Gıda Fiyatları Nereye Kadar Çıkar?

Görsel ve yazılı basın 2008 yılında hızla artan gıda fiyatları konusunu zaman zaman ön plana çıkara gelmektedir. Sadece Türkiye’de değil, dünya genelinde gözlemlenen gıda fiyatlarındaki bu artışın geçici mi yoksa kalıcı nitelikte mi olduğuna yanıt aramaya çalışmak bu yazının amacıdır.
Gıda maddeleri fiyatlarında son yıllarda yer alan gelişmelere kısaca anımsayarak incelemeye başlamak uygun olacaktır. Bu bölümde verilecek fiyatlar, ABD Chicago Emtia Borsası’nda son yıllarda gerçekleşen fiyatlardır. Buğday fiyatları Haziran 2007 tarihinde yaklaşık 525 dolar iken Şubat 2008 de 1,250 dolar düzeyine kadar tırmanmış ve sonra gerilemiş ve halen Haziran 2008 de 920 dolar civarında seyretmektedir(1). Geleceğe yönelik satışlarda buğdayın Eylül 2009 teslim fiyatı 966 dolardan işlem görmektedir. Diğer bir deyişle 15 ay sonra teslim edilecek buğdaya şimdiden bu fiyat verilmektedir. Bu fiyatı değerlendirirken paranın diğer alanlardaki fırsat maliyetini unutmamak gerekir. Bu düzeyin dahi korunup korunamayacağına izleyen bilgiler ışık tutacaktır. Mısır fiyatları ise, Haziran 2006 da 320 dolar civarında iken Haziran 2007 de 420 dolar düzeyine ve nihayet Haziran 2008 de de 780 dolara kadar tırmanmıştır. Soya fasulyesi ise Haziran 2006 da 670 dolar civarında iken Haziran 2007 de 900 dolara ve nihayet Haziran 2008 de 1,540 dolara çıkmıştır.
Bu maddelerin dışında, son aylarda fiyatı en çok konuşulan diğer bir gıda maddesi de pirinçti. Pirincin fiyatı Şubat-Mart 2008 aylarına gelindiğinde bir yıl öncesine göre yüzde 100 den fazla artmıştı. Mart 2007 de pirincin “bushel” fiyatı Chicago Borsa’sında 10.08 dolar iken Mart 2008 de 20.18 e çıkmıştır(2).
Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick, 2 Nisan 2008 günü yaptığı bir konuşmada, 2005 yılından bu yana temel gıda maddelerinin fiyatlarının yüzde 80 düzeyinde arttığına, Mart ayında reel olarak pirinç fiyatlarının son 19 yılın ve buğday fiyatlarının da son 28 yılın en yüksek düzeyine çıktığına dikkat çekmiştir(3). ABD borsa fiyatlarındaki artışlar ile çeşitli ülkelerdeki artışlar da farklılık gösterebilmektedir. Örneğin, pirinç üreten ülkeler ile pirinç ithal eden ülkelerdeki fiyat değişimleri farklılıklar gösterebilmektedir. Bu fiyatlarda sübvansiyonlar ile vergiler de etkisini göstermektedir.
Uluslar arası Para Fonu (IMF) Başkanı Dominique Strauss-Kahn, dünyada yükselen gıda fiyatlarının, hükümetlerin yıkılması ve hatta savaşların çıkması gibi korkunç sonuçlar verebileceği uyarısında bulunmuştur(4). Aynı yetkili, yüksek gıda fiyatlarının Haiti, Mısır ve diğer bazı ülkelerde ayaklanmalara yol açmasının ciddi bir sorun olarak görülmesi gerektiğine de dikkat çekmiştir.
Sizlerin de bildiği ve anımsadığı fiyat gelişmelerine ilişkin bu bilgilerden sonra şimdi de bu gelişmelerin gerisinde yatan nedenleri saptamaya çalışalım.
Öncelikle üzerinde durulması gereken husus, dünyanın tarım yapılabilen arazileri yeterince artmaz iken, dünya nüfusu hızla artmakta oluşudur. Bu konuda bir fikir vermesi için Tablo 1 düzenlenmiştir.
Nüfus artışı
Tablo 1 den de görüldüğü üzere, 1927 ile 1999 arasındaki 72 yılda dünya nüfusu, 2 milyardan 6 milyara çıkarak 3 kat artmıştır. Yaklaşık 18 yılda bir 1 milyar kişilik artış. 1987-1999 arasındaki 12 yılda ise, 1 milyar kişi veya yüzde 20 oranında artmıştır. On iki yılda dünya nüfusunun 1 milyar kişi artması başlı başına bir olay ve bir çılgınlıktır. Bu çılgınlığın boyutunu daha somut olarak görebilmek için Tablo 1 den bazı gözlemler yapmak yeterli olacaktır. Nuh Tufanı’ndan 1800 yılına kadar insan sayısı ancak 1 milyara yaklaşabilmiştir. Buna karşılık yaklaşık 125 yılda dünya nüfusu bir milyar daha artabilmişken, aynı sayıda nüfus artışı 1987-1999 arasındaki 12 yılda yer almıştır. Bu çılgınlık değilse nedir?
İşin ilginci, çılgınlık orada da duracak gibi görünmüyor, 2050 yılında dünya nüfusunun 12 milyarı bulması beklenmektedir. Diğer bir deyişle 50 yılda 6 milyar veya her 8 yılda bir 1 milyar artış! Tabiî eğer beslenecek gıda bulunabilirse ve gıda savaşları ile insanlığın bir bölümü yok olmaz ise!


                                      Tablo 1
                      Dünya nüfusundaki gelişmeler
                     Yıllar                     nüfus milyar
                     1802                              1
                     1927                              2
                     1961                              3
                     1971                              4
                     1987                              5
                     1999                              6
                     2010                              7.2
                     2020                              8.5
                     2050                            12.0
          Kaynak: Wikipedia’nın Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu.
Bu noktada hatırlanması gereken husus halen 6 milyar nüfuslu dünyada açlık sınırının altında yaşayan insan sayısının milyarla ifade edilen boyutta olduğu gerçeğidir. Bu konuda bir fikir vermesi amacıyla Tablo 2 düzenlenmiştir. Tablo 2 de yer alan fakirlik sınırı altında kalan oranlar, ilgili ülkelerin kendi tanımladıkları “fakirlik sınırı”na göredir. Diğer bir deyişle evrensel ortak bir fakirlik sınırı tanımına göre değildir.
                                       Tablo 2
                 Dünyanın en büyük nüfuslu 17 ülkesi
               fakirlik sınırı altında yaşayan nüfus oranı
Ülkeler           Nüfus milyon     Fakirlik Sınırı Altındakiler %
Çin                    1,320                          4.6
Hindistan            1,120                        28.6
ABD                     304                        12.0
Endonezya            225                        27.1
Brezilya                 186                        21.5
Pakistan                165                        32.6
Bangladeş             147                        49.8
Rusya                   143                        30.9
Nijerya                  135                        34.1
Japonya                128                      veri yok
Meksika                 108                       17.6
Filipinler                  86                        36.8
Vietnam                  84                        28.9
Almanya                  82                        11.0
Etiyopya                 76                         44.2
Mısır                       75                        16.7
Türkiye                   70                         27.0
Kaynak: UNDP 2007/2008 Human Development Report ve Wikipedia.   
Tablo 2 nin incelenmesinden de görüleceği üzere, ABD ve Almanya gibi gelişmiş ülkelerde dahi, o ülkelerin tanımına göre, “fakirlik sınırı” altında yaşan nüfus oranları yüzde 10 un üzerindedir. İşin ilginci halen gelişme yolunda ülke statüsünde olan ve kişi başına milli geliri 2006 yılında henüz 2,000 doları bulan Çin’de fakirlik sınırı altında yaşayanların oranının yüzde 4.6 olmasıdır. ABD Merkezi Haber Alma Örgütü’nün veri tabanına göre bile Çin’de fakirlik sınırı altında yaşayanların oranı yüzde 8 dir(5). Bu noktada hatırda tutulması gereken husus, Tablo 2 de yer alan ülkelerin dünyanın nüfusu en yüksek 17 ülkesi olduğudur. Dolayısı ile dünyada fakirlik sınırı altında yaşayan ülkelerin en vahim durumda olanları (Bangladeş listede yüzde 49.8 le yer alsa bile) bu listede yer almamaktadır. Bu konuda okuyucuya bir fikir vermek amacıyla bu alanda en kötü durumda olan birkaç ülkenin ismini saymak yeterli olacaktır; Sierra Leone’de fakirlik sınırının altında yaşayan nüfusun oranı dünyadaki en yüksek oran olup yüzde 70.2 dir. Bu oran Mozambik’te yüzde 68 ve Madagaskar’da yüzde 71.3 tür. İlgilenenler daha ayrıntılı bilgiye Wikipedia adresinden ulaşabilirler.
Bu aşamada bilinmesi gereken diğer bir bilgi de, birçok gelişmekte olan ülkede, aile gelirinin çok önemli bir bölümünün gıda harcamalarına gittiği gerçeğidir. Bu bilgiyi daha somut ifade etmek gerekirse, ABD en düşük gelir grubunda olanlar gelirlerinin yüzde 16 sını gıda harcamasında kullanırken bu oran Nijerya’da yüzde 73, Vietnam’da yüzde 65 ve Endonezya da yüzde 50 dir(6).
Dünya nüfusunun artışı yanında diğer bir olgu da gıda fiyatları üzerinde baskı oluşmasına neden olmaktadır: artan kent nüfusu! 20 nci yüzyılda dünyanın kentsel alanda yaşayan nüfusu 220 milyondan 2.8 milyara çıkmıştır. 2008 yılında dünyada kentlerde yaşayan nüfus, tarihte ilk defa, toplam nüfusun yarısını aşmıştır. Halen kentlerde yaşayan nüfus 3.3 milyar düzeyindedir ve bu sayının 2030 da 5 milyara çıkacağı hesaplanmaktadır(7). Kent nüfusunun süratle artmakta oluşu da gıda üretenlerin giderek gıda tüketen konuma geçmeleri demektir. Kırsal nüfusun azalma nedenleri ayrı bir yazı konusu olacak kadar kapsamlı bir inceleme gerektirir.
Kişi başına tarımsal arazinin azalması
Nüfus artışı ve bu bağlamda kentsel nüfusun artması, sadece tüketici sayısını arttırmamakta ayrıca tarımsal arazi üzerinde çeşitli yönlerden de azaltıcı etki yaratmaktadır. Bu konuda ülkemizden bir örnek vermek gerekirse; İzmir’in Torbalı bölgesinde 1965-2001 arasında 4,742,357 metre kare (4,742 dönüm) tarım arazisi kentsel amaçla tarımdan kaybedilmiştir(8). Kaybedilen bu araziler 1 ve 2 inci sınıf verimi yüksek tarım arazileridir. Bu çalışmanın ortaya koyduğu gerçeği ülke genelinde ele alırsak Türkiye’deki kentsel gelişmenin tarımsal alanları nasıl olumsuz yönde etkilediği açıkça anlaşılır.
Ülkemize ilişkin bu örneğin yanında birkaç örnek de diğer ülkelerden vermek isterim. Kanada’da 673 bin kilometre kare arazi, tarım amaçlı olarak kullanılmaktadır. Bu arazi ülke topraklarının yüzde 7 sidir. 1996 yılı itibariyle Kanada’da tarımdan alınarak kent yaşamında kullanılan toprak miktarı 28,000 kilometre karedir. Sadece, 1971-1996 arasında Kanada’da tarımdan alınarak kente verilen arazi miktarı ise 12,000 kilometre karedir(9). 1987-1992 arasında Çin’de her yıl 1 milyon hektara yakın tarım arazisi kentleşme ve onun yol açtığı sanayileşme ve ulaşım kullanımı tarafından yutulmaktadır. Çin’in yılda yüzde 10 dolayında büyüyen ekonomisi aynı hızla tarım arazisini tüketmeye devam etmektedir. Kentleşmesini neredeyse tamamlamış bir toplum olan ABD de dahi her yıl kentsel amaçlı olarak tarımdan alınan arazi boyutu 400,000 hektar düzeyindedir(10). Bu örnekler de dünya genelinde son yıllarda kentleşmenin nasıl hızla tarım topraklarını yutmakta olduğunu göstermektedir.
Genel olarak nüfus artışı ile birlikte kentsel nüfus artışının maliyeti sadece kente terk edilen tarım arazisi ile sınırlı değildir. Bunun yanında sanayileşme ve ulaşım sistemleri de tarımsal arazinin aleyhine büyümektedir. Bu gelişmelerin sonucunda kişi başına düşen tarımsal alan giderek daralmaktadır. 1994 yılında yapılan bir çalışmaya göre, dünyada kişi başına düşen ekilebilir toprak 0.27 hektardır(11). Aslında dengeli bir hayvansal ve bitkisel gıda beslenmesi için kişi başına düşmesi gereken ekilebilir arazi miktarı 1994 yılı hesaplarına göre 0.5 hektardır. 1994 de ABD de kişi başına düşen ekilebilir arazi 0.7 hektardı(12).
Dünyadaki toplam ekilebilir alanlar 1900-1995 arasında yüzde 95 oranında artmıştır. Tablo 1 den anımsanacağı üzere, aynı dönemde dünya nüfusu üç kattan fazla artmıştır. Tarımsal arazideki bu artışın nereden kaynaklandığı biraz sonra açıklanacaktır. Buna karşılık aynı dönemde kişi başına düşen ekilebilir arazi yüzde 44 azalmıştır(13). Söz konusu dönemde ABD de kişi başına düşen ekilebilir arazi yüzde 68 azaldığı aynı belgede ileri sürülmektedir.
Dünya genelinde kişi başına ekilebilir alan azalırken, Türkiye de bu gelişmeden payını almaktadır. 1950 yılında ülkemizde kişi başına düşen tahıl ekilebilir alan 1 hektar iken, bu oran 2000 yılında 0.35 hektara düşmüştür. Hesaplamalara göre 2050 yılında bu oran 0.16 hektara inecektir(14). Aile başına en üç çocuk istemeye devam edelim!
Erozyonla kaybedilen toprak
Kişi başına düşen tarım arazisi, nüfus artışına ve kentleşmeye paralel olarak süratle düşerken, geri kalan ekilebilir arazinin kalitesini etkileyen diğer birçok gelişme daha vardır: bunların başında “erozyon” yer alır! Bu konudaki bazı veriler bu sorunun boyutu konusunda daha net bir görüntü verecektir. 1950-1990 arasındaki kırk yıl içerisinde dünyanın ekilebilir arazisinin üçte birine yakın bölümü (1.5 milyar hektar) erozyon nedeni ile terk edilmiş veya sınıfı düşürülmüştür(15). Bu durum, nükleer bir felaket gibi, çok önemli ve yüksek bir maliyettir.
Toprak erozyonu konusunda ek bazı bilgileri daha okurlarla paylaşmak isterim. Dünya genelinde her yıl erozyonla kaybedilen toprak miktarı 24 milyar tondur. Ülkemizin her yıl erozyonla kaybettiği toprak miktarı ise 500 milyon tondur. Ülkemiz bu miktar toprakla birlikte 9 milyon tonluk bitkisel besin maddesini de kaybetmiş olmaktadır. Ülkemizin erozyonla her yıl kaybettiği toprak miktarı, Avrupa’nın kaybettiğinin 9.5 katı, Avustralya’nın 2.9 misli ve ABD’nin yitirdiğinin ise 1.6 katıdır(16). Bu verileri ek bir bilgi ile daha desteklemek isterim. Dünyada erozyonla kaybedilen toprağın hektar başına değeri 3.68 ton iken ülkemizdeki hektar başına erozyonla kaybedilen toprak miktarı tam 18 tondur(17). TEMA’nın ve kurucularının yıllardır ülkemiz insanını uyandırmaya çalışmasının hangi korkunç temele dayandığı böylece daha net anlaşılmaktadır.

Gıda ve Tarım Örgütü’nün 4 Temmuz 2008 tarihinde yaptığı ve yirmi yıl süren araştırmanın sonuçlarını yansıtan bir açıklamaya göre, ekilen sahaların yüzde 20 si, orman arazilerinin yüzde 30 u ve mera ve çayırların da yüzde 10 u vasıflarını yitirmektedir. Söz konusu toprakların vasıf yitirmesinin, 1.5 milyar insanın yaşamını doğrudan etkileyeceği de anılan açıklamada yer almaktadır. 
Gelişmelerin meralar ve ormanlar üzerindeki etkisi
Kişi başına düşen tarımsal araziyi artırma çabalarının hedef aldığı iki alan vardır; meralar ve ormanlar. Dünya genelinde yıllık orman kaybının yüzde 80 i tarım sahası açma amaçlı olmaktadır(18). Orman arazilerinin tarımsal amaçlı bile olsa yok edilmesi doğal dengeyi çok ciddi şekilde bozmakta, küresel ısınmanın hızlanmasına neden olmaktadır. O nedenle tarım amaçlı bile olsa orman yok edilmesi insanlığa karşı işlenmekte olan çok büyük bir suçtur. Ayrıca şunu unutmamak gerekir ki, ormandan alınan topraklar hiçbir zaman nitelikli tarım arazisine dönüşememektedir. Ülkemizde de tarım arazisi açmak için çıkarılan orman yangını sayısı az değildir. Anayasa ile yasaklanana değin ülkemiz politikacılarının en verimli çalıştıkları alanlardan birisi de orman suçlarını affetmekti. Ülkemizdeki orman yangınları ve etkileri konusunda daha fazla bilgi almak isteyen okurlar, bu sitede yayımladığım “Dikkat: Orman Yangınları Mevsimine Giriyoruz” başlıklı yazıma bakabilirler. Orman kesim ve yakmaları konusunda biraz sonra yeniden dönülecektir.
Meraların tarım arazisine dönüştürülmesi de diğer bir önemli bir tahribattır. Bu akılsızca yaklaşım sonucunda ülkemiz 1938-1990 döneminde meralarının yarısını kaybetmiştir. Daha somut ifade etmek gerekirse, 1938 yılında 41.06 milyon hektar olan çayır mera arazisi 1990 da 21.1 milyon hektara inmiştir(19). Türkiye İstatistik Kurumu’nun internetteki veri tabanına göre, Türkiye’deki mera ve taze çayır arazisi halen 14.6 milyon hektara düşmüştür.
Mevcut tarım arazisi kullanımındaki hatalar
İnsanoğlu ve ülkeler kişi başına düşen tarım arazisi boyutunun giderek azalmasına rağmen elde mevcut toprakların kullanımı konusunda da çok büyük hatalar yapmaktadır. Bunun en son örneği küresel ısınmanın tehlikelerinin açıkça ortaya çıkması ve yükselen petrol fiyatları karşısında enerji kullanımında daha titiz davranması gereken ve bu alanda önlemlere odaklanması gereken insanlık, bu alanda yavaş bir tempo ile çalışma yaparken, yakıt sorununu bio-dizel ile çözme arayışına hız vermiştir. Her yıl artan miktarda tarımsal arazi bio-yakıt ham maddesi olacak tarım ürünlerine kaydırılmakta ve insanlığın akciğeri konumundaki tropikal orman arazisi kesilerek ve yakılarak, bu tür tarıma açılmakta veya tahıl üreten arazilerden bir bölümü bio-yakıt ham maddesi olan ürünlerin yetiştirilmesine kaymaktadır. Bu konuda birkaç rakam vermek resimi daha iyi görmeye yardımcı olacaktır.
Swaziland, Afrika’nın en fakir ülkelerinden birisi olup, halkının yüzde 40 çok ciddi boyutta gıda sıkıntısı çekerken ve dışarıdan gıda yardımı alırken, temel beslenme gıdalarından biri olan manyot (cassava) ürününü bio-dizel üretip ihracına yönlendirmektedir(20). Bu dipnotta yer alan Monbiot’un yazısındaki bilgilere göre, eğer dünya İngiltere ve AB ülkelerindeki gibi akaryakıtın yüzde 5 ini bio-yakıtla karşılama kararı alırsa bunu karşılamak için tarım arazilerinin yüzde 15 daha genişlemesi gerekecektir. Bu da tropikal ormanların ve düşük gelirli grupların en fazla tükettikleri gıda maddeleri tarımının aleyhine gerçekleşecektir.
Tablo 2 den anımsanacağı üzere, 225 milyon nüfuslu ve halkının yüzde 27.1 i yoksulluk sınırının altında yaşayan Endonezya halen 6.5 milyon hektarlık arazisini bio-yakıt üretiminde kullanılan palm-oil bitkisini yetiştirmek için ayırmış durumdadır. Bu arazi boyutunun gelecek 5-8 yıl içinde iki kata ve 2020 de de üç katına çıkması öngörülmektedir. Bu amaçla hemen her yıl 2.8 milyon hektarlık orman kesilmektedir(21).
ABD ve AB’nin akaryakıta etanol katılmasına teşvik primi vermesi bu tür tarımın gerek ABD de ve gerek diğer ülkelerde bunların ham maddesi olan şeker kamışı, mısır, palm oil, manyot ve benzeri ürünlere kayışı hızlandırmaktadır. ABD akaryakıta etanol karışımı için galon başına 51 cent teşvik vermiş ve dışarıdan bio-yakıt ithalinde de ithal vergilerini galon başına 54 cent düşürmüştür(22). Bu teşviklerin de etkisi ile, ABD Tarım Bakanlığı’na göre, bu ülkede geçmişte soya fasulyesi ve buğday ekimi için kullanılan arazilerin yüzde 16 sı bio-yakıt üretiminde kullanılmak üzere mısır yetiştirmeye kaydırılmıştır(23). 2008 yılında ABD de mısır tarımına ayrılmış bulunan tarım arazisi 35 milyon hektara ulaşmıştır. Bu artışa rağmen, giriş bölümünden de anımsanacağı üzere, mısır fiyatları 320 dolardan 780 dolara çıkmıştır.
Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) nun iddiasına göre bio-yakıt üretimi gıda fiyatlarının yükselmesinde yüzde 30 ölçüsünde etkendir. ABD kaynakları ise bu etkinin yüzde 3 kadar olduğunu ileri sürmektedir(24). Her iki değeri açıklayanların dünyaya farklı pencerelerden baktıkları görülmektedir.
Gıda ve Tarım Örgütü Genel Müdürü Jack Diouf, Roma’da Haziran 2008 başında toplanan Birleşmiş Milletler Teşkilatı Gıda Zirvesi’nde yaptığı konuşmada, gelişmiş ülkeleri bio-yakıta verdikleri sübvansiyon ve ilan ettikleri üretim hedefleri nedeni ile ağır şekilde eleştirmiş ve “araçlarının yakıt susamışlığını tatmin amacıyla bazı tahılların insan tüketiminden esirgenmesini hiç kimsenin anlamasının mümkün olmadığını” söylemiştir(25). Diouf, konuşmasında gelişmiş ülkelerin bu yöntemde dünya pazarlarında 272 milyar dolarlık sapmaya neden olduğunu belirttikten sonra “Gıda güvensizliği siyasi bir sorundur” gözleminde bulunmuştur. 
Gelişmiş ülkelerin araç kullanma alışkanlıklarını değiştirmek ve enerji verimliliği daha yüksek araç üretip kullanmak yerine, bio-yakıt üretimini teşvik etmesi bu ülkelerdeki insanların beslenme kalitesini hissedilir derecede etkilemese bile gelişme yolundaki ülkelerin beslenme ve açlık sorununu hızla büyütmektedir. Bu maliyet ödenerek kullanımı artan bio-yakıtın küresel ısınmayı ne yönde etkilediği ise ayrı bir yazı konusu olacaktır. Ancak burada şu kadarını hemen yazabilirim ki, bio-yakıtın ham madde üretiminden nihai kullanımına kadar geçen sürecin çevre maliyetinin çok yüksek olduğunu ileri süren birçok çalışma mevcuttur.
Bu başlık altında bazı hususları da kısaca hatırlamak uygun olacaktır. Anımsanacağı üzere, ülkemiz ve diğer birçok ülke yıllık tüketimden fazla tütün üreterek stokta çürütmüş veya bir süre sonra yakarak imha etmek durumunda kalmıştır. Bu ürünlerin parasal maliyetleri yanında, temel gıda maddesi üretimi ve dolayısı ile de fiyat artışları üzerinde etkileri olmuştur. Yine orta yaş üzerinde olanların kolayca hatırlayacağı üzere, Brezilya’daki aşırı kahve üretimini yok edebilmek için bir zamanlar lokomotiflerde kahve yakıt olarak kullanılmıştı.
Diğer taraftan bio-yakıt için yeni yeni arazi tahsisi ve stoka üretim yapılan lüks tüketim maddelerinin (kahve, tütün, çay ve benzeri) kullandığı her arazi birimi, temel gıda maddelerinin fiyatlarının daha da yükselmesine neden olacak ve halen 850 milyon civarında olan açlık sınırında yaşayan insan sayısı da hızla artmaya devam edecektir.
Bilinçsiz tüketimin yol açtığı gıda maddesi kıtlığı ve fiyat artışları
Aslında bizler birey olarak bilinçsizce yaptığımız tüketimle de hem gıda fiyatlarının yükselmesine hem de açlık sınırında yaşayanların sayıca artmasına ciddi şekilde katkıda bulunuyoruz. Biran için her gün evlerden ve kurumlardan çöpe atılan gıda maddelerinin boyutunu düşünün, bu birinci tür gıda israfıdır. Göbek çevresi ölçülerimize ve kilolarımıza bakalım, bu ikinci tür gıda israfıdır.
Günlük olarak çöpe giden gıda maddelerinin miktarı ve değeri konusunda bazı bilgileri sizlerle paylaşmak isterim. İngiltere’de her yıl çöpe atılan gıdanın orta sınıftaki bir aile başına düşen değeri 420 sterling iken yine aynı sınıftaki çocuklu ailelerde bu rakam 610 sterlinge çıkmaktadır(26). Bu verilere dayanılarak yapılan hesaplamalara göre İngiltere’de her yıl çöpe atılan gıdanın değeri 10 milyar sterlinge eşdeğer oluyor. Aynı kaynağa göre, işin daha da üzücü yanı bu değerden 1 milyar sterling değerindeki gıda “son kullanma tarihi” sona ermeden çöpe atılmaktadır.
İngiltere’de kurulu Kaynakları İsraf Etkinlik Programı (olarak çevirebileceğim; Waste and Resources Action Programme) nın yaptığı bir çalışmaya göre İngiltere her gün çöpe atılan yenmemiş elmanın sayısı 4.4 milyon adettir.
Bu haberlerin basında yayınlanmasını takiben Daily Mail gazetesi yazarlarında Ursula Hirschkorn kendisi günlük yaşamında çöpe attığı gıdanın cinsini ve değerini hesaplamış bir hafta için ulaştığı rakam 34.67 sterling tutmuş(27). Aslına bizlerin de bilinçlenmek için benzeri denemeler yapmamızda sayısız faydalar var.
Gıda israfına ilişkin bir diğer örneği de ABD vermek isterim.  Arizona Üniversitesinde yapılan on yıl süren bir araştırmanın sonuçlarına göre, 2004 yılında dört kişilik bir orta sınıf ailesinin yıllık çöpe attığı gıda 590 dolardır. Bu verinin anlamı, alınan gıdaların ortalama yüzde 14 ünün çöpe atılmasıdır. Çöpe atılan gıdaların yüzde 15 i ise son kullanma tarihi sona ermeden çöpe gitmektedir(28).
Yukarıdaki veriler sadece çöpe atılan gıdalarla ilgilidir. Bunun yanında bir de beden ölçülerimizle çöpe atılan gıda söz konusudur.
Çöpe atılan gıdalar sadece israf olmakla kalmıyor, aynı zamanda küresel ısınmayı da hızlandırıyor. Çünkü çöpte çürüyen gıdalar “metan gazı” çıkarmaktadır. ABD Çevre Koruma Kurumu’na göre, metan gazı çevreyi karbon dioksitten 20 kat daha fazla tahrip etmektedir(29).
İnternet ortamından edindiğim çok genel bilgiler çerçevesinde yetişkin ve faal bir kadının günlük kalori gereksinimi 2,000 ve aynı durumdaki bir erkeğin de 2,700 dir. Bu kalorinin hangi tür gıdalardan ne kadar almak gerektiği sağlıklı yaşam için önemlidir. Bu konunun ayrıntısını bilmek isteyenler doktor ve diyetisyenle görüşerek öğrenebilirler. ABD Tarım Bakanlığı’nın yayınladığı “Tarımsal Gerçekler 2001-2002 Kitabı”na göre, 2000 yılında bir Amerikan vatandaşı günde ortalama 3,800 kalori tüketmektedir. Bu kalori düzeyi, 1957-58 yıllarında alınandan 800 kalori daha fazladır. ABD Tarım Bakanlığı’nın Ekonomik Araştırmalar İdaresi söz konusu 3,800 kalorinin yaklaşık 1,100 kalorisinin bozulma, yemek artığı, pişirme ve diğer yöntemlerle kaybedildiğini tahmin etmektedir(30). 1,100 kalori çok ciddi bir israftır. Bu kalori hesaplamalarına yukarıda açıklanan çöpe giden gıdaların kalori değeri dahil değildir. Yine ABD Sağlık İstatistikleri Ulusal Merkezi’nin verilerine göre, 2000 yılında yetişkin Amerikan vatandaşlarının yüzde 62 si normal kilosunun üzerindedir, bu oran 1980 de yüzde 46 idi. Aynı Merkez’e göre yetişkin Amerikan vatandaşlarının yaklaşık yüzde 27 si sağlıklı kilolarından en az 15 kilo fazlalıkla “obez” grubuna girmektedirler. Bu grupdakilerin oranı 1960 daki oranın iki katına yakındır(31). Ülkemizde de obezleşme eğilimlerinin artığı zaman zaman basında yer alan bilgilerden görülmektedir.   
Ben buraya aldığım kalori ile ilgili sınırlı bilgiyi gıda israfı ile ilgili olarak kullanmak istiyorum. Kişi olarak kilo alacak ve bel çevremizi kalınlaştıracak şekilde besleniyorsak, gıda fiyatlarının yükselmesine ve dolayısı ile açlık sınırında yaşayan insanların sayısına artmasında sorumluluğumuz var demektir. Kişisel sorumluluk boyutumuzu ölçebilmek için baş vurulabilecek ölçeklerden birisi de “gövde kitle indeksi” diye çevirebileceğim (body mass index) tir. İnternetten de kolayca ulaşılabilecek bu veri tabanı küçük bir hesaplama ile düşük kilolu olmaktan aşırı obez olma arasında konumumuzu öğrenmemize ve beslenme alışkanlıklarımızı gözden geçirmemize yardımcı olacaktır. İdeal kilodan ne kadar uzak isek, açlık sınırında yaşan insanlara karşı o denli sorumluyuz demektir. Doğal olarak hastalıktan kaynaklanan aşırı kilolu insanlar bu tanımlama dışındadır.
Aşırı kilolarımız, sadece açlık sınırında yaşayan insanların yaşam kalitesini etkilemekle kalmıyor, aynı zamada kendi sağlık sorunlarımızın da, şeker hastalığı, kalp-damar hastalıkları, eklem ve omurga sorunları ve benzerleri artmasına yoıl açmaktadır. Başkalarının gıda durumunu sorun etmeyecek isek kendi sağlığımız için daha az kalori ile sağlıklı kalmaya çalışalım.
Hububat stoklarındaki azalma
Dünya hububat stokları son yıllarda süratle azalmaktadır. ABD Tarım Bakanlığı’nın açıklamalarına göre, dünya buğday stokları son 30 yılın en düşük düzeyindedir. ABD’nin kendi buğday stokları ise son 60 yılın en düşük düzeyindedir(32).
Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) nun Nisan 2008 de yaptığı bir açıklamaya göre, 2007/2008 sezonu sonunda, 2007 yılı tahıl üretiminde artış yaşanmasına rağmen, dünyanın tahıl stoklarının yıllık tahıl tüketimine oranının yüzde 18.8 e düşmesi beklenmektedir. Bu düzey son otuz yılın en düşük düzeyi olacaktır. Sadece buğday göz önüne alındığında bu oran yüzde 22.9 olacaktır. İçinde bulunulan son on yılın ilk başlarında bu oran yüzde 34 idi. Hububat stoklarının azalmaya devam etmesi fiyatların çok daha hızla yükselmesine ve birçok ülkede toplumsal huzursuzlukların artmasına neden olacaktır.
Dünya tarım ticaretindeki bozukluklar
Gıda ve Tarım Örgütü verilerine göre, gıda maddeleri uluslar arası ticaret hacmi 1972 yılında 65 milyar dolar iken, bu değer 1997 de 468 milyar dolara ve nihayet 2004 yılında 634 milyar dolara çıkmıştır ve daha yukarı tırmanmaya devam etmektedir(33). Geçen yaklaşık 40 yıl içinde dünya tarım ticareti fiziki hacim olarak dört kat artarak 800 milyon tona ulaşmıştır. Parasal ve miktar olarak bu boyutta artan tarımsal ticaret kime kazandırmaktadır?
Şunu hemen belirtmekte fayda var ki, tarım maddeleri uluslar arası ticareti son derece sınırlı sayıdaki çok uluslu şirketlerin denetimindedir. Bu şirketler fiyatları olduğu gibi üretim düzeyini de belirlemede son derece etkindirler. Ayrıca, bu şirketler sahip oldukları ekonomik güç nedeniyle devletlerin tarımsal üretimini, ticaretini, kredilerini ve sübvansiyonlarını yönlendirebilmektedirler.
Bu konuda bazı rakamları okurlarla paylaşmak isterim.
Gıda ve Tarım Örgütü’nün verilerine göre, dünya ticaretinin yüzde 70 i çok uluslu şirketler arasında cereyan etmektedir. 500 en büyük çok uluslu şirket yabancı sermaye yatırımlarının yüzde 80 ini yapmakta ve dünya üretiminin yüzde 30 unu yapmaktadırlar. Gıda maddeleri alanındaki çok uluslu şirket yoğunlaşması çok daha büyüktür. Beş çok uluslu şirket dünya tahıl ticaretinin yüzde 90 ını denetlemektedir. Zirai mücadele ilaçlarında dünya ticaretinin yüzde 75 i altı şirketin kontrolü altındadır. Örneğin ünlü çok uluslu şirketlerden Monsanto ve DuPont mısır tohumu pazarının yüzde 65 ini ve soya fasulyesi tohumunun ise yüzde 44 üne hükmetmektedirler(34). Diğer ürün tohumlarında da durum bunlardan pek farklı değildir. İnternet ortamında hangi tarımsal ürünün dünya ticaretinin hangi şirketlerin denetimi altında olduğuna ilişkin zengin bilgi mevcuttur. Benzeri bir tekelleşme tohum alanında da yer almaktadır.
Ayrıca, ABD’nin genetiği değiştirilmiş tohumlar konusundaki tekel durumu, gelişme yolundaki ülkeleri tohum alanında da tam bağımlı konuma getirecek niteliktedir. Genetiği değiştirilmiş tohumların, tarım, insanlık ve ülkeler bakımından ortaya çıkardığı ve çıkarabileceği sorunlar başlı başına bir yazı konusudur. İnternette bu konuda çok zengin bilgi bulunmaktadır. 
Çevre kirliliğinin tarımsal üretim üzerindeki etkileri
Bu sitede yayınladığım çevre ile ilgili çeşitli yazılardan da anımsanacağı üzere, çevre kirliliği ve küresel ısınma olumsuz etkilerini tarımsal üretim üzerinde de göstermektedir. Küresel ısınmaya bağlı olarak yağış rejimlerinin değişmeye başlaması bir yandan ürünlerin normal mevsimlerinde yağış alma olasılığını azaltmakta, diğer yandan da yoğun ve kısa süreye sığan yağışlar sel felaketlerine yol açarak ürün kaybına neden olmaktadır. Bu yıl ABD’nin Iowa eyaletindeki su baskınları mısır ve soya ekim alanlarına çok ciddi zararlar vermiştir(35). Iowa ABD’nin en fazla mısır üreten eyaletidir. Bu nedenle, esasen fiyatları aşırı yükselmiş mısır ve soya fasulyesi yeni bir fiyat baskısı altına girmiştir.
Gıda ve Tarım Örgütü Genel Müdür Yardımcısı Alexander Müller Spiegel dergisi ile yaptığı söyleşide, “gıda krizinde zirveye ulaşıldı mı” sorusuna, “Tam tersine, daha başlangıcındayız, denetlenemeyen iklim değişiklikleri ekim alanlarında kuraklıklara olduğu kadar sel baskınlarına da yol açacak. Yeni yeni bitki ve hayvan hastalıkları ortaya çıkacak. Yüzde 40-60 arasında daha fazla gıda maddesi üretmemiz gerekirken güney yarı kürede üretim yaptığımız alanlarda azalmalar olacak” yanıtını vermiştir(36) 
Bu uzman görüşü de izleyen yıllarda tarımsal üretimin küresel ısınmadan daha fazla etkilenmesi söz konusu olabileceğini bütün çıplaklığı ile gözler önüne sermektedir.
Açlık sınırında yaşayanların sayısını azaltmak mümkün mü?
Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın yaptığı hesaplamalara göre, her yıl gelişme yolundaki ülkelerde tarım verimliliğini yükseltmeye yönelik olarak yapılacak 30 milyar dolar ile 10 yıl içinde dünyada açlık sınırında yaşayan 850 milyon kişiyi içinde bulundukları durumdan çıkarmak mümkün olabilecektir(37). Ancak yukarıda açıklanan bilgiler de açıkça göstermektedir ki, gelişmiş ülkeler ve tekelleşen tarımdaki çok uluslu şirketler on yıl içerisinde 300 milyar doları bu amaçla harcayacak bir görüntü vermemektedirler. Kaldı ki, insan çevreye verdiği zararı durdurup azaltmaya başlamadığı sürece her yeni yılda bir önceki yıl aranabilir duruma gelecektir.
Dünya Gıda Programı (WFP), yükselmeye devam eden gıda fiyatları nedeniyle dünya genelinde açlık ve kötü beslenme yaygınlaşmaya devam edecektir tespitini yapmaktadır. Bu gelişme esasen Endonezya, Yemen ve Meksika gibi ülkelerde orta sınıfı bile etkilemeye başlamıştır. Anılan programının 2008 yılı başındaki tahminlerine göre, 2008 ve 2009 da da gıda fiyatlarında yüzde 35 e varan artışlar yer alabilecektir(38).
Geleceği düşünen devletler neleri hesaplıyor, biz neyi hesaplıyoruz?
Gelişmiş ve insanlarının yeteneklerine doğru yatırım yapmış olan ülkeler, uzun süreden beri azalmakta ve fakirleşmekte olan dünya doğal kaynakları konusunu ayrıntısı ile incelemekte ve ülkeleri ile insanlarının gıda geleceğini güvence altına almak için zaman zaman akılcı ve zaman zaman da kurnazca politikalar ürete gelmektedirler. Bu konuda en eski çalışmalardan birisi 19 uncu yüzyılda (1776-1834) yaşayan ünlü İngiliz iktisatçısı Thomas Robert Malthus’a aittir. Onun kuramına göre, insan nüfusu geometrik dizi ile artarken gıda kaynakları aritmetik diziyle artacak ve insanlık bir süre sonra açlık tehlikesi ile karşılaşacaktır.
O günden bu güne, dünyanın kaç kişiyi besleyebileceğine ilişkin birçok çalışma yapılmıştır. John Bongaarts 1994 yılında yaptığı bir çalışmada dünyanın kaç kişiyi besleyebileceğini kesin olarak söylemenin pek olası olmadığını savunmuştur. Buna karşılık bazı tarım uzmanları ile iktisatçılar dünyanın 10 milyar insanı beslemesinde sorunla karşılaşmayacağını ileri sürerken, diğer bazı kuramcılar, dünyanın kaynakları ve ekolojisi göz önüne alındığında mevcut nüfusun bile fazla olduğunu savunmaktadırlar.
1991 yılında, Dünya Gıda Örgütü’nün 1989 yılına ait verileri göz önüne alınarak, ABD için yapılan bir hesaplamada 1994 yılında ülke nüfusunun 260 milyona çıkacağı hesaplanmış ve bu nüfusu besleyebilmek için gerekli yıllık gıda maddeleri şöyle hesaplanmıştır; 222.6 milyon ton hububat, 19.4 milyon ton nişastalı (kolalı) kökler, 51.2 milyon ton şeker, 884 milyon ton baklagiller, 29.2 milyon ton et ve diğer çeşitli gıdalardan da milyonlarca ton ayrı ayrı belirlenmiştir(39). Aynı çalışmada ABD’nin 1989 de 239.5 milyon hektar mera ve çayırı ile 188 milyon hektar ekilebilir toprağı olduğu, bu tarım arazisinin 41.5 milyon hektarında yetişen ürünlerin başta tahıl olmak üzere ihraç amaçlı olduğu belirtilmiştir.
ABD nüfus İdaresi’nin 1992 yılındaki tahminlerine göre, 2050 yılında ABD nüfusunun 520 milyona çıkabileceği de hesaplanmıştır. Yukarıda değinilen çalışmada 520 milyon nüfusu besleyebilmek için gerekli arazi boyutu da şöyle hesaplanmıştır; 210 milyon hektar sürülebilir arazi ve 520 milyon hektar mera ve çayır! Dikkat edilirse gerek 1989 daki mera-çayır ve ekilebilir arasındaki oransal ilişki 2050 ye yönelik çalışmada da korunmuş hatta mera ve çayır lehine bir iyileşme bile düşünülmüştür. Oysa, ülkemizdeki mera ve çayır arazilerinin izlediği seyir yukarıda açıklandığı gibi bizim hesap kitap bilmeyen kimliğimizi açıkça gözler önüne sermektedir.  ABD’nin şu andaki nüfusu 304 milyona ulaşmıştır. 
Ülkemizde her aileye en az üç çocuk öneren siyasi kadrolar, o çocuk sayıları ile ulaşılacak nüfus boyutunun gerekli ve dengeli şekilde beslenebilmesi için hangi gıda miktarından ne kadar gerekeceği ve onları üretmek için ne kadar araziye gereksinim olacağını hesaplatma ihtiyacını acaba duydular mı merak ederim. Zira açıklamalarında bu boyuta dönük tek bir kelime bile yoktu. Ancak yukarıda da açıklandığı üzere 1950 yılında ülkemizde kişi başına tahıl ekilen alan bir hektar iken 2000 yılında yarım hektara inmiş ve 2050 yılında da 0.16 hektara inmesi söz konusudur.
Bu yazı için hazırlık yapmakta olduğum günlerde Cumhuriyet Gazetesi’nde “Suudi Arabistan’ın Türkiye’de üretim yapmak için arazi satın alma talebine yeşil ışık yakıldı” başlıklı bir haber yer almıştır(40). Habere göre, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, kendi ülkelerinin gıda gereksinimlerini karşılamak üzere, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu beş ülke ile arazi satın almak veya kiralamak için temasa geçmişlerdir. Habere göre, bu konu, S. Arabistan Kralı’nın geçtiğimiz yıl Türkiye’ye yaptığı ziyaret sırasında gündeme gelmiştir. Anılan görüşmeler sırasında ülkemiz yetkililerinin “yabancı sermaye girişi” anlayışı ile isteğe sıcak baktığı da haberde ileri sürülmektedir.
Hatırlanacağı üzere, geçtiğimiz yıllarda yabancı şirketlerin Türkiye’de toprak edinebilmelerine yönelik olarak Tapu Kanunu’nda değişiklik yapan 29 Aralık 2005 tarihli ve 5444 sayılı bir yasa çıkarılmıştı. Anayasa Mahkemesi, Tapu Kanunu’nun anılan yasa ile değiştirilen 35 inci maddesinin “… Yabancı gerçek kişilerin edinebilecekleri taşınmaz yüzölçümü miktarını iki buçuk hektardan otuz hektara kadar arttırmaya Bakanlar Kurulu yetkilidir” ve “… Yabancı uyruklu gerçek kişilerin il bazında edinebilecekleri taşınmazların illere ve il yüzölçümüne göre binde beşi geçmemek üzere oranını belirlemeye Bakanlar Kurulu yetkilidir. …” hükümlerini iptal etmişti.
Yabancılara taşımaz satışı konusunda Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararı dikkate alınarak yeniden hazırlandığı ileri sürülen Tapu Kanunu’nda değişiklik yapılmasına dair yeni bir kanun tasarısı TBMM Adalet Komisyonu’ndan 1 Mayıs 2008 günü yoğun tartışmalar içinde geçmiş ve Genel Kurul’da görüşülmeyi beklemektedir.
Arap ülkelerinin yabancı ülkelerde tarım arazisi arayışları, yukarıdan beri açıklanan bilgiler ışığında, kendi ulusal çıkarları açısından normal karşılanabilir. O ülkeler de petrol gelirlerindeki hızlı artışın özendirdiği hızlı artan nüfuslarını beslemek için gereken önlemleri almak zorundadırlar. Suudi Arabistan’daki ciddi sorunlardan birisi de hızla artan genç işsiz sayısıdır.
Ancak, Türkiye’yi yönetenlerin ve yönetmeye talip olanların da ulusal çıkarları gözeterek kendi halkının gıda güvenliğini öncelikle sağlamak yükümlülüğü vardır. Bu yazıda okurlara çok özet olarak sunduğum dünya ve ülkemiz gıda gerçekleri ışığında gıdanın son derece önemli bir stratejik madde olduğu tüm açıklığı ile ortadadır.
Küresel ısınma, ülkemiz tarımını ve ekilebilir arazilerini de etkilemeye başlamıştır ve gelecek yıllarda daha da çok etkileyecektir. Zira bu konuda gerekli önlemler gereken hızla alınmamaktadır.
Bu gerçekler ortada iken yabancı gerçek ve tüzel kişilere özellikle tarım toprağı satmak veya uzun vadeli olarak kiralamak ulusal çıkarlara aykırıdır. Hükümetler, tarım alanında, gerçekten ülke halkına hizmet etmek istiyorlar ise, tarımda verimliliği ve kaliteyi yükseltecek önlemler almalı ve bunun sonucunda ortaya bir ürün fazlası çıkar ise dünya piyasa fiyatları çerçevesinde dünya pazarlarına sunmalıdır. Ayrıca, ülke halkının gıda maddeleri fiyatlarındaki aşırı dalgalanmadan olumsuz yönde etkilenmemesi için temel gıda maddelerinde “ulusal gıda stoku” oluşturmalıdır. Tapu Kanunu’nun TBMM deki görüşmeler sırasında gıda maddeleri konusunda dünyadaki gelişmeler ve gıda üzerinde oynanmakta olan oyunlar tüm açıklığı ile muhalefet milletvekillerince açıklanmalı ve halkımızın bilgilenmesine ve bilinçlenmesine katkıda bulunmalıdır.
Ülkeyi yönetenler ülkenin tarım topraklarını, akarsularını, yer altı zenginliklerini satarak günlerini kurtarabilirler. Ancak yönetilenler bu uygulamaların kendilerinin ve çocuklarının geleceğini ipotek altına aldığını fark edip demokratik tepkilerini ortaya koymazlar ise nihai faturayı pahalı gıda, pahalı su ve açlık ve fakirlik olarak ödemek durumunda kalırlar.
Yazıyı, ABD’nin ünlü Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’in 1970 lerin ortalarında birinci petrol krizini takiben söylediği ileri sürülen bir ifade ile tamamlamak uygun olacaktır; “Petrolü kontrol ettiğinizde, milletleri denetlersiniz. Gıdayı kontrol ettiğinizde ise insanları denetim altına alırsınız” (41).
Hikmet Uluğbay

(1) Wall Street Journal’ın fiyat endeksleri şemalarından alınmıştır.
(2) Ignatius David, “Perils in the price of rice”, Washington Post April 3, 2008.
(3) McCartan Brian, “White Out: Asia’s Rice Price Crisis”, Asia Sentinentel March 31, 2008.
(4) “IMF: Gıda kıtlığı savaş çıkarabilir” Milliyet 19.4.2008.
(5) Wikipedia’da yer alan bilgidir.
(6) “The World Food Crisis”, The New York Times, Editorial, April 10, 2008.
(7) “State of World Population 2007” UNFPA.
(8) Kurucu Yusuf ve Nilüfer Küçükyılmaz Chiristina, 17 mart 2007 de yayınlanan makalesi, internet ortamında ulaşılmıştır.
(9) Hoffman Nancy, “Urban consumption of agricultural land”, Rural and Smal Toen Canada, Analysis Bulletin.
(10) “Loss of Agricultural Land to Urbanization” Population Reports published by the Population Information Program, Center for Communication Programs, The Johns Hopkins School of Public Health, Volume XXV, Number 4, December 1997.
(11) Pimentel David (Cornell University) ve Mario Giampietro (Instituto Nazionale dell Nutrizione Rome), “Food, Land, Population and the U.S. Economy”, November 21, 1994, internet ortamında ulaşılmıştır.
(12) Yukarıda adı geçen kaynak.
(13) Goklany Indur M., “Comparing 20 th century trends in US and global agricultural water and land use”.
(14) Çepel Necmettin Prof. Dr. Ve Celal Ergün, “Temel Çevre Sorunları”, internet ortamında erişilmiştir.
(15) Pimentel-Giampieto, y.a.g.m.
(16) Atalık Ahmet, “Küresel Isınma, Su kaynakları ve tarım üzerindeki etkileri” TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası’nın web sitesi (zmo.org.tr).
(17) Çepel-Ergün, y.a.g.m.
(18) Pimentel-Giampieto, y.a.g.m.
(19) Çepel-Ergün, y.a.g.m.
(20) Monbiot George, “An Agricultural Crime Against Humanity”, The Guardian, November 6, 2007. 
(21) MacKinnon Ian, “Palm oil: the biofuel of the future driving an ecological disaster now”, The Guardian, April 4, 2007.
(22) Dipnot 6 da yer alan başyazı.
(23) McCartan B., y.a.g.m.
(24) Blas Javier, “High food prices for ‘years to come’”, Financial Times June 5, 2008.
(25) Blas Javier ve Guy Dinmore, “Rich nations attacked over biofuels”, Financial Times, June 3, 2008.
(26) Clover Charles, “Families’ waste food worth £ 610 annually” Telegraph Online 8 May 2008.
(27) Hirschkorn Ursula, “What a waste … my family is throwing away £ 1,800 worth of food a year”, Daily Mail Online 9 may 2008.
(28) “Half of US food goes to waste” , food productiondaily.com 25.11.2004.
(29) Oliver Rachel, “All about food waste”, CNN.
(30) United States Department of Agriculture, “Agricultural Fact Book 2001-2002.
(31) Y.a.g.k.
(32) Howe Linda Moulton, “Grain Shortages, Rising World Food Prices and Ethanol Backfires?”, internet ortamında erişilmiştir.
(33) FAOSTAT, “Food Trade” 14 December 2007.
(34) O’Driscoll Peter, “Trade, Transnational Corporations and hunger”, Center Focus issue no. 166, March 2005.
(35) Weitzman Hal ve Javier Blas, “US floods hit food prices”, Financial Times, June 17, 2008.
(36) “We’re Only at the Begining of the Food Crisis”, Spiegel Online, 2 June 2008.
(37) “The price of hunger”, Los Angeles Times, June 23, 2008.
(38) Wahlberg Katrina, “Are We Approaching a Global Food Crisis?”, Global Policy Forum, March 3, 2008.
(39) Pimentel ve Giampietro, y.a.g.çalışma.
(40) Dilek Bahadır Selim, “Suudi Arabistan’ın Türkiye’de üretim yapmak için arazi satın alma talebine yeşil ışık yakıldı”, Cumhuriyet Gazetesi 19.06.2008.
(41) Engdahl William F., “Seeds of Destruction” Global Research 2007, sayfa xıv.

 

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s