Enerji Politikamız Yüzeysel

Enerji politikasına yönelik bu söyleşi, Cumhuriyet Gazetesi’nden Neriman Özcan ve Özlem Şener ile yapılmış ve aynı Gazete’nin 13 Mayıs 2007 tarihli sayısında yayınlanmıştır.
Hikmet Uluğbay: Liberal ülkeler bile söz konusu enerji olunca korumacı politikaları tercih ediyor
NERİMAN ÖZCAN / ÖZLEM ŞENER
Enerji politikamız yüzeysel
Enerji konusuna yakından bakıldığında neoliberal rekabet modellerinin diğer sektörlerde olduğu kadar güçlü olmadığını dile getiren Uluğbay, “Tam tersine liberal politikaların şampiyonu olan bazı ülkelerin iş enerji konusuna geldiğinde korumacı, ulusal çıkarları ön planda tutan ve kamu yapılanmasını öne plana çıkaracak bir uygulama içinde olduklarını görüyorsunuz” dedi.
Ç ıkarılmaya çalışılan son petrol yasasının dünya gerçeklerinden uzak kaldığımızın ispatı olduğunu ifade eden Uluğbay, “Bu konuda bir hususun altını da çizmek isterim. Çıkarılmaya çalışılan Petrol Kanunu işgal altındaki Irak’ın petrol yasa tasarısının ve Kuzey Irak Yerel Yönetimi’nin kendi bölgesi için hazırladığı petrol yasasından çok daha geri hükümler içermektedir” dedi.
Kısa dönemli büyük çalkantıların ve uzun zamanlı çözümsüz sorunların ülkesi Türkiye’de, iktidar partisinin suni gündem maddeleri yaratması sebebiyle medyamız yine tartışılması gereken birçok konuyu gündemin dışına itti. Bizde Cumhuriyet gazetesi olarak hızla değişen dünya ve Türkiye gündeminde karanlıkta kalan bölgelere ışık tutmak için, Türkiye’nin enerji-ekonomi-siyaset üçgeninde önemli görevler üstlenmiş eski dönem devlet bakanlarımızdan ve bu konulardaki çalışmalarıyla dikkat çeken Hikmet Uluğbay’ın görüşlerini aldık.
 

**59. hükümetin izlediği enerji politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
59. hükümetin izlediği ve izleyeceği enerji politikalarını yüzeysel, dünyadaki gelişmelerden soyutlanmış, ülke enerji güvenliği ve istikrarını sağlama konusunda da son derece yetersiz buluyorum. Zira, 59. hükümet’in hazırlayıp uygulamaya koyduğu ” Dokuzuncu Kalkınma Planı 2007-2013(9KP) ” belgesindeki enerjiye ilişkin bilgilerle, 57. hükümet tarafından hazırlanıp uygulamaya konulan ” Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı 2001-2005(8KP) ” belgesinde yer alan bilgi ve değerlendirmeleri yanyana koyup karşılaştırdığınızda iki belge arasındaki dünya görüşü, dünyadaki gelişmeleri anlama ve algılama farklılıklarını çok çarpıcı bir şekilde görüyorsunuz. Örneğin, 8KP’nin 1385. maddesinde şu tespit yapılmış: ” 1999 yılı sonu itibarıyla kişi başına birincil enerji tüketimi 1,158 kilogram petrol eşdeğerine(kep), kişi başına elektrik elektrik arzı ise 1,840 kilovatsaate (kWh) yükselmiştir. Buna rağmen bu değerler, halen kişi başına 1,500 kep ve 2,200 kWh düzeyinde olan dünya birincil enerji ve elektrik tüketim ortalamalarının altında bulunmaktadır. ” Bu durum tespitini yaptıktan sonra da 2005 yılı hedefine ilişkin tahminler de 1,506 kep ve 2,773 kWh olarak verilmiştir. 9KP’ye baktığınızda; ne 2005 yılındaki durumu, ne de 2010 veya 2013’e ilişkin hedefleri görebiliyorsunuz.
Hedefsiz plan ayıbı
Hedef belirlemeyen bir plan olabilir mi? Aynı şekilde 8KP’nin aynı maddesinde ” Petrol ve doğalgaz gibi kaliteli fosil yakıt varlığı zaman içinde azalırken, bu kaynakların stratejik önemi yükselecek, bu kaynakların yerini dolduracak yeni enerji kaynakları geliştirilmediği sürece, fiyatlar artış eğilimi içine girecektir ” öngörüsünde bulunulmuştur. Bu ifade 8KP’yi hazırlayanların geleceğe ve dünyadaki gelişmelere bakış açısını ve kalitesini sergilerken, 9KP’de benzeri bir değerlendirmeye rastlayamıyorsunuz.
Oysa, dünya 2006 yılında varili 80 dolara yaklaşan petrol fiyatlarını görmüş ve dünya genelinde 2010 yılı civarında petrol üretiminin tavan yapacağı tezi güçlü taraftar bulmaya başlamış, mevcut petrol kaynakları denetlemeye yönelik uluslararası ticari ve siyasi rekabet bütün şiddetiyle sergilenmeye başlamıştır. Böyle bir ortamı, enerjiye yönelik çatışmaların yaşandığı bir coğrafyada bulunan Türkiye, 9KP’yi hazırlarken ve hedeflerini belirlerken bu gelişmeleri göz ardı eder bir tutum sergilemiştir. Aynı şekilde fosil yakıtların yol açtığı küresel ısınma nedeniyle ülkeler enerji politikalarını gözden geçirip yeni politika arayışlarını somut bir biçimde açıklarken 9KP bu konuyla da ilgisiz görünmektedir. Oysa kısa süre içinde, Avrupa Birliği’nin veya Dünya Ticaret Örgütü’nün temiz enerji kulanımı konusunda dayatmaları söz konusu olabilecektir. 59. hükümetin enerjiye bakışı bir konuda duraksamaya neden olmayacak açıklıktadır. 9KP’ye bakıldığında hükümetin enerji konusunu özelleştirmeye havale ettiğini ve kamunun enerji konularından elini ayağını çekip bu benim sorunum ve sorumluluğum değil dediği izlenimini ediniyorsunuz.


**Uluslararası ticarette neoliberal rekabet modelleriyle karşılaştığımız halde, Rusya gibi iddialı ülkeler kendi içinde korumacı bir politika izliyor. Aşamaları geriden ve eksik olarak takip eden Türkiye’nin ise genelde özelleştirmede ya da kaynakların yabancı ortaklara aktarılmasını sağlayacak bir tutum içerisine girdiği gözleniyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Aslında enerji konusuna yakından bakıldığında, neoliberal rekabet modellerinin diğer sektörlerde olduğu kadar güçlü olmadığını görüyorsunuz. Tam tersine liberal politikaların şampiyonu olan bazı ülkelerin iş enerji konusuna geldiğinde korumacı, ulusal çıkarları ön planda tutan ve kamu yapılanmasını ön plana çıkaracak bir uygulamaya içinde olduklarını görüyorsunuz. Siz Rusya örneğini verdiğiniz. Önce onun üzerinde duralım. Rusya, Putin öncesinde ve petrol fiyatlarının düşük olduğu dönemde, Sakalin Adası’ndaki II nolu projeyle petrol ve doğalgaz aramalarını yabancıların yoğun katılımına açmıştı. Zor şartlar altında yapılan aramaları, Royal Dutch-Shell ve Japon şirketleri Mitsui’yle Mitsubishi finanse etmişlerdi. 2006 yılında aramalar olumlu sonuç verince, Shell arama maliyetlerinin çok yükseldiğini ileri sürerek Rusya’dan mali avantaj talep etmiştir. Buna karşılık, Rus hükümeti çevre sorunlarını ileriye sürmüş ve ağır bir çevre tazminatını gündeme getirmişti. Sonuçta yapılan yoğun müzakerelerden sonra, Rusya’nın Gazprom Şirketi yüzde 50 artı bir hisse ile sermaye hakimiyetini ele geçirmiştir. Dikkat edilirse bu süreç petrol fiyatlarının 80 dolara tırmandığı bir dönemde yaşanmıştır. Rusya zengin bir ulusal kaynağının yönetimini geri almıştır. Rusya diğer petrol ve doğalgaz projelerinde de ulusal sermayeyi güçlendirecek tutum izlemektedir.
Ulusal çıkarlar ön planda
Bir diğer örneği Norveç’ten vermek mümkün. Dünya genelinde yoğun petrol ve doğalgaz aramaları yapan Statoil Şirketi ile Hydro Şirketi, 2006 yılında birleşme yoluna gittiler. Yeni doğan şirkette Norveç Devleti’nin sermaye payı yüzde 62.5 olarak belirlendi ve bu oran gelecek dönemde yüzde 67’ye çıkarılacak. Bu birleşme üzerine Norveç Başbakanı, ” Yeni bir dönem başlıyor, küresel bir enerji şirketi yaratıyoruz ve Norveç’in petrol ve doğalgaz sanayisini güçlendiriyoruz ” açıklamasını yapmıştır.
Japonya’nın ise 1 ve 3 numaralı enerji şirketleri olan Inpex ve Teikoku Oil, 2006 yılında birleştiler. Japon hükümeti, Japon şirketlerinin yabancı ülkelerde petrol ve doğalgaz aramalarını finanse etmek üzere ayrı bir finansman şirketi kurdu. Halen Japonya’nın tükettiği petrolün yüzde 15’i Japon şirketlerinin ortak olduğu girişimlerden sağlanmakta iken, Japonya bu oranın 2030 yılında yüzde 40’a çıkmasını hedef olarak belirledi. Çin, Hindistan, Brezilya gibi diğer bir çok ülkeye baktığınızda da benzeri ulusal çıkarları ön planda tutan, kamu destek ve finansmanına ağırlık veren politikalar izlendiğini görürsünüz. Şu anda dünyada üretilen petrolün yüzde 75’den fazlası kamu şirketlerince üretilmektedir. Doğalgazda bu oran daha da yüksektir. Özel petrol şirketlerinin aktiflerindeki petrol rezervleri azalmaktadır. Bu şirketler azalan rezervlerini aynı seviyede tutabilmek ve hatta daha da yükseltebilmek için yoğun bir ticari ve siyasi mücadele içindedirler. Bu konudaki ayrıntılı görüşlerim (hikmetulugbay.com) isimli web sitemde bulunmaktadır.
Aslında enerji konusuna yakından bakıldığında, neoliberal rekabet modellerinin diğer sektörlerde olduğu kadar güçlü olmadığını görüyorsunuz. Tam tersine Siz Rusya örneğini verdiğiniz. Önce onun üzerinde duralım. Rusya, Putin öncesinde ve petrol fiyatlarının düşük olduğu dönemde, Sakalin Adası’ndaki II nolu projeyle petrol ve doğalgaz aramalarını yabancıların yoğun katılımına açmıştı. Zor şartlar altında yapılan aramaları, Royal Dutch-Shell ve Japon şirketleri Mitsui’yle Mitsubishi finanse etmişlerdi. 2006 yılında aramalar olumlu sonuç verince, Shell arama maliyetlerinin çok yükseldiğini ileri sürerek Rusya’dan mali avantaj talep etmiştir. Buna karşılık, Rus hükümeti çevre sorunlarını ileriye sürmüş ve ağır bir çevre tazminatını gündeme getirmişti. Sonuçta yapılan yoğun müzakerelerden sonra, Rusya’nın Gazprom Şirketi yüzde 50 artı bir hisse ile sermaye hakimiyetini ele geçirmiştir. Dikkat edilirse bu süreç petrol fiyatlarının 80 dolara tırmandığı bir dönemde yaşanmıştır. Rusya zengin bir ulusal kaynağının yönetimini geri almıştır. Rusya diğer petrol ve doğalgaz projelerinde de ulusal sermayeyi güçlendirecek tutum izlemektedir. Ulusal çıkarlar ön planda Bir diğer örneği Norveç’ten vermek mümkün. Dünya genelinde yoğun petrol ve doğalgaz aramaları yapan Statoil Şirketi ile Hydro Şirketi, 2006 yılında birleşme yoluna gittiler. Yeni doğan şirkette Norveç Devleti’nin sermaye payı yüzde 62.5 olarak belirlendi ve bu oran gelecek dönemde yüzde 67’ye çıkarılacak. Bu birleşme üzerine Norveç Başbakanı, ” Yeni bir dönem başlıyor, küresel bir enerji şirketi yaratıyoruz ve Norveç’in petrol ve doğalgaz sanayisini güçlendiriyoruz ” açıklamasını yapmıştır. Çin, Hindistan, Brezilya gibi diğer bir çok ülkeye baktığınızda da benzeri ulusal çıkarları ön planda tutan, kamu destek ve finansmanına ağırlık veren politikalar izlendiğini görürsünüz. Şu anda dünyada üretilen petrolün yüzde 75’den fazlası kamu şirketlerince üretilmektedir. Doğalgazda bu oran daha da yüksektir. Özel petrol şirketlerinin aktiflerindeki petrol rezervleri azalmaktadır. Bu şirketler azalan rezervlerini aynı seviyede tutabilmek ve hatta daha da yükseltebilmek için yoğun bir ticari ve siyasi mücadele içindedirler. Bu konudaki ayrıntılı görüşlerim (hikmetulugbay.com) isimli web sitemde bulunmaktadır.** IMF ve DB’nin Türkiye’ye dayattığı ve AB’nin “uyum yasaları” adı altında uygulanan politikalar orta ve uzun vadede neler getirir, neler götürür?
Önce şunu hatırdan çıkarmayalım; Türkiye güvenilir ve sürekli dış kaynak gereksinimi sağlayabilmek için IMF ve Dünya Bankası’nın desteğini istemiştir. Bu kuruluşlar da verdikleri borcu geri alabilmek için ekonominin borç ödeme gücünü garantiye alacak bir ekonomik yapıyı öne sürmektedir.
Ayrıca şunu unutmamak gerekir ki, Türkiye dünyada IMF ile en fazla Stand-by anlaşması yapan ülkelerden birisidir. Neden bu kadar çok yapıldı derseniz, bunun nedeni de Türkiye daha önceki Stand-by anlaşmalarına tam uymadığı ve ekonomisini kendi başına ayakta tutacak önlemleri almadığı ve izlediği politikalarda dış ve iç mali piyasalara gerekli güveni sürekli veremediği için ekonomik bunalımlara sıkça düşmüş ve bu badireleri atlatabilmek için bu kuruluşlardan destek istemek durumunda kalmıştır.
Hatalı enerji projeleri çevreye zarar veriyor
**Diğer ülkeler, devlet desteği yardımıyla rüzgâr, güneş gibi alternatif kaynaklara yönelirken Türkiye elektrik üretmek için çareyi baraj yapımında görüyor. DSİ’nin yaptığı açıklamada 747 barajın daha yapılması gündemde. Baraj yapımının ekonomik ve çevresel tahribatı göz önünde bulundurulursa bu politikanın izlenmesindeki amaç ne olabilir?
Türkiye’nin enerji arzı kaynaklarını çeşitlendirmesinde sayısız faydalar vardır. Bu bağlamda; güneş, rüzgâr, ve jeotermal enerjiler konusunda da gerekli yatırımlar daha fazla geciktirilmemelidir. Türkiye aynı zamanda küçük akarsular dahil, hidrolik potansiyeline de yatırım yapmaya devam etmek mecburiyetindedir. Sizin de işaret ettiğiniz gibi, enerji yatırımlarında çevre duyarlılığını ön planda tutma zorunluluğu da vardır. Doğrudur, barajların da çevre etkileri vardır. Bu etkiler hem olumlu hem de olumsuzdur. Ancak linyit bazlı bir termik santralla karşılaştırdığınızda, bir kömür santralı ile karşılaştırdığınızda hidrolik kaynakların çevreye daha yararlı olduğu ortadadır. Ayrıca barajların havza iklimini yumuşattığı ve yağışları düzenli hale getirdiği de unutulmamalıdır. Türkiye, baraj projelerinde bazı hatalar yapmıştır. Bunların en önemlilerinden birisi baraj havzalarının ağaçlandırılmasına gereken önemin verilmemesi nedeniyle barajların toprak erozyonu sebebiyle dolmakta oluşudur. Diğer bir hata da; sulama ve direnaj sistemlerinin tam olarak kurulmasına gereken mali kaynakların yeterli düzeyde ayrılmamasıdır. Sizin uyarınızı da göz önüne alırsak, Türkiye enerji yatırımlarını yaparken çevreye duyarlı olmaya özen göstermek mecburiyetindedir. Ancak bunun kadar önemli bir husus da; enerji tüketiminde israfın önlenmesidir. Zira enerji tüketirken yaptığımız yanlışlar nedeniyle kullandığımız her fazladan enerji, çevresel olumsuzlukların artmasına da ciddi boyutta katkıda bulunuyor. Tüketicilerin bu konularda bilinçlendirilmesinde yazılı ve görsel basına da önemli görevler düşmektedir.
Türkiye petrol ve doğalgaz aramalı
**Büyük gaz şirketlerinin ülkelerinden aldığı desteklerle dünya arenasında kıyasıya bir rekabet içerisinde olduğu şu dönemlerde kulaklara sık sık kartelleşme iddiaları geliyor. Türkiye’nin de Amerika’yla uyumlu politikalar izleme çabasında olduğunu ve gaz ihtiyacımızın yüzde 82’sinin Amerika karşıtı ülkelerden sağladığımız düşünülürse, Türkiye bu durumdan nasıl etkilenir?
Doğalgaz üreten ülkelerin OPEC benzeri bir kartel kurmasına yönelik tartışmalar 2006 yılından itibaren başladı. Doğalgaz rezervlerinin yüzde 70’ine yakını Rusya, İran, Katar, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Irak’ta bulunmaktadır. Bu çok büyük bir yoğunlaşmadır. Doğalgazın boru hatları dışında taşınması yüksek maliyetli ve büyük yatırım istemektedir. O bakımdan boru hatları dışında doğalgaz ticareti oldukça dardır. Diğer taraftan doğalgaz anlaşmaları uzun vadeli yapılmaktadır. Spot denilen piyasa doğalgazda hemen hemen yok gibidir. Bu koşullar birlikte değerlendirildiğinde, doğalgaz için kurulacak bir kartelin orta vadede pek etkin olması beklenemez. Ayrıca, doğalgaz fiyatları petrol fiyatlarına bir formülle bağlı olduğu için esasen dolaylı bir kartel benzeri fiyat sistemi işlemektedir.
Türkiye’nin doğalgazını yoğun bir biçimde Rusya ve İran’dan alması, doğalgaz ticaretinin zorunlu kıldığı bir gerçektir. Bu ülkelerin ABD ile ilişkilerinin soğuk olması Türk-Amerikan ilişkilerini etkilemesi beklenmez. ABD, Rusya ve İran ilişkilerinin uzun süreli soğuk devam etmesini de beklememek gerekir. Kaldı ki, ABD siyasi ilişkilerinin iyi olmadığı ülkelerden petrol almaktadır. Örneğin Venezuela.
Ancak Türkiye’nin doğalgaz arzının güvenliği bakımından bağlantılarını çeşitlendirmesinde sayısız faydalar vardır. Diğer taraftan Türkiye enerji güvenliğini sağlayabilmek için, gerek petrolde gerek doğalgazda üç aylık gereksinimine eş değer depolama kapasitesini de olabildiğince hızla tamamlamalıdır.
Yine enerji güvenliliği bakımından Türkiye gerek TPAO gerek özel sektör kuruluşları aracılığı ile yurt içinde ve yurtdışında petrol ve doğalgaz aramalarını yoğunlaştırmak mecburiyetindedir. Devlet bu aramaları politik olarak desteklemenin yanında finansman olanakları ile de desteklemelidir.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s