464
1952        23,938       5,510       24,722            4,528
1953        27,692       5,933       27,549            6,587
Kaynak: Devlet İstatistik Enstitüsü İstatistik Göstergeler 1923-1998, Tablo 14.4.

Tablo 4 ün incelenmesinden de görüldüğü üzere, Türkiye ekonomisi bu dönemde son derece zayıf bir motorlu taşıt filosuna sahip bulunmaktadır. 1950 li yılların başlarında hızla artan taşıt sayılarının gerisinde ise şu unsurlar yatmaktadır. Bunlardan önde gelenler sırasıyla tarımsal üretimdeki artışın ihraç gelirlerinde yol açtığı hızlı büyüme, ABD Marshall Yardımlarının verdiği olanaklar, Türkiye’nin yeniden yurt dışından borçlanmaya başlaması ve karayolu yatırımlarının hızlandırılmasıdır.
Tablo 4 de yer alan Türkiye’deki motorlu taşıt sayısının cılızlığını anlayabilmek için dünyada söz konusu yıllarda bu alanda yer alan gelişmeyi de küçük bir tablo eşliğinde sizlerle paylaşmak isterim. Bu amaçla Tablo 5 düzenlenmiştir.
                                   Tablo 5
Dünyanın önde gelen ülkelerinde 1927-1950 arasında yer alan
       1,000 kişiye düşen araç sayılarındaki gelişmeler
                      Otomobil         Motorlu taşıt
Ülkeler               1927                   1950
ABD                   189                     260 
İngiltere                23                       50
Fransa                  23                       40
Almanya                 5                       40 (*)
(*) 1950 verisi Batı Almanya’ya aittir.
Kaynak: J-P. Bardou, J-J. Chanaron, P. Friedenson ve J. M. Laux, The Automobil Revolution, University of Northern Caroline Press 1982, sayfa 112 ve 197 de yer alan bilgilerden düzenlenmiştir.

Türkiye, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan Birleşmiş Milletler Teşkilatı’na ve ona paralel olarak oluşturulan Uluslar arası Para Fonu ve Dünya Bankası’na da üye olmuştur. Böylece Savaş sonrası başlayan bloklaşmada Batı Bloku içinde yer almaya başlamıştır. 1948 yılında kurulan Avrupa Ekonomik İşbirliği Sözleşmesi’nin de kurucu üyelerinden birisi olmuştur
Dolayısı ile 1924-1954 döneminde Türkiye’nin izlediği petrol politikalarını şöylece özetlemek mümkündür; Musul’a ve petrollerine sahip olma mücadelesi, ülke petrol varlıklarını araştırmak için kurumsal alt yapıyı oluşturmak, petrol aramaları için petrol mühendisi ve jeolog yetiştirmeye yönelmektir.

1954 Yılı Petrol Kanunu ile başlayan ve 1980 lere kadar süren dönemde izlenen petrol politikaları
    
Bu dönemde izlenen petrol politikalarını anlayabilmek için önce kısaca 1950 den sonra dünyanın petrol politikaları görünümüne ve 1950 seçimleri sonrasında Türkiye’de yer alan değişim üzerinde kısaca durmak uygun olacaktır.
Dünyanın petrol üretimi 1950 sonrası hızla artmaya devam etmiştir. Bu gelişmede rol oynayan unsurları şöylece sıralayabiliriz. Savaş sonrasında motorlu taşıt sahibi olma isteklerindeki hızlı artış, hava yolu trafiğinin hızla artmaya başlamsı ve Kore Savaşı’nın Pazar ekonomilerindeki büyüme ve satınalma gücündeki yükseliş öncelikle hatırlanmalıdır. İran’da Musaddık rejiminin devrilmesi ve Şah’ın yeniden ülkesine dönmesinden sonra yabancı şirketler yeniden işbaşı yapmışlar ve üretimi yükseltmişlerdir.  Bu arada, Afrika’da da petrol üretimine küçük ölçekte de olsa başlamıştır. Libya, Cezayir ve Nijerya’da yabancı petrol şirketleri çok önemli yatırımlar yapmıştır. S. Arabistan, Kuveyt, Irak, Venezuela ve Meksika’nın petrol üretimlerinde kayda değer artışlar yer almaya başlamıştır. Bu dönemde petrol üretimi Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri’nde de artmaya başlamıştır.
Bu arada, 1950 öncesinde Venezuela’da askeri darbelerle yönetim değişikleri sonucunda petrol yasasında önemli değişiklikler yapılmıştır. Bu süreç sonucunda Venezuela petrollerini işleten yabancı şirketler petrol karlarını ülke yönetimi ile yüzde 50-yüzde 50 paylaşmayı kabul etmişlerdir. Bu olayla başlayan süreç ülkelerin yer altı zenginlikleri konusunda daha ulusalcı davranması konusunda uyanışlara yol açmıştır. Venezuela’da başlayan bu kural, başta Basra Körfezi ülkeleri olmak üzere çok yaygın bir biçimde uygulanmaya başladı. Biraz önce de değinildiği üzere, II Dünya Savaşı sonrasında dünya ekonomisinde görülen gerileme, Kore Savaşı ile başta gelişmiş ülkeler olmak üzere dünya ekonomisinde büyümeyi yeniden canlanmıştır. Bu da petrole yönelik talebin artmasına yol açmıştır.
14 Temmuz 1958 tarihinde Irak’ta yapılan bir darbe ile İngiltere’nin Birinci Dünya Savaşı sonrasında kurduğu Krallık General Kasım tarafından yıkılmış ve askeri rejime geçilmiştir.
1950 sonrasında bir yandan motorlu kara taşıt sayılarında hızlı bir artış yaşanır ve otomobil mülkiyeti hızla yayılırken diğer yandan ticari amaçlı havayolu taşımacılığı da ivme kazanmaya başlamıştır. 1950-1980 döneminde dünyanın önde gelen ülkelerinde 1,000 kişiye düşen motorlu taşıt sayılarında da çok önemli gelişmeler yer almıştır. Bu gelişmeler Tablo 6 da gösterilmektedir.
                                  Tablo 6
1950-1980 döneminde 1,000 kişiye düşen motorlu taşıt sayılarındaki gelişmeler
Ülkeler                  1950                           1979
ABD                       260                            527
Fransa                      40                            355
B. Almanya               40                            357
İngiltere                    50                            256
İtalya                        15                            303
Arjantin                      5                              94
Kaynak: Tablo 5 ile aynı kaynak kullanılmıştır.     
Dünyada bu gelişmeler yer alırken Türkiye’de de şu gelişmeler yer almıştır. 1950 seçimleri ile birlikte Demokrat Parti iktidara gelmiş ve izlenen politikalarda köklü değişikliklere gitmiştir. Bu bağlamda 4 Nisan 1949 yılında bir savunma ittifakı olarak kurulan Kuzey Atlantik Antlaşmasına 1952 yılında üye olmuştur. Kore’de çıkan savaşa askeri birlik gönderilmiştir. Bu dönemde Yunanistan, Kıbrıs’ta Enosis taleplerini gündeme getirmeye başlamıştır. Ancak, İngiltere’nin denetiminde olan ada için ileri sürülen bu sava İngiltere sert yanıtlar vermiştir. Bu bağlamda 2 Temmuz 1954 de İngiltere’nin Koloniler Bakan Yardımcısı Henry Hopkinson Avam Kamarası’nda “İngiliz Uluslar Topluluğu içinde öyle topraklar vardır ki, özel koşulları yüzünden, hiçbir zaman tam bağımsız olmayı bekleyemezler.(13)” açıklamasını yapmıştır.
1954 yılında Petrol Kanunu çıkarılmıştır. Petrol Kanunu’nun TBMM deki görüşmelerine kısaca göz atmak 1954 sonrasında izlenecek petrol politikalarına ışık tutacaktır.
Petrol Kanunu’nun görüşülmesine, TBMM de, 1954 genel seçimlerinden 58 gün önce başlanmıştır. Genel Kurul’daki görüşme tutanakları incelendiğinde iktidar ve muhalefet arasında çok sert tartışmaların yer aldığı görülür. Bu sert tartışmalar, petrol ve petrol kanunun içeriğinden çok, yaklaşmakta olan genel seçimler nedeniyle iç siyaset ağırlıklıdır. Görüşmelerin ilk gününde muhalefet sözcülerinin eleştirilerini yanıtlamak için Başbakan Adnan Menderes dört defa söz almıştır. Başbakan’ın açıklamaları Petrol Kanunu’ndan çok iç siyasete yöneliktir. Petrol konusunda söylediği birkaç cümleden birisini sizlerle paylaşmak isterim; “… Ondan sonra da (petrol aramaları) çok muazzam sermayelerin tahsisini mucip olan bir iştir. Onun için bu teşekkülleri, bu tesisleri vücuda getirmiş olan memleketlerden başka hiçbir memleket, kendi petrollerini kendisi işletmek imkânına sahip olmamıştır(14).” Başbakan’ın bu açıklamasından da anlaşılacağı üzere, bu kanun ile Hükümet, ülke petrollerinin aranıp, bulunup ve işletmeye alınmasında çok büyük ölçüde yabancı sermayeye bel bağlamış görünmektedir. Hükümet’te ülkeye gelecek petrol şirketlerine ulusal özel ve kamu sermayeli şirketlerle ortaklık yapma zorunluluğu getirmek düşüncesi olmadığı gibi aramalarda ulusal şirketlere öncelik verme anlayışı da yoktur. Muhalefetin petrol kanununa yönelik eleştirisi kanun taslağının bir Amerikalı uzman tarafından (Max Ball) hazırlandığı ve ülke petrol varlıklarının yabancı şirketlerin denetimine bırakılmakta olduğuna odaklanmıştır. İktidar ise, petrole yönelik olarak bazı bilgiler verdikten sonra “geçmiş çeyrek asırda siz ne yaptınız” eleştirisini işlemiştir.
İşletmeler Bakanı Sıtkı Yırcalı, kanunu sunuş konuşmasında geçmiş dönemde yapılan petrol çalışmaları konusunda bilgi verirken şunları açıklamıştır; “Memleketimizin belirli bölgelerinde 20 seneden beri ecnebi mütehassısların da yardımı ile kendi mali ve teknik imkanlarımızla yapılan araştırmalar neticesinde 240 milyon ton miktarında bir rezervin imkan dahilinde olduğu tahmin edilmiş bulunmaktadır. Buna mukabil bugüne kadar 20 yıllık müddet içerisinde Devletin bila vasıta yardımlarından başka bu iş için yapılan 63 milyon liradan fazla masrafa mukabil sadece bir havzada ve ancak 10 milyon ton miktarında bir rezerv kati surette tespit edilebilmiştir. … Batman’da kurmakta olduğumuz rafineri ve müştemilatı için de ayrıca 63 milyon liralık bir masraf yapılmış olacaktır.(15)” Bakan’ın kanun tasarısının bir yabancı uzman tarafından hazırlandığına ilişkin eleştirilere yönelik açıklamaları ise şöyledir; “… gerek Amerika ve gerek Avrupa Devletlerinin kanunlarının ve gerekse muhtelif imtiyaz sözleşmelerinin hükümlerini göz önünde tutarak bir kanun layihasının prensiplerini hazırladık. Bilahare angaje ettiğimiz ve bazı memleketlerin kanun layihalarını bizzat hazırlayan ve bazı Devletlere Müşavirlik etmiş bulunan Müşavirimiz tarafından hazırlanmış bir kanun layihası taslağı ile karşılaştırıldıktan sonra İcra Vekilleri Heyetince layihaya son şeklini verilerek Yüksek Meclise sevk edildi.(16)”
Bakanın açıklamaları arasında, bir başka kanun tasarısı ile de sermayesinin yüzde 51 ine devletin sahip olacağı Yurt Petrolleri Anonim Ortaklığı kurulacağı da vardır. Bakiye yüzde 49 sermayenin kimlere tahsis edileceği konusunda bir bilgi verilmemiştir.
Kanun tasarısının maddeleri üzerinde kayda değer bir görüş bildirimi olmadan metin dört gün süren görüşmelerden sonra yasalaşmıştır.
Bu bilgilerin ışığında şimdi de kısaca 1954 tarihli Petrol Kanunu’nun önemli hükümlerine göz atabiliriz.
Petrol Kanunun birinci maddesi “Türkiye’deki petrol kaynakları Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır.” Hükmünü içermektedir. İkinci maddede ise kanunun amacı, “Türkiye Cumhuriyeti petrol kaynaklarının hususi teşebbüs eli ve yatırımları ile süratle, fasılasız ve verimli bir şekilde geliştirilip kıymetlendirilmesi” olarak açıklanmıştır.
Dördüncü maddesi ise petrol hakkı için yapılan başvurunun kabul veya reddinde göz önüne alınacak kıstaslardan biri olarak da başvurunun milli menfaatlere ve kanunun amacına uygun olup olmadığıdır.
Kanunun 12 inci maddesi milli menfaatlerin korunmasına yönelik hükümleri içermektedir. Bu konudaki hüküm aynen şöyledir; “Yabancı devletlerin doğrudan doğruya veya dolayısıyla idaresinde müessir olabilecekleri mikyasta veya şekilde mali ilgileri veya menfaatleri bulunan hükmi şahışlar petrol hakkına sahip olamazlar ve petrol ameliyatı yapamazlar.” Bu kanunun çıktığı tarihte İngiliz Petrol Şirketi bir devlet kuruluşu olduğu, Fransız petrol şirketinin devlete ait olduğu, İtalyan petrol şirketinin de kamu kuruluşu olduğu ve Rusya’da ise işletmelerin tamamen devlete ait olduğu hatırlanırsa, tarife uygun gelişmiş ülke şirketleri olarak sadece Amerikan şirketlerinin kalmakta olduğu ortaya çıkar.
Kanunun 55 inci maddesi ile arama ruhsatının süresi altı yıl olarak belirlenmiştir.
Kanunun 65 inci maddesinde işletme ruhsatının süresi 40 yıl olarak belirlenmiş ve 20 yılı geçmemek üzere uzatılabileceği de belirtilmiştir. Hatırlanacağı üzere, ilk petrol yasasında bu süre 30 yıl olarak öngörülmüştü.
Petrol işlemleri için Türkiye’ye getirilecek sermayeye uygulanacak kur, Kanunun 115 inci maddesinde ithalatın yapıldığı tarihteki cari kur olarak belirtilmiştir. Yurda giren yabancı sermayenin çıkışında uygulanacak kur konusunda ise bir hüküm getirilmemiştir. Diğer bir deyişle 1954 tarihli Petrol Kanun’unda petrol arayacak yabancı şirketler için bir kur garantisi yoktur.
Devlet Hakkı 78 inci maddede 12.5 olarak belirtilmiştir. Görüşmeler sırasında bu uygulamanın, 1950 li yıllarda diğer ülkelerde uygulanmaya başlanan, yüzde 50 yüzde 50 kar paylaşımından daha avantajlı olduğu da belirtilmiştir. Oysa anımsanacağı üzere, 1926 tarihli Petrol Kanun’unda günlük 51 tondan fazla üretim için bu oran yüzde 20 olarak tespit edilmişti. Yine o kanuna göre günlük üretimin 15-20 ton arası üretimlerde yüzde 12, günlük üretimin 21-50 ton arasında olması halinde de yüzde 15 devlet payı alınması öngörülmüştü. Dolayısı ile o dönemde diğer ülkelerin uygulamaya başladıkları şirket ile devletin karı eşit paylaşmaları ilkesine rağbet edilmediği gibi devlet payı konusunda 1926 tarihli kanunun da gerisine gidilmiştir.
Petrol Kanunu çıktıktan kısa bir süre sonra Anonim Şirket statüsünde Türkiye Petrolleri Anonim Ortalığı kurulmuştur. Hatırlanacağı üzere Petrol Kanunu’nun görüşülmesi sırasında Hükümet sermayesinin yüzde 51 nin Devlete ait olacağı Yurt Petrolleri Anonim Ortaklığının kurulmasından söz etmişti. Sanırım, TBMM içindeki ve dışındaki yoğun eleştiriler, kurulan şirketin sermayesinin tamamen devlete ait olmasında önemli rol oynamıştır.
Petrol Kanunu çıkmasını izleyen yıldan itibaren değiştirilmeye başlanmıştır. Şimdi kısaca önemli değişikliklere değinmek isterim.  
İkinci maddede yer alan “petrol kaynaklarının hususi teşebbüs eli ve yatırımları” ibaresi 1973 yılında yapılan değişiklikle “petrol kaynaklarının milli menfaatlere uygun olarak “ şeklini almıştır.
1973 yılında yapılan bir değişiklikle, Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’nün petrol sahalarını ihaleye çıkarmadan önce söz konusu sahaları TPAO’nın isteyip istemediğini sorması kuralı getirilmiştir.
1973 yılında yapılan bir diğer değişiklikle petrol işletme ruhsatının süresi 40 yıldan 20 yıla indirilmiş ve uzatma süresi de her biri 10 ar yılı geçmemek üzere iki kez olarak düzenlenmiştir. Bu değişikliğin yapılmasında petrol üreten ülkelerde ulusalcı eğilimlerin güçlenmesinin de etkisi olduğunu düşünüyorum.
1973 yılında yapılan diğer önemli bir değişiklik de 116 ncı maddede yapılmıştır. Buna göre, petrol hakkı sahibinin Türkiye’ye getirdiği fonların ve bunlara ilişkin hakların yurt dışına transferinde uygulanacak kurun, anılan fonların Türkiye’ye ithal edildiği tarihte yürürlükte olan kur olacağı belirtilerek “kur garantisi”nin verilmiş olmasıdır. Petrol üreten ülkelerin birçoğunda şirketlerle yapılan anlaşmalardan ulusal çıkarlara aykırı hükümlerin çıkarılmaya başlandığı bu yıllarda böyle bir garanti verilmesi çok ciddi bir geri adım olmuştur. Bu garanti Türk ekonomisine önemli yük getirmiştir. 1950 lerde 1 dolar 2.80 TL üzerinden getirilen fonlar ve karları TL nın hızla değer kaybettiği ve petrol fiyatlarının hızla tırmandığı dönemlerde yurt dışına karların ve getirilen sermayenin düşük kur üzerinden transfer edilerek Türkiye’ye getirilen sermayenin çok daha fazlası dışarıya transfer edilmesine yol açmıştır. Aslında yabancı petrol şirketlerinin Türkiye’ye getirdikleri ile transfer ettikleri ayni ve nakdi dövizleri incelemek Maden Fakülteleri bakımından çok önemli bir doktora çalışması konusu olabilir.
Bu noktada 1973 yılı öncesi ve sonrasında Türkiye’nin dış politikasını etkileyen hususları kısaca anımsamak uygun olacaktır. 1964 yılından itibaren Kıbrıs konusu Türk dış politikasında önemli bir yer tutmaya başlamıştır. 1967 yılında Kıbrıs’ta ciddi çatışmalar yer almış ve Kıbrıs Geçici Türk Yönetimi kurulmuştur. Haziran 1971 de ABD’nin baskısı üzerine Türkiye’de afyon ekimi ve üretimi yasaklanmıştır. Ancak, CHP-MSP koalisyonu döneminde 1 Temmuz 1974 tarihinde afyon ekimi yeniden serbest bırakılmıştır. Bunun üzerine ABD Türkiye’ye silah satışlarını ve askeri kredileri 24 Eylül 1974 günü durdurma kararı aldı. Bu gelişmelerin yer aldığı dönemde petrole yönelik bir olay da yer almıştır. Türkiye ile Yunanistan arasında “kıta sahanlığı” sorunları gündeme gelmiştir. Yunanistan 1972 yılında Kuzey Ege’de Taşoz adası civarında petrol bulunma olasılığı olduğunu açıkladı. Bunun üzerine Türkiye de 18 Ekim 1973 tarihinde TPAO’ya Ege kıta sahanlığında petrol arama izni verdi. Bu durum karşılıklı protesto notalarının verilmesine de yol açmıştır(17). Görüldüğü üzere, Petrol Kanunu’nda 1973 yılında yapılan değişiklikler Türk-Yunan-ABD ilişkilerinde bu dönemde yer alan gelişmelerin ışığında da değerlendirilmek durumundadır. Bu konuda daha ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler dip notta yer alan kitaba başvurabilir.     
Petrol Kanunun 13 üncü maddesinde yer alan “İcra Vekilleri Heyeti karariyle, petrol hakkı sahiplerinden a) Türkiye’de istihsal ettikleri petrolden ve bundan elde ettikleri petrol mahsullerinden kararname ile tesbit olunacak memleket ihtiyacına tekabül edecek miktarı, piyasa fiyatı üzerinden her şeyden evvel sağlamaları … istenebilir.” Düzenlemesi 1983 tarihinde yapılan değişiklikle şu hale gelmiştir; “ Petrol hakkı sahipleri 1 Ocak 1980 tarihinden sonra keşfettikleri petrol sahalarında ürettikleri ham petrol ve doğal gazın tamamı üzerinden, kara sahalarında yüzde 35 ini deniz sahalarında yüzde 45 ini ham veya mahsul olarak ihraç etme hakkına sahiptirler, geri kalan kısmı ile 1 Ocak 1980 tarihinden önce bulunmuş sahalardan üretilen ham petrol ve tabii gazın tamamı ve bunlardan elde edilen petrol mahsulleri memleket ihtiyacı sayılır.” Bu düzenlemenin yapılmasında 1980 öncesinde yaşanan yukarıda açıklanan olayların etkisi olduğunu düşünüyorum. Bu olaylar da, OPEC’in kurulması, birçok petrol üreten ülkenin petrol işletmelerini millileştirmesi, İsrail’in Mısır’ı işgali sonrasında Arap ülkelerinin petrol ambargosu uygulamaları ve 1974 Kıbrıs Barış harekatı sonrasında Türkiye’ye uygulanan petrol ve silah ambargosu olarak sayabilirim. Bu değişiklik ulusal çıkar kavramını Türkiye’nin yaşadığı acı deneyimler sonrasında yavaş yavaş öğrenmeye başladığını da göstermektedir.
Petrol Kanununda yapılan değişikliklerin çok büyük bölümü, 1950-1980 döneminde petrol dünyasında yer alan gelişmelerle hiç de uyumlu değildir. Petrol Üreten Ülkeler Örgütü’nü kurarak petrol piyasasını alıcı piyasası olmaktan kurtarıp satıcı piyasası haline getirmişlerdir. Ancak, üye ülkelerin üretim kotalarını gizlice ihlal etmeleri sonucu bu etki geniş ölçüde erozyona uğramıştır. Bu dönemde başta Kuveyt, Irak, Suudi Arabistan olmak üzere Ortadoğu ülkeleri ve Venezuela dahil birçok petrol üreten ülke petrollerini özellikle 1970-1976 döneminde millileştirmişlerdir. Dolayısı ile 1954 tarihli Petrol Kanunu’nun ve o tarihlerde ve sonrasında Türkiye’yi yönetenlerin hem o günün hem de izleyen dönemlerin petrol dünyasındaki ulusal şirketlere ağırlık veren eğilimleri ve gelişmeleri izlemekten uzak kaldığını söyleyebiliriz.
Bu dönemde üzerinde durulması gereken diğer bir husus da, 2 Şubat 1955 tarihinde Türkiye ve Irak arasında Bağdat’ta Karşılıklı İşbirliği Antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşma “Bağdat Paktı” olarak anılır. İngiltere de  Nisan 1955 tarihinde Bağdat Paktı’na dahil olmuştur. Tablo 1 den de anımsanacağı üzere Irak, Türkiye’ye Irak Petrollerinden royalti alacağı olarak son ödemeyi 1954 yılında yapmıştır. Bu ödemeden sonra, Türkiye, Bütçe gelir tahminlerinde yer vermesine rağmen bakiye alacaklarını takipsiz bırakmış görünmektedir.  14 Temmuz 1958 da Irak’ta General Kasım’ın darbe yaparak rejimi devirmesi üzerine Türkiye Irak’a askeri müdahalede bulunmaya niyetlendi ise de böyle bir girişimin Irak’ı Nasır yönetimindeki Mısır’a ve SSCB’ne yakınlaştıracağı endişesinde olan İngiltere ve ABD  tarafında frenlenmiştir. Bu gelişme üzerine Türkiye yeni Irak rejimini 31 Temmuz 1958 de resmen tanıması yanında Irak petrollerinden alacağını artık gelir tahminleri arasında göstermek yerine Bütçe Kanunu’na bir maddesinde olarak koymaya başlamıştır. Dolayısıyla bu politikayı Irak petrollerinden royalti alacağının “pasif olarak izlendiği” dönem olarak adlandırmak mümkündür.  Pasif izlemekten kastım, Türkiye’nin alacağının ödenmesini aktif olarak talep eden bir ülke olmak yerine borçlunun borcunu ödemesini bekleyen ülke konumunu sergilemesidir.
Bu ortamı değerlendiren bilgilerden sonra şimdi de 1954 yılında çıkarılırken ve çıkarıldıktan sonra büyük tartışmaların odağı olan Petrol Kanunu çerçevesinde kaç yerli ve yabancı şirket 1954-2004 döneminde Türkiye’de faaliyet göstermiştir. Bu konuda petrol uzmanlarından S. Fatih Alpay’ın yaptığı bir çalışmada yer alan bilgilerden bazılarını sizlerle paylaşmak isterim.
                1954-2004 döneminde Türkiye’de arama yapan Şirketler
                   Yabancı                         190
                   Yerli                                30
                   Toplam                          220
Elli yıllık dönemde 190 ı yabancı olmak üzere arama yapan 220 şirketten 10 yıldan fazla faaliyet gösterenlerin sayısı 8 dir. Bu 8 şirketin birisi TPAO 2 si yerli ve 5 i de yabancı şirkettir.
10 yıldan fazla çalışan şirketlerin bu 50 yılda açtıkları arama kuyusu sayıları şöyledir;
1954-2004 döneminde 10 yıldan fazla faaliyet gösteren şirketlerin açtıkları arama kuyuları
Şirket tipi               Sayısı          arama kuyusu
Kamu (TPAO)             1                      889
Yabancı                     5                      108
Yerli                          2                         4
Şirketlerin faaliyet sürelerine bakmaksızın açılan arama kuyularının durumu ise şöyledir;
1954-2004 döneminde açılan arama kuyuları
Şirket  tipi                        Kuyu sayısı
Kamu                                         889
Yabancı                                      455 
Yerli                                             10
Açılan bu 1354 arama kuyusundan 82 adedi jeolojik geliştirme kuyusudur.

Doğal olarak bu sayılar tek başlarına belirli boyutta ışık tutabilir. 1954 tarihli Petrol Kanunun sağladığı ortamda Türkiye’nin petrol üretiminin gösterdiği gelişmeler de  Tablo 7 de yer almaktadır.
                             Tablo 7
1950-2005 döneminde Türkiye’nin ham petrol üretimi
           ( 1,000 ton petrol eşdeğeri olarak)
Yıllar                             Üretim
1950                                  19
1955                                188
1959                                419
1966                             2,143
1970                             3,719
1975                             3,250
1980                             2,447
1985                             2,216
1990                             3,902
1995                             3,692
2000                             2,887
2005                             2,395
Kaynak: TÜİK  İstatistik Göstergeler 1923-2007

Tablo 7 de yer almamakla birlikte tüm yılları içeren bilgilerden de saptanabileceği üzere, 1950-2005 döneminde sadece 1991 ve 1992 de iki yıl süre ile 4.0 milyon tonun üzerine çıkan ham petrol üretimi 2.0 milyon tonun biraz üzerine inmiştir. Üretimin detayına girildiğinde sanırım TPAO’nun üretimde yarıdan fazla pay aldığını görmekteyiz.
1950 yi izleyen dönemde petrol rafinerisi yatırımları konusunda Türkiye önemli adımlar atmıştır. 1942 yılında çok küçük ölçekli olarak kurulan Batman Rafinerisinin genişletilme yatırımları 1951 yılında tamamlanmıştır. 1958 yılında Anadolu Tasfiyehanesi Anonim Şirketi (ATAŞ) yabancı sermayeli olarak kurulmuştur. 1961 yılında İstanbul Petrol Rafineri Anonim Şirketi (İPRAŞ) başlangıçta yüzde 51 i TPAO ve geri kalanı yabancı sermaye olarak kurulmuştur. 1972 yılında yabancı sermayenin on yıllık anlaşmasının sona ermesi sonucunda TPAO bu sermayeyi satın almıştır. 1970 yılında İzmit Körfezi Petrol Rafineri Tesisleri kurulmuştur. 1972 yılında da İzmir Rafinerisi Aliağa’da kurulmuştur. Son olarak da 1986 yılında Kırıkkale’de Orta Anadolu Rafinerisi kurulmuştur.
Bu bilgilerden de görüldüğü üzere, TPAO’nun sermayedar olması yoluyla rafineri geliştirmede ağırlıklı rolü ulusal sermaye üslenmiştir. Ancak 1983 yılından sonra TPAO’nun bu entegre yapısı bozulmuştur. Dolayısı ile de petrol üretiminden pazarlamaya uzanan zincirde oluşan kar ve kaynakların arama ve petrole yönelik yatırıma kaydırılma olanağı da geniş ölçüde ortadan kalkmıştır.  
Ancak 1950 li yıllardan itibaren demiryolu yatırımlarını askıya alıp karayollarına yapılan önemli yatırımlar ve önce oto ithalatına ilişkin yumuşamalar daha sonra da yerli otomobil üretiminin özendirilmesi ile Türkiye’nin motorlu taşıt sayısı çok büyük artış göstermiştir. Bu amaçla Tablo 8 düzenlenmiştir.
                                    Tablo 8
   1950-2007 döneminde motorlu taşıt parkındaki gelişmeler
Taşıt türü    1950       1960       1970         1980            1990  
Oto          13,405       5,767    137,771     742,252    1,649,879
Otobüs      3,755      10,981      15,980      33,839         63,700 
Kamyon   15,404      57,460      70,730    164,893        257,353
Kamyonet    —           —         52,152    165,821        263,407
Minibüs        —           —         20,916      64,707       125,399
Motosiklet   2,661       9,380      60,994    137,931        531,941 

Taşıt türü           2000                         2007
Oto              4,422,180                6,472,156
Otobüs           118,454                   198,128 
Kamyon          394,283                   729,202 
Kamyonet       794,459                 1,890,459
Minibüs           235,885                    372,601  
Motosiklet    1,011,284                 2,003,492  
Kaynak: TÜİK İstatistik Göstergeler 1924-2007

Tablo 8 den görüldüğü üzere, motorlu kara taşıtları 1950-2007 arasında çok süratli bir şekilde artmıştır. Ancak Tablo 8 e dikkatli bakıldığında özellikle iki şey göze çarpar. Bunlardan birincisi toplu taşıma aracı otobüsteki artış hızı çok düşüktür. İkincisi ise yük taşımacılığında kamyon ve kamyonetin hızla artan payıdır. Özellikle kentsel ve şehirlerarası toplu taşımada raylı sistemin uzun yıllar ihmal edilmesi Türkiye’nin petrol dışa bağımlılığını da büyük hızla yükseltmiştir.
Bu dönemde, tüketim artışına ve vergi oranlarının artırılmasına paralel olarak petrol üzerinden alınan vergiler çığ gibi artarken, aramalara ayrılan kaynak aynı hızda yükselmemiştir.

1980 sonrasında izlenen petrol politikaları


Bu dönemde Türkiye’de izlenen ekonomik politikalar çok daha liberal konuma taşınmıştır. Bu bağlamda petrole yönelik olanlardan bazıları da dahil kamu kuruluşlarının özelleştirilmesi, yabancı sermayeyi özendirmede daha kapsamlı uygulamalar, TL nın konvertibl olarak ilanı, ithalat rejiminin serbestleştirilmesi, kambiyo rejiminin çok yumuşatılması ve benzerleri sayılabilir.
Irak petrollerinden doğal royalti hakkının bütçe kanunlarında bir madde ile izlenmesi uygulaması da 1987 yılında son bulmuştur. 1954 yılından beri “pasif izleme” konumunda olan alacak izlenmeyen konuma indirgenmiştir. 
1980 sonrası dönemde özellikle 2000 li yıllara yaklaşırken, başta İran-Irak savaşı, sonra Irak’ın Kuveyt’i işgali ve oradan çıkarılması, Sudan’da iç çatışmaların körüklenmesi, Afganistan’ın ve Irak’ın ABD tarafından işgal edilmesi gibi örneklerin sergilediği dünyada petrole yönelik silahlı çatışmalarında arttığını ve yaygınlaştığını görüyoruz. Bu gelişmeleri tetikleyen nedenler ise bir yandan ABD’nin petrol bağımlılığının her geçen yıl daha da büyümesi yanında piyasaya Çin ve Hindistan gibi ülkelerin hızla artan petrol ve doğal gaz taleplerinin gelmesi ve diğer yandan da dünya petrol üretiminin tavan yapmaya yaklaştığı anlayışının giderek güç kazanmasıdır diye düşünüyorum.
Bu ortamda birçok ülke kendi ülkelerindeki petrol aramalarını hızlandırma ve diğer ülkelerde petrol arama yarışına girmişken Türkiye bu yarışa katılma konusunda da oldukça tutuk davranmıştır. Bu dönemde TPAO Hazar Havzası’nda bir sahanın işletilmesinde küçük bir pay alabilmiş, Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde petrol arama için girişimini başarıya dönüştürememiştir. Oysa Brezilya Karadeniz’de petrol arama riskini alabilmektedir. Türkiye Brezilya kadar yurt dışı petrol ve doğal gaz arama riski alamamıştır. Ayrıca Brezilya denizde petrol arama teknolojisine sahip olurken Türkiye bu alanda henüz emekleme aşamasındadır.
Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı, dünya pazarlarına Avrasya petrolünün Rusya’nın denetimi dışında ulaşması için önemli bir seçenekti. Ancak, Bakü-Supsa ve sonra denizyolu ve Bakü-Novorosisk seçenekleri, ki hiçbiri Bakü-Ceyhan kadar güvenilir değildi, piyasaya sürülerek Türkiye’nin avantaj sağlaması deneyimli petrol aktörleri tarafından önlenmiş oldu. 
Aynı şekilde Nabucco gaz boru hattı, Avrupa’nın doğalgazda Rusya’ya aşırı bağımlılığını ciddi şekilde azaltacak ve enerji güvenliliğini yükseltecek bir proje olmasına rağmen Türkiye bu projeden ulusal çıkarı için bir avantaj sağlayamamış görünmektedir. Bakü-Tiblis-Ceyhan petrol boru hattı, Gürcistan’ın Rusya ile Güney Oseta ve Abazya sorunu nedeni esasen politik riski yüksek bir ülkeden geçer konumdadır. Bu durumda, Avrasya ve olası İran doğalgazının da aynı yüksek politik riskli bölgeden geçmesini düşünmek akılcı olamaz. Bu durumda Ermenistan daha güvenli bir coğrafya konumundadır. Ayrıca, Kafkasya’da sadece Ermenistan Rusya’nın liderliğindeki “Kollektif Güvenlik Antlaşması Örgütü”nün üyesidir. Bu ülkenin Türkiye ve Azerbaycan ile sorunlarını çözerek Batı Bloku’na transferi Rusya’nın Kafkasya enerji koridorundaki etkisini de düşürmüş olacaktır. NATO’nun Güney Kafkasya ve Orta Asya Özel temsilcisi, Robert Simmons Kasım 2009 başlarında bölgeye yaptığı açıklamalar sırasında Ermenistan’ın Afganistan’a bir askeri birlik göndereceğini açıklamıştır (18). Türkiye’nin Ermenistan açılımının değerlendirilmesi, bu bilgiler göz önüne alınmadan yapılırsa noksan kalır. O nedenle Nabucco’nun güvenliği bakımından Ermenistan, Gürcistan’a göre önemli bir seçenek sunuyorsa Türkiye bu projeye yönelik müzakeresini daha güçlü yapabilmeli ve ulusal çıkarı için avantaj sağlayabilmeli idi. Aynı şekilde, Irak doğalgazı da Nabucco’nun olası kaynaklarından en önemli birisidir. Irak doğalgazının Kuzey Irak ve Güneydoğu Anadolu’dan geçişinin güvenliği de büyük önem taşımaktadır. Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattının uzun yıllardır çok düşük kapasitede çalıştığı ve zaman zaman durduğu da göz önüne alındığında Irak doğalgazının Avrupa’ya gönderilmesinin güvenliği ile Kürt açılımı arasında yakın ilişki olduğu açıkça görülür. Türkiye her iki açılım için ciddi siyasi riskler ve maliyetler üstlenirken Nabucco projesinde kendisine bir avantaj sağlayamamış görünmektedir. Her iki açılımın Avrupa Birliği ve ABD’den büyük destek almasında sanırım yukarıda değindiğim enerji boyutu ile yakından ilişkisi vardır.
Suriye Türkiye sınırının hemen yanında petrol ve doğalgaz aramaları yapmasına rağmen, Türkiye bilinmez bir biçimde Suriye sınırındaki mayın temizleme işini yaşama geçirmemiştir. Suriye sınırındaki mayınların yabancı ülke şirketlerince temizlenmesi için çıkarılmaya çalışılan kanun tasarı üzerindeki ayrıntılı değerlendirmelerimi ilgilenenler bu sitedeki “Mayın Temizleme Yasası Üzerinde Bazı Düşünceler” başlıklı yazımdan okuyabilirler. Mayınlı arazilerin süratle ülkemiz olanakları ile temizlenip petrol araması yapılması büyük önem taşımaktadır. Zira Suriye’nin açtığı petrol kuyuları “sınır aşan rezervuarlar”ı işliyorsa ülkemizin petrol varlıkları kullanılıyor demektir. Bu konuya biraz sonra yeniden değineceğim.
2007 yılı başında, yine 1954 de olduğu gibi seçimlerden birkaç ay önce, TBMM den “Türk Petrol Kanunu” çıkarıldı. Dönemin Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer bazı maddelerinin yeniden görüşülmesi için Kanunu Meclis’e iade etti. Çıkarılan ve halen yürürlüğe girmemiş bulunan bu kanun ulusal çıkarları koruma bakımından 1954 tarihli Petrol Kanunu ve değişikliklerinin dahi çok gerisindedir. Bu Kanun aynı zamanda aynı dönemde işgal altındaki Irak’ta çıkarılmaya çalışılan petrol kanunu taslağından da çok geri durumdadır. Henüz yasalaşmamış bulunan Türk Petrol Kanunu’nun gerek Irak Petrol Kanun Tasarısı ve gerekse Kuzey Irak Yerel Yönetimi’nin çıkardığı Petrol Kanunu ile mukayeseli incelemesi bu sitede yer alan “Türk Petrol kanunu neler getiriyor ve neler götürüyor?” ve “Irak Petrol ve Doğal Gaz Yasa Tasarısı penceresinden bakınca Türk Petrol Kanunu” başlıklı yazılarımda yer almaktadır. Konumuzun o boyutu ile İlgilenenler o yazılara göz atabilir.
Kuzey Irak Yerel Yönetimi çıkardığı Petrol Kanunu’nun “Uluslar arası Sınırları Aşan Rezervuarların Birleştirilmesi” başlıklı 54 üncü maddesinde, bir rezervuarın komşu devletin sınırına taşması durumunda, bu yatakların birleştirilmesi Petrol Bakanlığı’nın görevi olacak ve Bakanlık bu konuda komşu ülke ile anlaşmaya varmak için gerekli girişimleri yapacaktır hükmü yer almıştır.  Kuzey Irak Yerel Yönetimi’nin düşünebildiği bu incelik Türk Petrol Kanunu hazırlanırken ve müzakere edilirken düşünülememiştir. Oysa bilindiği üzere Irak’ın Türkiye sınırına yakın bölgelerde Norveç’in DNO ASA şirketi 2005 yılından bu yana ve diğer şirketler petrol arayıp işletmektedir.
Hatırlanacağı üzere, Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgalden önce bu ülkeye yönelttiği suçlamalardan birisi de Kuveyt’in Irak sınırını aşan petrol yataklarından petrol çektiğine yönelikti.
Şubat 2009 da İran ve Irak’ın sınır aşan petrol yataklarını birlikte işletmek için bir anlaşmayı müzakere ettiği basında yer almıştı(19).
Buraya kadar sunduğum bilgilerden de görüldüğü üzere, Türkiye, petrole yönelik olarak ulusal çıkarlarını koruma konusunda 1950 ye kadar izlediği bilinçli politikaları o tarihten bu yana yeniden sahneye koyamamıştır.
Hikmet Uluğbay   
 

(1) Bartlett John ve Kaplan Justin, “Familiar Quotations” Sixteenth Edition, sayfa  397.
(2) Ehrlich Eugene ve Marshall de Bruhl, “The International Thesaurus of Quotations”, sayfa 340.
(3) Hornbeck Stanley K., “The Struggle for Petroleum”. The Annals of The American Academy of Political and Social Sciences Cilt CXII, Mart 192, sayfa 164.
(4) DeNovo, “The Movement for an ‘Aggressive American Oil Policy Abroad 1918-1920’”, American Historical Review 61, Temmuz 1956, sayfa 855 dipnot 4.
(5) Engdahl  F. William’a ait  web sitesi.
(6) Engdahl, “Seeds of Destruction”, Global Research  2007.
(7) Klare T. Michael, “Blood and Oil”, Metropolitan Books, sayfa 46.
(8) Klare, “The Global Struggle for Energy”, MotherJones.com, May 9, 2005.
(9) Buncombe Andrew, “Saddam: The question that will live on”, The Independent Online December 30, 2006.
(10) Greenspan Alan, “The Age of Turbulance”, Penguin Books 2008, sayfa 463.
(11)  TPAO 50 inci Yıl, sayfa 2.
(12) Soysal İsmail, “Türkiye’nin Siyasal Andlaşmaları” Cilt I, sayfa 103.
(13) Oran Baskın Prof. Dr. (Editör), Türk Dış Politikası Cilt I 1929-1980 sayfa 597.
(14) TBMM Zabıt Ceridesi  Elli Yedinci İnikat, Mart 1954 sayfa 226.
(15)  Y.a.g.z.  sayfa 195.
(16)  Y.a.g.z. sayfa 196-197.
(17)  Oran B. Prof. Dr. Y.a.g.e. sayfa  716-758.
(18)  Rozoff Rick, “Global Warfare USA: The World is the Pentagon’s Oyster, Global Research November 16, 2009.
(19)  “Iran, Iraq to sign deal on joint oil fields” Globak Research, February  8, 2009.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s