Cari İşlemler Açıkları I

Ekonomiye yönelik tartışmalarda, Türk ekonomisinin artık temel sorunlarını geride bıraktığı ve yeniden büyük sorunlar yaşamayacağı ileri sürülmektedir. Ümit edelim, bu savı savunanlar haklı çıksın. Zira ekonomide yaşanan krizlerin ağır bedelini, zamanında önlemini almayan siyasetçi ve yönetim kadroları ödemez, geniş halk kitlesi öder. Siyasetçinin ödediği bedelin en yükseği olsa olsa iktidardan düşmek ve daha da ağırı yeniden seçilememektir. Ancak bu kayıp bile kısa vadelidir. Zira, toplumun kısa vadeli hafızası, yaşadığı sıkıntıları ve o sıkıntıları yaşatanları, yaşamakta olduğu yeni sıkıntılar nedeni kısa zamanda unutur ve bir süre sonra geçmiş sorunları yaşatan siyasi kadroları yeniden çözüm umudu olarak görür ve yeniden iktidara getirir. Siyasi tarihimize şöyle bir göz atmak bu tanıyı doğrular. Türkiye’de belli bazı kişilerin kaçar defa başbakan ve bakan olduklarına ilişkin verileri hatırımıza getirmek bu tanının ne kadar doğru olduğunun kanıtıdır.   
Ülkemizde dört yılı aşkın süredir TBMM de büyük çoğunluğa sahip tek parti iktidarı olmasına rağmen, ekonomik ve toplumsal barış ve istikrarı güven altına alabilecek, ekonomik ve sosyal nitelikli mayınlar tümüyle temizlenmediği gibi bunlara yenilerini de eklemiştir. Bazı sorunların çözümü, dünya likidite bolluğu konjonktüründen yararlanılarak ertelenmeye devam edilmektedir. Bu mayınların sosyo-ekonomik açıdan en tehlikelisi olan işsizlik sorunu, daha önce “işgücü verilerinde oynamalar” başlıklı yazıda genel hatları ile ele alınmıştı. Şimdi de bu mayınlardan bir diğeri olan ve 2002 yılından bu yana giderek büyüyen cari işlemler açıklarını dikkatle inceleme zamanıdır. Bu değerlendirme de veriler eşliğinde yapılacaktır.
Tablo 1 de 2002-2006 döneminde cari işlemler açığının, dış ticaret açığının, ihracat ve ithalatın gösterdiği gelişmelere ilişkin veriler yer almaktadır.
                                                     Tablo 1
                                     Ödemeler Dengesine ait bazı veriler
                                  (aksi belirtilmedikçe milyon dolar olarak)
                                2002      2003        2004       2005         2006
Cari İşlemler açığı       1,524      8,036    15,604     22,824       31,316
Dış Ticaret açığı         7,283    14,010     23,878     32,926      39,934
İhracat                    40,124    51,206    67,047     76,949       85,142
İthalat                     47,407    65,216    90,925   109,875     137,032
İhr/İthalat  %              84.6        78.5        73.7        70.0           62.1
Cari İşl. Açığı/İhr %        3.8        15.7        23.3        30.1           36.8  
Kaynak: Hazine Müsteşarlığı web sayfaları.        

Tablo 1 in incelenmesinden de görüleceği üzere, 2002-2006 döneminde cari işlemler açığı 1,524 milyon dolardan 31.3 milyar dolara kadar tırmanmıştır. Artış 20.5 kattır. 2003-2006 döneminde cari işlemler açıkları toplamı 77,780 milyon dolara ulaşmıştır. Bu noktada okuyucu, cari işlemler açıklarını toplama yoluna neden gidildiğini sorabilir. Zira okuyucu, yıllardır, “cari açık finanse edildiği sürece sorun yoktur” söylemleri ile beslenegelmektedir. Doğrudur, cari işlemler açığının oluşabilmesi için bir yandan da günü gününe finanse ediliyor olması gerekir. O nedenle de finansmanı bulunduğuna göre yıl bitince konu da kapanmıştır anlayışına varılabilir. Ancak cari açığı finanse eden iki temel kaynak vardır; bunlar da yabancı sermaye girişleri ve dış borçlanmadır. Yabancı sermaye girişleri iki türde gelmektedir. Bunlardan öncelikle tercih edilen türü, Türkiye’ye yeni üretim ve iş alanı açmak için gelen yabancı sermayedir. Cari açığın bir bölümü işte bu tür gelen yabancı sermaye ile finanse edilegelmektedir. Yabancı sermayenin ikinci geliş şekli ise, yabancılara satılan kamu işletmelerini ve özel sermaye kuruluşlarını veya bunların hisselerini satın almak için gelen yabancı sermaye girişidir. Ülkemize son yıllarda gelen yabancı sermayenin çoğunluğunu bu ikinci grup oluşturmaktadır. Örnek olarak, Telekom’un, TMSF deki veya onların dışındaki bazı özel bankaların satışı ile özel sermayeli bankalardan bazılarının yabancılara hisse satması gösterilebilir. Bu sermaye genelde yeni iş alanı açmaz, yeni istihdam yaratmaz, zaman zaman verimliliği yükseltebilmek için mevcut personeli azaltmaya bile gidebilir. Ancak getirdiği ileri yönetim teknolojisi ile işletmelerin verimliliğini, rekabet gücünü ve kârlılığını yükseltebilir. Türkiye’nin cari açıklarının finansmanında bu iki tür sermaye girişinin katkısı yüzde 50 den azdır. Bu durumda cari açıklar geniş ölçüde kısa ve orta vadeli dış borçlanma ile finanse edilmektedir. Dolayısı ile de getirenler geri götürmeye karar verdiğinde geri dönecektir. Hatta ondan daha önemlisi oluşmakta olan yeni yıl cari işlemler açığını finanse edecek yeni ve yeterli dış borç imkanı bulunamazsa sorun anında başlayacaktır. 2003-2006 dönemi cari açıklarını toplamanın temel nedeni bunların önemli kısmının hareket kabiliyeti yüksek dış borçlanma ile finanse edilmesidir. Yaklaşık 77.8 milyar dolara ulaşan dört yıllık cari işlemler açığının önemli bir bölümü dış borçla finanse edilmiştir. Dış borcu ödemedeki nihai sağlıklı kaynak ise her zaman mal ve hizmet ihracatıdır.
  Tablo 1 in son iki sırasına bakıldığında iki oran serisi görülür. Bunlardan birincisinin anlamı üzerinde biraz sonra durulacaktır. İkincisi ise cari işlemler açıklarının ihracat gelirlerine oranıdır. Bu oranın anlamı şudur; 2002 yılında ihracat yüzde 4 kadar artmış olsa idi o yıl cari işlemler açığı verilmeyecek iken, bu oran 2006 yılında yüzde 36.8 e çıkmıştır. Diğer bir deyişle, 2006 yılı cari işlemler açığının doğmaması için ihracatın yüzde 37 kadar daha fazla olması gerekirdi. Dileyen okuyucu aynı hesaplamayı ithalat üzerinden de yapabilir. Bu durumda da o hesaplanacak oran kadar ithalatın yapılmaması gerekecekti. 2003-2006 dönemi toplam cari açığını 2006 yılında ortadan kaldırabilmek için o yıl ihracatını yaklaşık ikiye katlamak gerekecekti. Bu karşılaştırmaları yapmamın nedeni cari işlemler açığının ulaştığı boyutu somut biçimde gözler önüne sermektir.
  2007 yılı Konsolide Bütçe Gerekçesi’ne bakıldığında Hükümet’in cari işlemler açığının ulaştığı boyutla ilgili pek de endişeli olmadığı görülmektedir. Gerekçe’nin 63 üncü sayfasındaki Tablo 1 incelendiğinde, dış ticaret açıklarının 2007-2009 döneminde sırasıyla 57.2 , 59.2 ve 61.4 milyar dolar düzeylerinde seyretmesinin ve cari işlemler açığının da üç yıl üst üste 34 milyar dolar dolayında kalmasının varsayıldığı görülür. Bu varsayıma göre görünmeyen işlemlerde yer alan döviz kazandırıcı işlemlerde önemli kazanımlar yer alması da beklenmektedir. Umalım öyle olur. Ancak ekonomi yönetimi umma ve bulma yöntemi ile nereye varır, o da deneyimlerle bellidir. 2007 Bütçe Gerekçesi’nin aynı sayfasındaki Tablo 1 dikkatle incelendiğinde de YTL/ABD Doları paritesinin 1.470-1.481 aralığında neredeyse sabit kalmasının öngörüldüğü saptanır. Diğer bir deyişle, enflasyon oranı sıfıra inmeyeceği için, YTL’nin üç yıl daha üst üste değer kazanması da hedeflenmiştir. Bu çok ciddi bir iddiadır.
Başbakan’ın YASED’in düzenlediği “Başarıya Giden Yolda Fırsatlar Ülkesi Türkiye” konulu konferansta cari işlemler açığı konusunda şu açıklamalarda bulunduğu basında yer almıştır; “Biz cari açıktaki sıkıntının teorik olarak bilincindeyiz. Pratikte de cari açık ne zaman götürür, ne zaman size herhangi bir şey yapamaz onun da bilincinde ve farkındayız. …. ‘Borç yiğidin kamçısıdır’ derler, ama yiğitsen kamçıdır. Ama yiğit değilsen felakettir. Biz borçlanabiliyorsak, milli gelir itibariyle 181 milyar dolardan 400 milyar dolara dayanmış olan bir imkanın gücü var da bunun için rahat borçlanıyorsun. ….(1)” Peki borcu tüketim için mi döviz kazandıracak ve istihdam yaratacak yatırımlar için mi kullanıyoruz? Başbakan bu konuda sessiz kalmışa benzer. Aynı şekilde, milli gelir 181 milyar dolardan 400 milyar dolara çıkarken bunun ne kadarı sürdürülebilir TL değerlenmesinden kaynaklanmıştır. Bunun üzerinde duran da yok. 
2007 Konsolide Bütçesi Gerekçesi, 2007-2009 döneminin cari işlemler açıkları toplamını (34 x 3=) 102 milyar dolar olarak öngörülmüştür. Mevcut 77.8 milyar dolarlık cari işlemler açığı toplamının 2009 yılı sonunda en az 179.8 milyar dolar düzeyine çıkması ve bu sürecin de sorunsuz finanse edilebileceği varsayılmaktadır.
Cari işlemler açığının uzun süre ve büyüyerek devam etmesi şimdiye değin bir tek ABD’ne nasip olmuştur. Başbakan’ın, yukarıda değinilen YASED toplantısında, “Cari açığı durmadan gündeme getirenlerin, Türkiye ile mukayese edilemeyecek boyutta cari işlemler açığı veren ABD ve Japonya’nın durumuna bakmalarını önerdiği” de haberde yer almaktadır(2). Doğrudur, ABD, çok uzun süreden beri büyük miktarlarda cari işlemler açığı veregelmektedir. Ancak bunu da doların uluslararası ödeme birimi olarak hâlâ yerini koruması sayesinde sürdürebilmektedir. ABD, dolar basarak cari işlemler açığını finanse edebilmektedir. ABD’nin cari işlemler açığını finanse edenlerin başında da Çin, Japonya, Güney Kore gibi devamlı cari işlemler fazlası veren ülkeler yer almaktadır. Türkiye, YTL basarak cari işlemler açığını finanse edebilecek mi veya dış borçlarını ödeyebilir mi veya petrol ile doğal gazını satın alabilecek mi? Başbakan’ın bu konuda da bir şey söylemediği anlaşılmaktadır. Japonya ise çok uzun süreden beri cari işlemler açığı değil fazlası veren bir ülkedir ve parası Yen uluslararası ticarette nitelikli bir ödeme ve rezerv biriktirme aracı olarak kabul edilmektedir. Japon ekonomisinin rekabet gücü ve prodüktivite artışları nedeniyle de Yen değer kazanmaktadır. 
Bu arada unutulmaması gereken önemli bir husus da, Türkiye konumundaki ülkelerin borçlanmalarını sürdürebilmelerinde, uluslararası mali piyasaların, Türkiye dışındaki kaynaklardan aldıkları mesajların da önemli rolünün olduğudur. 1994 krizi ile ilgili olarak The Economic Intelligence Unit’in şu tesbiti hatırlanmağa değer; “Ocak 1994 krizi, ABD de kurulu iki kredi derecelendirme kuruluşunun Türkiye’nin Devlet borçlanma kredi notunu yatırım yapılabilir düzeyin altına indirmesi ile başlamıştır.(3)” 1 Mart 2003 tarihinde TBMM den Irak Tezkere’sinin geçmemesi üzerine ABD Başkan Yardımcısı Chenney’ın danışmanı Scooter Libby’nin söylediği şu sözler de unutulmamalıdır; “…. Washington engel olmamalı ve mali piyasalar Türk ekonomisine gereğini yapmalı.(4)”  O tarihte Beyaz Saray danışmanları Libby’nin tepkisindeki şiddeti sürpriz olarak karşılamıştı.
2007 den 2009 a giden güzergahtaki iç ve dış politik ve ekonomik gelişmeler, cari işlemler açıklarında nasıl bir sürecin yaşanacağını gösterecektir. Ümit edelim toplumun sırtındaki yük daha da ağırlaşmasın.
Yukarıdaki Tablo 1 in sondan bir önceki sırasında ihracatın ithalatı karşılama oranları yer almaktadır. Tablodan da görüldüğü üzere bu oran incelenen dönemde yüzde 84.6 dan yüzde 62.1 e inmiştir. Diğer bir deyişle, ithalatımızın finansmanında ülkemizde üreterek ihraç ettiğimiz malların katkısı giderek azalmıştır. Hizmetler dengesinde sağlanan ek gelir ise ticaret dengesinin küçülmesini kısmen sağlayabilmektedir. Bu durumda giderek artan ithalatımızı, ülkeye gelen yabancı sermaye ve dış borçlanma ile finanse ettiğimiz açıkça görülmektedir. Bu noktada artan ithalatın yatırım mallarına giden bölümünün orta ve uzun vadede istihdamı arttıracağı ve ihracatı yükselterek ithalatı karşılamada önemli rol oynayabileceği ileri sürülebilir. Ancak göstergeler bunu tam olarak doğrulamamaktadır. İthal edilen yatırım mallarının önemli bölümü, sanayinin  değerli YTL, yüksek enerji maliyeti ve istihdam üzerindeki yüksek maliyetler nedenleriyle rekabet gücünü koruyabilmek için, mevcut fabrikaların teknolojisini geliştirmeye yönelik olan yatırımlardır. Bu konuda bir örnek vermek konuyu açıklamaya yetecektir. Yabancı sermayeli bir otomotiv kuruluşu endüstriyel robotlarının sayısını bir yıl içinde 20 den 245 e çıkarmıştır(5). Benzeri uygulamalar diğer kuruluşlarda da yer almaktadır. Bunun neden böyle olduğu ayrı bir yazıda incelenecektir.
Yukarıda yer alan bilgileri şöylece özetlemek mümkündür. Türkiye’yi yönetenler, ihracatın ithalatı karşılama oranının süratle düştüğü bir sürecin en az üç yıl daha süreceğini ve böyle bir ortamda cari işlemler açığını yüksek düzeyde sürdürebileceklerine inandıklarını orta vadeli bütçe programı ile iddia etmektedirler.
Türkiye’nin 2003-2006 döneminde birikimli 77.8 milyar dolara ulaşan cari işlemler açığı verdiği dönemde dış borç yapısının nasıl değiştiğine de kısaca göz atmak uygun olacaktır.

                                                        Tablo 2
                                 Türkiye’nin dış borç boyutundaki gelişmeler
                                                   (milyar dolar)
                                 2002 yıl sonu          2006 Eylül Sonu             Artış
Toplam dış borç                130.0                    198.3                       68.3
Kısa vadeli borç                   16.4                     43.3                       26.9
      Bankalar                        6.3                      19.8                       13.5
      Diğer Sektörler               8.4                      20.9                       12.5
Orta ve uzun vadeli borç    113.6                    154.9                       41.3
      Hazine                         56.7                      66.0                         9.3
      TC Merkez Bankası        20.3                      12.9                       -7.4
      Özel sektör                   29.6                     73.4                        43.8

Kaynak: Hazine Müsteşarlığı web sayfaları

Tablo 2 den de görüldüğü üzere, 2002 sonu ile 2006 yılı Eylül ayı sonu arasında Türkiye’nin dış borcu 68.3 milyar dolar artmıştır. Bu süreç çerçevesinde bankacılık sektörü ile özel sektörün kısa vadeli borçları 26 milyar dolar (13.5 + 12.5) yükselirken orta vadeli borçları da 43.8 milyar dolar artmıştır. Diğer bir ifade ile, cari işlemler açığının birikimli toplamının 77.8 milyar dolara ulaştığı bir ortamda bankacılık sektörü ile özel sektör 69.8 milyar dolar (43.8 + 26.0) yurt dışından borçlanarak bu açığı finanse etmiştir. Diğer bir deyişle birikimli cari açığın yüzde 89.7 si bankalar dahil özel sektör borçlanması ile finanse edilmiş görünmektedir. Bu boyutta bir risk ilk defa özel kesim tarafından üstlenilmektedir. Bu noktada okuyucu doğrudan yabancı sermaye girişinin katkısını göz ardı ettiğimi ileri sürebilir. Doğrudan yabancı sermaye girişinin katkısını bu hesaplamaya dahil etmememin nedeni, incelenen dönemde ülkemizin uluslararası rezervlerinin 2002 sonundaki 38,067 milyon dolardan 2006 sonunda 90,740 milyon dolara çıkması nedeniyledir. Rezervleri borçla finanse etmek akılcı bir yaklaşım olamayacağı için bu artışın kısmen doğrudan yabancı sermaye yatırım kaynakları ile dengelendiği varsayılmıştır.
Tablo 2 nin ortaya koyduğu bir gerçek de, 2002 den 2006 sonuna kadar olan sürede ekonominin kur riskinin kamu sektörünün üzerinden uzaklaşıp özel sektör ve bankacılık kesimine kaydığıdır. Bu bağlamda hatırda tutulması gereken bir diğer rakam da, bankacılık sistemindeki yurt içi döviz tevdiat hesaplarının 78.9 milyar dolara ve yurt dışı döviz tevdiat hesaplarının da 3.2 milyar dolara ulaştığına ilişkin haberlerdir(6). Bu da bankacılık sistemi için önemli bir kur riski demektir. Bu noktada hatırlanması gereken bir husus da, banka sistemindeki döviz tevdiatları toplamı 2002 yılı sonunda yaklaşık 72.8 milyar YTL iken 2005 yılı sonunda 76.4 milyar YTL ulaşarak mütevazı bir artış gösterdikten sonra bu hesaplardaki mevduatın 2006 yılı boyunca devamlı artarak yıl sonunda 101.4 milyar YTL’ye sıçramasıdır(7). Aynı kaynaktaki verilere göre Ocak 2007 sonunda bu rakam 103.4 milyar YTL ye yaklaşmıştır. Bunlara ek olarak TCMB süper faizli döviz hesaplarının da 15.7 milyar dolar olduğunu göz ardı etmemek gerekir.
Özel sektörün ve bankaların yukarıda değinilen yoğunlukla yurt dışından borçlanarak cari işlemler açığını finanse etmesinin kendisine maliyeti, bir yandan kur riski yüklenmek diğer yandan da YTL ye değer kazandırarak iç ve dış piyasalarda rekabet gücünü baskı altına almak olmuştur.
2007-2009 döneminde her yıl yaklaşık 34 milyar dolar düzeyinde cari işlemler açığının finanse edilip edilemeyeceği iki sorunun yanıtına bağlıdır. İlki, özel kesim bu boyutta risk almayı gönüllü olarak sürdürecek midir? İkincisi, borç verenler Türkiye’de iki seçimin gündemde olduğu ve İran krizinin tırmanmasının beklendiği bir ortamda Türkiye için kredi risklerini ne kadar daha büyütmek isteyeceklerdir?
Okurlar, bu suallere yanıt ararken bir yandan Türkiye’de banka sisteminde yabancı sermayenin payının ve denetiminin arttığını, diğer yandan da petrol fiyatlarındaki düşüş ve Japon Merkez Bankası’nın faiz yükseltmeye başlaması nedenleri ile uluslararası likiditenin azalma eğilimine girmekte olduğunu da göz önünde bulundurmak durumundadır. Uluslararası mali piyasalardaki beklentilerin değişeceğine yönelik yorumlar yurt dışı basının yanında yurt içi basında da yer almaya başlamıştır(8). Çin bankalarındaki sorundan kaynaklanan dalganın, Japon Yeni’nin değer kazanması ile birlikte diğer ülkeler yanında Türkiye piyasalarında da tepkiye yol açması ve Türkiye’deki tepkinin daha büyük ölçekte olması önemle üzerinde düşünülecek bir gelişmedir(9). Ayrıca, 2007 yılında ABD de ekonomik büyümenin yavaşlayacağı ileri sürülmektedir. Diğer taraftan ABD de mortgage kredilerinde geri ödemelerinde sorunlar başladığı da belirtilmektedir(10).  
Diğer yandan Türk iş aleminden de cari açık için uyarılar artmaktadır. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Başkanı “Osmanlı Devleti dahil Türkiye’de ekonomik krizlere, finanase edilemeyen cari açığın neden olduğunu biliyoruz. Cari açığın 30 milyar doları geçtiğini de biliyoruz. Bu açığın borç alarak kapatılmaya çalışılması ise bilmek istemediğimiz, arzu etmediğimiz bir durum. ……(11)” beyanında bulunmuştur.
Uluslararası Para Fonu yetkililerinin 4 üncü madde görüşmeleri sonucunda 9 Mart 2007 tarihinde basına yaptıkları açıklamanın 2 inci maddesi, “Yakın dönemde, ekonomik koşulların daha az elverişli olduğu bir döneme girilmiştir” başlığını taşımakta ve bu maddenin son bölümü de şu ifadeyi içermektedir; “Cari açık trendinin 2007 yılında tersine dönmesi (daha ılımlı iç talep büyümesi, düşük petrol fiyatları ve Türkiye’nin başlıca ticari ortaklarının güçlü büyümesinin yardımıyla) beklenmekle beraber, dış finansman ihtiyacı halen yüksek düzeyde olup, bu durum ekonomiyi finansal piyasalardaki dalgalanmalara karşı duyarlı kılmaktadır.(12)” IMF açıklaması alınması gereken önlemler ve yapılması gereken reformları açıklayarak devam etmektedir. 
Ekonomiye yönelik endişelerin dile getirildiği ve önlem alınması gerektiği çok çeşitli çevrelerce ileri sürülmeye başlamıştır.    
 

Hikmet Uluğbay

(1) “Erdoğan: Cari açık yiğidin kamçısıdır” Milliyet.com 22.02.2007.
(2) Yukarıda adı geçen gazetenin aynı haberi.
(3) The Economic Intelligence Unit Limited, EIU Country Profile 1996-97 Turkey, sayfa 13. Aynı belgenin ilgili sayfası Uluğbay’ın Siyasi Linç isimli kitabının 230 uncu sayfasında da bulunabilir.
(4) Gordon Michael R. Ve Trainor Bernard E., “Cobra II” sayfa 115.
(5) “Türkiye’de 245 robot çalışıyor” Hürriyet Gazetesi 3 Mart 2007 sayfa 13.
(6) “Cari açık beklentisi 32 milyar dolar” Sabah.com 22 Şubat 2007.
(7) Hazine Müsteşarlığı web sayfaları, Ekonomik Göstergeler, Tablo VIII.3.1. Mevduat Gelişmeleri.
(8) Samuelson Robert J., “Storm Cloud at the Global Bazaar?” Washington Post February 21, 2007.
(9) “Dünya ‘kriz tatbikatı’ yaptı içeriyi ordu-hükümet vurdu”, Hürriyet Gazetesi 2 Mart 2007.
(10) Hamilton Walter, Reckard E.S., Hennnesy-Fiske Molly, “Lending crisis ignites broad eceonomic fears” Los Angeles Times March 14, 2007.
(11) “Cari açık kriz yaratır” Cumhuriyet Gazetesi 5 Mart 2007 sayfa 13.
(12) “Türkiye-2007 Madde IV Görüşmeleri IMF Heyetinin Değerlendirmeleri” 9 Mart 2007 Hazine Müsteşarlığı web sayfası
 

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s