BDDK Başkanı’nın Uyarısı

30 Ağustos 2008 tarihli bazı gazetelerde(1), BDDK Başkanı’nın önemli bir açıklamasına yer verildi. Ancak, izleyen günler ve haftalarda, gerek 30 Ağustos Zafer Bayramı’nın ve gerek Gürcistan sorununun ve bu bağlamda Rusya’ya yönelik kabadayılık söylemlerinin ve daha sonra da Deniz Feneri’ne ilişkin haberlerin yoğunluk kazanması nedeni ile, basında, BDDK Başkanı’nın uyarıları üzerinde hak ettiği boyutta durulmadı. Oysa uyarı üzerinde çok ciddi şekilde durulması gereken birkaç hususa dikkat çekilmişti. Basına yansıyan bu çok gecikmiş bir uyarıyı, Başkan’ın kendi ifadesi ile anımsamak uygun olacaktır.
BDDK’nun sekizinci kuruluş yıl dönümü etkinliği çerçevesinde düzenlenen arayış konferansında BDDK Başkanı özel sektörün dış borcunun 120 milyar dolara ulaşan boyutu ile ilgili endişelerini basına yansıyan şekli ile şöyle dile getirmiştir; “Varlıklarını ipotek edip yurt dışından borçlananların büyük zorluklarla kurdukları işletmeleri yabancıların eline geçer diye endişe ediyorum.”
Bu sitede yayınladığım birçok yazıda, cari işlemler açıklarının çığ gibi büyümesinin riskleri üzerinde durmuş hızla artan ülke dış borçlarının ödediğimiz çok yüksek reel faiz nedeni ile bize geldiğine işaret etmiştim. Eleştirilerimin arasına bu borçlanmaların özel sektörün ekonomik varlıklarını kaybedebilmesine yol açma veya devlet için sorun olma olasılığına, ciddi endişe duymama rağmen, dahil etmemeye özen göstermiştim. Muhtemelen ekonomi üzerinde değerlendirme yazısı yazan birçok yazar da aynı duyarlılıkla bu konuyu işlemekten uzak durmuşlardır. Zira böyle bir eleştiriyi özellikle bizlerin (eski bakanların ve bürokratların) dile getirmesi kolayca felaket tellallığı olarak yorumlanabilirdi.
BDDK Başkanının şu ana kadar sergilediği tutum göz önüne alınır ise, bıçak kemiğe dayanmadan böyle bir açıklamayı yapmayacak bir kişiliğe sahip olduğunu söyleyebilirim. Bu izlenimim ışığında, Başkan bu konuda Hükümet’e kapalı kapıların ardında yaptığı uyarılara gereken tepkiyi alamamış olmalı ki, uyarısını kamuoyu önünde yenilemek zorunluluğunu duymuş olmalı diye düşünüyorum. Başkan muhtemelen sorun daha da büyümeden önlem alınmasını sağlamak için kişisel olarak eleştirilmeyi de göz önüne alarak bu açıklamayı yapma yoluna gitmiş görünüyor.
Unutmamak gerekir ki, T.C. Merkez Bankası Başkanı da zaman zaman Hükümet ile ters düşmeyi göze alarak bildiği doğruları dile getirmekten uzak durmamaktadır.
Bu noktada okurların aklına iyi de özel sektör bu boyutta borçlanırken niye özen göstermedi ve BDDK Başkanı uyarmadan önce neden özel sektörün örgütleri bu konuyu dile getirmediler soruları gelebilir. Haklı ve yerinde sorulardır.
Bu sorunun yanıtını bazı açılardan “Cari Açık Komisyona Havale” başlıklı yazımda vermiştim. O yazımda, banka sisteminde 2002 sonu ile 2007 sonu arasında artan YTL mevduatın Hazine iç borçlanmasını karşılayamadığını o nedenle bankalardaki döviz cinsinden mevduatının da kısmen Hazine iç borçlanmalarına yöneldiğini ifade etmiştim. Geri kalan döviz tevdiatının da sanayi ve ticaret sektörü ile kişilerin kullandığı tüketim, gayrimenkul ve araç satın alma kredilerini karşılamakta son derece yetersiz kaldığı için bankaların dışarıdan borçlanmak zorunda kaldıklarını belirtmiştim. 
Diğer taraftan sanayici de tüccar da iç mali piyasalardaki reel faiz haddinin, devletin dışarıdan borçlanmaktan vazgeçerek iç piyasadan borçlanmaya yüklenmesi nedeni ile, aşırı yükselmesi sonucu dışarıdan borçlanmayı ucuz ve tercih edilir bulmuştur. Ayrıca devlet, özel kesimin dışarıdan borçlanma avantajlarını daraltacak dış kredi faizini vergilendirme, dış kredilere limit koyma ve sair engeller koymadığı için bir anlamda özel kesimin dış borçlanmasını kontrolsüz bırakmıştır veya bırakmayı tercih etmiştir.
Böyle bir ortamda, özel kesimin meslek kuruluşları yaratılan ortamdan şikayetçi olmak için başlangıçta bir neden görmemiş olabilirler. Ancak özel kesimin borçları belirli bir çizgiyi geçtikten sonra kredi büyümesini yavaşlatmak için alınacak önlemlerin kendilerine yansıyacak maliyeti yükseldiğinden şikayetçi olmamayı tercih etmiş olabilir. Hatırlamak gerekir ki, her özel sektör kuruluşu kendi borcundan sorumludur ve aldığı risk de kişisel (şahıs veya tüzel kişi) bir risktir. Bedelini de gerektiğinde mal varlığını kaybederek öder. Ancak kişilerin aldığı risklerin hep birlikteki toplam etkisi ülke riski olarak ortaya çıkar. Birkaç özel kuruluşun borcunu ödeyememesi sadece o kuruluşların kredi notunu etkilemez, aynı zamanda ülke kredi notunu da etkilemeye başlar. Bunun sonucunda devletin dış ve iç borçlanmalarındaki risk primi de yükselmeye başlar. Bu noktada unutmamak gerekir ki, makroekonomik sorunlara çözüm bulmak ve ekonominin dengelerini kurmak özel kesimin veya meslek kuruluşlarının değil devlet yönetiminin yükümlülüğündedir.  Özel kesimdeki kredi riskinin, kamunun zamanında almadığı önlemlerden kaynaklandığı da anlaşılırsa ülke kredi notundaki aşınma çok daha yüksek düzeyde olur. Bunun bedelini de tüm ekonomi kamu, özel sektör ve vatandaşlar birlikte yüksek faiz, kur riski, döviz fiyatlarının yükselmesi ve enflasyon şeklinde ödemeye başlar.
Diğer taraftan özel kesimin borç ödemesinde ciddi sıkıntı yaşandığında, borç verenlerin devletleri, uluslar arası kurumlar (IMF, Dünya Bankası v.b) bu borçlara çözüm bulunmadan ilgili ülkeye mali kaynak akışına yeşil ışık yakmaktan uzak durabilirler. Nitekim Türkiye benzeri sorunu 1980 başlarında yaşamış ve kamu sektörünün dış kredilerden yeniden yararlanabilmek için o tarihte “garantisiz ticari borçlar” diye bilinen soruna çözüm bulmak mecburiyetinde kalmıştı.
BDDK Başkanı’nın açıklamasında üzerinde durduğu bir husus da, basına yansıyan şekli ile, “Acaba yurtdışından borçlanan reel sektör kuruluşlarının teminat olarak sahibi oldukları varlıkları ipotek verdilerse ya da 20-30 yılda büyük zorluklarla bugüne getirdikleri işletmelerin hisse senetlerini rehin vermişlerse ve bunlarda bir parazit olduğunda reel sektörümüzün bir kısmı hiç bilmediğimiz yabancıların eline geçebilir mi?” sorusunun yanıtına yönelik endişesidir. 
Reel sektörün aldığı kredilerde, kredi verenin ki bu genelde bir bankadır, ya bir bankanın garantisini ya hisse senedi rehinini veya varlıklar üzerinde ipotek tesisini istemesi doğal uygulamalardan birisidir. Bu teminatlar istenmeden verilen kredi son derece sınırlıdır. Uygulama dünya genelinde böyle olduğu için de BDDK Başkanı soruyu gündeme taşımakta haklıdır.
Bu noktada bazı okurlar, özel sektör borcunu ödemekte zorlanırsa ve mal varlığı veya hisseleri yabancı finans kuruluşlarının eline geçerse Türkiye ne kaybeder sorusunu sorabilir. Yabancı finans kuruluşu, eline geçen mal varlığını veya hisse senetlerini elinde tutmaz, alacağını kısmen de olsa kurtarabilmek için satışa çıkarır. Genelde borcunu ödeyemeyen kuruluşların mal varlığı veya hisse senetleri çok düşük değerden müşteri bulur. Bu durumda, yabancı finans kuruluşu bakiye alacağını tahsil edebilmek için borçlu firmanın yurt içi ve yurt dışı mal varlığına yönelik olarak yasal işlemler başlatabilir. Dolayısı ile kaybedilen sadece borçlu şirket olmakla kalmaz borçlunun diğer şirketleri de tehlike yaşamaya başlar. Dolayısı ile sorun genişlemeye başlar.
Eğer, özel kuruluş aldığı borç için ülkedeki bankalardan karşı garanti mektubu vermişse, yabancı alacaklı ülkemizde yerleşik bankalardan garanti karşılığını ödemesini talep eder. Bu durumda reel sektörde başlayan sorun banka sektörünün de sorunu olmaya başlayabilir.
Borçlu kuruluşa kredi veren bankaya hisse senetleri rehin edildi ise, alacaklı banka bunları satışa çıkardığında iki tür müşteri talip olabilir. Birinci tür hisseleri alır ve işletmeyi çalıştırmaya devam eder. Bu durumda şirketin mülkiyeti değişmiş olur ancak ülke üretim kaybına uğramaz ve işçi işten çıkarılmamış olur. İkinci tür alıcı, Türk şirketini kendisi için Türkiye’nin veya uluslar arası pazarda ciddi rakibi olarak görüyorsa, iki yoldan birisini tercih edebilir. İlkinde Türkiye’deki tesisin rekabet gücü çok yüksekse bu tesisi çalıştırıp diğer tesisindeki üretimini düşürerek kar marjını yükseltebilir. Bu durumda da Türkiye önemli bir kayba uğramamış olur. İkinci yol olarak, Türkiye’deki şirketi kapatarak kendi tesisini rekabetten korumak isterse, Türkiye ciddi kayba uğrar. İşçi işini kaybeder, Türkiye’nin dışa bağımlılığı artar, tesis kapandığı için devlet vergi kaybına uğrar. İşten çıkarılanlar kişisel kredi ve kredi kartı borçlusu iseler bankalara borç ödemelerinde aksama başlar. İşsizliğin boyutuna bağlı olarak “İşsizlik Sigortası” açık vermeye bile başlayabilir. Şirketin borsada işlem gören hisseleri varsa, bu hissedarlar da ciddi bir birikim kaybına uğrarlar.
Bu özet değerlendirmeden de görüldüğü üzere, dış borcunu ödeyemeyen bir veya birkaç  reel sektör kuruluşuna ait sıkıntının ekonomik bünyede metastas yapma olasılığı daima mevcuttur.
Bu duruma düşen reel sektör kuruluşu ulusal sanayi için önemli bir stratejik üretim merkezi ise, yukarıda açıklanan etkiler ulusal ekonomi için çok daha fazla tahripkar hale gelebilir.
Bilgin’in anılan konuşmasında üzerinde durduğu önemli diğer bir konu da yine basına yansıyan boyutu ile şöyledir; “Mayıs-Haziran 2008 den sonra bir miktar yavaşlama başlamıştır. Bankalarımız için bu dönemde önemli olan mevcudu korumak olmalıdır. Mevcudu koruyan banka başarılı bankadır. Bir bankanın mali yapısı, sermaye yeterliliği, yeterli ise elbette farklı bir büyüme politikası izleyebilir. Ama sırf yarışta geri kalmamak için adale gücüne bakmadan yarışa devam ediliyorsa bu kararlarının menfi etkilerini bilançolarında çok hızla görecektir.”
BDDK Başkanı, deneyimli bir diplomat ustalığı ile seçtiği sözcüklerle bankalar sektörünü de uyarmıştır. Bankacılık sektörünün geçmişte yaşadığı sorunlarda, BDDK Başkanı’nın dikkat çektiği anlayışa gereken özenin gösterilmemesinin önemli rolü olmuştur. Bu uyarı, bir anlamda sektörün kendi tarihinden ders almasına da davettir. Bankacılık sektörünün ekonomik daralma ve sektör içi sorunlar yaşadığı dönemlerinde yıkıcı rekabete girmesinin ortaya çıkardığı sorunların analizine yönelik bazı değerlendirmelerim, “Siyasi Linç” isimli kitabımda yer almaktadır.
ABD de yaşanan konut kredileri sorunun bu ülke bankaları ve dünya bankalarında etkisinin halka halka genişlediği içinde bulunduğumuz dönemde Türkiye’yi yönetenler Ziraat ve Halk Bankaları’nı özelleştirme çalışmalarını aynı tempo ile sürdürmekte kararlı görünmektedir. Dünya mali piyasalarının ciddi sınavdan geçtiği dönemde iki kamu bankasının satılmasının ne denli akılcı bir yaklaşım olduğu sorgulanmaya değer. Bu sorgulamayı yapmayı bir başka yazıya bırakarak Almanya’da son derece güncel olan bir örnek vermek daha uygun olacaktır.
Ülkemizde bu uyarılar yapılırken Spiegel Dergisi’nin internetteki yayınında, Deutsche Bank’ın rakibi Postbank’ı, yabancıları Alman bankacılık sektörünün dışında tutmak için, satın almakta olduğuna ilişkin bir haber yer almıştır(2). Haberin incelenmesinden de görüleceği üzere, Postbank’a Devletin küçük hissedar olduğu kaydedilmekte ve Deutsche Bank’ın girişiminin devletçe desteklendiği, Başbakan Angela Markel ile Maliye Bakanı P. Steinbrück’ün projeye arka çıkageldikleri bildirilmektedir. Yazıda en önemli gözlem olarak şu hususa yer verilmektedir; “Politikacılar, Avrupa ekonomik bölgesinden söz etmekten hoşlanırlar, ancak gerçekte ulusal düşünce hala hakim görüştür.” Spiegel’deki yazıyı ilgilenenlerin okumalarını öneririm.
Ülkemiz iş yaşamına hakim olan yanlış iki anlayış vardır; bunlardan birincisi, yeni bir proje oluşturmak ve yeni bir alanda rekabete girmek yerine, komşu girişimciyi taklit etmek. Bu yaklaşımın sonucunda yıllardır birçok tesis zarar edip kapanma noktasına gelmiştir. İkinci yaklaşım ise, ekonomi daralma noktasına geldiğinde daralan pastadan daha fazla nasıl pay kapabilirim anlayışı. İşte yukarıda değinilen BDDK Başkanı’nın diğer uyarısı bu noktaya yöneliktir.
Benzeri bir uyarıyı, 1999 yılının başlarında İstanbul Sanayi Odasında yaptığım bir konuşmada reel sektör kuruluşlarının yöneticilerine şu düşüncemi de ileterek yapmıştım; “Ekonomi büyürken rekabet etmek, daralırken el ele tutuşmak gerekir.”  Bu düşünceyi ifade ederken ulusal güzel bir geleneğimizden esinlenmiştim. Küçük esnafımız arasında güzel bir gelenek vardı, ümit ederim hala sürüyordur,  eğer kendisini siftahını yaptı ise, yeni gelen müşteriyi henüz siftah yapmamış komşusuna gönderirdi.
BDDK Başkanı’nın yaptığı uyarıları destekleyen yeni bir uyarı da İş Bankası Genel Müdürü Ersin Özince tarafından yapıldı. Özince, Leyla Tavşanoğlu ile yaptığı söyleşide şu gözlemlerde bulunmuştur. “Dünyada sınırlar ortadan kalkmadıkça, ülkeler ve ekonomiler ayrıysa mutlaka sermayeleriyle ilgili politikaları da ayrı olmak durumundadır. Yani ulusal sermayeyi savunmak kısıt getirir, köktenci bir tavırdır değerlendirmelerini yaparsanız ciddi hatalara düşersiniz. Çünkü ekonominin amacı kendi insanınızın refahını yükseltmektir(3).” Özince bu ifadesi ile ulusal sermayenin savunulması gerektiğini açıkça ifade etmektedir. Ulusal reel sektörü korumanın yöntemlerinin arasında bu kuruluşların kolayca yabancıların eline geçmesini önleyecek stratejileri geliştirmek de yer alır. Bu konuda Almanya’dan bir örneğe yukarıda yer vermiştim. Benzeri örneklere diğer gelişmiş ülkelerde de bolca rastlanabilir.
Özince’nin altını çizdiği “Çünkü ekonominin amacı kendi insanınızın refahını yükseltmektir.” kavramına refahın istihdam edilmekten başladığı anlayışı ile, bu sitede yer alan birçok yazımda büyüyen dış ticaret açıkları ile kendi insanımıza değil başka ülkelerin insanlarına iş yarattığımıza sıkça değinmiştim.
Özince’nin diğer bir saptaması da, “Türkiye’de yatırım yapan bankalardan bazılarının bugün dünyadaki finansal krizden sıkıntıları olduğu ve kimine Kore’den, kimine Körfez’den Arap sermayesi konulacağı söyleniyor.”  2007 yılından bu yana ABD de başlayıp kademe kademe dünyaya yayılan ekonomik sıkıntının değişen ölçülerde banka sistemine yansıdığı da son aylarda yabancı basında yer alan birçok habere konu olmuştur. Bu durumda, ülkemiz bulunan bazı yabancı bankaların da bu gelişmeden etkilenip taze kaynak bulma arayışına girmeleri doğaldır. Ancak içinde bulunan süreçte bu fazla kaynak da geniş ölçüde petrol ihraç eden ülkeler ile yıllardır önemli cari işlemler fazlası biriktire gelmiş olan Çin, Japonya, Almanya, Güney Kore, Hollanda, Rusya gibi ülkelerin  elinde bulunmaktadır. Dolayısı ile dış basında yer alan haberler dikkatlice izlendiğinde sermaye sıkıntısı çeken kurumlara kaynak aktarımlarının geniş ölçüde bu ülkelerden geldiği görülecektir.
Özince’nin yaptığı söyleşide, Türkiye’de yatırım yapan bankacılarla yaptığı görüşmeden aldığı önemli bir bilgiyi de aktarmıştır. Bu bilgi aynen şöyledir; “ ‘Siz (yabancı bankalar) bizim ülkemizde yatırım yaparken ülkenizde devlet ya da benzeri kuruluşlar ilgileniyorlar mı?’ dedim. Aldığım cevap şu oldu:’Pek tabii ki ilgileniyorlar. Hatta bu (konu) parlamentomuzda dahi ciddi biçimde tartışıldı.’”
Yabancıların ulusal kuruluşlarının yurt dışında yapacakları yatırımlar konusunda gösterdiği bu sağlıklı titizliğin ne kadarını bizim yetkili mercilerimiz, bırakın yurt dışında ulusal kuruluşlarımızın yapacağı yatırım için göstermeyi, ülkemizde yatırım yapacak yabancılar için gösteriyor? Ayrıca, ulusal bankaların yabancı kuruluşlara satışından önce oturup ne kadar düşünüyor ve ulusal çıkarların nasıl etkilenmesini bekliyorlar?   
Ümit edelim karar alma noktasında bulunan siyasi kişiler, iki önemli kuruluşun başında bulunan kişilerin uyarılarını ciddiye alır, üzerinde düşünür ve gerekli önlemleri daha fazla gecikmeden alırlar.
Hikmet Uluğbay
(1) “120 milyar dış borcu olan şirketler yabancılara geçer mi?” Hürriyet Gazetesi 30.8.2008 ve “Mevcudu Koruyan Banka İyidir” Cumhuriyet Gazetesi 30.8.2008. 
(2) “The World From Berlin, Deutsche Bank Trying To Keep Foreign Rivals out of Germany”, Spiegel Online Sept., 11, 2008.
(3) Leyla Tavşanoğlu, “Küresel para sizi yönetir” Söyleşi, Cumhuriyet Gazetesi 14.9.2008.

 

BDDK Başkanı’nın Uyarısı” üzerine bir yorum

  1. Gerek iş yaşamında gerek özel yaşamda verilen mali kararlarda alınan risk ile kısa ve uzun dönemli getiri karşılaştırması soğukkanlılıkla yapılmalıdır.
    Eğer maliyeti farklı iki kredi arasında kısa dönemde getiri hedefleyenler, ülkemizin sindirebildiği kalkınma hızlarının üzerinde kontrolsuz bir araç gibi gitmesi sonucunda her 5-7 yılda bir, dev bir duvara çarpmasını göze almak zorundadırlar.
    Dışarıdan bakan bir gözlemci olarak, kendi kurdukları evlatlarının teslimi ile sonuçlanabilecek bu riskleri görmeyerek, birkaç yıllık başarı ile gerim gerim gerilen CEO’lar tarafından yönetim kurullarının veya firma sahiplerinin nasıl bir güdüyle efsunlandıkları konusunda mantıklı bir açıklama bulamamaktayım.
    Olsa olsa eğitim sisteminde kişiye bazı bilgilerin ezbertilmiş olmasınının dışında, kişisel gelişim ve doğada insan dışındaki tüm canlılarda bulunan uyanık olma, sorgulama ve yaşamda kalabilme içgüdüsünü öne çıkaracak bir şekilde verilmeyişi veya bilinçli olarak böyle bir eğitim sistemine alıştırılmakta olduğumuz sonucunu çıkarmaktayım.
    Kendi seçen ağlamaz, kendi düşen yakınmaz, ama fillerin batışından yerdeki yoksul karıncalar zarar görecektir.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s