Nehirleri Özelleştirmenin Bedelini Kim Öder?

Seçim kampanyalarının yoğun bir biçimde sürdüğü günlerde, bir gazete haberi muhalefet partilerinin dikkatini çekmediği gibi basında da yeterli yankı bulamadı(1). Oysa habere göre, toplumun yakın gelecekte  yüksek ve ciddi maliyetler ödemesi söz konusu olacaktı;  “ülkedeki bazı nehirlerin sularının işletilme hakkının satılması” için hazırlıklar yapılmakta idi. Habere göre, Türkiye’nin 12-13 nehir 3.1 milyar dolar karşılığında 29 yıllığına satıyordu.  İşin ilginci, aynı günlerde, İstanbul, Ankara gibi büyük kentlerde çok ciddi su sıkıntısı yaşanacağı ve seçimlerden sonra su kesintilerinin başlayacağı da haber olarak sıkça verilmekteydi. Bu haberlere göre Ankara’nın barajlarındaki su seviyesi yüzde 6 ya kadar düşmüştü. Seçim öncesinde bu iki haberin hakkını veremeyen muhalefetteki siyasi partilerin seçim kazanması hayalden öteye geçemez.
Seçimi  izleyen günlerde nehirlerdeki suların işletme hakkının satılacağına ilişkin haber yeniden bazı gazetelerde yer almaya başladı. Bu haberlerden birinde(2), Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler’in, proje çerçevesinde belirlenecek bölgelerin sulanması için akarsuların Yap-İşlet-Devret (YİD) modeli ile özel sektöre açılacağını bildirdiği yer almakta ve Bakan’ın, hükümetin 4 ayrı projeden oluşan ve tarımsal sulama sorununu özel sektörle birlikte çözmeyi hedefleyen çalışmalarını  anlattığı ifade edilmekteydi. Projeler arasında, Türkiye’de ilk kez uygulanacak olan “akarsu ile göletlerin kullanım hakkının 49 yılı geçmeyecek şekilde özel sektöre satılması” planı da yer alıyor. Aynı habere göre, Bakan, Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) kapsamındaki tarım alanlarının da önemli sulama bölgeleri arasında yer aldığını ve bu bölgenin kuraklık sorununa su kaynaklarının devriyle çözüm bulunabileceği de belirtmişti.
Diğer bir haberde ise(3),TMMOB Yönetim Kurulu üyesi ve eski Meteoroloji Mühendisleri Odası Başkanı İsmail Küçük’ün, AKP iktidarının kuraklığa çözüm olarak gündeme getirdiği akarsuların özel şirketlere satılması projesinin yaşama geçirilmesi durumunda, devletin bu sular üzerindeki söz hakkını kaybedeceğini belirttiği yer almaktaydı. Aynı haberde, DSİ Genel Müdür Vekili Haydar Koçaker’in ise projeyle yıllık 6 milyar dolarlık bir gelir elde edebileceğini savunduğuna yer verilmekteydi.
Basında yer alan bu sınırlı haberlerin sıradan vatandaşa yakında çekeceği su sıkıntısından ötesini gösterebilmesi ve anlatabilmesi olası değildi. Oysa konu üzerinde ciddi araştırma yapılacak ve ayrıntıyla tartışılacak önemde idi. Olası bu tartışmalara bir nebze ışık tutabilmek için bu küçük incelemeyi okurlarla paylaşmak istiyorum.
Dünyadaki uygulamalar
Hükümetin yakında yaşama geçirmeyi düşündüğü anlaşılan bu model üzerindeki değerlendirmelerime başlamadan önce dünyada benzeri uygulamalara yönelik gelişmelerin ne olduğu ve ne sonuçlar verdiği konusunda okuyucuyu bilgilendirmek isterim. Suyun özelleştirilmesine yönelik olarak dünyada yaygın olarak kullanılan üç yöntem mevcuttur. Bunlardan ilki, kamunun mülkiyetinde olan su ve atık su varlıklarının özel şirketlere satılmasıdır. Diğeri, “Plan ve projesini hazırla, yap ve işlet” modelidir. Bu modele göre, özel şirketlerle yapılan sözleşmeler ile kamunun elindeki mevcut su kaynaklarının tevsi yatırımlarının yapılması, teknolojisinin geliştirilmesi ve işletilme hakkının belirli süreyle bu şirkete devredilmesi söz konusudur. Üçüncüsü ise kamunun elindeki su kaynakları tesislerinin(mülkiyeti devredilmeksizin) işletilmesi, bakım ve onarımı ile su analiz laboratuar hizmetlerinin, su saatlerinin okunmasının ve kimyasal maddelerin sağlanmasının özel bir şirkete devredilmesidir.
Dünyadaki bu uygulamalar su konusunda sorun çözmekten çok, sorun yaratır bir niteliğe bürünmüştür. Dünyadaki bu deneyimlerden bazıları konusunda internetten derlediğim bazı bilgileri okuyucularla paylaşmak isterim. Suyun özel şirketler eliyle işletilmesinde öncü ülkelerden olan ABD’de 1980 lerin ikinci yarısından bu yana hiçbir büyük belediye su kaynaklarının işletilme hakkını satmamıştır(4). Tarihsel gelişim açısından bakıldığında ABD’nin su kaynaklarının işletilmesinin yüzde 50 sinin özel şirketlerin elinde olduğu dönemler olmuştur. İşin ilginci, Birinci Dünya Savaşını izleyen dönemde artan kamu kaynaklarına paralel olarak su kaynaklarının işletilmesinde kamunun payı devamlı yükselmiş ve halen ABD de özel şirketler tarafından işletilen su kaynaklarının payı yüzde 15 in altına inmiştir. Ancak,  ABD de ilginç bir süreç yaşanmaktadır. Bu ülkenin önde gelen su şirketleri Avrupalı dev su şirketleri tarafından satın alınmaktadır. Bu gelişme ABD de endişelere ve eleştrilere yol açmaktadır.
ABD’nin en büyük su ve suya ilişkin sair hizmetleri üreten şirketi olan United Water Resources şirketi, 2000 yılında dünyanın en büyük su şirketi olan Suez/Fransa tarafından satın alınmıştır. Fransa’nin ikinci büyük su şirketi olan Vivendi ise 1999 yılında ABD’nin U.S. Filter su şirketini satın almıştır. Bir Alman su şirketi olan RWE ise American Water Works şirketini satın almıştır(5). Okuyucu bu noktada Avrupalı şirketler Amerikalı su şirketlerini satın alıyormuş bunun Türkiye’deki nehirlerin satılması ile ilgisi ne diyebilir. İlk bakışta haklıdır da. Ancak su şirketleri arasında büyüme ve bir birlerini satın alma sadece Avrupa ve ABD ile sınırlı değildir.
Dünyanın bu dev su şirketleri gelişmekte olan ülkelerde de su şirketlerini satın almakta ve su işletmeciliği yapmaktadır. Bu konuda şu bilgiler okuyucunun ilgisini çekebilir. Dünya su ticaretinin hacmi 2000 li yılların başında 800 milyar doların üzerindedir ve bu boyuttaki pazar sadece dünya nüfusunun yüzde 6 sına hitap etmektedir. Ancak 2015 yılına geldiğinde özel şirketlerin pazarladığı suyun dünya nüfusunun yüzde 17 sine ulaşması ve parasal boyutunun da triyonlarca dolara tırmanması da beklenmektedir(6).
Dünya su pazarı piyasasının geniş ölçüde 10 çokuluslu şirketin denetiminde olduğu ileri sürülmektedir. Santiago’nun dipnot 6 da yer alan çalışmasındaki bilgilere göre bu on süper şirket şunlardır; dünyanın en büyük iki özel su şirketi Fransa’da olup isimleri “Vivendi Environment” ve  “Suez Lyonnaise des Eaux” dur. Suez, 130 u aşkın ülkede faaliyet göstermekte ve 115 milyon kişiye su satmaktadır. Vivendi ise 100 ü aşkın ülkede 110 milyon kişiye su satmaktadır. Bu iki şirket özel şirketlerin pazarladığı suyun yüzde 70 ini satmakta ve yıllık ciroları toplamı 70 milyar doları aşmaktadır. Bu iki şirketi, büyüklük itibariyle şu şirketler  izlemektedir; Bouyguess-SAUR(Fransa), RWE-Thames Water(Alman-İngiliz), Bechtel-United Utilities (ABD), Enron-Azurix(ABD). Fransız firması Bouyguess 80 ülkde faaliyet göstermektedir. 
Yukarıda isimleri sayılan on şirket dünya su kaynaklarının işletilmesini ele geçirmek için bir birleriyle kıran kırana rekabet içindedir. Su kaynakları konusunda danışmanlık hizmetleri veren bir İngiliz şirketinin çalışmalarına göre, 1997-2010 döneminde Asya kıtasında özel su şirketlerinin su ve kanalizasyon kaynaklarını işletme payı yüzde 1 den yüzde 20 ye çıkacaktır. Aynı dönemde Fransa ve İngiltere dışındaki Avrupa ülkelerindeki su kaynaklarının özel şirketlerce işletilme oranının da yüzde 24 e yükselmesi beklenmektedir.  2010 yılında dünyanın dört kıtasında özel şirketlerce işletilen su kaynaklarının oranının şöyle olması beklenmektedir; Avrupa (Fransa ve İngiltere dahil) yüzde 55, Kuzey Amerika yüzde 15, Latin Amerika yüzde 60, Afrika  ise yüzde 33 olacaktır. Dikkat edilirse Kuzey Amerika’nın su özelleştirmesinde ciddi bir artış beklenmemektedir.
Bu verilerden de görüldüğü üzere, dünya su kaynaklarının özelleştirilmesinin yüksek bir ivme ile devam etmesi hedeflenmiştir. Bu yöndeki gelişmeden aslan payını yukarıda sayılan on şirketin alacağıdan da kuşku duymamak gerekir. Bu şirketler su kaynaklarını ya doğrudan kendileri satın almakta, ya da çeşitli ülkelerdeki özel şirketleri satın alma yoluna gitmekte veya su hakkını alacakları ülkelerde filyaller kurmaktadırlar. Su şirketlerinin sermaye yapısı da petrol şirketlerinde olduğu gibi birbirlerinin içine geçmiş durumdadır. Su şirketlerinin ortakları arasında ülkelerinin önde gelen bankaları da yer almakta ve yeni şirketleri ele geçirmede ve yeni ülkelere yerleşmede önemli kaynak sağlamaktadırlar. 
Dünyada su kaynaklarının özelleştirilmesine yönelik gelişmeler uluslar arası kuruluşlar tarafından da özendirilmektedir. Bu bağlamda Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ), Hizmetler Sektörü Ticareti Genel Anlaşması (GATS) çerçevesinde üye ülkeleri su hizmetleri sektörlerini uluslar arası rekabete ve girişime açmaya zorlamaktadır.
IMF ve Dünya Bankası da izledikleri borç verme politikaları çerçevesinde özelleştirme programlarını özendirmektedirler. Bu uygulamalar su ve kanalizasyon sektörlerini de etkilemektedir. Özellikle IMF  ile stand-by anlaşması yapan ülkelerin uyguladıkları sıkı maliye ve para politikaları ve özellikle yüksek oranlı faiz dışı fazla hedefleri de kamu sektörünün su ve kanalizasyon hizmetlerinin finansmanına ayrılan kamu fonlarını baskı altına almakta ve bu alanlarda gelişmenin özel sektör yatırımları ve yabancı sermaye ile yapılmasını zorunlu hale getirmektedir.
Bir makalede şu iddia ileri sürülmüştür; “Son on yılda su projelerine verdiği 20 milyar dolar ile Dünya Bankası özelleştirmelerin temel finansörü olmuştur. Dünya Bankası, hükümetlere verdiği borç   anlaşmalarına koyduğu su özelleştirilmesi hükümleri ve özel sektörle ilgili yan kuruluşu IFC aracılığı ile su şirketlerinin amaçlarına hizmet etmiştir.(7)”    
Aynı şekilde Avrupa Birliği’ne üye ülkeler de uluslar arası kuruluşları gelişme yolundaki ülkelere yapılacak yardımların özelleştirme politikaları ile bağlantılı olması konusunda etkilemektedirler.
Gelişme Yolundaki ülkelerde su özelleştirmeleri
Son yıllarda gelişme yolundaki ülkelerde yer alan suların  özelleştirilmesi uygulamalarından bazı örnekler şöylece sayılabilir(8);
1) Mart 2001 tarihinde Vivendi, Çin’in Tianjin kentinin su tesislerinin yenilenmesi işlerini almıştır. Bu projenin finansmanı için Asya Kalkınma Bankası 130 milyon dolar kredi vermiştir.
2) 2002 yılında Dünya’nın bir ve iki numaralı özel su şirketleri olan Suez ve Vivendi, Çin’de büyük su sıkıntısı çeken kentlerindeki su sistemlerinin yönetimi için 50 yıla varan uzun vadeli sözleşmeler imzalamıştır.
3) Hindistan’ın başkenti Yeni Delhi şehrinin sular idaresi Vivendi şirketine satıldı.
4) Coke Cola, Pepsi, Nestle ve Danone Hindistandaki maden suları piyasasına 1990 lı yıllarda girdiler ve halen piyasanın yüzde 35 inden fazlasını kontrol eder konuma gelmişlerdir.
5) Hindistan’ın bir milyon nüfuslu Banglore kentinin su ve kanalizasyon kuruluşuna ait iki pilot proje Vivendi ve Northumbrian Water Group şirketleri konsorsiyomuna verilmiştir.
6) Vivendi, Güney Kore’de kurduğu bir şirket aracılığı ile Hundai Petrokimya Şirketi’nin sanayi su atıklarının arıtma tesislerini geliştirme işini 2000 yılında almıştır. Bu Fransız Şirketi Güney Kore’de diğer bazı su projelerini de almıştır.
7) Filipinler’in başkenti Manila’nın su hizmetleri 1997 yılında Dünya Bankası’nın da katkılarıyla özelleştirilmiştir. Manila’nın su hizmetlerini yürütecek yerli şirketin ortaklarından birisi Suez ve diğeri de Bechtel’dir.
8) Vivendi’nin Filipinler’de kurduğu şirket Roxas şehrinin su sistemini kurup işletmesi hakkını 25 yıl süre ile elde etmiştir.
9) Temmuz 2001 de Suez Şirketi’nin Vietnam’da kurduğu filyal, Ho Chi Minh kentine günde 300,000 metre küp su verecek tesisi yapıp işletme hakkını 25 yıl süre ile elde etmiştir. Kentte oturanların üçte birinin su ihtiyacını bu şirket karşılayacaktır.
10) Bangladeş’in içme suyu projesinin projelendirme, yapım ve işletme hakkı Suez Şirketi’nin bir filyali tarafından yapılacaktır.
Örnekleri artırmak mümkündür. Ancak gerek yoktur. İlgilenen okurlar internetten çok ayrıntılı bilgi edinebilirler. Bu örnekler de açıkça göstermektedir ki, gelişme yolundaki ülkelerin içme suyu, arıtma sistemleri ve kanalizasyonları çokuluslu şirketlerin veya onların iştiraklerinin eline geçmektedir.
Bu gelişme, ilk bakışta fakir ülkelerin yoksul halklarına kaliteli su hizmetlerinin gitmesi açısından olumlu karşılanabilir. Ancak, yabancıların yönettiği veya sahip olduğu su hizmetlerine yönelik eleştirilere aşağıda ayrıca değinilecektir.
İnsanların suya erişim durumları
Su kaynaklarının denetlenmesine yönelik yukarıda özetlenen yarışı daha iyi anlayabilmek için dünyadaki insanların suya, temiz ve içilebilir suya erişebilmesine ilişkin verilere de kısaca göz atmak uygun olacaktır. Bu veriler satır başları ile şöyledir(9);
1) Dünya nüfusunun yaklaşık beşte birine yakın bölümü olan 1.1 milyar insan, 21 inci yüzyılın başında, hala içilebilir suya erişmemiş durumdadır.
2) Dünyada her yıl yaklaşık 3 milyona yaklaşan kişi büyük çoğunluğu çocuk olmak üzere, temiz su ve hijyen noksanına bağlı olarak ölmektedir. Bu bağlamda her gün yaklaşık 10-20 bin çocuk temiz içme suyu olmamasından kaynaklanan hastalıklardan ölmektedir. Konu hakkında daha ürkütücü rakamı şöyle de ifade etmek olasıdır; son on yılda ishal yüzünden ölen insanların sayısı II Dünya Savaşı’nda ölen tüm insan sayısından fazladır.
3) Birleşmiş Milletler’in 2001 de yayınladığı Dünya Nüfusu başlıklı rapora göre 2050 yılında dünya nüfusunun yüzde 45 i veya 4.2 milyar kişi bir insanın günlük asgari su gereksinimi olan 50 litre suyu bulamayacaktır.
4) Her yıl dünya nüfusu 85 milyon kişi artmakla kalmıyor, aynı zamanda kişi başına su tüketimi her yirmi yılda bir iki katına da çıkmaktadır. Suları kullanmaktaki bilinçsizlik ve aşırı kar hırsı yerüstü sularının hızla kirlenmesi yol açtığı için, insanlar, bu hatalarını süratle düzeltmek yerine, yer altı sularına saldırmış durumda ve bu suları doğanın her yıl yenileyebildiğinden çok daha hızlı bir biçimde tüketmektedirler. Diğer bir deyişle doğanın insanlar için hazırladığı acil durum yedek suları da bizzat insanlar tarafından şuursuzca yok edilmektedir.
Rakamları ve bilgileri genişletmek mümkün, ancak yukarıdaki seçilmiş birkaç veri dahi insanlığın suya yönelik çılgınlığını ve ona erişimindeki acı tabloyu ortaya koymaya yeterlidir. Su konusunu çok daha vahim boyuta taşımakta olan iki gelişme vardır. Bunlardan birincisi, dünya nüfusunun hızla artmaya devam etmesi ve 2050 yılında 10 milyara ulaşacak olması ve ikincisi de küresel ısınmaya bağlı olarak su kaynaklarının ciddi tehdit altında bulunmasıdır. Her iki konu da üzerinde ayrı yazılar yazılacak önem ve kapsamdadır. Ancak şu kadarını vurgulamak yeterli olacaktır. Dünya nüfusu, esasen sağlıklı su kaynaklarına erişimin düşük düzeyde olduğu ülkelerde hızla artmaya devam etmekte dolayısı ile bu ülkelerdeki durumu daha vahim hale getirmektedir. Aynı şekilde küresel ısınma da geniş ölçüde bu ülkelerin su kaynaklarını azaltacaktır. Örneğin Afrika kıtası her iki yöndeki gelişmenin ciddi tehdidi altındadır. Bangladeş, bol su içinde hijyenik su bulamama sorunları yaşamaktadır ve küresel ısınmanın yol açacağı denizlerin yükselmesinden de en ağır şekilde etkilenecektir.
Yabancı şirketlerin denetimindeki su hizmetlerine yönelik eleştiriler
ABD de özel su şirketlerince verilen hizmetlere yönelik eleştirilerden bazıları şöylece özetlenebilir(10); 1) ABD de Georgia Eyaleti’nde Atlanta şehrinin içme su sistemi 1999 yılında bir özel şirkete verilmişti, 2003 yılına gelindiğinde musluklardan akan koyu renkli suyun yol açtığı şikayetler nedeniyle şirketin sözleşmesi iptal edilmiştir. 2)  ABD de yakınılan konulardan birisi de, belediyelerin kamu fonlarından yararlanabilmesi için su hizmetlerini özelleştirmeleri yönünde özel su şirketlerinin politikacılar nezdinde yürüttükleri lobi faaliyetleridir.
ABD de büyük su, enerji ve gıda şirketleri su haklarını satın almak, kamunun elindeki su sistemlerinin özelleştirilmesi, suyun plastik şişelerde satılmasını özendirmek, su bol bölgelerdeki suyu su kıtlığı çeken bölgelere pazarlamak için yoğun çaba göstermektedirler(11). Aynı şirketler bu faaliyetlerinin paralelinde su kalite standartlarını belirleyen kuralların yumuşatılması yolu ile kalitenin düşürülmesine de çalışarak kar marjlarını yükseltme arayışları içinde oldukları iddia edilmektedir.
Avustralya’nın Sydney kentinde 1998 yılında suyun özelleştirilmesini izleyen dönemlerde yüksek dozda su kirlenmesi sorunu yaşandığı bazı kaynaklarda yazılıdır(12). Aynı şekilde Kanada’da Ontario eyaletinde suyu özelleştirilen bazı kentlerde koli basili sorunları yaşanmıştır. Arjantin’de devletçe işletilen su şirketi Obras Sanitarias de la Nacion’un özelleştirilmesi sonucunda su tarifeleri iki katına çıkarılmış olmasına rağmen suyun kalitesinin bozulmasına halkın yoğun tepki gösterip faturaları ödememesi üzerine özelleştirmede işi alan şirket işi bırakmak zorunda kalmıştır. Fas’da Casablanca kentinde suyun özelleştirmesini izleyen dönemde su ücretleri üç kat artmıştır. Bu konuda çok daha fazla örnek çeşitli yayınlardan kolayca tespit edilebilir.
Su özelleştirilmesine yönelik araştırmalar incelendiğinde, sınırlı sayıda çok uluslu şirketin dünyanın her tarafındaki su kaynaklarının yönetimini ele geçirmek için yoğun mücadele içinde oldukları kolayca tesbit edilebilir (13). Bu arada her ülkede su hizmetlerinin özelleştirilmesi yolunda yoğun çabalara rastlanmaktadır.
Su kaynaklarının özelleştirildiği ülkelerde karşılaşılan sorunları da şu noktalar etrafında toplamak mümkündür; 1) Özelleştirmeyi izleyen dönemde su fiyatlarında ciddi artışlar yer almaktadır. Dip not 4 de yer alan çalışmada özelleştirmeyi izleyen dönemde su fiyatlarındaki artışların bazı örneklerine yer verilmiştir. İlgilenenler o kaynaktan ayrıntıları öğrenebilir. Ben bir tanesine yer vermek istiyorum. ABD nin Massachussetts eyaletinde özelleştirmeyi izleyen beş yıl içinde su fiyatları iki kattan fazla artmıştır. ABD’deki enflasyon oranlarının tek haneli olduğu göz önüne alındığında bu artışın ne denli yüksek olduğu kolayca anlaşılır. 2) Belediyelerden özel şirketlerin denetimine geçen su hizmetlerinde oldukça sık karşılaşılan sorunlardan birisi de suyun kalitesindeki bozulmalardır. 3) Özel şirketler su kaynaklarını kullanırken doğal kaynakların zarar görmemesine gereken özeni de göstermemektedirler. 4) Su hizmetlerinin özelleştirildiği gelişme yolundaki ülkelerde çocuk ölüm oranlarında artış görülmektedir. Bu ölüm artışlarının nedenlerinin başında gelen husus ise su fiyatlarının yükselmesi nedeni ile fakir kitlelerin sağlıklı sulara ulaşamamalarıdır.
Fortune dergisinde su konusuna ilişkin bir yazıda da çok güzel vurgulandığı üzere, “Su 21 inci yüzyılın petrolüdür(14).” Diğer bir deyişle 21 inci yüzyılda su giderek daha geniş ölçüde ticari bir meta haline gelecek ve küresel ısınma ile birlikte kıtlaşacak su kaynaklarının denetimi için verilecek ticari ve siyasi mücadele petrol ve doğal gaz için halen verilmekte olan mücadele kadar ve belki de ondan acımasız olacaktır. Türkçe’ye de çevrilmiş bulunan “Su Savaşları” isimli kitapların sayfaları arasında yapılacak bir gezinti okuyucuya dünyanın ve özellikle de ülkemizin bulunduğu coğrafyanın nasıl bir sorunlu coğrafya haline gelmeye aday olduğunu gösterecektir. Su kaynaklarının denetimini kaybeden ülkelerin 21 inci yüzyılda ekonomik gelişme yarışında söz sahibi olabilmeleri ve geniş halk kitlelerine hijyenik su sunabilmeleri mümkün olamayacaktır.
Türkiye’deki nehirlerin sularının kullanım hakkının satılması
İşte dünyada bu gelişmelerin yer aldığı ve gelişmiş ve gelişmekte olan ülke insanlarının yüksek bedel ödediği su kaynaklarının özelleştirilmesi uygulaması nihayet ülkemizin kapısını da çalmaya başlamıştır.  Ülkemizde, kamu halen dahi tüm insanlarımıza kaliteli su ve kanalizasyon hizmeti sunabilmiş değildir. İç göçün hızla devam etmesi göç alan kentlerdeki su ve kanalizasyon hizmetlerine devamlı artan ve nitelikli yatırım yapılmasını gerekli kılmaktadır. Ancak ülkemizde kamu finansmanının çok uzun süredir sağlıklı ve sürdürülebilir bir zeminde olmaması nedeni ile su ve kanalizasyon altyapı yatırımlarına ayrılan kaynaklar yeterli düzeye yükseltilememektedir.
Türkiye su kaynakları bakımından çok zengin bir ülke değildir. Cumhuriyet Gazetesi’nde de yer aldığı üzere, “Bir ülkenin su zengini sayılabilmesi için yılda ortalama kişi başına 10 bin metreküp su düşmesi gerekiyor. Kişi başına düşen su potansiyeli 1,000 metreküpten az olan ülkeler ise su fakiri olarak tanımlanıyor. Bu rakamlara göre su zengini bir ülke olmayan Türkiye’de kişi başına düşen kullanılabilir su miktarı 3 bin 690 metreküptür. Dünya ortalaması olan 7 bin 600 metreküpün yaklaşık yarısına denk gelen bu değer nedeniyle Türkiye su fakiri olmamakla birlikte “su kısıtı” bulunan ülkeler arasında yer alıyor. Kişi başına düşen yıllık teknik ve ekonomik açıdan kullanılabilir su miktarı 1,735 metreküp civarında.(15)” Türkiye’nin nüfusu da artmaya devam etmekte ve bazı siyasi akımlarca da nüfus artışı özendirilmektedir. Bu durum, ilerleyen yıllarda Türkiye’de kişi başına düşen su miktarının daha da azalmasına yol açacaktır. Diğer taraftan küresel ısınma,  ülkemizdeki yağış rejiminde de ciddi değişikliğe yol açmaya başlamıştır. Dolayısı ile bu gelişmenin nehir havzalarımızın su alış boyutlarını nasıl etkileyeceği ve mevcut barajlarımızın su toplamasının nasıl etkileneceğinin de ilgili kuruluşlarımızca titizlikle ve süratle incelenmesi gerekmektedir. Hükümetlerin ve belediyelerin de bu çalışmalar ışığında gerekli projeleri süratle hazırlamaları ve finansmanlarını yaratmaları gerekecektir.
Diğer taraftan kentlerimizdeki su sistemlerinin en ciddi sorunlarından birisi de yüksek oranlı su kayıp ve kaçaklarıdır. O nedenle kentlerde yeni su projelerine süratle yeni yatırım yapma yanında su kayıp ve kaçaklarını azaltacak sistem iyileştirme yatırımlarına da öncelik verilmek durumundadır. Ancak yıllardır su sıkıntısının gelmekte olduğu ve küresel ısınmanın en fazla etkileyeceği ülkelerden birinin Türkiye olduğu kendi bilim adamları ve yabancı bilim adamlarınca yazılıp çizilmesine rağmen önde gelen büyükşehir belediyelerimizin yatırım öncelikleri çok lüks ve pahalı elektrik direklerinin dikimi, kaldırım taşlarının yenilenmesi ve çok yüksek fiyatlarla yurt dışından ağaç ithal edip kurutma şeklinde olagelmiştir. Bu alanlarda israf edilen milyar dolarlara yaklaşan kaynakların harcama önceliğinin su olması gerektiği maalesef idrak edilememiştir. Oy verenler de vermeyenler de kentlerine ve su haklarına sahip çıkmamanın bedelini bu yıldan başlayarak yıllarca ödeyecek gibi görünmektedir.
Nehirlerin su kullanım haklarının özelleştirilmesinde Türkiye önemli bir deneyime de sahiptir. Yuvacık Barajı konusu ciddi derslerle dolu bir örnek olaydır. Bu barajdan ulusun ortak malı olan sular yıllarca denize akmış ancak akan bu suyun bedeli Hazine’ce özel şirketlere ödenmiştir. Yıllarca suyu boşa akıtılan bu barajın sularının da kuruma noktasına geldiği basında yer alan haberler arasındadır.
Şimdi ülkemizde yaşayan her bireye, sivil toplum kuruluşlarına, basın-yayın kuruluşlarına, akademik dünyaya ve siyasi partilere çok önemli bir görev düşmektedir. Hükümetçe üzerinde çalışıldığı anlaşılan nehir sularının kullanım haklarının satışına ilişkin çalışmaları ve gelişmeleri yakından izlemek durumundayız. Bu da yeterli değildir, dünya genelinde su özelleştirmelerinin yer aldığı ülkelerdeki yaşananları araştırıp bu deneyimleri toplumla paylaşıp su haklarımız konusunda bilinçlenmeyi hızlandırmamız gerekmektedir. Artık başımızı taşa vurarak öğrenmeyi bir tarafa bırakıp, kendi geçmişimizden ve başkalarının deneyimlerinden ders alarak öğrenme sürecine girmemiz gerekmektedir.
Yazımı bitirirken nehirlerdeki suyu satmayı düşünen insanlarımıza üç alıntı göndermek istiyorum. Birincisi “Dünya sularının sadece yüzde 2.5 u tuzsuzdur. Bu tuzsuz suların üçte ikisi de dağlardaki buzullarda ve kutuplarda donmuş durumdadır. Geri kalan üçte birin yüzde 20 lik bölümü de ulaşılması zor yerlerdedir. Geri kalan da yanlış zamanda ve yanlış yerlerde muson yağmurları ve seller şeklinde gelir(ve denizlere gider). İnsanların kullanımına kalan su miktarı mevcudun yüzde 0.08 inden azıdır. İnsanın kullanımına kalan bu çok sınırlı suyun yüzde 70 i tarımda kullanılmaktadır. Diğer taraftan sanayi ve enerji amaçlı su kullanımı süratle artmaktadır. Dünya Su Konseyi’nin raporuna göre gelecek yirmi yıl zarfında insanlığın su gereksinimi yüzde 40 oranında artacak ve ayrıca tarım için gerekli su miktarı da yüzde 17 artacaktır. Komisyon raporunu şöyle tamamlamaktadır; ‘sadece hızlı ve hayal gücü yüksek kurumsal ve teknolojik buluşlar bir su krizini önleyebilir(16).” İkinci alıntı, “Canlılar gıda ile beslenir, gıda maddeleri yağmurla beslenir, yağmurun kendisi yaşam suyu olup bencillikten uzak tapınma ve hizmet karşılığı gelir.(17)” Üçüncü alıntım ise, “Göğü ve toprağın sıcaklığını nasıl satıp satın alabilirsiniz? Bu düşünce bize yabancıdır. Havanın tazeliğine, suyun ışıltısına sahip değilsek, onları nasıl satın alabiliriz? Toprağın her zerresi insanlarım için kutsaldır.(18)”

Hikmet Uluğbay

İki kitap önerisi:
– Su Savaşları, John Bulloch ve Adel Darwish
– Su Savaşları, Vandana Shiva

(1) Bayer Yalçın, “Nehirlerimiz de satılıyor” Hürriyet Gazetesi 7 Temmuz 2007.
(2) Üstün Gülçin, “İşte Hükümetin Su Krizine Çözümü” Milliyet Gazetesi 31 Temmuz 2007.
(3) Kozok Fırat, “TMMOB Yönetim Kurulu üyesi Küçük, akarsuların satılmasınıntehlikelerine dikkat çekti ‘Devlet söz hakkını kaybeder’” Cumhuriyet Gazetesi 3 Ağustos 2007.
(4) “Meaning of privatization” State Environmental Resource Center, serconline.org  web sitesi ve oradaki dipnot;  Water Science and Technology Board, Committee on Privatization of Water Services in the United States and the National Research Council. “Privatization of Water Services in the United States: An Assessment of Issues and Experience.” Washington, D.C.: National Academy Press, 2002.
(5) Bir üst dipnottaki kaynak.
(6) Santiago Charles, “European Water Corporations and Privatization of Asian Water Resources”, published in Asia Europe Crosspoints September 2002.
(7) Barlow Maude ve Clarke Tony, “Water Privatization: The World Bank’s Latest Market Fantasy”, Economic Justice News Online Volume 7,  January 2004.
(8) Santiago Charles, yukarıda adı geçen makale.
(9) Obando Ana Elena, “Women and Water Privatization” November 2003 Women’s Human Rights net ve Santiago Charles, yukarıda yer alan çalışması.
(10)  “Meaning of Privatization” başlıklı makale.
(11)  “Water Privatization Overview”, Public Citizen.
(12)  VanOverbeke Dustin, “Water Privatization Conflicts”
(13) Barlow Maude ve Clarke, “Who Owns Water?”, The Nation September 2, 2002.
(14) Water Privatization Overview.
(15) “Su potansiyeli değerlendirilmiyor” Cumhuriyet Gazetesi  6 Ağustos 2007.
(16) Birleşmiş Milletler raporu konusunda BBC’nin 13 Mart 2000 tarihinde verdiği “Water arithmetic doesn’t  add up” başlıklı haber.
(17)  Bhagavad Gita.
(18)  Kızılderili Şefi Seattle’ın ABD Başkanı’na yazdığı ileri sürülen mektuptan.
 

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s