Bir çocuğa yaşam vermek

“Anne ve baba olmak ciddi bir meslektir, ancak ne yazık ki, bu mesleğe gireceklere, çocukların çıkarını korumak için hiç bir zaman yeterlik sınavı yapılmamıştır!” George Bernard Shaw (1).
Dünya üzerinde altı milyarın üzerinde insan yaşıyor ve bunların üç milyara yakını çocuk. Bu çocuklardan 600 milyonu beslenme yetersizliği içinde yaşamını sürdürme çabasında, 1.3 milyar çocuk ise yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Fuhuşa sürülen çocuk sayısının 1 milyon dolayında olduğu tahmin ediliyor(2). Bütün bu olumsuzluklara rağmen her dakika yaklaşık 164 çocuk doğurulmaya devam ediliyor. Bir başka ölçekle her yıl dünya nüfusuna 86 milyon kişiden fazlası ekleniyor. 2050 yılında dünya nüfusunun 10 milyara çıkacağı tahmin ediliyor. Elli yılda 4 milyarlık veya yüzde 67 lik bir artış. Üzerinde ciddi ciddi düşünmemiz gereken bir insan hakları sorunu ve aynı zamanda tehlikeli bir kumar! Yeni doğacak dört milyar çocuğun kumar fişi olarak kullanılmasını önlemek için müstakbel anne ve babalara yönelik bırakın G. Bernard Shaw’un aradığı yeterlik sınavını, ne etkin bir eğitim programımız, ne de böyle bir gereksinim olduğunu düşünen yeterli kurumlarımız var.
21 inci yüzyılda dahi, çocuklarını dünyaya getirmek için kaç aile bilinçli olarak karar alıyor? Sanırım, çok küçük bir bölüm! Büyük bir bölüm ise, çocuk sahibi olmasının sorumluluğunu ve yükümlülüğünü “Tanrı verdi” “öyleyse rızkını da verir” diyerek Tanrı’nın sırtına yıkıyor. Düşünmüyor ki, o Tanrı, önce kendisine, bir akıl ve öğrenmesi, anlaması, algılaması ve sağlıklı karar verebilmesi için de altı duyu verdi. Tanrı’nın bize bahşettiği bu yeteneklerin büyük bir bölümünü, çoğumuz, ya hiç, ya da çok az kullanarak son kullanma günü geldiğinde “veren”e iade etmiyor muyuz? Hiç kullanmama ve az kullanma için ödüllendirilecek miyiz? Hiç sanmıyorum! İngiliz düşünürü William Penn’in 1693 yılındaki saptaması çok düşündürücü; “Erkekler, genellikle atlarının ve köpeklerinin yetişmesine çocuklarına göre daha fazla özenlidirler.(3)”
W. Penn, 1693 yılında büyük bir ayıbımızı tokat gibi yüzümüze vuruyor. Ancak samimi olalım, dedikleri bugün de geçerli değil mi? Bir çok ailede bir sığır, çocuktan daha kıymetli değil midir? Kaç kız çocuğu halen dahi başlık parası uğruna dedesi yaşındaki adamlara eş olarak satılmaya devam ediyor? Kaç çocuk merakı ve öğrenme arzusu nedeni ile evde eşyaya zarar verdiği için cezalandırıldı? Bu tür davranışları nedeni ile halen dahi kaç çocuk hergün örneğin bir çalar saatten veya benzeri bir eşyadan daha kıymetsiz konuma düşmekte? Psikolog Rollo May, çocuk açısından özgürlük duygusunu ve ona bağlı olarak kişilik gelişimini şu şekilde tanımlamaktadır; “Anne babası ‘Yapma!’ dediğinde, o bağırıp çağırmak zorunda hisseder kendini, çünkü, ‘Yapma!’ denilen şey, içindeki kıpırtının yapmak için çıldırdığı, ebeveynlerin korumacılığını reddeden şeydir.(4)” Anne ve baba olmadan önce kaçımız çocuk yetiştirme ve çocuk psikolojisi üzerine bir kitap okuduk veya kaçımız böyle bir konferansı dinledik? Televizyonlarımızın kaçında kaç dakika için çocuk yetiştirme ve çocuk ruh sağlığına ilişkin program hazırlama arzusu var? Kaçımız, çocuklarımızı bu tür “Yapma!” baskısından kurtarmak için onların verebileceği zararları önemsemedik veya onların bu tür hareketleri için sigorta poliçesi aldık?
Aslında çocuk dünyaya getirme kararı çok büyük sorumluluk. Düşüncelerimi çocuk sahibi olma deyişi yerine çocuk dünyaya getirme kararı olarak ifade edişim, bilinçli bir seçimdir. Zira, çocuk sahibi olma diye düşündüğümüzde çocuk üzerinde bir eşya imişçesine mülkiyet hırsımız ön plana çıkıyor. Oysa, böyle bir mal mülkiyeti iddiamız olmamalı, çocuk dünyaya getirmeye karar verdiğimizde veya dünyaya geleceğini fark ettiğimizde görev ve sorumluluğumuz bitmiyor, aksine çok ciddi boyutta başlıyor! Çocuk dünyaya getirme karar ve tercihimiz neye dayanıyor? Kendimizden farklı bir bireyin kendi yaşamını yaşaması için her türlü özveri ve yardımı kabul ediyor muyuz? Ona kendi düşüncelerimizi ve yaşam tarzımızı dikte etmek yerine, bilgi ve seçenek yelpazesi içinde kendi arayışını yapma özgürlüğünü tanımaya hazır mıyız? Bu amaçla, ona, önce en az 19-22 yaş arasına değin en iyi eğitim-öğrenim olanaklarını sunmayı, bunu sağlamak için gerekirse kendi yaşam kalitemizden fedakârlıkta bulunmayı, onu sevmeyi ve onun kişiliğine saygı duymayı kabul ediyor muyuz? Onlara köpeklerimiz veya atlarımız ve hatta kendimizden daha fazla önem vermeyi samimi olarak düşünüyor muyuz? Yoksa onu veya onları ucuz birer ırgat ve yaşlılık sigortamız olarak mı düşünüyoruz? Bu suallerden hangisine vicdanımız önünde riyasız yanıt verebiliyorsak anne ve baba olarak kendi insanlık kalitemizi, anne ve babalık bilincimizi de belirliyoruz. İngiliz sıradışı filozofu Bertrand Russell’ın ilginç gözlemi son suale olumlu yanıt verenlerin ağırlıklı olmadığı şüphesini doğuruyor; “Babaların temel noksanı, çocuklarının kendilerine açılmış kredi olmalarını istemeleridir.(5)”  Bu deyiş aynı zamanda anne ve babalarda yaygın bir zayıflığı da vurguluyor. Birçok anne ve baba kendi yaşamında erişemedikleri emelleri için çocuklarına eğitimde ve meslek seçiminde baskı yapmıyor mu? Aynen Russell’ın dediği gibi, kendi yaşantısının bir uzantısı olarak çocuğun yaşamını algılamak değil midir bu şaşı bakış açısı? Ne zaman aklımıza gelecek, onlar ölümü bizim için ertelemeyecekler ve onların bedenlerinde biz yaşamımızı sürdüremeyeceğiz?
Oscar Wilde hepimize çok ciddi bir uyarıda bulunuyor; “Çocuklar anne ve babalarını severek yaşama başlarlar. Bir süre sonra onları yargılarlar. Eğer onları bağışlarlarsa  bu nadiren olur.” Çocuklarımızın bizi sevdikleri süreyi uzatabilmek kendi elimizde, o sevgiyi zaman için de saygıyla da güçlendirmek bizim elimizde. Bunun için yapacağımız basit şeyler ise, onlarla iletişim kanallarını daima açık tutmak, onlarla konuşmak için sınır çizmemek, onları ciddiye almak ve onlara tahakküm etmemek. Çocuklarımız bizi yargılamaya yöneldiklerinde de onların bu davranışına saygılı olmak gerekir. Zira bu aşamada sergiyeceğimiz tutum, ya onların sevgisinin ömrünü uzatacak ve ona saygıyı ekletecek ya da onların iletişim kanallarını tümden kapatacakları temyizi mümkün olmayan bir mahkumiyet kararıyla sonuçlanacaktır.
Psikoterapinin önde gelen isimlerinden Otto Rank’in çocukların istençlerine ilişkin güzel bir gözlemi var; “İstencin şekillenmesi anne babaların içtepi eğitimiyle uğraşma tarzından etkilenmektedir. Başlangıçta çocuğun yakınları, çocuğun topluma uyması için birincil olarak çocuğun içtepisel hayatını kısıtlamayla ilgilenirler. Çocuk, anne babadan gelen bu kısıtlamalara karşıt güçle tepki verir: …(6)” Ülkemizde yayınlanan birçok kitabı ile yakından tanınan psikolog Irvin Yalom, Rank’ın düşüncesini değerlendirerek, anne babanın çocuk yetiştirmesindeki önemli işlevi ise şöyle açıklıyor; “Rank, istencin üç gelişimsel devresini tarif eder: (1) karşı istenç-bir başkasının istencine itiraz, (2) olumlu istenç-kişinin yapması gereken şeyi yapmaya hazır olması, (3) yaratıcı istenç- insanın istediği şeyi yapmaya hazır olması. Çocuk yetiştirmenin hedefi ilk iki devreyi yaratıcı istence çevirmektir. Rank, çocuk yetiştirmede yapılan en büyük hatanın itkisel hayatın ve ilk istencin(“karşı” veya “olumsuz” istenç) etkisiz hale getirilmesi olduğunu ileri sürer.(7)” Çocuk yetiştirmenin bir kişilik törpülememe fakat geliştirme süreci olduğunu kaç anne baba biliyor, anlıyor ve içtenlikle kabul ediyor? 
O nedenle, George Bernard Shaw’un annelik ve babalık yeterlik sınavını, çocuk sahibi olmadan her birimiz kendimize ve eşimize uygulamalıyız. Bu sınavın kritik sorularının başında sabırı bilip bilmemek gelmektedir. İkincisi, çocuk psikolojisini ve çocukla iletişim kapılarını açık tutabilme yollarını öğrenmektir. Üçüncüsü ise borca sadakat kalitemizdir. Zira, çocuklarımızı dünyaya getirdiğimizde onlara geri alamayacağımız bir borç senedi imzalıyoruz, bu senette, onları daima sevip sayacağımız, kaliteli bir yaşam sürdürebilmeleri için gerekli en iyi eğitimi almaları için tüm olanakları sunacağımız ve onları ayrı bir birey olarak kabul edeceğimiz yazılı! En az bu üç konuda yeterli bilgi sahibi değilsek, anne ve baba olmayı, dersimizi öğrenene değin ertelememiz hem çocukların, hem tüm ailenin, hem ülkenin, hem de insanlığın çıkarına olacaktır.

Hikmet Uluğbay

Not: Bu yazım Nokta Dergisi’nin 18-31 Ocak 2002 tarihli 1026 sayılı nüshasında yayınlanmıştı. Bu yazıyı yeniden okuyucularla paylaşmak istememin nedeni çocuklara yönelik olarak basında yeniden yer almakta olan olumsuz haberlerdir. 

(1) Sayfa 489, The International Thesaurus of Quotations, compiled by Eugene Ehrlich and Marshall de Bruhl, HarperPerennial. Kalın harflerle vurgulama tarafımdan yapılmıştır.
(2) Sayfa 13, Milliyet Gazetesi, 3 Eylül 2001.
(3) Sayfa 488, yukarıda 1 nolu dipnotta belirtilen kaynak.
(4) Sayfa 145, Kendini Arayan İnsan, Rollo May, Kuraldışı, 1998.
(5) The New York Times, June 9, 1963.
(6) Sayfa 468, Varoluşçu Psikoterapi, Irvin Yalom, Kabalcı, 2000.
(7) Sayfa 469, y.a.g.e.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s