Sahip Olmak ya da Olmak

Yunanistan’daki Delphi Tapınağı’nın girişinde “Kendini Tanı” ibaresi yer almaktadır. Bu ifade insanın bireysel gelişimine olduğu kadar toplumsal gelişime de rehberlik edecek önemli bir anlayışı vurgulamaktadır. İnsan kendisini tanımaya çalıştığı ve tanıdığı ölçüde öz eleştirisini sağlıklı yapabilir ve böylece kişisel gelişmesinin ve olgunluğunun da yolunu açar. Gelişmiş ve olgunlaşmış insanlardan oluşacak bir toplum ise barışın, huzurun, demokrasinin, insan haklarının ve hukukun hükümran olduğu bir düzeye çıkar ve onu koruyup geliştirebilir.
Kendimizi tanımanın yollarından birisi de bu konudaki çabalarımıza yön verecek kitaplardır. Dünya ölçeğinde birçok yazar bu konuda insanlara değerli bilgi ve analizler suna gelmektedir. Bugün sizlere tanıtacağım kitabın yazarı bana göre bu niteliklere sahip bir kişidir. 
Bugün sizlere kitaplarını büyük bir ilgi ve beğeni ile okuyup yararlandığım bir yazar olan Erch Fromm’un, aslı 1976 yılında, Türkçe çevirisi ise, Arıtan Yayınevi tarafından 1997 yılında yayınlanmış olan “Sahip Olmak ya da Olmak” isimli kitabını tanıtmak istiyorum. Yazarın diğer bazı kitaplarını da daha sonraki yazılarımda tanıtmayı düşünüyorum.
Yazar bu kitabında, insandaki “Sahip Olmak” tutkusunun, tarih boyunca insanı ve insanlığı nasıl sıkıntılı bir sürecin içine soktuğunu ve yaşamı ve dünyayı nasıl çekilmez bir konuma taşıdığını birçok örnek eşliğinde açıklamaktadır. Kitap aynı zaman insanın “Olmak” tercihini yaptığında ulaşacağı düzey ile hem iç hem de dış huzurunu nasıl sağlayacağını ve doğanın dengesine nasıl yardım edeceğini de ortaya koymaktadır.
Fromm, kitabında “Sahip Olmak” ya da “Olmak” kavramlarını felsefi açıdan işlediği gibi, dinler açısından da ele almakta, çok değerli ve yararlı analizler yapmaktadır.
Tanıtmak için kitaptan seçtiğim bazı ifadelerden yararlanacağım. Seçtiğim bu ifadeler üzerinde şöyle bir düşündüğümüzde bu saptamaların kendi yaşamımızda ve çevremizin yaşamında sıkça gördüğümüz ve rahatsızlık duyduğumuz hususlar olduğunu da gözlemleyeceğiz.
Kitabın 30 uncu sayfasında Fromm şu saptamayı yapıyor; “Bencillik, insanın her şeyi yalnızca kendisi için istemesi durumudur. Bölüşme yerine, sahip olmak kişiye haz verir. Sahip olmak tek hedef olunca, insan giderek daha aç gözlü ve muhteris olur. …. insanın, …. tüm yaşamı, kendinden çok şeye sahip olanları kıskanmak ve kendinden az varlığı olanlardan da korkmakla geçecektir.” Hiç de az rastlanan bir durum değil.
33 üncü sayfada, “Doğayı fethetmek arzusu ve doğa düşmanlığı gözümüzü öylesine köreltmiş ki, doğal kaynakların da bir sonu olduğunu ve bir gün tükenebileceklerini, ayrıca doğanın insandaki bu sömürücü tutuma karşı kendini savunabileceği gerçeklerini bir türlü göremiyoruz.” Yazar, bu kitabı ile daha 1976 yılında insanın doğayı tahrip etme boyutunun ulaştığı tehlikeli boyutu görüyor ve insanlığı, “doğa intikam alabilir” diyerek çok ciddi bir şekilde uyarıyor. Fromm ve bazı bilim insanlarının çevreci uyarıları çok erken tarihlerde başlamış olmasına rağmen insanlardaki “sahip olma” tutkusu o denli bir gözbağı oluşturmuş ki, “doğanın kendini savunma” süreci başlamış olmasına rağmen bilinçsiz tüketim ve doğayı yok etme hız kesmeden devam etmektedir. Kyoto Protokolu ve benzeri bazı adımlar atılmaya çalışıldı ise de insanın tahripkarlığı fren tutmamaya devam ediyor.    
Fromm, çevre konusundaki uyarılarına 36 ıncı sayfada şu cümleyi de eklemiş, “İnsanlık tarihinde ilk kez, insanlığın, fiziksel olarak varlığını sürdürebilmesi, kendi kalbindeki köklü değişikliklere bağlıdır.” İnsan ve insanlık kendi özeleştirisini en samimi şekilde en kısa zamanda yapmaz ise fiziksel varlığı da ciddi tehdit altında kalacaktır. Bu süreç esasen başlamış durumdadır. Bu konuda daha fazla bir şey eklemek istemiyorum. Bu sitedeki çevre kategorisinde yer alan yazılarımda bazı bilgiler mevcuttur.
Yazar kitabının 50 inci sayfasında Goethe’nin Faust isimli kitabından şu şiire de yer vermiştir;
“Mülkiyet;
Biliyorum ki ben,
Ruhumdan akıp gelmek isteyen düşünceler dışında
Hiçbir şeye sahip değilim.
Biliyorum ki ben,
Tatlı bir sevgiyi, küçük bir sevinci tattığım anlar dışında,
Hiçbir şeye sahip değilim.”
Her yıl bir yerlerde bir şeylere (petrol, doğal gaz, maden v.b.) sahip olmak için öldürülen insanlar, bu bağlamda özellikle kadın ve çocuk katliamları göz önüne alındığında, insanlık sahip olunabilecek en değerli şeyin “sevmek” olduğunu ne zaman öğrenebilecek?
Fromm, kitabın 117 inci sayfasında ise şu muhteşem saptamayı yapıyor; “Bilgi, bizi kendisine köle kılacak bir dogma haline dönüştürülmemelidir hiçbir zaman. İşte bu tür davranışlar ‘sahip olmak’ ilkesinin özellikleridir. ‘Olmak’ kökenli …. bilgi, araştırıcı bir düşünce sürecidir ve kesinliğe vararak bitmeyi, sona ermeyi istemeyen bir eylemdir.” Birçok şey okuyoruz, öğrendiğimizi zannediyoruz. Farkında değiliz ki gözlerimizde “sahip olmak” filtreli bir gözlük var. Bu gözlüğü çıkarıp doğanın bize doğuştan verdiği “olmak” gözleri ile çevremize bakarak, okuyarak gerçeği görmeye ne zaman başlayacağız? Bu kitap gözlerimize inmiş olan perdeyi kaldırabilmemize de büyük bir katkıda bulunuyor. 
Çok gerilere gitmeden son bir yıl içinde okuduğunuz ve dinlediğiniz yazılı ve görsel basın haberlerinde kadınlara ve çocuklara yönelik tecavüz ve suçlardaki artışın hatırınıza getirin ve Fromm’un şu ifadesini okuyun, “Ataerkil toplumlarda en fakir adam bile, en azından karısının, çocuklarının ve hayvanlarının mülkiyetini elinde tutar, kendisini onların mutlak efendisi olarak görürdü. Olabildiğince çok çocuk doğurulması, insanın mülkiyetine sahip olmanın ve çalışmak zorunda olmadan “sermaye birikimi” yaratmanın tek yoluydu. … ataerkil toplumlarda çocuk dünyaya getirme olayının, belirli bir aşamadan sonra, kadının sömürülmesine yol açtığını rahatlıkla söyleyebiliriz.” Acaba, halen dahi çok çocuk dünyaya getirilmesini savunanlar konuya hiç bu pencereden bakmayı denediler mi?
Yazarın, “sahip olmak” üzerine değerlendirmelerine ilişkin örnekleri bu kadar sınırlayarak şimdi de “olmak” için yaptığı gözlem ve yorumlardan bir demet sunmak istiyorum.
“Sahip Olmak” konusunu değerlendirirken seçtiğim bir alıntıda Fromm, “Bilgi, hiçbir zaman, bizi kendisine köle kılacak bir dogma haline dönüştürülmemelidir” demişti. Bu kez “Olmak” için düşüncelerini açıklarken 157 inci sayfada şöyle diyor; “Olmak ilkesi, bağımsızlık, özgürlük ve eleştirel düşünceyi kendisinin ön koşulları olarak alır. …. ‘Olmak’, kişinin herkeste (değişik oranlarda) var olan özelliklerini ve insancıl zenginliklerini değerlendirerek, onları geliştirmesi demektir.” İnsanın insan olabilmesi ve olgunluğa ulaşabilmesi için gideceği yolun özgür ve eleştirel düşünce yolu olması gerektiği vurgulanıyor. Dogmanın çıkmaz sokak olduğu da çok güzel anlatılıyor.
Son yıllarda hem dünya genelinde hem de ülkemizde insanlar, “tele-kulak”, “internet iletişimlerinin izlenmesi” ve diğer yöntemlerle gözetlendiği duygusunun yoğun baskısı altına girmişlerdir. Fromm kitabının 174 üncü sayfasında şu gözlemi yapmaktadır; “İnsanlar, yalnızca akıldışı ve çocuksu şeyleri değil, aynı zamanda en önemli şey olan, gerçeğin bilgisini de bastırmakta, bilinç altına itmektedirler.” İnsanın gelişmesini engelleyen en önemli frenlerden birisi daima korku olmuştur. Korkunun hükümran olduğu toplumlarda ne bireysel ne de toplumsal gelişme ve olgunlaşma mümkün değildir. Tarih iyi tetkik edildiğinde, insanın gelişmesinden korkanların “korku toplumu” inşa etmeye özen gösterdikleri görülür. Ancak, aynı tarih baskılara rağmen bildiği doğruların peşinden giden ve topluma açıklayan insanlarla da doludur ve sonunda kazanan onlar olmuştur. Galileo bunun örneklerinden sadece birisidir.
Fromm, insanın doğasında “sahip olmak” ve “olmak” duygularının birlikte var olduğunu ve bunların bir anlamda devamlı mücadele içinde olduklarını da anlatmaktadır. Bu bağlamda 177 nci sayfadaki şu cümlesini okurlarla paylaşmak isterim; “Gerçek şu ki, insanın doğasında hem sahip olmak, hem de olmak eğilimleri birlikte bulunurlar. Ayrıca yaşamda kalma güdüsü de, ‘sahip olmak’ duygusunu biraz güçlendirir. Ama yine de, bencillik ve tembelliğin insandaki başat özellikler oldukları fikri yanlıştır. Çünkü insanlarda doğumla birlikte getirilen ve en derinde yatan istek ‘olmak’ eğilimidir.” Yetiştiğimiz ortam üzerimizdeki baskıyı kaldırarak “olmak” eğilimimizin ortaya çıkmasına izin veriyor?
Yazar ölüm korkusunu yenebilmede “olmak” eğiliminin önemine 222 inci sayfada şöyle dikkat çekiyor; “Ölümün sırrı, yaşamınkiyle aynıdır. Sahip olmak tutkusundan ve ben-merkezcil bir yaşam anlayışından sıyrıldığı oranda, kişi, ölümden korkmayacaktır. Çünkü ölümle yitireceği bir şey yoktur.”
Yazar, bir toplumun insancıllaşması için atılacak ilk adımlardan birisi olarak kadının erkeğin baskısından kurtulması olduğunu 324 üncü sayfada şöyle ifade ediyor; “Kadınların erkeğin üstün olduğu ataerkil bir baskı altından kurtarmak, toplumun insancıllaştırılmasının ilk adımlarından biridir.” Ben Fromm’un bu saptamasına “kadınların” sözcüğünden hemen sonra gelmek üzere “çocukların da” ibaresini eklemek istiyorum.
Fromm, insanlığın yeni bir toplum yaratması gerektiğine de inanıyor. 339 uncu sayfada bu bağlamda siyaset kurumunu da eleştirerek, onun da kendisini yenilemesi gerektiğine şu ibareler ile değiniyor; “Yeni toplumun idealleri, herhangi bir partiye bağlı değildir. Çünkü bilinen bütün politik partiler, herkese, en doğru insancıl değerleri yalnız kendilerinin savunduğunu kabul ettirmeye çalışarak, seçmenleri kandırmakta, daha doğrusu oylarını sömürmektedirler.”
Ben “Sahip Olmak ya da Olmak”ı 2002 yılında büyük bir keyifle okudum ve çok yararlandım. Onun için de sizlere önermek istedim. Bu kitabı okuduktan sonra Fromm’dan birçok kitap daha okudum. Zevkli bir okuma dileklerimle.
Hikmet Uluğbay

 

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s